Kader DNA’nın Neresinde

DNA VE GENLER

Çözüldükçe sırrı artan çok bilinmeyenli bir bulmaca gibi DNA’larımız…

Hücrelerimizde çok sayıda DNA taşırız. Genetik bilgi bir dil gibidir. Alfabemizdeki harfleri bir araya getirerek kelimeleri, sonra da kelimeleri birleştirerek cümleleri, sonra paragrafları ve kitapları yazarız. DNA’da:

• Alfabe sadece 4 harften ibarettir

• Her harf baz veya nükleotid denilen kimyasal bir molekülü temsil eder

• Kodon adı verilen genetik kelimeler bu harflerden oluşmuştur

• Genetik dilde bütün kelimeler (kodonlar) sadece 3 harften oluşmuştur

• Bu kelimeler bir araya gelerek genler adını verdiğimiz cümleleri oluştururlar

• Bütün cümleler bir araya gelerek genetik bilginin tamamını içeren bir kitabı yani genomu meydana getirirler.

(DNA (Deoksiribonükleik asit); karbon, hidrojen, oksijen, azot, fosfat atomlarından oluşan ve hücrenin bütün hayati fonksiyonlarında rol alan dev bir moleküldür. DNA’yı oluşturan nükleotidler üç bölümden meydana gelmişlerdir. İnsan hücrelerinde bulunan DNA yaklaşık 3 milyar baz çiftinden oluşmuştur ve yaklaşık 1 metre uzunluğundadır.)

HURDA DNA NEDİR?

Genler; “İnsanın tüm özelliklerini belirleyen bilgileri kodlayan zincirler” olarak tanımlanırlar. Genlerimiz DNA’nın %10 luk bir kısmını oluşturur ve proteinleri kodlayarak fiziksel ve fonksiyonel özelliklerimizi belirler. Geriye kalan %90 lık DNA kısmına ise “kodlamayan DNA” denir. Kodlamayan DNA kendi içinde üç gruba ayrılmıştır.

  1. Genler arasında sıkışmış durumda bulunan intronlar,

  2. Aynı nükleotid dizisinin art arda sıralanmasıyla oluşmuş daha uzun zincirler meydana getiren tekrarlı (repetitive) DNA’lar,

  3. Genlerdeki kompleks dizilimi andıracak şekilde sıralanmış sahte genler(pseudogene).

2000 yılı başlarına kadar %90’lık bu DNA grubuna; Junk DNA yani (çerçöp – hiçbir işe yaramayan anlamında) hurda DNA denmiştir. Evrimcilerin tanımlamalarına göre evrimsel süreçten arta kalan gereksiz yığınlar olduğu iddia edilmiştir. 2001 yılından itibaren DNA’nın hurda denilen kısmına ait yapılan ilginç çalışmalar, “var olan hiçbir şeyin anlamsız olmayacağı” gerçeğini bir kez daha hatırlatmıştır insanoğluna. Tıpkı bir zamanlar bademcik ve apandist için işe yaramayan vücut parçaları denmesini hatırlayıp insan doğasında bulunan hiçbir şeyin çöplük olmayacağı aslında hiç tartışılmamalıdır. İhtiyatlı davranıp “şimdilik neye yaradığını çözemedik” demek daha akıllıca ve bilimseldir. Son on yıllık süreçte epigenetik çalışmalar ile kodlamayan ve fiziksel bir fonksiyonu yok diye kenara atılan hurda DNA’ların doğrudan protein kodlamasalar da bizim şimdiye kadar bilmediğimiz farklı komutlar ve kodlar taşıdığı ortaya çıktı.

Hurda DNA’lar Asıl Genlerin Kodlayıcıları Mı?

İşe yaramaz dediğimiz çöp DNA’lar, kodlayan DNA’ları (yani genleri)kodluyormuş meğer! Yani hiyerarşik bir yönetim kadrosu gibi kademeli ve gizli bir komut sistemi var imiş DNA’larımızda…

• Hangi proteinin nerede, nasıl ve ne kadar, ne zaman kodlanacağını; ne zaman durdurulup ne zaman başlatılacağını;

• Hangi genin hangi genle ya da hangi proteinin hangi proteinle birleştirileceğini; nereden nereye götürüleceğini;

• Hangi hücre ve dokunun hangi organda ne kadar ve ne zaman yapılacağını;

• Büyüme ve gelişmenin nerede nasıl düzenleneceğini;

• Kök hücrelerin nerede hangi hücre, doku ve organlara dönüşeceğini;

• Hangi genin hangi koşullarda susturulup çalıştırılmayacağını ya da daha önce sessiz kalıp fonksiyon göstermeyen hangi genin hangi koşullarda yeniden çalışmaya başlatılacağını;

• Bir gen okunurken hangi bölümün okunup hangi bölümün okunmayacağını, ne zaman, nereden nereye atlanacağını;

• Hücrelerin hangi koşullarda çoğaltılacağını ya da öldürüleceğini;

• Ne zaman kanser geliştirileceğini, hücre çoğalma ve bölünmesini, kromozomların yapısını, belirleyen bir nevi şalter konumunda bekliyor hurda DNA’lar… O şalterleri neyin komutladığı ise bir üst programda yazılı ve şimdi artık sıra bunun gizemini araştırmakta…

KADER YÖNETİLEBİLİR Mİ?

Canlının biyolojik yaşamının neredeyse tümünün, hangi koşullarda ve zaman düzenleneceğini baştan sona belirleyen, yani sabit genlere dinamizm verip programlayan, kısacası zamanı devreye sokan bu komutları okuyunca sizlerin aklına ne geliyor bilemem ama benim aklıma tek bir ifade geldi: Kader ve kaderin yönetimi…

Aslında kader kelimesi; belirlenmiş yörünge anlamına gelen bir kökten üremiştir ve göklerle ilgili bir manadan doğmuştur. Yani sistemli ve ölçülü bir dönüşü tekrarlamak anlamındadır. Yörünge ilahi bir kudret tarafından çizilmiştir ve insanın kudreti o yörüngenin dışına çıkmaya muktedir değildir. Özellikle İslam dininde ve bu dinin toplumlarında yaşamsal ve bilimsel bir ataleti doğurmuştur yüzyıllarca, bu inanç ve tanımlama… Oysa biraz düşününce aklımız bize sorgulatır:

“kader yazılmış mıdır, ben birey olarak kaderimi nereye kadar belirlerim?”

“kader varsa ve bunu Allah çizdiyse, ben niye yaptıklarımdan sorumlu olup cennet ve cehennemle ödüllendirileceğim” diye.

Pratikte bu kadar teslimiyetçi değildir insan, aklıyla sorgulamanın ve ölçmenin önüne geçemez, doğasına aykırıdır. Bu çelişki, çeşitli bunalımlar doğurur bireysel benlikte ve sosyal toplumda. Kilise ile caminin müridi arasındaki gelişmişlik ve teknolojik farklılığın ölçüsünün arası çok fazla açılmıştı uzunca sürelerce. Son yüzyılda yakalanan yakın takip ile aradaki fark azalmış görünse de özdeki inanç aslında değişmemiştir hala Müslümanlarda.

Kaderimiz yazılı mı, yazılı ise kim niye yazdı noktasında; çöplük denen hurda DNA ile ilgili çalışmalara mercek koyup incelememiz gerekli; bu tartışmalara tarafsız bir bakışla yeniden bakabilmek için…

DNA YAZILIM PROGRAMI

Hurda DNA ilgili en ilginç çalışmalardan birisi Prof. Chang’a ait.

Hurda DNA’ların üzerinde çalışmak isteyen Chang, Wall Street türev güvenlikleri uzmanı genç bir teorik fizikçi olan Dr. Lipshutz’den yardım istedi.

Lipshutz insan Genom Projesinin çok büyük veri tabanını birleştirerek, kodlanmamış dizilerin Kolmogorov entropisini hesapladı ve bunu düzenli, aktif genlerin entropisi ile karşılaştırdı ve kodlanmış DNA’lar ile kodlanmamış DNA’ların etropisinin (düzensizliğin ölçüsü) şaşırtıcı şekilde aynı olduğunu gördü.

Her iki grupta da gürültü ve ses vardı ve bu seslerin içerdiği bilgileri çözmek için belki eski lisanları bilmeye ihtiyaç vardı. Mısır, İbrani, Sümer lisanları açısından elde ettiği bilgilerin çözümlenmesi mümkün olabilirdi ancak bu alandaki hiçbir uzman kendisine yardımcı olamadı.

Sonunda Chang bulduğu mesajları çözmek için kriptologlara başvurdu. Ermeni Cumhuriyetinden bir kriptolog Dr. Adnan Mussaelian sabırla çalışmaya devam etti. Sürekli olarak kodlanmamış dizilerin tek kısa bir DNA çizgisinden önce geldiğini fark eden Dr. Adnan biyologların ALU (artithmetic logic unit) diye adlandırdığı en genel genin peşine düştü. Bilgisayar programcılığı eğitimi alan Dr. Adnan bu gene bilgisayar kodu muamelesi yaptı. 0-1 kodları yerine 0-1-2-3 (genetik kodun dört bazı) kodlarını kullandı.

Eylemsizliğe neden olan koddaki en genel sembolü uyuyan bir kod yığını takip ediyordu. Adnan bir kaynak kod yakaladı ve deşifre etmek için sembollerle kullanılan bir program kullandı. Bulduğu semboller arasında en yaygın olan ( / ) sembolü yani yorum sembolüydü. İki taksim işareti arasındaki kodun asla uygulanmadığını gördü. Yani aslında taksim işaretleri arasındaki şey kod değil kodun yorumu idi ve bir komutla önündeki kodu uyandırmaya hazır bekliyordu.

Bu olağanüstü bir keşifti, Adnan din eğilimliydi ve bunun tanrının işi olduğunu düşündü. Ama kodları iyice analiz ettikten sonra kullanılan bazı komutların dikkatsizce programlanmış olduğunu gördü. Sanki bu kodu dikkatsiz bir Mikrosoft programcısı hazırlamıştı ve bu dikkatsiz programcı Adnan’ın mükemmel Allah’ı olamazdı.

Bu hatalı programlamayı test etmek için bilinen bir kanser geni ile yaptığı kontrolde geni kodlayan hurda DNA’nın diziliminde olması gereken (/) sembolün olmadığını görünce kanserin komut zincirindeki eksiklik yüzünden bir programlama hatası olduğuna emin oldu.

DNA YAZILIM PROGRAMINDA NEDEN HATA VAR?

Biraz bilgisayar programlama bilgisi gerektiren bu bilgilerin bizim dilimize tercümesi, “hurda DNA’nın, kodlayan DNA’ları kodlayarak yönlendirdiği, fakat bu kodlamalar arasında bu olağanüstü düzeni bozan komut hataları ve eksik semboller olduğu” dur.

Chang ve Dr. Adnan’ın yaptıkları açıklama en sade biçimiyle şöyledir:

“DNA’mızda gördüğümüz şey iki ayrı versiyondan oluşan bir programdır; Büyük Kod ve Temel Kod… Programımızı yazan her kim, ya da her neyse “Büyük kodu” yazdı, uyguladı, bazı fonksiyonlarını beğenmedi, bunları değiştirdi veya yenilerini ekledi, tekrar uyguladı. Büyük kodun tüm hatalarını silerek temel programı temizlemek yerine, bunları yorumlara dönüştürdü ama orada burada yorumlarda birkaç /* sembolünü unuttu; bu nedenle insanlarda kanser olarak bildiğimiz hücre kitlelerinin mantıksız büyümesi sonucu ve diğer hatalı fizyolojiler doğdu. Tüm hatalı (/ ) sembollerini çıkaracak ve temel kodu büyük kod ile tam bir program olarak çalıştıracak kapasitede olabilsek mükemmel insanı yaratabiliriz. Eğer canlı bir insanın kromozomlarına genler sokabilseydik, yenilikçi keşfimiz gelecekteki tüm kanser vakalarını anında tedavi etmek anlamına gelirdi, en azından programcı görüş açısından. Teorik olarak, bunu laboratuarda yapabiliriz, ancak yasayan bir özneye onarılmış DNA aşılamak ileride gerçekleşecektir.”

DNA’DA DÜNYA DIŞI YAZILIM MI VAR?

Chang daha sonraki söyledikleri çok ilginç bir düşünceyi anlatıyor:

Bu program kesinlikle dünyada yazılmadı ve genler tek başına tekamülü açıklamak için yeterli değildir. Hurda DNA, temel kodumuzun gizli ve uyuyan güncellemesinden başka bir şey değildir. Bir süredir bazı kozmik ışınların DNA’yı modifiye etme gücüne sahip olduğunu biliyoruz.

Programcı tüm /./ sembollerini uzaklaştırmak, kendisini büyük kod (hurda DNA) ile kaynaştırmak ve tüm DNA’mızı çalıştırmak için temel koda talimat veren bir enerjiyi evrenin herhangi bir yerinden bize doğru kullanabilir. Bu bizi ebediyen olumlu ya da olumsuz yöne doğru değiştirebilir. İçimizdeki yazılım ya kısa ve hastalıklı bir ömür veya uzun ve sağlıklı bir yaşama sahip süper zeki bir varlığın potansiyelini taşıyor. Temel kodun indirgenmesi dikkatsiz programcılar tarafından mı yapıldı, yoksa büyük kodun yetkisizliği istendiğinde uzaktan kontrol vasıtası ile iptal edilebilen kasıtlı bir eylem mi idi?

HASTALIKLARI DURDURAN ŞALTERLER

Yine insan vücudundaki kodlanmamış bölüme ait proteinlerle yapılan başka bir çalışma, Danimarka Kopenhag Üniversitesi Novo Nordisk Protein Araştırmaları Merkezi ve Almanya Max Planck Biyokimya Enstitüsü’den bir grup araştırmacıya ait. İnsan bedenindeki hücrelerde proteinde, bilim dünyasının şimdiye dek ancak birkaç yüz tanesini bildiği 3600 kontrol proteini tespit ettiler ve bunları ‘moleküler şalter’ olarak isimlendirdiler. Protein aktivitelerini kontrol eden bu şalterler, yaşlanma, hastalık başlangıcı ve tedavisinde adeta ‘on’-‘off’ düğmesi gibi görev yapıyor. Zamanında ve düzgün çalışmadıklarında hastalıklara yol açıyor.

OKU EMRİ VEREN KİTAP AYRACI

Temmuz ayında tanıtılan ve bilim dünyasında büyük yankı uyandıran bu çalışma için ‘tedavi kavramına yeni bir bakış açısı getirdi’ deniyor.

Araştırmacıların çok ileri ve hassas bir teknoloji kullanarak ortaya çıkardığı ve haritaladığı moleküler şalterler, genetik kodun okunabilmesinde ve bu koddan alınan bilgilerin oluşturduğu proteinleri modifiye ederek kullanışlı hale getirilmelerinde bir tür aç-kapa düğmesi ya da ‘şu bölümü oku’ işareti veren kitap ayracı görevi görüyor.

Çalışma komisyonunun başkanı olan Prof. Mann; “Proteinler, hücre büyümesi, bölünmesi ve ölümü gibi tüm önemli faaliyetleri gerçekleştiren birimlerdir. Moleküler şalterlerle aktivitelerini kontrol edebiliriz. Örneğin Cdc28 fonksiyonunu (insanda patojen olan maya mantarında bulunan önemli bir büyüme proteini) ilgili şalteri kaldırarak engellemeyi başardık” diyor.

Söz konusu şalterlerin çok çeşitli yollarla iş gördüklerini belirten Prof. Mann şöyle devam ediyor: “Mesela, bu şalterler proteinlerin enzim aktivitelerini düşürüp arttırabilirler, hücredeki lokasyonlarını değiştirebilirler ya da diğer proteinlerle olan ilişkilerine etki edebilirler. Protein faaliyetlerini arttırıp azaltabilme yetkisine sahip oldukları için proteini aktif hale getirebilirler ya da durdurabilirler. Eğer doğru zamanda, doğru yerden, gerekli esneklikte açamazsa genetik kod okunamaz ve protein yapmak için doğru bir kalıp çıkartılamaz. Bu da kronik hastalıkların başlangıcı demektir. Tümör oluşumuna sebep olan ‘şalter’ indirildiğinde, hücreleri bölüp çoğaltan proteinler de çalışmalarını durduracaktır. Protein aktivitelerinin kusurlu bir şekilde düzenlenmesi yaşlılık ve hastalıkların gelişmesinde en önemli etkendir. Şalterler aracılığıyla kusurlu protein aktivitelerini düzenleyebiliriz. Hasarlanmış protein düzenleyicilerini kontrol etmek demek kanserin tedavisini bulmak demektir. Biz şimdilik bir buçuk yıl süren çalışmamızda şalterlerin yerlerini belirledik. Bundan sonra bu şalterlerin görevlerini belirlemeye yönelik yapılacak çalışmalar çok önemli” diye sözlerini tamamlıyor.

HURDA DNA NEDEN ASIL GENLERİN DOKUZ KATI?

Kodlanmamış DNA, yani hurda DNA’nın genleri kodlayan ve komutlayan bir dizin olduğunu anlayıp bir de asıl genlerin tam dokuz katı olduğunu düşündüğümüzde hayal gücümüz inanılmaz noktalara varabilir.

Yüzde 90’lık bu protein grubunun bizim üzerimizde olumlu ya da olumsuz yönde değiştirebileceklerinin sınırını tahmin etmek zor. Genler ile hurda DNA arasındaki oranın bu kadar fazla olması ve değiştirilemez gibi görünen sabit genlerin kendisinden miktarca çok fazla olan DNA’lar tarafından yönetiliyor olması; yazılmış programın (yani genlerin- temel kodun) çok fazla değişken komutlarla (eğer istenirse) epeyce fazla sayıda versiyonunun yaratılabilecek olmasının bir kanıtı olabilir mi? Bu yeni versiyonların yazılımında benim irademin ya da diğer faktörlerin etkisi ne kadardır?

Basit söylemiyle; “kader var mı, varsa hangi ölçüde var, ben kaderimi yönlendirebilir miyim, ya da kaderimi neler yönlendirebilir?”

Bu noktaya kadar hurda DNA’nın kodlanmış DNA’yı komutlandırıp kodladığının ispatlarını açıklamaya çalıştık. Peki, hurda DNA’yı yönlendiren ve harekete geçiren asıl komuta merkezinin ne ya da neler olabileceğini; ayrı ayrı kendimize, dine, ya da bilime sorarsak cevaplar ne olabilir?

KODLANMAMIŞ DN’YI KODLAYAN NEDİR?

İlahiyata ‘bilinen yorumlarıyla’ sonuna kadar inanan ve fazlaca sorgulamadan korkanların cevabı elbette “Allah” olacaktır. Bu noktada araştırmaktan ve sormaktan vazgeçip Allah’a sığınır, bir atalet ve kadercilik anlayışı içinde yaşamaya devam edebiliriz. Son noktayı koymuş olduğumuzdan buradan öteye geçmenin anlamı kalmaz. Oysa bilim soru sormaktan usanmaz, yola devam eder ve gerçek ibadet bilimsiz olamaz. Kodlanmamış DNA kısmını neyin yönettiği sorusuna bilimle cevap vermeye çalıştığımızda birçok konu başlığına bakmamız gerekir ve ana iki başlıkta toplanır.

a) insanın kendi özgün iradesi, b) çevresel faktörler.

İNSAN KENDİ İRADESİYLE DNA’SINI DEĞİŞTİREBİLİR Mİ?

Beyin Dalgaları ile DNA Aktivasyonu

Beynin çeşitli duygu durumlarında farklı dalga boylarında titreştiğini biliyoruz. Beynin Teta boyutu şifalanma ve değişim boyutudur ve teta bandında kalmayı başaran pek çok kişinin şifayı kendi kendine başarabildiği artık bilimsel olarak da ispat edilmiştir. Son yıllardaki pek çok örnek bilim tarafından incelenmiş ve kanıtlarıyla sunulmuştur.

Öz İnanç Sistemi Nedir?

Kendimizi hissettiğimiz durum, sağlığımız ve yaşama bakış açımız, inanç modellerimiz ve bilinçaltı programlanmamız tarafından belirlenen inanç sistemi, öz inanç sistemimizdir. Kendi realitemizi biz yaratırız ve kendi sağlık ve sıhhatimizin anahtarını biz taşırız.“Yeterince akıllı değilim”, “Yeterince güzel değilim”, “Para şeytandır”, “Ben yetersizim”, “Hayatımı değiştiremem” “Benim her işim ters gider”, gibi algıları ve inanç kalıpları istenirse değiştirilebilir. Beden, herhangi bir fiziksel hastalığı yenebilir ve kendiniz için istediğiniz yaşamı size sağlayabilir. Çünkü her şeyin sırrı yine kendinizdedir. Bunun yolu bu blokajları yenip öz inanç sistemimizi değiştirmekten geçer. Öz inanç sistemi dört kademeden oluşur;

  1. Öz (bilinçaltı) seviye

Doğumdan bugüne dek öğrendiğimiz şeyler öz seviyemizdedir. Çevremizdeki insanlardan, özellikle hayatımızda önemli yer tutanlardan duyduğumuz sözleri ve duyguları bilinçaltımızda saklar inanç kalıpları oluştururuz. Bu inançlar öz seviyededir. “Sen aptalsın” veya “Sen işe yaramazsın” şeklinde hitap edildiğinizde değersiz olduğunuz bilinçaltı inancına sahip olabilirsiniz ve herhangi bir şeye erişemediğiniz için kendinizden nefret edebilirsiniz.

  1. Genetik seviye

DNA iplikçiklerinin etrafında “morfogenetik alan” olarak adlandırılan garip bir bilgi alanı vardır. (kodlanmamış DNA) DNA hücresinin içinde ve DNA’nın bu yapısı içinde, en azından yedi nesil geriye giden genetik hafıza bulunur. Genetik inançlarımızı bu morfogenetik alan içinde buluruz. Böylece, üç kuşak önceki büyük annemiz veya babamız ile aynı inanca ve özelliklere sahip olmamız çok şaşırtıcı değildir.

  1. Geçmiş Seviyesi

Geçmiş yaşam anılarını (genetik hafızanın ötesinde), kolektif bilinçliliği kapsayan farklı bir hafıza vardır. Bu geçmiş seviyesi olarak adlandırılır. Çoğu insanın ırksal önyargısı bu seviyeden kaynaklanır. Çoğu insanın para kazanma ve parayı kabul etme yeteneğini bloke eden en önemli faktör, bu seviyede bulunan “yoksulluk yemini”dir. Bu durum geçmiş seviyesi ile ilişkisi olan “ruh parçalarının” enerjisidir. Ruh parçaları, sizin veya “ailenizin” başka bir yerde veya zamanda kalmış olan kendinizin parçalarıdır. Geçmiş seviyesinde çalışırken, ruh parçalarının yeniden kazanılması gerekir. Ruh parçaları şimdiki yaşamınızda birçok durumlarda arkada kalmış olabilir.

  1. Ruhsal seviye

İnançlar ve programlar ruha kadar inebilir. Ruhsal seviyede bulunan bazı inançlar nefret ve kendine acımaktır. “içim ağlıyor ben değil” programına sahip olduğunuzu keşfettiğiniz zaman bunun ruhsal seviyede olduğunu anlamanız gerek. Ruhun sürekli olarak öğrendiği ve kendi var oluşunda yaşaması beklenen asıl amacına yönlendirildiği asıl gerçektir. Kendi asıl var oluş sebebimizi bulmak gerçek ruhumuza kavuşmamızı sağlar.

DNA’da, gen fonksiyonu ve gen statüsünün (kusurun ne olduğu) gerçek kayıtlarının, gen ile ilişkili olan anıların, duyguların, bedenin ve gelecek bedenin kayıtları, o gen tarafından belirlenen bedenin parçalarının şimdiki işlevlerini etkiler. Yani, bu modeller şimdiki bedenin nasıl davranacağını etki eder. Biz sadece bizim başımıza gelenlerin anılarını saklamayız, ayrıca bu anılar ile ilişkili olan duyguları da saklarız. Örneğin, miyobu olan bir gencin sorunu büyükannesinin etrafındaki üzüntüleri görmek istemeyişi ile ilgili olabilir. Büyük annenin taşıdığı duygular bedeni ile o gende bir kusur veya zayıflık bırakmış ve torununa aktarılmış olabilir.

İnsan beyninin kendini yeniden kurma yeteneği ve DNA aktivasyonu bizlere hayata ve değişen koşullara uyum şansını vermektedir.

DNA aktivasyonu aynı zamanda manyetik alan dengelemesini de içerir. Geliştirilen tekniklerin bir arada kullanılması ve süper genlerin ortaya çıkarılması ile değişen koşullara kolaylıkla uyum sağlamak mümkündür. DNA aktivasyonu uyum yeteneğimize kuantum düzeyde etki ettiğinden sonuçları son derece hızlı ve kalıcı olmaktadır. Aktivasyonunun gündelik yaşamdaki tezahürü, zihninde, yaşamdan ne istediğinin resmini oluşturabilmek; sonra da bunu evrene gönderebilmektir. DNA aktivasyonu sayesinde, DNA iplikçiklerimiz değişerek yol alır ve daha yüksek bir benliğe ulaşırız. Düşündüklerimizin gerçekleştiğini görebiliriz.

Sonuç olarak pozitif duygular ve sevgi içinde olmayı başarabilen insan kendi DNA’sını değiştirebiliyor. Bunu yapabilmesinin sebebi tüm her şeyi kapsayan bir enerji ağının mevcut olmasıdır. Bizler kendi titreşimlerimizi etkileyebildiğimiz gibi bu yaratılış ağını da etkileyebiliyoruz. Karşılıklı bu titreşimlerin itme ya da çekme derecelerini henüz sayısal olarak isimlendirip ölçemiyorsak da, gelecek zamanlarda bilimin titreşim ve kuantum alanındaki çalışmaları arttıkça sorular cevaplarını bulacak.

Aslında, her birimiz Yaratan’ın bir parçayız… Hepimiz tekiz. Var olan her şey bu tekliğin bir parçası ve O’nun içindedir. Bu kimliğin duyguları, arzuları, niyetleri ve iradesi vardır. En önemlisi, bu kimliğin düşünceyi tezahür ettirme gücü vardır. Çünkü her birimiz, Tanrı, Allah, Yaratan, İlahi Güç gibi isimlerle andığımız bu kimliğin birer parçası, aynadaki birer yüzüyüz. İlahi Güç tezahür ettikçe, onun küçücük parçaları olarak bizlerin de tezahür kabiliyeti vardır.

Kendi Öz İnanç Sistemimiz’in içeriğini konumuza uygun tanımlamaya çalışılırsak karşılığı; Hurda DNA’nın kimyasının açılımıdır. Öz inanç ile Hurda DNA bir formüldeki eşitlikteki gibi karşı karşıyadır ve Öz inanç üzerinde yapacağımız çalışma ve talepler, hurda DNA üzerinde kendi belirlediğimiz komutlar ile moleküler şalterleri çalıştırabilir ve iyileşme yaratabilir. Eşitliğin bir tarafındaki değişim diğer tarafı da değiştirir. Bu iyileşme ya da değişmenin ne kadar olacağı ise bizim gücümüze olduğu kadar diğer etkileyen faktörlere de bağlıdır. Çünkü eşitliğin bir tarafında öz inanç ile birlikte başka etkenler de yer almaktadır.

ŞİFA YARATMAK İÇİN KULLANILAN ARAÇLAR NELERDİR?

Kendi kendimizi değiştirme ve şifalanma kimi zaman bir aracı ile gerçekleşebilir. Klasik Tıbbın kabul edip uyguladığı tedavi yöntemleri arasında Hipnoz ve Akapunktur da bulunmaktadır.

Akapunktur, vücuttan geçtiği düşünülen enerji meridyenleri üzerinde pozitif etki yaratarak organlara ulaşır ve iyileşme sağlar. Vücuttaki tüm fonksiyonları yaratan organların ve diğer birimlerin bu enerji meridyenlerine bağlı olarak çalıştığı düşüncesi esastır akapunkturda. Akapunktur düşünsel değil de fiziksel bir olayla tedavi ettiği için (gümüş iğneler ile verilen uyarı) kısmi olarak konumuzun dışında kalsa da Hipnoz düşünsel ve ruhsal planda yardım ettiği için, bizim düşünce yoluyla tedavi alanımızın içindedir. Hipnozla yapılan uygulama da bizim inanç sistemimiz üzerinde değişiklik yaratmak amaçlıdır. Bilinçaltı, geçmiş ve ruhsal seviyede yapılacak pozitif yüklemeler DNA seviyelerimize de ulaşabildiği için muhtemelen tedaviyi başarabilmektedir.

Kendi kendimizi direkt ya da aracı yoluyla şifalandırma ve DNA boyutunda değişimi sağlama amaçlı çalışmaların örnekleri isim olarak çok fazladır. NLP, kuantum dokunuş, teta şifa, yeniden bağlanma, sonsuz şifa, reiki, yoga vb gibi sayısız isim alsa da temelde kökleri aynı noktaya bağlanmaktadır. Bu noktaya kadar yaptıklarımız kendi gücümüzün varabileceği sınırların içindedir.
DNA’yı Etkileyen Dış Faktörler

Bilimsel bakışla Hurda DNA’yı kodlayan faktörler üzerinde yol almaya devam ederken çevresel etkenlere geldiğimizde sayısız etkileyen ile karşılaşırız.

• Yakın çevre (aile- eş- çocuk-iş)

• Dünyasal çevre ( iklim olayları- tabiat- atmosfer)

• Teknik çevre ( insanın yarattığı teknolojinin dünya üzerindeki etkileri, elektrik ve manyetik alanlar, kimyasal etkiler)

• Güneş sistemimiz ( ayın ve bütün gezegenlerin çekim ve manyetik alanları)

• Kendi sistemimiz dışından(dünya dışı) bilmediğimiz gezegen ve galaksilerin etkileri ve kozmik olaylar.

Bu son maddenin ardından Prof. Chang’e ve onun iddialarına tekrar dönebiliriz. Dışarıda bilmediğimiz bir evren ve kuvvetler var, elimizle tutamasak da henüz ölçemesek de var olduğunu ne din, ne bilim inkar edemiyor. Chang, Dünya dışı yaşam iddiasını ortaya atan ilk kişi değil elbette ama programlama dili ile anlatılan ilk iddia olduğundan ve DNA’lar boyutunda bir fotoğraf ile karşımıza çıktığı için mikro boyutta tanımlanan bir savdır. Makro boyutta dünya dışı iddiaları uzun yıllardır biliyorduk zaten.

Prof. Chang “Dünya üzerindeki her yaşamın dünya dışı kuzenlerinin genetik kodunu taşıdığını ve tekamülün düşündüğümüz şey olmadığı inanılmaz fikri ile ciddi bir şekilde ilgilenmek zorunda olacağız.” diyor.

Bilimsel keşiflerin görünür anlamları olduğu kadar saklı anlamları vardır ve bütün keşifler asıl yolunu ve yorumunu keşfedildiği anda değil çok sonra alır ve sonradan kabul edilmek zorunda kalınan sıra dışı iddialar dünyanın tarihinde inanılmaz sayıda çoktur. Dünya dışı iddiası sadece yaşadığımız bu yılların ya da Chang’in değil, binlerce yıl öncesinin, yüzlerce bilim adamının ve dünya dışı varlıklarla teması olduğunu söyleyen binlerce insanın iddiasıdır.

Nesrin Dabağlar
kaynak:
http://indigodergisi.com

YAY HAYATTIR, OK NİYET, HEDEF İSE AMAÇTIR

ALINTIDIR…

Hepimiz ilâhi iradenin okçularıyız. Bu sebeple hangi aletleri nasıl kullanacağımızı bilmeliyiz. Benden size önemli birkaç tavsiye…

Yay

Yay hayattır… Bütün enerji ondan gelir. Ok bir gün mutlaka terk edecektir. Hedef ise uzaklardadır. Ama hayat her zaman sizin yanınızda kalır, bu yüzden ona nasıl iyi bakacağınızı bilmeniz gerekir. Durgun kalacağı dönemlere ihtiyacı vardır. Her daim kuşanılmış ve gerilmiş halde tutulursa gücünü kaybeder. Bu yüzden gücünüzü tazeleyebilmek için dinlenmeyi kabul etmelisiniz. Böylece yeniden yayı germek için asıldığınızda gücünüz eksiksiz olur.

Yayın bilinci yoktur: O okçunun elinin ve arzularının bir uzantısıdır. Öldürmeye ya da düşünmeye hizmet eder. Bu yüzden her zaman amacınızı net olarak belirleyin.

Yay esnektir ama yine de onun da sınırları vardır. Kapasitesinin ötesinde herhangi bir girişim onu kıracak ya da onu tutan elleri tüketecektir. Bu durumda yayın yanı sıra kendi bedeninizden de size verebileceğinden fazlasını talep etmeyin. Ve unutmayın, bir gün yaşlılık zamanı gelecek, bu bir lanet değil bir nimettir.

Yayı zarifçe gerin, her iki tarafın da kendine düşen payı gerektiği biçimde yapmasını sağlayın, enerjinizi boşa harcamayın. Bu sayede yorgun düşmeden pek çok ok atabilirsiniz.

Ok

Ok sizin niyetinizdir… Yayın gücünü hedefin tam ortasına bağlayan araçtır. Niyetimiz her zaman son derece net, açık ve iyi dengelenmiş olmalıdır.

Ok bir kez yaydan ayrıldı mı artık asla geri gelmez, bu yüzden sürece müdahale etmek – oka yön verecek hareketler doğru ve düzgün olmadığında – sırf ok gerilmiş ve hedef bekliyor diye eski kafalı bir şekilde hareket etmekten daha iyidir.

Sizi durduran tek şey hedefi tutturamamak korkusu ise, bu durumda niyetinizi açıkça göstermekten çekinmeyin. Doğru hareketleri yerine getirin ve elinizi açıp yayın telini bırakın, gerekli adımları atarak girdiğiniz mücadele ile yüzleşin. Hedefi vurmayı başaramasanız bile bir dahaki sefere daha iyi nişan almaya muktedir olacaksınız.

Eğer hiç risk almazsanız bir dahaki sefere neleri değiştirmeniz gerektiğini asla bilemezsiniz.

Hedef

Hedef ulaşılmak istenen amaçtır… Sizin tarafınızdan belirlenir. İzlenen yolun güzelliği de işte burada yatar. Asla bahaneler uydurmaya ya da rakibinizin daha güçlü olduğunu söylemeye hakkınız yoktur. Çünkü hedefi seçen sizsiniz ve tüm sorumluluk size ait.

Eğer hedefinizi bir düşman olarak görürseniz belki iyi bir atış yapabilirsiniz ama kendinizi geliştirmeyi asla başaramazsınız. Tüm hayatınız boyunca okunuzu, kağıttan ya da tahtadan yapılmış, anlamı olmayan şeylerin ortasına atmaya çalışırsınız. Ve diğer insanlarla bir araya geldiğinizde hayatta hiç ilginç ya da heyecanlı bir şey yapmadığınızdan yakınırsınız.

İşte tam da bu yüzden bir amaç belirlemeniz gerekir, ona ulaşmak için elinizden gelenin en iyisini yapmalı, ona saygıyla ve önemseyerek bakmalısınız: Onun sizin için anlamını ve onun için ne kadar çaba, eğitim ve sezgi harcadığınızı iyi bilmelisiniz.

Hedefinize nişan alırken sadece ona odaklanmayın, onun çevresinde olup biten her şeyi de görün; çünkü ok fırlatıldığında, rüzgâr, ağırlık, uzaklık gibi kolay kolay hesap edemeyeceğiniz etkenlerle karşılaşacaktır.

Bir amaç, sadece insan ona ulaşmayı hayal edebildiği sürece vardır. Onun varlığını gerçek kılan insanın tutkusudur, aksi taktirde amaç ölü bir şey, uzak bir hayal, tatlı bir düş olur.

Ve tıpkı niyetin bir amaca ihtiyaç duyduğu gibi, amaç da bir insanın niyetine ihtiyaç duyar. Çünkü varlığına anlam veren şey budur; bu sayede o artık sadece bir düş değil, bir okçunun dünyasının merkezidir.

Paulo Coelho

Dünya depresyonda!

  Dünya genelinde 450 milyonu aşkın insanın ruhsal sorunları bulunduğu, 20 milyonu aşkın kişinin de ruhsal sorunlar nedeniyle yardım arayışı içinde olduğu belirtildi.

Türkiye Psikiyatri Derneği (TPD) Genel Başkanı Şeref Özer, 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü dolayısıyla yaptığı açıklamada, beden sağlığı ile ruh sağlığının bir bütün olduğunu, beden hastalığı bulunanların ciddi ruh sağlığı sorunlarıyla karşılaşma riski taşıdıklarını söyledi.

Bedensel hastalıkların ve tedavi sürecinin, kişinin duygu ve düşüncelerini etkilediğini ifade eden Özer, ciddi bedensel hastalıkların, insanda belirsizlik, gelecek endişesi, umutsuzluk, ağrı veya ameliyatla başa çıkma, tedaviye alışma, hastalığın yarattığı yeti yitimine uyum sağlama güçlüğü ve başkasına bağımlı olma korkusu yaratabildiğini bildirdi.

Özer, ruh sağlığının genel sağlıkla da bağlantılı olduğunu vurgulayarak, ruhsal hastalığı bulunan kişilerde, bedensel sağlığa yönelik olumsuz-zararlı davranışların artabileceğini, ruhsal sorunlar ile stresin diğer bazı bedensel hastalıklara zemin hazırlayabileceğini ya da var olan bedensel hastalıkların gidişini kötüleştireceğini belirtti.

Her dört kişiden biri ruhsal hastalıklardan etkileniyor

Ruhsal hastalıkların görülme sıklığının yüksek olduğunu ve yaygınlığının arttığını ifade eden Özer, şunları kaydetti:
“Ruhsal hastalıklar tedavi edilmezlerse bireysel, toplumsal ve maddi kayba neden olmaktadır. Yapılan çalışmalara göre, günümüzde insanların yüzde 25’i yaşamlarının bir döneminde ruhsal hastalıklardan etkilenmektedir. 75 yaşına gelmiş kişiler arasında herhangi bir ruh hastalığı yaşamış olanlar yarıdan daha fazladır (yüzde 50.8). Belli bir zaman diliminde nüfusun yüzde 10’unda ruhsal hastalık görüldüğü bildirilmektedir.

Bugün dünyada 450 milyonu aşkın insanın ruhsal sorunları bulunduğu, 20 milyonu aşkın kişinin de ruhsal sorunlar nedeniyle yardım arayışı içinde olduğu bilinmektedir. Birçok birey ruhsal davranışsal sorunları nedeniyle birinci basamakta yardım aramaktadır. Birinci basamak sağlık kuruluşlarına yaklaşık her dört kişiden birinin ruhsal sorunlar nedeniyle başvurduğu ve yeterli tedavi hizmeti alamadığı bilinmektedir. Ruh sağlığı sorunu bulunanların en az bir yakını olduğu düşünülürse ruh sağlığı sorununun toplumun önemli bir kesimini, hatta tamamını doğrudan ilgilendirdiğini söylemek abartı sayılmamalıdır.”

Ruhsal hastalıklar yeti yitimine yol açıyor

Özer, ruh sağlığı sorunlarının, kişinin kendinden beklenen iş, okul, ev, toplumsal roller ve kendine bakabilme işlevlerini giderek yitirip üretici niteliğini ve sosyalliğini kaybetmesi ve görevlerini aksatması anlamına gelen yeti yitimine yol açtığına işaret etti.

Dünya Sağlık Örgütünün (DSÖ) araştırmasına göre, “dünyada yeti yitimine en çok yol açan 10 hastalıktan beşini ruhsal hastalıkların oluşturduğunu” dile getiren Özer, “Bu hastalıklar sırasıyla depresyon, alkol kullanımı, bipolar bozukluk, şizofreni ve obsesif kompılsif bozukluklardır. Anksiyete bozuklukları, depresyon, bipolar bozukluklar ve şizofreni, yeterince tedavi edilemediği zaman daha çok işlev ve iş gücü kaybı ve ailesel sorunlara yol açmakta, hastalığın yaygınlığının ve tedavi maliyetlerinin artmasına neden olmaktadır” uyarısında bulundu.

Özer, DSÖ‘nün öngörülerine göre, “Depresyonun, 2020’de kadınlarda ve gelişmekte olan toplumlarda başta gelen yeti yitimine yol açan hastalık olacağına” dikkati çekerek, “Ayrıca 2020’de tütün kullanımına bağlı hastalıklardan kaynaklanan yeti yitiminin de önüne geçeceği öngörülmektedir. Ülkemizin 15-55 yaş arasındaki nüfusunda da en yaygın hastalıklar içinde depresyon ve anksiyete bozuklukları ilk beşte yer almaktadır. Bunlar sırasıyla, enfeksiyon, mide-bağırsak sistemi, tansiyon yüksekliği, eklem hastalıkları ile depresyon ve anksiyete bozukluklarıdır” diye konuştu.

Kentleşme ve nüfus artışı gibi nedenlerle ruhsal sorunu olanların damgalanması ve dışlanmasının toplumsal boyutta sorunlara yol açtığına dikkati çeken Özer, “Damgalama ve dışlama, ruh sağlığı sorunu olanların tedavi başvurusundan kaçınmasına yol açmaktadır” dedi. (Milliyet)

 

Aşk

Aşk
Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.
Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.
Ey bana gizlerinin ve mucizelerinin varlığına inandığım Aşk ‘ı soran sizler,
Aşk peçesiyle beni kuşattığından beri ben size aşkın gidişini ve değerini sormaya geliyorum.
Sorularımı kim yanıtlayabilir? Sorularım kendi içimdeki için; kendi kendime cevaplamak istiyorum.
İçinizden kim içimdeki benliği bana ve ruhumu ruhuma açıklayabilir?
Aşk adına söyleyin, yüreğimde yanan, gücümü tüketen ve isteklerimi yok eden bu ateş nedir?
Ruhumu kavrayan bu yumuşak ve kaba gizli eller nedir; yüreğimi kaplayan bu acı sevinç ve tatlı keder şarabı nedir?
Baktığım bu görünmeyen, merak ettiğim açıklanamayan, hissettiğim hissedilemeyen şey nedir? Hıçkırıklarımda kahkahanın yankısından daha güzel, sevinçten daha mutluluk verici bir keder var.
Neden kendimi beni öldüren ve sonra şafak sökene kadar tekrar dirilten, hücremi ışığa boğan bu bilinmeyen güce veriyorum?
Uyanıklık hayaletleri kurumuş gözkapaklarımın üstünde titreşiyor ve taştan yatağımın etrafında düş gölgeleri uçuşuyor.
Aşk diye seslendiğimiz şey nedir? Söyleyin bana, bütün anlayışlara sızan ve çağlarda gizli olan o sır nedir?
Başlangıçta olan ve herşeyle sonuçlanan bu anlayış nedir?
Yaşam ‘dan ve Ölüm ‘den, Yaşam ‘dan daha acayip, Ölüm ‘den daha derin bir düş oluşturan bu uyanıklık nedir?
Söyleyin bana dostlar, içinizde Yaşam ‘ın parmakları ruhuna dokunduğunda Yaşam uykusundan uyanmayan biri var mı?
Yüreğinin sevdiğinin çağrısıyla babasından ve annesinden vazgeçmeyecek kimse var mı?
İçinizden kim ruhunun seçtiği kişiyi bulmak için uzak denizlere açılmaz, çölleri aşmaz, dağların doruğuna tırmanmaz?
Hangi gencin yüreği tatlı nefesli, güzel sesi ve büyülü dokunuşlu elleriyle ruhunu kendinden geçiren kızın peşinden dünyanın sonuna gitmez?
Hangi varlık dualarını bir yakarış ve bağış olarak dinleyen bir Tanrı ‘nın önünde yüreğini tütsü diye yakmaz?
Dün kapısından geçenlere Aşk’ın sırları ve değeri sorulan tapınağın girişinde durmuştum. Ve önümden çok zayıflamış, yüzü hüzünlü yaşlı bir adam iç çekerek geçti ve şöyle dedi:
‘Aşk bize ilk insandan beri bağışlanmış bir güçsüzlüktür.’
Yiğit bir genç karşılık verdi:
‘Aşk bugünümüzü geçmişe ve geleceğe bağlar.’
Ardından kederli yüzlü bir kadın hıçkırarak şöyle dedi:
‘Aşk cehennem mağaralarında sürünen kara engereklerin ölümcül zehiridir.
Zehir çiy gibi taze görünür, susuz ruhlar aceleyle içer onu; ama bir kere zehirlenince hastalanır ve yavaş yavaş ölürler.’
Sonra gül yanaklı bir kız gülümseyerek dedi ki:
‘Aşk Şafak ‘ın kızları tarafından sunulan ve güçlü ruhlara güç katıp onları yıldızlara çıkaran bir şaraptır.’
Ardından çatık kaşlı, kara giysili, sakallı bir adam geldi:
‘Aşk gençlikte başlayıp biten kör cahilliktir.’
Bir başkası gülümseyerek açıkladı:
‘Aşk insanın tanrıları mümkün olduğunca fazla görmesini sağlayan kutsal bir bilgidir.’
Sonra yolunu asasıyla bulan kör bir adam konuştu:
‘Aşk ruhlardan varlığın sırlarını gizleyen kör edici bir sistir;
yürek tepeler arasında sadece titreşen arzu hayaletlerini görür ve sessiz vadilerin çığlıklarının yankılarını duyar.’
Çalgısını çalan genç bir adam şarkı söyledi:
‘Aşk ruhun çekirdeğindeki yangından saçılan ve dünyayı aydınlatan bir ışıktır.
Yaşam ‘ı bir uyanışla diğeri arasındaki güzel bir düş olarak görmemizi sağlar.’
Ve paçavraya dönmüş ayaklarının üzerinde sürüklenen güçsüz düşmüş çok yaşlı bir adam titrek bir sesle şunları söyledi:
‘Aşk mezarın sessizliğinde bedenin dinlenmesi, Sonsuzluk ‘un derinliklerinde ruhun huzura ermesidir.’
Ve onun ardından gelen beş yaşındaki bir çocuk gülerek dedi ki:
‘Aşk annemle babamdır, onlardan başka kimse bilmez aşkı.’
Ve böylece Aşk’ı tarif eden herkes kendi umutlarını ve korkularını bıraktı önüme sır olarak.
O anda tapınağın içinden gelen bir ses duydum:
‘Yaşam iki yarıya ayrılmıştır: biri donar, biri yanar; yanan yarı, Aşk ‘tır.’
Bunun üzerine tapınağa girdim, sevinçle diz çökerek dua ettim:
‘Tanrım, beni yanan alevin besleyicisi yap…
Tanrım beni kutsal ateşine at…’
Halil Cibran

Kayıp sular…

En çok Stephen King okuyan en büyük abla kardeşleri üzerinde de sevgisiyle büyük bir etki bırakıyordu.

Aynı etkiyi geçtiğimiz günlerde Maraş’ta ölüme giderken de göstermiş ve dört kız kardeş birlikte suya atlayarak ölümün soğuk koynuna girmişlerdi.

Yine bugünkü haberler de bir annenin iki kızını da yanına alarak birlikte köprüden atlayarak ölümü seçtiğini yazıyordu.

Her iki olayın kahramanları da Doğu’dandı. Öldüklerinde Doğu’da olmasalar da Doğu’nun kadın üzerindeki öldürücü baskısı gittikleri hiçbir yerde onları rahat bırakmamıştı.

Maraş’ta en büyük ablayı bir gün önce birileri istemeye gelmişti, ancak abla istemediği biriyle evlenmek istemiyordu. Nasıl isteyebilirdi ki, okuduğu King’in kitaplarında anlatılan hayatlardan ne kadar uzaktı öyle! Yine aynı kitaplar, istenilmeyen şeylere karşı mücadele edilmesi gerektiğini söylemiyor muydu? Üstelik izledikleri aşkı anlatan bu kadar filmler, bu kadar şarkılar varken…

Ama ne yapabilirlerdi ki kendileri? Kadın başlarına, arkalarında törenin bunca ağır baskısı varken üstelik…

Dört kardeş de tepeden tırnağa siyahlar giyerek ölüme yürürken Stephen King okuyan abla acaba ne düşünüyordu? Bu siyah siyah giysilerle ölüme ne kadar yakıştıklarını mı? Yoksa King’in kitaplarındaki bir karakteri mi canlandırdıklarını düşünüyordu o anda?

Düşledikleri gibi bir hayat yaşayamasalar da düşledikleri gibi bir ölüm müydü seçtikleri yol?

Hem büyük abla, hem de çocuklarını suya atan anne, tek başlarına değil de niye kendilerini sevenleri de ölüme sürüklemişti? Tek başlarına ölüme gidemediklerinden, geride kalanların ayaklarına bağ olduğundan mıydı, yoksa o sevdiklerini acılar içinde bırakmak istemediklerinden miydi? Yüreklerinde taşıdıkları sevgi ve şefkat, sevdiklerini geride bırakmaya izin vermiyordu, öyle mi? Sırf sevdiklerinden dolayı onları da kendileriyle birlikte ölüme taşımak… Ölümüne sevmenin bir başka tezahürü müydü bu?

Bütün bu soruların cevabını genç annenin geride bıraktığı şu mektup ne kadar vermekte peki:

“Bir gün kalabalık gelecekler benim cenazeme. Beni ağıtlarla uğurlayacaklar, bir garip yolcu gibi. Elbisem beyaz olacak çünkü ben ölü olacağım. Gönlümce bir gün yaşayamadım. Sarmış etrafımı çıkmaz sokaklar. Gönlümce bir gün yaşamadım felekle bir gün olsun barışmadım. Sarmış etrafımı çıkmaz sokak. Kendime göre bir yol bulamadım. Tanrım benim ne günahım var? Şu yalan dünyada yaşayamadım, gençliğimi yaşayamadım, yaşayamadım.”

Bu cümleleri yazan biri de okuyan birine benziyor mu?

Ah, okumak zararlı işte böyle? Okumak bilinci açıyor ve yaşamdan beklentileri arttırıyor. Okumak, sıradan olmayı engelliyor ve koyunların/kuzuların sessizliğini bozuyor.

Sürü ürküyor ve darmadağın olarak her biri bir yere gidiyor; kimini kurt yiyor, kimi de sulara kapılıp gidiyor.

Hâlbuki o kadınların okumamaları gerekirdi; bilinçleri açılmamalı, sevgiyi tanımamalıydılar. Tehlikelerle dolu uçurumların tepesindeki çiçekler gibi kavruluveriyorlardı işte böyle.

Peki, ölüm için suları seçmek niyeydi?

Günahlarından arınmak için diyemeyeceğim; çünkü sevgiyi arayan bir yürek günahkâr olamazdı. Suda ölmek en kolay olduğu için miydi; ama olur mu, hangi ölüm kolay olurdu ki? Ölüm, ne de olsa ölümdü işte…

Akıp giden suya atlayarak düşlerindeki denize mi ulaşmak isterler bilmem ki…

Bilmiyorum.

O suların da, o suya atlayanların da nereye gittiğini bilmiyorum.

Ama bildiğim bir şey varsa, o da, içimden akan sular da o sulara karışmakta…