Taraf olmak-1

Bazı katı gerçekçiler, şu yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz her şeye gülüp geçiyor, bazen de bunların dünyayı sevmemenin belirtisi olarak görüyorlar. Örneğin annem herhalde böyle düşünüyor. Gözüyle görmediği ya da sonucunu şıp diye almadığı bi şey onun ilgi alanına girmiyor. Öyle midir gerçekten, dünyayı sevmiyor muyuz biz?

Durup gerçekten de düşünmek lazım 🙂
Öyleyse bile bunu itiraf eden bir tek kişiye rastladım bugüne kadar. O da sevgi kelimesini kullanmadı, dedi ki; “bana ne dünyadan ve insanlardan, hiç ilgimi çekmiyor, bi sorumluluğum yok onlara karşı!”  Zeka ve hayal gücünü düşündüğümde bu sözü kanımı dondurdu o an. Üstelik bu dahinin, bu cümleyi son derece olağan bi şekilde söylediği ellili yaşlarına gelene kadar, onu dünyaya kazanmak için kimbilir ne çok fırsat geçmişti elimize ama kullanamadık! Şimdi iş işten geçtikten sonra onu “sorumsuzlukla” suçlamak ne kadar kolay!

Caudwell’in pekala ispatladığı gibi, büyünün yerini alan bilim; Ken Wilber’in “insan bilinci” araştırmasında  %50 lik bir çoğunlukla gücü elinde bulunduruyor. Eşitliğin yerlerini değiştirirsek, Büyü hala %50 ile iş başında! Hiç böyle düşünmüş müydünüz?
Evet azıcık abartıyorum kelimeleri,  bu noktaya dikkat çekmenin şu an için başka türlü yolunu bulamadım!

Büyü ile Bilim’in en göze çarpan ortak noktası, bu işle uğraşanların yani büyücü ya da bilimcinin NİYETleri… Gerçekte sonuçlarına katlanacağımız şey, yapılan büyü ya da icat değil, onun aracılığı ile sürüklendiğimiz Niyet!

İşte bu sebeple gerçekçilerin adını dahi duymak istemedikleri “gizemcilik” ya da “metafizik” alanda en yaygın ortak söylem; “bu dünyanın bir seçim yeri olduğu” dur. Neyi seçeceğiz peki? Niyetimizi tabi ki.
İnsan niyetini biliyormu ki onu seçebilmiş olsun?

Tabi ilk açmaz bu, bildiğinde doğru mu biliyor yoksa kendini kendine saklamış mı oluyor? Naden saklasın ki diyebiliriz, belki de dünyada yapılan iyi/kötü reklam kampanyasının etkisiyledir, bilemiyorum. “Bilinçli saklama” niyetin gereği pek tabiidir bence ama bilinçsiz saklama herhalde reklam etkisiyle olabilir.

Bütün bunlar şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum ama aslında niyetim “tarafsızlık” kavramına göz atmaktı! 🙂

Küçükken biraz da aşağılayarak sanırım; “ortadan kamyonlar gider” diyorduk. Yani tarafsızlıktan anladığımız şey (tarafsızlığın asıl anlamı değil)üstü örtülü de olsa kınanıyordu. Ayrıca şöyle bir deyim de var: “taraf olmayan bertaraf olur!” Demek ki bizi taraf olmaya zorluyorlar, olmazsak yok olacağımızı söyleyerek bizi açıkça uyarıyorlar.

Söz konusu “taraf”lar da neyin nesi diyen varsa, kısaca onun; (eskimekte olan)dünyanın varlığını sağlayan dualite, yani kutuplar olduğunu söyleyeceğim.

Peki bir yandan taraf olmayanın bertaraf olacağı sopası gösterilirken diğer yandan bu dünyanın amacının bizatihi taraf seçmek olduğunu söylemek ne anlama geliyor?

-devam edeceğiz herhalde-

Taraf olmak

Bazı katı gerçekçiler, şu yazıp çizdiğimiz, konuştuğumuz her şeye gülüp geçiyor, bazen de bunların dünyayı sevmemenin belirtisi olarak görüyorlar. Örneğin annem herhalde böyle düşünüyor. Gözüyle görmediği ya da sonucunu şıp diye almadığı bi şey onun ilgi alanına girmiyor. Öyle midir gerçekten, dünyayı sevmiyor muyuz biz?

Durup gerçekten de düşünmek lazım 🙂
Öyleyse bile bunu itiraf eden bir tek kişiye rastladım bugüne kadar. O da sevgi kelimesini kullanmadı, dedi ki; “bana ne dünyadan ve insanlardan, hiç ilgimi çekmiyor, bi sorumluluğum yok onlara karşı!” Zeka ve hayal gücünü düşündüğümde bu sözü kanımı dondurdu o an. Üstelik bu dahinin, bu cümleyi son derece olağan bi şekilde söylediği ellili yaşlarına gelene kadar, onu dünyaya kazanmak için kimbilir ne çok fırsat geçmişti elimize ama kullanamadık! Şimdi iş işten geçtikten sonra onu “sorumsuzlukla” suçlamak ne kadar kolay!

Caudwell’in pekala ispatladığı gibi, büyünün yerini alan bilim; Ken Wilber’in “insan bilinci” araştırmasında %50 lik bir çoğunlukla gücü elinde bulunduruyor. Eşitliğin yerlerini değiştirirsek, Büyü hala %50 ile iş başında! Hiç böyle düşünmüş müydünüz?
Evet azıcık abartıyorum kelimeleri, bu noktaya dikkat çekmenin şu an için başka türlü yolunu bulamadım!

Büyü ile Bilim’in en göze çarpan ortak noktası, bu işle uğraşanların yani büyücü ya da bilimcinin NİYETleri… Gerçekte sonuçlarına katlanacağımız şey, yapılan büyü ya da icat değil, onun aracılığı ile sürüklendiğimiz Niyet!

İşte bu sebeple gerçekçilerin adını dahi duymak istemedikleri “gizemcilik” ya da “metafizik” alanda en yaygın ortak söylem; “bu dünyanın bir seçim yeri olduğu” dur. Neyi seçeceğiz peki? Niyetimizi tabi ki.
İnsan niyetini biliyormu ki onu seçebilmiş olsun?

Tabi ilk açmaz bu, bildiğinde doğru mu biliyor yoksa kendini kendine saklamış mı oluyor? Naden saklasın ki diyebiliriz, belki de dünyada yapılan iyi/kötü reklam kampanyasının etkisiyledir, bilemiyorum. “Bilinçli saklama” niyetin gereği pek tabiidir bence ama bilinçsiz saklama herhalde reklam etkisiyle olabilir.

Bütün bunlar şimdi nerden aklıma geldi bilmiyorum ama aslında niyetim “tarafsızlık” kavramına göz atmaktı! 🙂

Küçükken biraz da aşağılayarak sanırım; “ortadan kamyonlar gider” diyorduk. Yani tarafsızlıktan anladığımız şey (tarafsızlığın asıl anlamı değil)üstü örtülü de olsa kınanıyordu. Ayrıca şöyle bir deyim de var: “taraf olmayan bertaraf olur!” Demek ki bizi taraf olmaya zorluyorlar, olmazsak yok olacağımızı söyleyerek bizi açıkça uyarıyorlar.

Söz konusu “taraf”lar da neyin nesi diyen varsa, kısaca onun; (eskimekte olan)dünyanın varlığını sağlayan dualite, yani kutuplar olduğunu söyleyeceğim.

Peki bir yandan taraf olmayanın bertaraf olacağı sopası gösterilirken diğer yandan bu dünyanın amacının bizatihi taraf seçmek olduğunu söylemek ne anlama geliyor?

İşte birbirine zıt gibi görünen fakat tıpkısıyla aynı şeyi söyleyen iki önerme 🙂 Neyse buna geçmeden aslında “taraf olmak” nedir, bunu biraz örnekleyeyim.
Biz, çoğunluğumuz, “taraf olmayı”; taraftar olmak anlamında yaşıyoruz!
Nedir taraftar olmak?

TDK şöyle diyor: 1. Yandaş: 2. sp. Sporcunun veya sporcuların temsil ettikleri renklere, kulübe veya bayrağa bağlı kimse.

Yukarıdaki sporcu kelimesini kaldırın, yerine istediğiniz “bi şeyi” koyun, işte taraftarlık bu. Üstelik kendi taraftarlığımızı her vesileyle açık etmeye hatta kendimize ezberletmeye çalışırız biz. İş için ya da kişisel ilişkiler için kendimizi anlatmamız istendiğinde, en önde gelen taraftarlıklarımızı sayıp dökmeye başlarız: Gezmeyi severim, dansı severim, galatasaraylıyım, yalan sevmem, akpliyim, kadınları severim, istanbulu severim vs vs…

Taraftar olmanın nesi yanlış?

Nesi yanlış değil ki! 🙂 Taraftar olmak insanın AN’da varolamadığının en büyük belirtisi bence. Bişeyi bi kere yapmışınız, içinizden gelmiş o an, ve sevmemişsiniz, artık o şeyin sevmeyeni tarafında oluyorsunuz. Bi daha o kapıdan geçit yok size! Ve kimse sizi buna zorlayamaz, özgür iradenizle o kapıyı mühürlediniz, taraftar oldunuz.
E iyi ya madem dünya seçim alanıymış biz de seçtik taraftar olduk diyebilir miyiz o halde?
Keşke diyebilseydik.
Bu dünyada büyük oranda kararsız insan var biliyor muydunuz? Karar vermekte zorlanan yani taraf olamayan!? Bu insanlar üstelik bir çok konuda taraftarlıklarını ilan etmiş insanlar arasında bulunuyor aynı zamanda.
Acıdır ki, onların “taraftarlığı”, karar aşamasında “taraf” olmayı engelliyor! Komik değil mi?
Evet bu dünyada yaşamak için her an bir karar vermek, her an bir seçim yapmak ve bunun sonucu her an bir taraf olmak zorundayız. Dünyanın fizik varlığı bize bunu dayatıyor, aksi takdirde yaşayamayız, bitkisel hayata gireriz, ölürüz, bertaraf oluruz.
Evet maviş Dünya, taraf olmamızı şart koşuyor, AN’da taraf! Fakat biz taraftar oluyoruz 🙁
Anlık davranışımıza bu denli güvensizlik göstermemiz ne üzücü değil mi? Hep hazırlık hep taraftarlık, AN’ları ona hazır olmaya çabalayarak kaybediyoruz! Ve bu beni çok üzüyor.

Don Juan’ın, savaşçı olmak için ileri sürdüğü ilk adım bu işte: “savaşçı AN’da gerekeni yapar”

Biz AN’da gerekeni bulmak için harcıyoruz ömrümüzü. Neden? Çünkü doğru olanı yapmak için eğitildik.
An’da gerekeni yapanları da “dengesiz” sınıfına dahil etme eğilimliyiz (en azından ben biraz öyle olduğumu hissediyorum). Evet AN’da gerekeni yaparken tüm mesajlar eksiksiz alınmış olmayabilir, böylece dışardan tüm anlarınızı seyreden biri sizi dengeli bulmayabilir, elma bir günde olgunlaşmıyor 🙂 Fakat AN’da kalma yani tüm taraftarlıkları bırakma eylemi, öyle bişey ki, elmanın çiçeğe durduğu an o işte! Bu yoksa zaten elma filan yok 🙂

Biz elma bulmuşuz, yok bu ekşi, bu küçük, bu kurtlu, bu acı diyerek (onları dengesiz bularak), AN’da yaşamanın önünü tıkamamalıyız diyorum.
Pek tabi bunların hepsini kendime söylüyorum 🙂

s.a

—
http://sibelatasoy.com/

Yeni Enerji Öncüleri

Ustalık (Yüksek lisans) eğitimi-1- devam5

Şimdi, biz aptal bir sokak köşesinde durup da haber medyası için pankartlar sallamayacağız. Biz isyanlar başlatarak arabaları devirip yakmayacağız, bu tür şeyler yapmayacağız. Bu çok, çok Eski Enerjidir, dualitiktir. Bu daha fazla anlaşmazlık, çatışma ve dram yaratır. Biz, yaratıcılar olacak, bu gerçekle baş kaldıracağız. Biz, Yeni Enerjinin deneycileri ve bilim adamları olacağız. Onu yaşamımızla bütünleştireceğiz. Onu kullanacağız. Sadece onun hakkında konuşmayacak, onu kullanacağız. Ve biz burada ilerlerken tüm Şambra için önemli olan şeylerden biri de, deneyimlerini birbiriyle paylaşmak olacaktır.

Şimdi, (Crimson Circle) personeliniz, size günbegün hizmet edenler, bunu mümkün kılacak teknolojiyi biliyorlar. Bu konuda sizinle birlikte çalışmalarını sağlayacak yeni teknolojiler olacak. Ama önemli olan şeylerden biri de öyle tek başına bir kenarda kalmamak olacak; bunu birçok durumda istemeyeceksiniz de.

Ha evet, yalnız olacağınız zamanlara ihtiyaç duyacaksınız. Üstelik bu sizden talep de edilecek. Yalnızlık, burada ilerleyebilmek için talep edilen şeylerden biridir. Özellikle de şu son zamanlarda, kendinizle kalmanız gerektiğini sezgisel olarak bildiğiniz halde yalnız olmaya zaman ayırmadığınızda, şeylerin nasıl da birikmeye başladığını fark ediyor musunuz? Şeyler sizin için kötü gitmeye başladı, o çok yıpratıcı enerjiye girmeye başladınız. Kendinizle başbaşa geçireceğiniz zamana ihtiyacınız olacak, ve ben kendinize bu zamanı ayırmanızı isteyeceğim. Ama, Yeni Enerjiyle deneyimlediklerinizi diğer Şambrayla paylaşacağınız bir zaman da olacak.

Onlar, yani Şambra, çoğunlukla – çoğunlukla – sizin içinden geçtiklerinizi anlarlar. Onlar da aynından geçiyorlar. Biz çok bireyseliz, ama bir grup olarak birbirimizle çok da bağlantıda kalıyoruz. Geceleri birlikte muazzam çalışmalar gerçekleştiriyoruz. Özellikle şu son altı haftadır başka alemlerde, fark etmemiş olsanız da, yoğun bir biçimde bedensel ya da içsel elektrik akımlarını yeniden döşedik, programları yeniledik, (sistemleri ya da programları) yeniden yönlendirdik. Burada önemli olan uyku düzeniniz değil, ama başka alemlere gittiğimizde neler gerçekleştirdiğimizdir. Biz Şambra Hizmet Merkezinden çıkıp gittik, tüm o diğer şeylerden uzaklaştık, kendimizle başbaşa zaman geçirdik. Ve bizim bir anlamda içsel elektrik akımlarını yenilediğimiz söylenebilir – Cauldre, Linda, her biriniz.

Biz, potansiyelleri kullanmanın yeni bir yolunu oluşturuyoruz, ve birlikte gerçekleştireceğimiz çalışmaya soyunurken, ben sizin paylaşmanızı – mesaj tahtasında paylaşmanızı, hakkında konuşacağımız ve CC personelinin duyuracağı bazı diğer teknolojilerle paylaşmanızı – istiyorum, çünkü başka Şambraların nelerden geçtiğini görmek, onların deneyimlerini duymak sizin için önem taşıyacaktır. Ve Yeni Enerjide yaptığınız her atılımla her zaman da ‘başarı’ dediğiniz şey gelmeyecektir. Ama başarı bir Eski Enerji kafa yapısıdır. Özünde ne başarı ne de başarısızlık söz konusudur; sadece deneyim ve deneyiminizden nasıl geçtiğiniz önemlidir.

Bireysel deneyimlerinizi birbirinize anlatın, özellikle de önümüzdeki yılın Şaudlarına girdiğimizde. Biz birlikte bazı çok belirli ev ödevlerinden, tartışmalardan ve eğitimlerden geçeceğiz. Söylediğim gibi, sizler Yeni Enerjinin gerçek bilim adamları, öncüleri, geliştiricileri, bütünleyicilerisiniz. Biz bundan birlikte geçeceğiz.

Şayet herhangi biriniz “Bu benim yaşamımı değiştirecek mi?” diye merak ediyorsa. Kesinlikle. Kesinlikle (değiştirecektir). Çoğunuz yaşantınızı yeniden düzenleme aşamalarının en önemlilerinden, işinizle ve ailenizle ve sağlığınızla ilgili zorlukların ve meydan okumaların bazısından geçtiniz. Bu, son on yılın bir parçasıydı. Son on yılda bir dolu işlemden geçirmeler gerçekleştirdiniz. Birçoğunuz bu son on yıl boyunca tüm dikkatini kendine vermişti. Bu harikaydı, çünkü kendinizle ilgili birçok tıkalı enerjiye girmenizi sağladı.

İlerlerken, tüm dikkatinizi kendinize vermeyeceksiniz. Kendiniz olacaksınız, kendi-Tanrı’nızı kucaklayacaksınız, kendi-sosyalliğinizi – Dünya üzerindeki diğer insanlarla bütünleşen yanınızı – kucaklayacaksınız, ve kendi-evreniniz – tüm boyutsal enerjilerle bağlantı kuran yanınız – olacaksınız. Ama tüm dikkatinizi kendinize vermeyeceksiniz. Biz bunu aştık. Biz işlemden geçirmeleri aştık.

Tobias işlemden geçirmelere izin verdi. Belki bunun gerekli olduğunu hissetti. Belki gerekliydi de. Kendi sorunlarınıza dalmanıza izin verdi. Bir dolu gözyaşına izin verdi. Bir sürü lafa izin verdi. Biz bunun ötesine geçeceğiz.

Ben Adamus, ya da herhangi başka bir varlık bunu önemsemediği için değil, ama bu bir noktada aslında aleyhinize dönebileceği için. Tüm dikkatinizi kendinize vermenin ötesine geçtikçe bunu göreceksiniz. Başlarda, içinize dönüp baktığınız zaman, sorunlarınızı salıvermek üzerinde çalıştığınız zaman, bunun yararını görürsünüz, ama bu çok aldatıcıdır, çünkü hep daha fazlasını ister. Siz daha fazlasını istersiniz. Daha fazla işlemden geçirmek istersiniz. Bu size kendinizi iyi hissettirir. Bu, enerjiden beslenmektir. Daha fazlasını istersiniz, çünkü bu, kurban olma enerjisini onaylar. Daha fazlasını istersiniz, çünkü bu, sabah, öğle ve akşam hiç bir şey yapmamak için bir gerekçedir. Bu, sizi olduğunuz yere mıhlayan beton gibi iş görür, ve kaçınılmaz olanla yüzleşmemek için mükemmel bir gerekçe oluşturur.

Siz de Tanrısınız. Siz bir yaratıcısınız. Siz bu evreni, bu Dünya’yı, yaşamlarınızı yarattınız. Ve siz bir yaratıcı olmaktan uzaklaştınız. Kısmen, yaratıcılıktan yoksun kalmaya programlandığınız için, ya da şöyle söyleyeyim, yoksun kalmaya programlanmanıza izin verdiğiniz için, kısmen de sıradan, normal, rutin yaşamanın kalıplarına girdiğiniz için. Bu çok baştan çıkarıcıdır. Sizi içine çeker ve sizi içerde tutar. Bundan kurtulmak için herşeyi feda etmek gerekir. Ama öte yandan, onun dışına çıkmak için çabaladıkça ve mücadele edip savaştıkça, sizi daha da geri çeker.

O zaman ne olur, bırakıveririz. Salıveririz. Ötesine geçeriz. Ve bu belki de, normallikten çıkarak olduğunuz herşeyi olabilmek için çabalamaktan, kaba kuvvet kullanmaktan çok daha korkutucu ve  zordur.

Böylece Şambra, Yeni Enerji Gizem Okulları’na girerken derin bir nefes alalım.

Aşmak

Biz, mantığa meydan okuyan ve zihne meydan okuyan şeyler yapacağız. Biz, desteksiz kalmanın ötesine geçeceğiz – sadece desteksiz kalmayacak, bunun ötesine geçeceğiz. Biz öyle alanlara dalacağız ki, kendinize son derece güvenmenizi talep edecek. Bana güvenmeyin; kendinize güvenin. O güveni bana yamamaya kalkarsanız düşmenize izin vereceğim ki kendinize güvenmeyi öğrenin.

Şu anda hayal bile edemeyeceğiniz biçimde kendinize güvenmeyi, kendinizi sevmeyi öğreneceksiniz. Zihnin ötesine ve eski insan programlanmasının ötesine geçerken gerçekleştireceğimiz şey, deneyime girmek olacak. Deneyime.

Birçoğunuz, uzun zamandır Ruh’un, Tanrı’nın, kendinizin ya da Tanrı bilir daha nelerin arayışı içindeydiniz. Bunu zihin yoluyla yapıyordunuz. Onu analiz ediyordunuz. Araştırıyordunuz. Güzel Tanrım, o kitapların hepsini ortadan kaldırın. Onları başka bir yere gönderin. Siz onu araştırıp inceliyordunuz. Kendinizi ya da Ruh’u asla anlayamayacaksınız. Ruh’u sadece deneyimleyebilirsiniz, ve gerçekleştireceğiniz şey budur.

Bu abartılı dilin, konuşmanın ötesine geçeceksiniz. Biliyor musunuz, sevgi hakkında konuşabilirsiniz. Sevgiyi analiz edebilirsiniz. Onun hakkında yazabilir, hatta şarkılar söyleyebilirsiniz. Ama ancak onu deneyimlediğinizde o sevgi olur. O zamana kadar yalnızca bir kuramdır.

Gün boyunca Tanrı’dan söz edebilirsiniz. Ne yazık ki bazılarınızın başkalarına Tanrı hakkında sürekli ahkâm kestiğini duydum. Onların uyukladığını fark etmediniz mi? Bazılarınızın Tanrı hakkındaki büyük kuramlarını duydum. Bunların hepsinden hemen şimdi kurtulun. Biz Tanrı’yı deneyimleyeceğiz. Siz, yaşamınızda Ruh’u deneyimleyeceksiniz. Ruh’un deneyimlenmesini – yaşamın deneyimlenmesini – hiçbir kelime asla, asla tanımlayamayacaktır.

Siz yaşam hakkında konuşuyorsunuz, siz Yeni Enerji hakkında konuşuyorsunuz – Yeni Enerji hakkında konuşmayı tümüyle bırakın. Bazılarınızın, Yeni Enerjinin ne olduğunu, neyin Eski olduğunu anlatmaya çalıştığını ve bir şeyi Eski Enerji olduğu için yargıladığını görüyorum. Bunların tümünü bırakın, çünkü hepsi sadece laf. Hepsi abartılı konuşmalar. Onu deneyimlememizin zamanı geldi. Yeni Enerjiyi yaşamınızda deneyimleyeceksiniz, ve sonra ‘Yeni Enerji’ sözünü bile salıvereceksiniz. Anlamsız kalacak. Bütünlenmeyi, tamamlanmayı, gerçekleşmeyi – kelime herneyse, ki bu kelimelerin hiçbiri doyurucu değildir – deneyimleyeceksiniz.

Yeni Enerjide, ilk ve son kez, yaratınızı deneyimleyeceksiniz, ve ondan sonra “Siz de Tanrı’sınız” sözlerini anlayacaksınız. Kelimeler anlamsız hale gelecek ve deneyim anlam kazanacak. O deneyim her bir yanınızdan ışıyacak. Öğrencileri çeken, sizin Bayrak olmanızı sağlayan, işte o deneyimdir. Enerji dinamiğinizi değiştiren şey, zihinleştirmekten çok, analiz etmekten çok, yaşadığınız o deneyimdir.

Biz şu son altı haftada, yeniden programlama üzerinde değil, ama temelde bu Yeni Enerjinin gelmesini sağlayacak enerjisel sistemlerin açılması üzerinde çalıştık; Yeni Enerjinin, Ruh’un, bütünlüğün, gerçekleşmenin deneyimini edinebilmeniz amacıyla varolan birçok eski sorununuzla, eski elektrik akımları ya da sistemlerle çalıştık ve bunları salıverdik. Artık muhtaç olmak, istemek yok. Artık o… siz bazen devam edebilmek için önünüzde bir havuç sallayıp duruyorsunuz. Biz bütün bunların ötesine geçeceğiz.

Cauldre bir yudum suyun arkasına saklanırken, ben de burada çok cesur bir bildiride bulunacağım. (Cauldre bardağından bir yudum su alırken kahkahalar yükselir) Ben, insanca kelimelerinizle ifade ettiğiniz gibi mutluluğunuzu, gerçekleşmenizi garanti edeceğim. Bunu yapabileceğimi biliyorum. Size şunu söyleyebileceğimi biliyorum: Kendi içinizdeki güvene izin verecek olursanız, Şambra ile birlikte çalışmanıza, kendi içinizde gerçekten bütünleşmeye ve Gizem Okulları’na katılmanıza izin verecek olursanız, sizden uzun zamandır sakınan o mutluluğa sahip olacaksınız. Huzura, ya da adına her ne demek istiyorsanız. Gerçekleşmek. Dünya’da Ustalaşmak. Yükselmişlik statüsü; yükselmiş bir varlık olarak dolaşacağınız, yükselmişliğin deneyimi içinde, onun farkındalığı içinde, burada, bu Dünya’da bulunacak diğer binbeşyüz küsür yükselmiş varlıkla birlikte.

Ben şimdi hiç birinizin merak tuzağına düşüp de auraları görebilecek miyiz (demesini) istemiyorum. Bu çocuk oyuncağıdır. (kahkahalar) Diğerlerini anında şifalandırabilecek misiniz? Tanrım hayır. Bırakın kendi ıstıraplarını çeksinler. (kahkahalar ve bazı alkışlar) Bu doğrudur. Bunda sandığınızdan çok daha fazla doğruluk payı var. Biliyor musunuz, bu öylesine bencil bir şeydir ki. Bazılarınızı izledim. İnsanlara o anında iş gören şifaları uygulamaya kalkıyorsunuz. Utanın. Tam anlamıyla bunu demek istiyorum, çünkü bunu kendiniz için yapıyorsunuz. Bazılarınızı gördüm. Dünya’ya geri gelmiş İsa türünden biri olduğunuzu kanıtlamak için yapıyorsunuz bunu.

Biz tümüyle farklı bir yaklaşımda bulunacağız. Size bazı şeylerde meydan okuyacağım. Bir dolu şeyi çıkartıp atacağım. Bazılarınızın bazı anlayışlara sıkı sıkı tutunduğunu görüyorum, – kendi kendinize diyorsunuz ki – ama bazı şeyleri bırakmanız nasıl mümkün olabilir? Eh, bırakacaksınız, er ya da geç. Belki bağıra çağıra, ya da, tümüyle izin verme anlayışına sahip olarak.

Bu, Yeni Enerjidir. Eski’si gibi iş görmez. Şu anda, sevgili Şambra, sezgisel his duyularınızın bir düzeyi devreye giriyor. Siz farklı olan – tanımlanamayacak kadar farklı olan – bir enerji hissediyorsunuz. Bir yanınız onu itip uzaklaklaştırıyor. Bir yanınızın da ilgisini çekiyor. Bu, şu anda içeri giren Yeni Enerjidir – onun sadece küçücük bir ucu, sadece azıcığı. Biz bununla çalışmaya başlayacağız.

Kaç ay ya da yıl ya da onyıl birlikte olacağımızı bilmiyorum, ama ben sizinle çalışacağım. Ve size bir söz vereceğim, herşeyden önce, mutluluğunuzu bulacağınıza – kendi mutluluğunuzu, kendi gerçekleşmenizi, adına her ne demek istiyorsanız. Onu bulmadan hemen önce bana etmediğiniz küfür kalmayacak. (kahkahalar) Onu bulmadan hemen önce, sanki tümüyle, bazılarınızın diyeceği gibi, eriyecek ya da karman çorman olacakmışınız gibi görünecek, ama bu çok, çok kısa bir an sürecek.

Böyle bir bildiride bulunabileceğimi biliyorum, çünkü sizin kim olduğunuzu biliyorum. Neyle çalıştığımızı biliyorum, ve, enerjinize baktığımda, sizin gerçekten o noktada olduğunuzu biliyorum. O deneyimin şimdi gelmesine izin vermek için, onun burada, Dünya’da gerçekleşmesine izin vermek için, sadece o son lokmayı yutmaya gerek var.

Biz öyle acaip ezoterik falan olmayacağız. Ben sizin üzerinizden felsefe yapmayacağım. Birlikte olduğumuz öyle günler olacak ki, sanki hiçbir şey olmamış gibi hissedeceksiniz, ama daha sonra anlayacaksınız ki inanılmaz bir şey olmuş. Yeni Enerji işte böyle çalışır. Hiçbir ilerleme göstermediğinizi düşündüğünüz zamanlar olacak, ve ansızın fark edeceksiniz ki ilerleme bir yanılsamaymış; aslında oldukça iyi gidiyormuşunuz.

Adamus

iki yazar iki değini

İKİ YAZI İKİ DEĞİNİ
Prof. dr. Şahin Uçarın Tarih FELSEFESİ dikatte deger bir kitap,Şahin UÇAR;Türkiyede şimdiye kadar bir tarih felsefesinin olmamasından şikayet ederek ,kendinin özgün bir tarih felsefesi kurdugunu iddia ediyor….
Bilgi edinme yollarını zamani ve mekani iki bölüme ayırarak,sayıları 20 yi geçmeyen tüm dahilerin zamani bilimler denilen mücerret ilimlerlerle,vasat olan ve sayıları kabarık olan diger bilim adamlarınında mekani olan somut bilimlerle ugraştını iddia ediyor….
izafiyet teorisinden hareket eden UÇAR,her bir tarihi dönemin biricikliginden ,kronolojik tarih sıralamalarının yanlışlığından bahsediyor….
Zamanın mekani olarak değil, ancak şuur derecesi olarak tarif edilebilecegini ,ancak zaman ve mekanı tarih felsefesinde birlikte degerlendirmenin zaruretinden bahsediyor…
sufizmin içe bakış ve irfan ögretisinden hareket ederekThore- Tolstoy-Gandhi gibi hıristiyan anarşist ve pasif direnişcilerden bir sentez hali getirerek milli ve evrensel kurtuluşun reçetelerini sunmak istiyor…
dünya düzenine; bu baglamda bir demokratik -onurlu ancak bireysel -deha ve mistik ahlaka dayanarak bir yeni çözüm ortaya koymak bana zor gibi geliyor…
ikinci yazı, Nathon Coombsa ait;MARKS VE ALLAH ARASINDA ALİ ŞERİATİ….
İştiraki sitesinden yayınlanıyor….
içerigi çok kuvvetli bir yazı….
ancak ben başlık üzerinde istifam geçirdim….
Şeriatiyi ,Şahin Uçarın deyimiyle ,zamani başat kılarak mekani olarak okumak gerekir…
bir kere Şeriatinin tanrı yorumu;panteist-deist-teist-tanrı anlayışlarından son derece farklı ,insana son derece yakın ,sonsuz oluşu ihata eden bir tanrıdır….
Ertugrul Cesurun,Ali Şeriati ve İslamcılık kitabı bu anlamda faydalı olabilir….
Ali Şeriati;hayat sürecindeki tüm ekolleri eleştirel açıdan degerlendirek,tarihte tanrılıgın açılımını insanda görür…
insan tanrıya degin bir hareket ve dönüşümdedir…
marksın hareket ettigi referansları tek tek ele geçirerek tanrılıgın açılımı içinde buluşturmak ister…
aynı şeyi halk-millet-evrensellik içinde yapar….
Ali Şeriatinin hareket noktası -situation humain_insanı durumdur…
Bu konuyu iyi anlamanızı salık veririm…..
insani durum;iradi ve gayri iradi faktörlerin etkisiyle,zamanın ve mekanın içinin doldurulması ve anlamlandırılarak,eylem bütünlüğü çerçevesinde ortaya çıkar….
ancak tabiatta ve tarihte insanın neligi ve öznelligi dikkate alınmazsa ,insanı durumdan bahsedilebilirmi?
bu durumda,insan hayvan arasında bir mahiyet farkından söz edilemez….
bilimin verileri ise antropolojiden,tarihe,siyasete,şiire,edebiyata ,kutsal kitaplara kadar insanın mahiyet farkını ortaya koyar….
kavramsal yapıların ve hayat sürecinin tüm uçlar arasında görünüşte farklılıgı zamani-şuuri degil mekani bir tasniftir….
sözgelimi,haçlı savaşları,1.dünya savaşı,rus ve iran devrimi ;kendi özel şartları olarak mekani,tanrısal açılımın ve insanbilimin sonuçları itibariyle zamani-şuuri olarak olarak degerlendirilmesi gerekli hadiselerdir…
zamanda öz olarak kopma yoktur ,ancak dünyevi olgular mekana baglı oldugundan ,ve sosyal hadiselerin karmaşıklığı her çag ve dönemin bir dil yüklenmesine sebebiyet verir….
stuation humain_de zaman ve mekan ile tanrı-insan birlikteliği temel belirleyicidir….
bu durumda marksizm-halkçılık-millilik ve evrenselligin kurdugu dil irdelenerek ,açıklanan baglamlarda kurulmayı gerektirmektedir…
esasında şahin uçar ;tarih felsefesi ,ali şeriatide insan bilim alanında bunu yapmak istemektedirler….
şimdi işin esas noktasına geldik; muhammed ikbal şu sözü ısrarla vurgular;zaman Allahtandır ve açılımıdır….
şahin uçar tarih felsefesinde;asıl konunun Ademe isimlerin ögretilmesi ve mahiyeti kavramlaştırma özelliginin olduğunun altını çizerken şeriati ;detaylı açıklamalar sunar….

Tasavvuf ve Sır

Tasavvuf tarikatlarının büyük çoğunluğu, özellikle şiî-bâtınîler, varlıkbirliği (vahdet-i vücut) anlayışında birleşirler. Bu anlayış, tüm varolanların tanrının çeşitli belirimleri olduğu, daha açık bir deyişle her varlığın bizzat tanrı olduğu inancını dile getirir. İslam gizemciliğinde vahde- i şühut ve vahdet-i kusut’tan sonra erişililen üçüncü ve son aşamadır. Bu en yetkin aşamada bütün varlıklar, görünüşteki ayrılıklarından sıyrılarak tek varlık içinde birleşir ve kaynaşırlar. Önce bütün varlıkları ayrı ayrı gören (vahdet-i şühut) gizemci, sonra kendi iradesini tanrılık irade ile birleştirmiş (vahdet-i kusut)ve daha sonra kendi varlığını tek varlığa katarak vahdet-i vücut aşamasına ulaşmıştır. Bu yetkin aşama, kendinden önceki bütün aşamaları kapsar. Bu aşamada gizemci, artık kendisinin tek varlığın insan biçimindeki belirtisi olduğunu bilmektedir. Örneğin Muhiddin Arabî, Feridüddin Attar, Mevlana Celaleddin gibi son büyük gizemciler bu aşamaya ulaşmışlardır.
İslam gizemciliğinin bu aşaması, Batı’nın kamutanrıcılığına (panteizm) benzer.Dinsel alanda inanca dönüşen bu spekülatif varsayıma göre her şey, tek şeydir. Ayrılıklar görünüştedir, öz birdir. İslamsal vahdet-i vucut anlayışı bu özü tanrıya bağlar. Bir çeşit Hegelci tasarımla tanrının doğalaştığını ve sayısızca çeşitlendiğini, çeşitli varlııklar halinde meydana çıktığını ileri sürer. İslamsal varsayımda olduğu gibi bu bir yaratma değil, bir belirme, (tezahür etme, zahir olma, görünme)dir. Tanrı ot olarak görünür, böcek olarak görünür. Her şey tanrıdır.Demek ki yaratan ve yaratılan (Halik ve mahlûk) yoktur, sadece tanrısal bir varlaşma vardır.
Tasavvuf düşünürlerinden Hallac-ı Mansur, bu düşüncenin açık seçiğini şu sözle ortaya attı: Ben Tanrıyım (Enelhak)…Hemen yakalayıp döve döve öldürdüler. Mansurûn sonu , kendinden sonra gelen tasavvuf düşünürlerine ders oldu. Mansur’un açık seçik sözü söylendi ama, öylesine anlaşılmaz biçimlerde söylendi ki, söyleyenler, öldürülmek şöyle dursun, sözlerini kimsecikler anlamadığından ötürü, tümen tümen hayranlık kazandılar. Birtakım harflere, işaretlere, sayılara anlamlar verildi. Açık seçik düşünce sır oldu. Tarikata girenlere güvenilmiyor, sırrı öğrenebilmeleri uzun denemelere bağlanıyordu. Mansur’un iki kelimeyle söyleyiverdiği o yalın sözü öğrenebilmek için uzun yıllar geçirilmesi gerekiyordu. Bu korku, tarikatlarda birtakım dereceler, menasik adı verilen formaliteler doğurdu. Önce çırak, sonra kalfa, sonra usta olunuyor, ustalıktan sonra da yavaş yavaş yükselenlere gerçek adı verilen sır azar azar sunuluyordu. Sırrı öğrenebilme derecesine gelen, kellesini vermeden sırrı açıklayamayacak kadar tarikata bağlanmış oluyordu. Elde edebilmek için geçirilen uzun ve yorucu çaba sırrı kutsallaştırıyordu. On dakikada öğrenebileceklerini on yılda öğrenenler bilgilerini önemsemek zorundaydılar. Dışarıda kalanlar da, hiçbir şey anlamadan şaşkın şaşkın bakıp durdukları harfleri, sayıları, işaretleri büsbütün kutsallaştırdılar. Üç, beş, yedi, kırk derken, işler büsbütün karıştı. Güzelim insan düşüncesi putlaşmaya başladı.
Pythagoras’tan gelen sayı mistikliği, İslam düşüncesinde Esterâbatlı Fazullah’ın eliyle Hurufilik oldu. Her harf bir sayıyı karşılıyor, her sayı bir sözü anlatıyordu. Açıkça söylenemeyen söz, sayılarla harflerin ardına gizlenmişti. XIV. Yüzyılda yaşamış olan Fazullah; sayılar, harfler, işaretler komedyası arkasında açık seçik olarak şunu söylemektedir: Biz, evrenin tanrısı olarak ancak insanı bulduk (Mâ Hüdây-ı âlem âdem yâftim).

XX. yüzyılın ikinci yarısında bile kolaylıkla söylenemeyen bu sözü XIV. Yüzyılda söyleyebilmek için harflerin, sayıların ardına gizlenmek gerekirdi elbet.
Mevlânâ Celâleddin (1207-1273), bir şiirinde şöyle demektedir: Bizim yolumuz şu güzelim dünyada yaşamak yoludur… Bir başka şiirinde de şöyle diyor: Körün ayağına bir engel takıldı, yaygıyı yayan iyi yaymamış dedi. Yaygıyı yayan da, a kör dedi, kimseye suç yükleme , sen tutacağın yolu görmüyorsun.

Mevlânâ’nın öğrencileri arasında Süryanos adında bir de Rum delikanlısı var. Çetrefil lakırdı etmesini beceremeyen, açık sözlü bir genç olacak ki , uluorta konuşmalarından ötürü yakalayıp kadı’nın önüne götürüyorlar. Kadı soruyor: Sen Mevlânâ’ya tanrı diyormuşsun, doğru mu?… Süryanos hep o açık sözlülükle: Yalan, diyor ben Mevlânâ’ya tanrı demedim, tanrıyı yaratandır dedim. Tanrı benim, ama bunu yıllardır bilmiyordum, bana tanrı olduğumu Mevlânâ öğretti…Süryanos’u iyice çıldırmış sanarak bırakıyorlar. O da gelip olup bitenleri Mevlânâ’ya anlatıyor. Mevlânâ: Kadı’ya deseydin ki, diyor, yazıklar olsun sana , eğer sen de tanrı olamadıysan.

Mevlânâ’ya göre bilgi, insanı öbür varlıklardan üstün kılar. Evrenin bütün varlıkları içinde bilgiye erişmiş olan tek varlık insandır. Her ne kadar evrendeki bütün varlıklar aynı varlığın belirtisiyseler de, insan bilgiyle hepsinin üstündedir. (Hançerlioğlu, 2008:151,152)

Sevgili güneş’ime yardımlarından ötürü sonsuz teşekkürler:)