Her Şekilde kendini ifade atölyesi

Sibel Atasoy ile ‘Yazarak Kendini İfade Atölyesi’ 02 Şubat Perşembe gününden itibaren her Perşembe 19:30-21:30 arası Tuva Sanat’ta…

Bilgi için: http://tuvasanat.com/index.php/program-takvimi/yazarak-kendini-ifade-atolyesi/

İşler ciddileşti Galiba 🙂

Hayranlık Denklemi

“Hayran olunan”, pasif ilkedir çünkü hayranlarını kendi seçemez.

Oysa “hayranlar” aktif ilkedir çünkü hayran olunacağı bizzat seçmişlerdir.

Reklam, bu denklemi tersine çevirmeye çalışır.

Buradaki hayranlık ilkesi, ekonomik, siyasi, fikri ya da duygusal, inançlar gibi her alanda geçerlidir.

Her tür reklam “doğal” akışın bozulması ve özgür iradenin saf dışı bırakılması girişimi olarak, insanları onların iznini almaksızın manipüle etmektir ki bu niteliği ile kabile ya da animistik düzenin “büyü” tanımına aynen uyar. Demek ki çağlar değişse de büyü şekil ve isim değiştirerek hüküm sürmeye devam eder.

Şüphesiz reklam ve reklamcılık sektörü, büyü araçları konusunda ustalaşmış mekanizmalar olmakla beraber, doğal akışın bozulması kararını veren ve yönetenler değildir. Onlar da toplumun bir çok kesimi gibi ne yaptıklarını bilmiyorlar. Öyleyse bin yıllardır bu yöntemi bilinçli olarak önce açıktan ve şimdi  artık çağdaş dünya görüntüsü altında gizliden yürüten bu bilinçli güçler hangi baş büyücülerdir?

Bunu yapmaktaki amaçları nelerdir?

sa

Enerji geliyorum demez!

Hepiniz bu reklamı biliyorsunuzdur tabi.

Enerji geliyorum demez!

Ayarsız Enerji!

Bu öyle bir güç ki duvar yıkıyor.

Ve Metro… Metro nedir? Yer altı ulaşımı.

O zaman biz bu reklam haberini şöyle okuyabiliriz belki:

Yer altından, ayarsız bir enerji geliyor, üstelik beklenmedik bir anda!
Açığa çıkacak bu enerji, bunun farkında bile olmayan çelimsiz kadınların sol elinden görünür hale gelecek.

Hayrolsun.

Not: Reklamdan al haberi kategorisinde, uyduruyoruz sadece. (hatırlatayım dedim)

Öyle ya da böyle……… Matrixin kahini

Burcu, ben feci dağıldım yani!”

İnsan gerçekten de ne oldum değil ne olacağım demeliymiş.  Eski yıllarda reklamların tek karesi bile sinirimi oynatırdı! Beyin yıkama ve para harcatmaya dolayısı ile kölevari çalışmaya mecbur ediyorlar diye sevmezdim. Üstelik yüksek ses, tekrar eden cıngıllar beni neredeyse bayılacak kadar fena ederdi.

Onaltı yıl önce TV seyretmeyi, gazeteyi dergiyi terk ettim. Son bikaç yıldır bazı Amerikan dizileri izliyorum ama hala gündelik yayınlarla ilişkim yok. Fakat bu arada çok sevdiğim bir arkadaşım sayesinde reklamlara başka türlü bakmaya başladım. Bunlar sanki başka bir frekansta başka bi yayın yapıyorlardı! Bilimkurgu gibi olacak ama gerçekten öyle. Hatta bikaç yıl önce bi Vichy reklamı izlerken birden başka şeyler dinlemeye ve görmeye başladığımı hissetmiş ve çok şaşırmıştım. İste versin google’dan aradım, hemen adresi verdi:

http://agnia.blogcu.com/buyuculuk/533671

Neyse ben aslında son bi kaç gündür başıma gelen şeyi anlatacaktım. Üç gecedir yatağa yatıyorum, az sonra anlatacağım bir reklamdan kesit geliyor aklıma, sesi kulaklarımda çınlıyor ve beni katılırcasına güldürüyor, öyle ki dakikalarca tekrar tekrar gülüyorum. Kendimi durduramıyorum. Tabi bu arada gecenin bi saatinde çınlayan kahkahalarım komşuyu rahatsız ediyor mudur diye de endişeleniyorum.

Bu durum ilgimi çekti ve ben de bu tür tepkiler uyandıran reklamları bana göründüğü şekliyle paylaşmaya karar verdim.

Böylece başlattığımız “Reklamdan al haberi” kategorimizin ilk reklamını irdelemeye başlıyorum:

Reklam, bir reklam filmi çekilen set görüntüsü ile başlıyor. Reklam cıngılını bağırarak söyleyecek genç delikanlı, başla komutunu aldıktan sonra kendine verilen repliği değil kendi isteğini söyleyiveriyor. Şaşıran yönetmen çekimi kesiyor, “ne söylüyorsun sen? Tekste böyle bişey yok” diyor.

Delikanlı fütursuzca, kendi söylediği repliğin daha güzel olduğunda ısrar ediyor.

Tam o anda kırmızı bi pencereyle dış bir ses devreye giriyor ve delikanlının repliğinin daha güzel olduğunu kabul ediyor. Ve anında delikanlının istediği her neyse, onu aynen bağışlayıveriyor. Ve bağışlanan şey sadece delikanlıya değil o sesi “tanıyan” herkese şamil oluyor.

Buraya kadar pek bişey yok fakat işte o anda beni gülme krizine sokan sahne geliyor: Önünde gerçekleşen bu sahneden şaşkına dönmüş olan uzun saçlı yönetmen, son derece kırgın ve üzgün bir sesle yardımcısına şöyle diyor:

“Burcu, ben feci dağıldım yani!”

Bu cümlede hem otoritesinin elinden gitmiş olduğu kırıklık, dert yanma ve hem de bu acıyı yardımcısı olan kadına fatura etme isteği var!

Burcu’yu ise nerdeyse hiç görmüyor ve duymuyoruz. O faturaların yüklendiği bir hayalet. Bir kadın asistan!

“Burcu, ben feci dağıldım yani!” Bu cümle ve görüntü tekrar tekrar  bana geliyor ve ben katılırcasına gülüyorum.

Mesele bundan ibaret. Fakat bu kadar gülünce, reklama dönüp bi daha bakma isteği duydum ve işte gördüklerim:

Edebiyat ve görsel kurgularda “dış ses” genelde Tanrının sesi gibi yorumlanır.

Şimdi Tanrı ne istediğini ve ne vereceğini bir tekst(ne olduğunu söylemeye gerek yok) ile reklam şirketine (peygamber) önceden vermiş, gerekli anlaşma yapılmış.  Eski reklamlarda (eski dünya)artık burada tanrının işi kalmaz. O kendi işine bakar. Yetkiyi almış olan peygamber de ortada görünmez, onun buyruğunu gerçekleştirecek bi yönetmen (yönetici, kral vs) tayin etmiştir, O gereğini yapar. Hatta yaparken de kraldan çok kralcı olur genelde. Oyunun çekildiği sahnelerde tanrı yerine geçer artık, dediği dedik çaldığı düdüktür, ona nerdeyse tapınılır. Vekil tanrı diyebiliriz yönetmene.

Oysa bu reklamda ne oluyor?

Tanrı anlaşmaya sadık kalmıyor! Neden? Bilmiyorum J Ya oyuncu genç öyle sevimli ki, onun her dediğini emir telakki ediyor. Ya da oyuncu genç “oldurma” yetkisini bi şekilde kapmış, tanrıyla birlikte çalışmaya başlamış. Haydaaaa!…

Peki ama bu işin faturasını Burcu mu çeksin yani? Gerçi önceleri onun da yanına yaklaşılmazdı havasından, yönetmeni her daim nerde bulacaksın, o da tanrının vekilinin vekiliydi. Üstelik hep el altında olan gerçek vekildi. İşleri hep o yapar, cezayı da ulufeyi de o dağıtırdı, çok çok çalışırdı inanın. Gösterdiği bu insanüstü çabayı da bir gün tanrı vekili olabilme ümidiyle yapabilirdi, yoksa dayanılmaz yani J

Yani güldüğüm kadar yok muymuş sorarım sizlere?

Bu arada benim göremediğim sembolleri de siz söyleyin kuzum J

 sa. 26.02.2010-Beylerbeyi

Öküze İlişme şaşkınnn!

Ayşe Teyze‘li “Yiyin Gari” bence çok başarılı bir reklam kampanyası. İnternette bir aratayım dedim, acaba herkes nasıl düşünmüş diye: 

Ayşe Elmacı‘nın kullanıldığı ilk film büyük satış başarısı getirince, Elmacı ile uzun vadeli anlaşma yapıldı. “Çoban Arif” ve “Postacı” reklam filmleriyle Ayşe Teyze Lay’s’in sözcülüğü sürdürdü. 

2004 yılında yapılan AC Nielsen araştırmalarına göre Lay’s pazar payını tam yüzde 16.5 arttırdı. Sonraki araştırmalar da Ayşe Teyze‘li reklamın ürünün “doğal” algılamasına büyük katkı yaptığını, reklamın izlenmesi çok keyifli bir reklam olduğunu gösterdi. Lay’s için yapılan tüm araştırmaları okuduğunuzda reklamla başarıya ulaşmanın raslantı olmadığını net olarak anlıyorsunuz.

Ayşe Teyze gerçekten sevimli fakat son bölümlerdeki delikanlı’nın (kimdir bilmiyorum) çizdiği saftirik, şehirli tipleme daha da hoşuma gidiyor. Belki de Ayşe Teyze’nin söylediği gibi “şaşkın!” tanımını pek tanıdık buluyorum. “Öküze ilişme şaşkınnn!!!” Beni çok güldürüyor. Aslında reklamı izlediğimde ben de öküz altında biraz buzağı aramadım değil, hani delikanlının fuları filan, köylük yerde seyredeni yabancılaştıran unsurlar. Reklamın yaratıcısı hafif efemine unsurları hem de köy ortamıyla bağdaştırıp, öküzle ineği karıştırışımızı doğrusu yüzümüze iyi vuruyor :)))  Zaten sanırım bu sayede reklam kampanyası Effie ödülü kazanmış.  Reklamların hepsi böyle katmanlı anlamlar içerecek şekilde ve bu denli naturel olsa televizyon seyretmeye başlayabilirim:) Örneğin Axess kızının keşfedildiği ilk reklam da dikkat çekiciydi, fakat devamını getiremediler.