Aldatılma korkusu

Aldatılma korkusu

 

İnsanoğlu bu korku ile ne zaman tanıştı bilemiyorum. İnsan olalı var mıydı yoksa bi kaza mı oldu zamanın bir noktasında? Her nasıl çıktıysa bir çıktı pir çıktı bu korku! Filozoflar, sanatçılar, dinler hepsi bu konu üzerine yazıp çizdiler, sanırım milyonlarca sayfa tutmuştur bu söylenenler. Ben artık bütün bunlar üzerine ne söyleyebilirim ki bu yazıya başlıyorum durduk yerde!

Kısa yoldan diyeyim aklıma geleni bari; “aldatılma korkusu, gizli değersizlik duygusundan kaynaklanıyor olabilir” Aslında görünüşte tam tersi gibi değil mi? Sanki insan kendini öylesine önemsiyor ki; “nasıl olur da beni aldatabilir!” diyormuş gibi duruyor fakat bunun aslı tam tersi bence. İnsan kendisini yeterince değerli bulmadığı için bu düşüncelere kapılmış olmalı.Yani “aldatılma korkusu” birey olma aşamasında geçilmesi gereken bir eşik.  Birey olmadan önce insan kendini bileşik bir organizma gibi hisseder ve aslında burada hiç egosu yoktur anlamında söylemiyorum tabi. İlginç olan egosu olduğunun farkında olmaması durumudur. Ego zaten kendimizi bilip tanıdığımız tüm kişilik değerleri değil mi? Neyse buradan tali yollarda kaybolmak istemiyorum.

“Birey olma” ilk aklımıza geldiği gibi “egoist” olma ile eşdeğer değil tabi. Aslında bir seviyeden tam da böyle görünmekle birlikte birazcık daha yüksek seviyeden “başkalarının varlığını kabul etme” anlamına da gelir. Eğer BEN varsam SEN ve ONLAR da olacaktır. Bu iki kere iki muhabbeti kadar açık ve net görünür birey olana. Kendine “kendi” olduğu için değer veren, buna ancak başkalarının değerini teslim ettiği için sahip olabilmiştir. Eğer bu eşik geçilmemişse insanda daha sadece kendilik bilgisi oluşmaktadır denilebilir. İşte bu durumda aldatılma korkusu normal bi duygu gibi görünüyor bana.Çünkü hem kendi hem başkaları var (bu tohum bi yerlerden atılmış!!!) ama kişi bunu farkında olmaksızın yaşıyor. Bireylik yaşadığı bu şeye isim koymak ve onun tam olarak farkında olmakla başlar.

Dünya kanunları da, birey olamamışların ürünü olduğu için, aldatılma konusunda bir çok cezai şart getirildiği görülür… Mahkemeler, avukatlar, kanunlar bizi yaşadığımız gerçekliğe uyandırmak için konulmuş birer enstrümandır. Özellikle avukatlık mesleği üzerine sayısı belirsiz cehennem fıkraları mevcuttur J Yine mi tali yol Sibel! Çık ordan lütfen.

“Aldatılma” sözcüğü neredeyse yaşamın bütün öğeleri için söz konusu olan bir fenomen olsa da ilk akla gelen nedense kadın-erkek ilişkilerindeki aldatma vakalarıdır! Bu da ilginç doğrusu. Belki de değil: çünkü insan olarak en büyük eğitimi yakın ikili ilişkilerde alıyoruz. Bu bazen aile içi bazen amir-memur ama her halikarda sevgili eş pozisyonunda kendini gösteriyor. O zaman hadi eğitimin en koyusu olan alanda aldatılma korkusunu irdeleyelim.(Nasıl yapacaksam, bana kalmıştı sanki)

Kişi neden “ya sevgilim beni aldatıyorsa?” sorusunu sorar? Benim en sık aldığım cevap/sebep şu oluyor: “çünkü beni böyle düşünmeye iten ipuçları var, ilgisini yeterince hissedemiyorum” diyorlar. Pekala… Doğrudur, böyle hissediyorsa hissediyordur. Onun adına biz hissetmeye çalışamayız değil mi? O zaman –dert dinleyici olarak-ben diyorum ki; “sevgilinin bütün ilgisine mi talipsin?” muhtemelen “evet” cevabı alıyorum. Olabilir tabi isteyenin bir yüzü… Burada sorun bence fiziken birlikte oldukları anlar için tüm ilginin beklenmesi değil tümzamanlar için böyle bir beklenti konulmasından başlıyor olabilir. Benim lügatımda sevgi=ilgi olduğuna göre (bi çok insan bu tanımıma katılmıyor olabilir, özellikle aldatma korkusu duyup duyulanlar) aslında kişinin eksikliğini hissettiği şey en net biçimiyle SEVGİdir. Ama bunu doğrudan ifade etmek gurur kırıcı olabilir.

Gerçekten de zorunlu aile ilişkileri hariç insanın sevgiye olan doyumunu sağlayacağı alan çok dardır. Kimseyi beni sev diye zorlayamazsın, açıkça kanun koyamazsın! Komik olur, o halde aldatılma kanunları koyarsın! Bence bu daha komik. Başımızı kuma gömmek daha kolay geliyor. “beni sev” diye buyuran kişi (yani sevgilisinin tüm zamanlar dikkatini kolayca talep eden kişiden bahsediyorum), velev ki bu istediğine kavuştu, kendisi de tüm zamanlar ilgisini aynı şekilde sunabilecek midir? Cevap tabi ki HAYIR. Nerden mi biliyorum? Çok basit eğer bunu yapabilseydi, DÜNYA şu anda sonuna kadar ilerleyip bitirdiğiniz bir bilgisayar oyunu gibi dertop edilip rafa kalkacaktı! Yani sonuç hasıl olmuş olacaktı. İKİ insandan BİR elde edilecekti, dualite ortadan kalkmış olacaktı! Ama nerdeeee…

Daha sayfalarca yazarım da ne faydası olacak, binlerce yıldır benden misli misli akıllı insanlar ha bire aldatılma öyküleri anlatıp bazen  (çok iyi anlattılarsa-insanları can evlerinden vurdularsa) bundan para ve ün kazandılar. Edebiyat ve tabi film tarihi bunlarla dolup taşıyor. (Bu yazarların bir çoğu kendileri de aynı durumda olduklarından anlattılar ama belki çok küçük bir azınlık da safi bel altına vurdu! Bilinçli olarak manipüle ettiler ve hala devam ediyorlar. Piyasada en çok satılan kitaplar en çok seyredilen filmler ve dizi filmlere bakmak yeterli)  Yanlış anlaşılmasın “aldatılma korkusu” yaşayan insanlara ne bir eleştirim ne de ilgisizliğim söz konusu değil, bunun bir süreç olduğunu görecek kadar yaşlı biri olabilirim sadece. Bu konuyu “bel altı vurma” şeklinde kullanan bilinçli kullanıcılara biraz insafa gelmelerini  rica edebilirim belki. En iyisi ben bu yazıyı haddimi aşmadan bitireyim J

Sa

04.09.2009-Bodrum

Not: Sorulara açığım.

Ben Bir Günah İşledim

Bugün penceremde vızıldayan bir şey gördüm. Baktım; bir arıydı bu. Camdan dışarı çıkmaya çalışıyor, ama bir türlü çıkış yolu bulamıyordu.

Kapalıydı pencere. Kim bilir, nasıl girmişti içeriye? Belki de pencerenin açık olduğu bir zamanda girmişti, şimdi ise çıkamıyordu.

Yardım etmek istedim. Açtım pencereyi, ama yine de arı aynı camda vızıldayıp duruyor, açtığım pencere kanadına gelmiyordu.
Göremiyor muydu yoksa? Bazen evdeki kedi bile atılan bir yiyeceği görmez de burnuna sokacak kadar yaklaştırırız ona.

Dayanamadı yüreğim camdaki arıya ve yardım etmeye karar verdim; hatta arının elimi sokmasını da göze alarak.
Parmağımın ucuyla açık pencereden tarafa ittirdim. Olmadı. Bir kez daha denedim. Sanki çıkmak istemez gibiydi. Üçüncü denememde, açık pencerenin önüne ittirebilmiştim; ancak sanırım ittirme sırasında parmağımın ucunda yaralanmış olmalı ki, arı uçamadı. Ve kanadı üzerinde yere çakılan bir helikopter gibi dönmeye başladı. Düzelteyim dedim, yine olmadı.
Biraz sonra da öldü.

İyilik yapmaya çalışmam onu öldürmüştü.
Özür diledim, pişman oldum; ancak iş işten geçmişti.
Ve sorguladım kendimi: İyilik yapmamalı mıydı? İyilik zannettiğim şey, onun için kötülük müydü?

Bununla ilgili değişik anılar canlandı gözümün önünde:

Bir tanesi şuydu:

Birkaç yıl önce küçük bir yerleşim yerinde arabamla ilerlerken, bir kuş geldi, arabama çarptı. Aynadan baktığımda kuş yerdeydi; ölmüştü besbelli. Yüreğim kanadı; ama ne yapabilirdim ki?

Beş dakika kadar sonra aynı yoldan geri dönmem gerekti. Dönüşte en azından o kuşu yerden kaldırayım diye düşündüm. Ama kuş yoktu. Sağa sola bakındım; ilerdeki bir kedinin ağzında gördüm.

Şimdi ben ne yapmıştım, bir kuşun ölümüne sebep olmuştum; ama öte yandan bir kedinin karnı doymuştu. Üzüntü ve mutluluğum birbirine karıştı.

Gözümün önünde canlanan bir diğer anımsa şuydu:

İlkokul birinci sınıfa gidiyordum. Teneffüse çıkmıştık. Tekrar ders zili çaldığında ilk önce ben girdim sınıfa. En ön sırada oturan bir kız öğrencinin kalemliği yere düşmüştü. Kalemliğin ağzı tam örtülmemiş olmalı ki birkaç bir şey de etrafa saçılmıştı. Eğilip onları yerden topladım. Tam yerine koyuyordum ki kalemliğin sahibi o kız öğrenci geldi. Beni o şekilde görünce “Sen benim kalemlerimi çalıyordun!” diye bağırmaya başladı.

O küçücük yaşımda, yaptığım iyiliğin karşılığında böyle bir suçlamayla karşılaşmak benim küçücük kalbimi çok yaralamıştı. Bu yaşımda bile ne zaman bir kalemlik görsem, hep bana bağıran o kız öğrenci gelir gözlerimin önüne.

Anlattığım yukarıdaki olay ve verdiğim iki örnek arasında elbette faklılıklar var; ama ortak yönler de var.
Hâlâ penceremin önünde cansız bir şekilde yatan arıya bakarken nedense bunları düşündüm. Anılar ve düşünceler birbirinin içine geçti.

Kısadan hisse diyerek bir yorumda bulunmak istemiyorum. Ama şuna ahdettim ki, bir daha pencerede vızıldayan hiçbir canlıyı kurtarmayacağım.

Bak şimdi, şimdi de pencereden kurtulmaya çalışın kuşlar geldi gözlerimin önüne. Onlar ne olacak peki?

Ne olursa olsunlar! Anlatmayacağım işte!

O arının ölüsü de orada kalsın!

İki Türk labaratuarda altın üretti

 

Washington Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi’nden iki Türk profesör, laboratuarda biyolojik ortamda altın parçacığı üretmeyi başardı.  
 
Yapay evrim denen bir yöntemle virüs ve bakteri proteinleri kullanılarak gerçekleştirilen çalışma, Amerikan bilim çevrelerinde büyük yankı uyandırdı. Altın yapmanın şifresine ulaşmanın bin yılları bulan zahmetli yolu, yaşamın sırlarından biri olan doğal seleksiyondan geçiyor; yani moleküllerin birbirlerini tanıyıp seçip ayırmayı bilmesinde yatıyor.

Harry Pottur serisinin ilk filmini izleyenler hatırlar; Harry ve arkadaşları okulda girilmesi yasak ulan üçüncü koridora girerler. Burada üç başlı bir canavarın koruduğu “felsefe taşı” saklanmaktadır. Harry’nin anne ve babasını öldüren kötü büyücü Voldemort da “felsefe taşı”nuı peşindedir. Mistisizme meraklı olanlar bu taşın, geçmişi 2500 yıl öncesine kadar dayanan simya ilminin efsanevi taşı olduğunu bilirler. “Felsefe taşı”, en bilinen anlamıyla, tüm maddeleri altına çeviren ve ölümsüzlük veren taştır, maddenin en sat hali, özüdür.

Yüzyıllar, bin yıllar boyunca Mezopotamya, Anadolu, Antik Mısır. İran, Hindistan ve Çin‘de. Antik Yunan‘da. Roma İmparatorluğumda. İslam coğrafyasında ve Ortaçağdan itibaren 19, yüzyıla kadar da Avrupa‘da simyacılar hep bu taşı arayıp durdular. Isaae Nevton. Robert Böyle. Demokritus. Razi. Inn Haldun, Cabii Ihn Hayvan, Nieolas Flamel. Platon. Pitagoras, Tales. Zosimus ve Paracelsus “felsefe taşf’nı bulmaya çalışan tanınmış simyacılardan yalnızca birkaçı.

Simya bir dönüşüm sanatıdır. Kirli olanı, hasta olanı birçok süreçten geçirerek arınmış ve mükemmel olana dönüştürmeyi amaçlar. Simyacılara göre madde hastadır ve iyileştiğinde ortaya altın çıkacaktır. Simyanın, maddeden altını çıkarma uğraşı, ezoterik olarak insandaki Tanrı özünün ortaya çıkartılmasına denk gelir. Bu anlamda “felsefe taşı” da mutlak olana kavuşturan bilinç anlamını kazanır. “Felsefe taşı” en güzel ifadesini VITRIOL sözcüğünde bulur. VIT-RIO1. Latince bir cümledeki sözcüklerin baş harflerinden oluşmuştur. Bu cümle ‘”Visİta Interiora Terra; Rectificando Invçnies Oeeultum La-pidem’dirve “‘Dünyanın derinliklerini ziyaret et gizli taşı bulacaksın” anlamına gelir. Simya düşüncesi aslında Tanrı’nın birliğinden kaynaklanır. Evreni yaratan Tanrı. Ruh’a çeşitli formlar vermiş ve böylelikle madde oluşmuştur: yani madde Tek olanın farklı görünüşlerinden ibarettir. Simyacı ise bu formların arasında altın olanı arar. Bu arayış tarih boyunca simyacıların kent meydanlarında yakılmasıyla bile sonuçlansa hiçbir zaman bitmedi.

2500 yıllık rüya gerçek oldu…

Tüm İnsanlık Tarihinin Özeti

Tüm insanlık tarihini 60 yaşında bir insan olarak düşünelim;ve bu 60 yaşındaki insan ( yani insanlık tarihi bugüne kadar nelerden ne kadar hızla geçmiş ve neler yapmış buna birlikte bir göz atalım.

  • Bu insanımızda ilk zeka belirtisi 7 yaşında iken ortaya çıkmıştır.
  • 7 yaşına kadar insanımız tam bir hayvan olarak yaşamıştır. 7 yaşında taş yontmayı öğrenmiş ve 25 yaşına kadar da sadece bunu yapmıştır. Yaptığı aletleri avlanmakta kullanmıştır.
  • 25 yaşında “ATEŞİ” keşfetmiştir. Müthiş bir buluş.
    54 yaşına kadar bunlarla yetinmiştir.
    *55 yaşında ölülerini gömmeye başlamıştır. Bu çok önemli bir belirtidir. Çünkü; “ insanın, insanlığını keşfetmesidir.”
    Kendini diğer canlılardan ayırıyor ve ölülerine sahip çıkıyor.
  • 55-58 yaşları arasında toprağı işlemeye, hayvanları ehlileştirmeye başlıyor ve tekerleği keşfedip komün halinde barınaklarda yaşamaya başlıyor.
  • 59 yaşında madenleri keşfedip yararlanmaya başlıyor.
  • 60’a varmak için yaşadığı son 12 aylık dönemin 8.nci ayında alfabeyi buluyor.
  • 10.ncu ayında İlyada’yı yazıyor.
  • 10.ncu ayın 25.nci gününde tek Tanrılı dinleri keşfediyor, yani; Musevi, Hıristiyan, Müslüman vs. oluyor.
    Geriye bir ayı kalıyor. Artık her şey bugün gördüğümüz her şey bu bir aya sığıyor.
    Bakın bu bir ayda neler oluyor?
    Son ayın son 5 gününe bakıyoruz.

  • ikinci gün matbaayı buluyor.

  • Dördüncü günün akşamı buharlı makinaları buluyor.
  • Beşinci günün sabahı, buharlı makinaları sanayi’ye uyguluyor. ve SANAYİ DEVRİMİNİ yapıyor.
    Yine aynı gün işler hızlanıyor. Dinamoyu, motoru yapıyor.
  • 60 yaşın son üç saatinde, telgraf, telefon, radyo ve televizyonu icat ediyor.
  • 60 yaşın son 30 dakikasında uzayda dolaşmaya başlıyor, bilişim teknolojisini geliştiriyor.

Sakın ölecek diye beklemeyin. Son saniyede insan kopyalamayı keşfedip, kök hücre üretmeye başlıyor. Yani neredeyse ölümsüzlüğü keşfediyor.
Görüldüğü gibi değişim ve dönüşüm insanlık tarihinin son günlerinde inanılmaz bir ivmeye ulaşmıştır.
İnsanlık tarihi 60 yıllık ömrünün son iki yılında ;
TARIM DEVRİMİ’ni Son gününde; SANAYİ DEVRİMİNİ gerçekleştirmiştir

Alıntı

Küçük Ruhun Hikayesi

Günün birinde küçük ruh heyecan içinde Tanrıya gider ve ona “Ben kim olduğumu biliyorum” der.
Tanrı, peki sen kimsin? der.
Küçük ruh “Ben ışığım” der.
Ve Tanrı, “Doğru, sen ışıksın!” der.
Ruh,” Işık olduğumu biliyorum, ama ışık OLMAK istiyorum. Işık olmayı kendim deneyimlemek istiyorum. Kendi deneyimlerimle bilmek istiyorum.” der.

Tanrı, “Oh anladım, sen halihazırda olduğun şeyi deneyimlemek istiyorsun.” der
*Küçük Ruh, “evet, istediğim budur. Kendimi ışık olarak deneyimlemek istiyorum – sadece bilmek yetmiyor. Işık olmayı yaşamak istiyorum.” der.

Tanrı der ki, ” bunu anlayabiliyorum, ancak bu çok zor bir iş. Çünkü yarattığım ışıktan başka bir şey yok ortada. Ve senin ışığın güneşin içindeki bir mum gibi
*Sen orda milyarlarca ve milyarlarca başka mumların arasındasın ve hepiniz birlikte güneşi oluşturuyorsunuz. Bu mumlardan bir tanesi dahi olmasa güneş de olmaz. Işıkların arasında ışığını fark etmek istiyorsun ki bu oldukça karışık bir bilmece.”

*İyi ama sen Tanrısın, bir çözüm bulursun.” der küçük Ruh. “Düşündüm ve buldum.” der Tanrı. Kendini ışıkların içinde bir ışık olarak fark etmen imkansız olduğuna göre seni, senin olmadığın bir şeyle kuşatacağız. Birlikte senin olmadığın bir şeyi hayal edip seni onunla saracağız ve bunun adını karanlık koyacağız. Seni bu karanlıkla saracağız.
* Seni senin tam zıddın olan bir şeyle sararak senin ne kadar parlak bir ışık olduğunu deneyimlemeni sağlayacağız.”

Küçük Ruh, “Tamam, ben karanlığı getirmeye razıyım, böylece ışık olabileceğim.” dedi.

*Tanrı, “Bunu senin için istedim. Seni karanlıkla kuşatacağım ama kendini karanlıkla kuşatılmış bulduğun an yumruğunu kaldırıp, göklere küfretme, sadece karanlığı aydınlatan bir ışık ol ki gerçekten ışık olduğunu bilebilesin. Ve dokunduğun yaşamların hepsi de senin ne olduğunu bilebilsinler. İnsanların önünde parlamalısın ki onlar kendi ışıklarının yansımalarını sende görebilsinler.
*Bunu sahip olduğun ilahi veçhelerin herhangi biri ile yapabilirsin. Şimdi yaşam formu içinde iken “ruh amacı” olarak seçtiğin ve yaşamlar boyunca seçmeye devam edeceğin veçhelerimden herhangi birini dikkatlice seç. İyi ve akıllı bir seçim yap.
Evet söyle bakalım önündeki yaşam için neyi seçiyorsun?” diye sordu.

*Küçük ruh büyük bir heyecanla, “herhangi bir veçhen olabilirim.” dedi.

Tanrı, evet ama bu senin seçimin olmalı, hangisi, diye sordu.

Küçük ruh, yani önümüzdeki yaşam için, mutluluk, neşe, akıl, barış, sevgi ya da bir başka şey olabilir miyim, diye sordu.

*Haklısın, dedi Tanrı.

Küçük ruh, seçtim diye bağırdı, seçtim. Ne olmak istediğimi, neyi deneyimleyeceğimi seçtim.

Tanrı, evet dedi, bu senin için büyük bir gün çünkü sen bağışlamayı seçtin, sen bağışlama olacaksın.

*Evet, evet dedi küçük ruh, olmak istediğim bu. Kendimi bağışlama olarak deneyimlemek istiyorum.

Kulağa hoş geliyor dedi Tanrı. Yalnız bir sorun var. Ortada bağışlanacak kimse yok.!

*Hiç kimse yok mu dedi küçük Ruh.
Tanrı yanıtladı. ” Etrafına bir bak. Senden daha az mükemmel, daha az parlak kimse görüyor musun?”

Küçük Ruh döndü evrenin dört bir yanından olan biteni seyretmeye gelen diğer ruhlara baktı. Tek görebildiği hepsinin de en az kendi kadar mükemmel, parlak ve bütün olduğu idi. Etrafındaki bu mükemmelliği gören küçük ruh,
*”etrafımda mükemmellikten başka hiçbir şey göremiyorum. O zaman ben kimi bağışlayacağım? Benden daha az mükemmel olan tek bir varlık yoksa ortalıkta ben mükemmelliği nasıl deneyimleyeceğim?

*Tam o sırada bir ruh dostça kalabalığın önüne çıktı. ” Üzülme, beni bağışlayabilirsin.” dedi.

Küçük Ruh, sen kimsin diye sordu.

*Dost ruh, “Ben kalabalığın içinden herhangi biriyim, sadece bir adım öne çıkmayı seçtim. Sana önündeki yaşam süreci içinde bağışlanacak birisini temin edeceğim, sana öyle bir şey yapacağım ki sen de bağışlamayı deneyimleyebileceksin
*Ne, ne yapacaksın? Nasıl yapacaksın?” diye sordu küçük ruh.
“Bir şeyler düşünürüz,” diye yanıtladı dost ruh.
“Ama neden? Neden bunu yapacaksın, sen de en az benim olduğum gibi tam bir mükemmeliyetsin, bir güzelliksin, ışığın parlak kişiliğinin simgesi olarak parıldarken, niye böyle bir şey yapasın ki?

*Titreşimlerinin hızı sana öyle bir parlak kazandırıyor ki gözlerimi kamaştırıyorsun. Bu titreşim düzeyini yavaşlatmayı istemeni anlayamıyorum.
Böyle korkunç bir şeyi yaparak kendini niye ağırlaştırasın ki?”
*Çünkü, dedi dost ruh, Çok basit. Bunu yapacağım, çünkü seni seviyorum. Öyle şaşırmış bakma bana. Hatırlamıyor musun, sen de benim için aynısını yapmıştın. Bu kadar çabuk mu unuttun? Bu dansı seninle birlikte, ikimiz daha önce de yaptık. Hatırlasana seninle her şey olduk. Yukarısına da çıktık, aşağısına da indik, soluna, sağına, öncesine, sonrasına gittik
* Her şeyin iyi ve kötü yanları olduk. Her ikimiz de bir diğerimiz için bir diğer yanı oluşturduk. Mutlaka hatırlarsın, sen benim katilim, ben de senin katilin olmadık mı? Hatırlasana.. Evet bir noktada haklısın
*Titreşimi senin tanımladığın şekilde düşürmek hiç de kolay olmayacak. Kolay bir konu değil bu, ama olsun, ben de senden bir başka yaşam süreci için benzer bir şey isterim… Yeter ki sen bağışlama olabil.

*’Ne istersen yaparım’ dedi küçük Ruh. Kendimin ne olduğunu öğrenmek için ne gerekirse yaparım. Söyle karşılığında ne istiyorsun? Dost ruh şöyle dedi:

*“Sana vursam da, yüzüne tükürsem de, sana olabilecek en büyük kötülüğü yapsam da, aynı anda benim gerçekte kim olduğumu anımsa. Eğer beni şimdi olduğu gibi unutursan, ben de kendimi hatırlayamam. Daha da kötüsü sen de kim olduğunu unutursun ve ikimizde unuttuğumuz zaman bize bunu hatırlatacak bir üçüncüye ihtiyaç duyarız…”

—Alıntıdır—