İlginç bir tez…

Türk Tarihi Tezi destekleyen “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz”

kitabının yazarı Gene D. Matlock Eylül’de Türkiye’de 7 Eylül’de İstanbul’a gelecek olan yazar, 17 Eylül’de Bodrum’da bir konferans verecek.

Gene D. Matlock B.A. M.A. kimdir?

81 yaşında olan yazarımız Amerikan vatandaşı olup El Dorado, Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okuduktan sonra Aralık 1951′de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980′den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Bu kitabın 3. bölüm başlığını kullanarak ve orijinaline sadık kalarak çeviren yayınevimiz, Aralık 2008′de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır.

Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz

Yazarın bu ilginç savı aralarında 65 yıldır bulunduğu ve çok sevdiği Meksika’da Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlar. Daha önce yazdığı kitapları Ortadoğu, Hint ve Amerikan Kızılderili halk ve dinlerinin kökenleri üzerineydi. Bu kitapta Türk asıllı Rus yazarı Murat Adji’nin eserlerinin etkisi vardır. Türklerin nispeten yakın tarihte ortaya çıkan uygarlığı başka halklardan öğrenen göçebe ve istilacı bir halk olduğuna dair Batı akademisyenler arasında yaygın bir görüş vardır. Oysa Matlock aynı Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Muazzez İlmiye Çığ, Reha Oğuz Türkkan, Haluk Tanju gibi Türk yazarlarının 1930′larda yaygın olan, ancak daha sonra rağbet görmeyen Türklerin binlerce yıl önce uygarlığın kurucuları oldukları ve anayurtlarının Orta Asya olduğunu savunmaktadır. Bir Batılı araştırmacının bu sonuca varması nerdeyse olası dışı gözükmekte. Ancak Matlock’u farklı kılan bakış açısını belki bu ifadesi açıklar: “İnsanların yanlış varsayımlar üzerine oturttukları ve derin inançla bağlandıkları önyargılarını yıkıp yerlerine doğru ve anlamlı fikirler yerleştirmekten hiçbir şey beni daha fazla tatmin etmiyor.” Gerçekten de Matlock’un kitabı biz Türkler için bile sürprizlerle dolu. Kitabı okurken sanki paha biçilmez bir hazineyi taşıyan atalarımızdan kalan bir sandukayı keşfediyoruz ve dünyanın dört köşesine yayılmış tüm insanlarla bağlarımızı fark ediyoruz. Bütün bunları anlatırken Matlock az bilinen kutsal metinleri, yazmaları, araştırmaları referans veriyor.

Kitabın Arka kapak Yazısı

Tarih yeniden mi yazılacak?
Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?
“Işık doğudan gelir” ne anlama geliyor?
Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?

Amerika’da doğan ve daha sonra Meksika’ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han’ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.

Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin’de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.

Kitabın içinde bazı bölümler: Bu Kitabın Yazılışını Çevreleyen Garip Koşullar, Dünyanın Bütün İnsanları-Biliyor muydunuz Hepiniz Türksünüz? DNA’larınız Bunu Kanıtlayabilir!, Türkler Bize Tanrımızı, Kutsal Haçımızı, İsa’nın Adını ve Kutsal Teslisi Verdi!, Kadim Hiperborlular Bin Yıl Yaşayabilmiş miydi? İnsanlığın İlk Beş Irkı Uzaydan mı Gelmişti? Kadim Türklerin ve Hinduların Havagemileri mi vardı? Nuh Sonrası Göçler, Beş Krishtaya Irkının Kralı Kimdi? İbraniler (Fenikeliler ve Yahudiler) Amerika Kızılderililerini Amerika Kıtalarına Nasıl ve Neden Getirmişti?

TÜBİTAK’tan bir proje daha

 AA

TÜBİTAK, fare sütünde, özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait ‘interferon gamma’ isimli bir protein üretti

“Türk malı buzul ayısı” adı verilen dünyanın donmaya dirençli fare geliştirerek adlarını duyuran TÜBİTAK araştırmacıları, transgenik farelerin sütlerinde hücrelerin kontrolsüz bölünmesini önleyen ve özellikle kanser tedavisinde kullanılan insana ait “interferon gamma” isimli bir protein üretti.

“Dünyada ikinci, Türkiye’de ise ilk kez” başarıya ulaşılan çalışmayla kanserin yanı sıra hepatit, viral enfeksiyonlar gibi çok sayıdaki hastalığın tedavisinde kullanılan bu protein mevcut yöntemlere göre daha sağlıklı bol ve ucuza üretilebilecek.

AA muhabirine çalışmayla ilgili bilgi veren, TÜBİTAK Marmara Araştırma Merkezi (MAM) Gen Mühendisliği ve Biyoteknoloji Enstitüsü Transgen ve Deney Hayvanları Laboratuvarı Sorumlusu Başuzman araştırmacılarından Doç. Dr. Haydar Bağış, genetik yapılarında yabancı rekombinant DNA parçası taşıyan hayvanlar olarak tanımlanan “transgenik” hayvanların üretim tekniklerinin gelişmesiyle biyoloji, tıp ve veterinerlik alanındaki araştırmaların hız kazandığını ifade etti.

Çeşitli rekombinant proteinleri meme bezlerinde sentezleyen transgenik hayvanlara “Biyoreaktörler veya Bacasız İlaç Fabrikaları” adı verildiğini anlatan Bağış, Türkiye’deki ilk transgenik fare eldesi çalışmalarının 1990’da kendisinin başkanlığındaki bir ekip tarafından başlatıldığını bildirdi.

 İnsan interferon-gamma (IFN) proteininin bir bağışıklık sistem düzenleyicisi olduğunu ve hastalıkların tedavisinde kullanımı için insan hücrelerinden elde edilme zorunluluğunun bulunduğunu anlatan Bağış, bu durumun bu proteinin üretimini kısıtlayıcı bir etki yarattığını dile getirdi.

 Bağış, yaptıkları testlerde transgenik farelerin meme bezlerinden süte salınan insan gamma interferonun hücre bölünmesini durdurucu etkisini de saptadıklarını bildirdi.

Başta kanser olmak üzere, bağışıklık yetmezliği, hepatit, viral ve göz hastalıklarının tedavisinde kullanılan ilaçların etken maddesinin de IFN proteini olduğunu anlatan Bağış, şöyle konuştu: “Çalışmamızda fare sütlerine salınan bu proteinin aktivitesi test edildi ve sonunda süte geçen bu proteinin sınırsız bölünme özelliği gösteren hücreleri yavaşlatarak durdurduğu tespit edildi. Yani interferon gamma, bu hücrelerin bölünmesini durdurucu bir etki yaptı. Böylece bu proteinlerin kanser tedavisinde daha bol, saf ve sağlığa uygun ve ucuza üretilmesinin de önü açıldı. Çünkü günde çok az süt elde edilebilen fareler yerine günde litrelerce süt alınabilen çiftlik hayvanlarına da uygulanabilir bir yöntem ortaya çıkarılmış oldu
Çalışmalarının geçen yıl Antalya’da yapılan Uluslararası İmmünoloji Kongresinde en iyi poster ödülünü aldığını belirten Bağış, uluslararası bilimsel bir dergide de yayımlanmak üzere olduğunu söyledi.

Doç. Dr. Haydar Bağış, bu çalışmadan elde edilen sonuç ve bulguların günde litrelerce süt alınabilen transgenik çiftlik hayvanlarının üretiminde kullanılabilmesi için Türkiye’de yasal düzenlemelerin yapılması gerektiğini de bildirdi.

Kehanet, Dua ve Seçim

Kehanet, Dua ve Seçim
Ölü Deniz Parşömenleri’ndeki İsaiah’ın kehanetlerinin yeni değerlendirmelerine göre, Apokalipse size ve bana bağlı. Son iki bin yıldaki dini liderlerin ve geleneklerin gözden kaçırdığı bir şey mi var? Evet, özellikle Batı geleneklerinin; 325 yılında önemli miktarda bilginin açık literatürden kaldırılıp sadece gizem okullarının ve seçkin papazların elinde kalması ile başlayan mantığın duyguyu ele geçirmiş olmasının hala acısını çekmektedir.

Batı gelenekleri, Isaiah Parşömenlerinde yer alan önemli ilkeleri unutmaya başladı, bunlar bazı Doğu ve Yerli Amerikan geleneklerinde muhafaza edilmişti. 1700 yıl önce ayrıldığımız anlayış noktasına geri dönmemiz için kuantum biliminin akli araçları kullanılıyor.

Paralel evrenler kavramı daha 1957 yılında kabul edildi, ve maddenin paralel hallerinin varlığının bilimsel kanıtı, Beryllium, sadece 1998 yılında yayınlandı. Bu, bilim adamı, öğretmen ve rehber, Gregg Braden için bulmacanın son parçası olmuş ve kehanetin fizik ve metafiziği arasındaki kavramsal köprüyü kurmasını sağlamıştı.

Gregg Braden heyecanlı bir kişilik, bu iç görülerini paylaşma ateşi ile yanıyor. İlk kitabı Sıfır Noktasına Uyanış: Toplu İnisiyasyon, gezegenin her seviyesinde -virüs mutasyonlarından, jeolojik afetlere ve insan bilincindeki sıçrayışa kadar- meydana gelmekte olan inanılmaz değişimleri açıklamaktadır. Bu da akıllara “bu tür değişikliklerin ortasında kişisel seviyede biz ne yapıyoruz” sorusunu getiriyor.

Gregg’in cevabı ikinci kitabında geliyor, Dünyalar Arasında Yürümek – Şefkatin Bilimi. Esenîlerin öğretilerini kullanarak, şefkatin herkes tarafından kabul edilebilir bir bilim olduğunu gösteriyor. Şefkat ile kişisel ve kolektif olarak yüzleşmekte olduğumuz sorunları aşabiliriz.

Bu kitap, Ölü Deniz Parşömenlerinden yakın zamanda tercüme edilen yazılara dayanmaktadır. 2000 yıllık Ölü Deniz Parşömenleri, 1946 yılında keşfedilmişti. 8 kişilik küçük bir araştırma grubu tarafından (erişebilirliği) kontrol edilen parşömenlerin sadece küçük bir kısmı tercüme edilmiş ve yayınlanmıştır. Papirüs, metal ve deri üzerine yazılmış 22,000 adet parça ve parşömen var ancak sadece biri bütün halinde / tam olarak bulunmuştur: Isaiah Parşömeni.

Gregg’in 28 Martta (2000) yayınlanacak olan üçüncü kitabı, Isaiah Etkisi: Kayıp Bilim Dua ve Kehanetin Şifresini Çözmek olarak adlandırılmıştır. Kitap, Isaiah Parşömenin yeni bilimsel bilgilere göre değerlendirmesini içermektedir. İkinci kitabın formatında olup doğal, savaş veya hastalık kaynaklı gezegensel değişimlerden kaynaklanan kişisel veya kitlesel acılara bir cevap sunmaktadır. Kolektif olarak nasıl biraraya gelebileceğimizi ve Isaiah Parşömeninin içerdiği bilim ile bu mücadelelerle nasıl başa çıkabileceğimizi açıklamakta.

ISAIAH PARŞÖMENİ
Parşömenin bu kitabın dayandığı kısmı, kehanette bulunma ile, özellikle bizim zamanımız için, ikinci binyıldan üçüncüsüne geçiş ile ilgili. Kehanet kelimesi bazılarını rahatsız ediyorsa, akademisyenler ve askeriye tarafından kullanılan şekli ile adlandırın: uzak görüş. Kitap, araştırmacıların parşömeni geleneksel değerlendirme şekillerinden radikal olarak farklı.

Isaiah, geleceğimiz ile ilgili içgörüler sunmaktadır, ve bunlar diğer Maya, Navajo, Hopi, ve Mısırlılar gibi toplumların ve Nostradamus ve Edgar Cayce gibi kahinlerin kehanetleri ile paralellik taşımaktadır. Hepsinin kehanetleri de iyi ve kötü zaman döngüsünü içermektedir, ancak hangisinin ne zaman geleceğine dair bir uyuşma yoktur.

“Isaiah Parşömenini kullanmayı tercih ettim çünkü bütün bu kehanetlerin bize söylemek istediği şeylerin bir temsilcisi olduğuna inanıyorum, ve o ilklerden biri. Bulgularımız, kehanetlerden çok, birçok afetten -salgın hastalık, kötü hava şartları ve savaşlardan- kaynaklanan ölümlerin görülmesidir ve sonra bunların ardından huzurlu ve yumuşak hava şartlarının, ve uluslar ve hükümetler arasında işbirliğinin olduğu zamanlar gelmektedir. ”
Isaiah Etkisinin geleneksel değerlendirmelerden ayrıldığı yer ise, araştırmacılar bu olayları lineer olaylar olarak görmüştür; yani iyi zamanlardan önce kötü zamanlardan geçtiğimizi görmüşlerdir.

ISAIAH ETKİSİ

1957 yılında Princeton’dan bir fizikçi, Hugh Everett, III, hayatlarımızda her an, eşzamanlı olarak bir çok an, ihtimal ve sonuç olduğunu ve bunların hayatlarımızdaki her seçim için olduklarını ileri sürmüştür. Hepsi aynı anda olmaktadır, biz onların farkında olmasak bile. Everett bunlara paralel ihtimaller adını vermiştir. Bilimkurgu bu fikre hemen alışmıştır, ve diğerleri gibi, bilimsel gerçek olarak kanıtlanamamıştır.

Braden’ın Isaiah Parşömeni değerlendirmesine göre, birçok ihtimalin içinden sadece birine odaklandığımızda, bu bizim realitemiz haline gelmektedir. Bu şu demektir: kehanetlerin geleceğimizde gördükleri her bir felaket anı, şu anda hayatlarımızda yapmakta olduğumuz seçimlerin muhtemel sonuçları olabileceği gibi mümkün olan başka sonuçlar da vardır.

Isaiah, uluslar arasında eşi görülmemiş bir işbirliği zamanına girebileceğimizin ve savaş kelimesinin kelime hazinemizde bile olmayabileceğinin mümkün olduğunu söylerken çok açıktır. Araştırmacılar arasındaki gizem ise; nasıl olur da binlerce yıl önce bu kehanetler, tarihteki aynı an için farklı ihtimalleri görebilirler.

“İnanıyorum ki eski kahinler bu paralel realiteler arasında geçiş yapma konusunda ustaydılar. 2500 yıl önce sahip oldukları kelimeler ile gördükleri ihtimalleri bizlere içgörü olarak veriyorlardı. Bir adım ötesine gidip hayatlarımızda hangi ihtimallerin rol oynadığını belirleme bilimini verdiler. Yeni ihtimallere ilerlememize neden olan seçimleri yaptığımızda Isaiah Etkisini deneyimleriz.”

KENDİ REALİTEMİZİ YARATIYOR MUYUZ, SEÇİYOR MUYUZ?

“Bu nokta, ruhsal gelenekler, dinler, kuantum fiziği ve felsefe arasındaki sınırların belirsizleştiği yer. ‘Yeni düşünce’nin yandaşları tarafından bize söylenen kendi realitemizi yarattığımızdır. Kuantum bilimi ve inanıyorum ki eskiler, bu doğruya yakındılar ama bu tam olarak doğru değildir. Onun yerine, hayatımızdaki her an için birçok sayıda eşzamanlı ihtimali yaşıyoruz. Onlar aslında hareketsiz ve uykudalar ta ki biz yaptığımız seçimler ile onları uyandırana kadar. Bütün kişisel seçimlerimiz, tarihte verilmiş bir zamana kolektif yanıtımız haline geliyor.”

Böylece, en korkutucu kehanetlerin habercilerine/öncülerine şahitlik ediyor olsak da başka sonuçlar mevcuttur. Bir ihtimalden diğerine nasıl geçeriz? İpuçları Isaiah Parşömenlerinde.

ÖLÜ DENİZ’DEN TİBET’E

Anlayışımız için bel bağladığımız kutsal yazılar, 4. Yüzyılda yok edildiğinden beri, insan ile düşüncenin, duygunun, hissetmenin ve kozmosun arasındaki ilişkiyi kaybettik. Sonuç olarak, mantığa-dayalı bir toplum haline geldik, ancak yerli gelenekler bu anlayışı sakladılar. Eseniler, zulümden kaçmak için Kumran’ı terk ettiklerinde, bütün kütüphaneleri yanlarında taşıdılar. Bazıları Bolivya ve Peru’ya gitti, ve güney Peru’da hala aktif olan manastırlar vardır. Hopi ve Navajo gelenekleri de bu yazıları onaylamaktadır. Diğerleri ise Tibet topraklarındaki manastırlara gitmişlerdir, bu yazıları sonraki jenerasyonlar için güvende olması için oraya götürmüşlerdir.

1998 yılında Braden, bu Tibet manastırlarından 12’sine ve iki rahibe manastırına ziyarette bulundu ve kendisine bu kütüphanelerden biri gösterildi. Tibetlilerin Hıristiyan ve Hıristiyanlık öncesi gelenekleri içeren bu kütüphanelere sadece ev sahipliği yapmadıklarını, bugün bu gelenekleri devam ettirdiklerini de anlamaya başladı. Bu içsel teknolojileri, günlük hayatları ile birleştirmişlerdi.

“Batı tarafından kaybedilen ve Tibetliler tarafından bizim için saklanan bilgelik parçaları batının geleneksel dualarından çok farklı şekildedir. Bu dua şekli, Isaiah’ın parşömeninde gösterdiğine inandığım dualardır. Bu dua şekli, bizi kuantum ilkelerine bağlamaktadır, ve tarihteki anımızın sonucunun seçimine dahil olmamıza izin vermektedir.

DUA HİSSETMEKTİR

Bu kitlesel dua alıştığımız duadan ne gibi farklılıklar içermektedir? “Bahsettiğimiz dua, dini, bilimi ve mistisizmi aşmaktadır. Dünya ile ilişkimizin insan hissiyatı ile tekrar birleşmesine dayanmaktadır. Şimdi, çaresiz gözlemciler olarak hissetmek yerine, meydana gelen olaylara katılma fırsatına sahibiz.”

Eseniler, bu dünyada hayatı nasıl deneyimlediğimizi açıklamak için düşünce, hissetme, ve duygu niteliklerini kullanmışlardır. Duygu, bizi her gün ileriye götüren güç sistemidir, ve bu güç sistemi, düşüncelerimiz tarafından yönlendirilmedikçe bir yöne sahip değildirler.

Düşünce ve duygunun birleşimi histir. Tibetliler, kendilerini dua için doğru hisse ulaştırmak adına kullandıkları dualar ile ilahiler ve mantralar ile mudralar arasındaki ayrımı iyi yaparlar. Ve derler ki duaların bir dış formu yoktur çünkü dua hissetmektir.
Bu çok ilginçtir çünkü kuantum bilimi insan hissiyatının bir kuantum sonucundan diğerine ilerlediğimiz yol olduğunu önermektedir. Bir şekilde insan hissiyatı kişisel ve kolektif olarak deneyimlediğimiz sonuçlar ile ilgilidir. Şu anda elimizde olan “dua teknolojisi”dir; bize bir şeyi yaparak nasıl durmadan aynı sonucu alabileceğimiz anlayışını anlatmaktadır. Bu tam olarak bedenlerimizde spesifik duygu ve düşünce niteliklerini yarattığımızda bulduğumuz şeydir. Bu bize tekrar tekrar ve önceden tahmin edilebilir şekilde Isaiah’ın söylediği bir duyguyu verir: bu zamanda, iyi ya da kötü, hangi sonucu deneyimlemeyi nasıl seçtiğimiz duygusunu.

KAYIP DUA ŞEKLİ

Bu his Batı’da kullandığımız diğer dua şekillerinden nasıl farklıdır? İlk olarak, bilinen duada bir şey istenirken, bu yeni yöntem bizi bedenimizde duamız sanki gerçekleşmiş gibi bir his yaratmaya davet ediyor. İmgelemeler, biz onlara hayat vermediğimiz sürece güçsüzdürler ve bu hayat verme ise bu imgelemler zaten gerçekleşmiş his ve duygusunun gücü ile olur. Bu dua şekli inandığımız gibi işe yararsa, felaket kehanetlerini deneyimlememiz için hiç bir neden kalmaz çünkü artık realiteyi değiştirme kolektif gücüne sahibiz. Ancak bunu yapabilmek için kitlesel dua ile bir araya gelmeliyiz, insan duygusunun gücünün ateşlediği hissi kullanarak. Bu okadar güçlü bir araç ki bazı seminerlerimizde insanlar, derin, şifa verici bir etki deneyimlediler çünkü bu insanlar kalplerinde açık olan yeni ihtimalleri hissetiler ve kendilerine değişme izni verdiler.

Bir his oluşturduğumuzda, o realiteyi etkileriz ve dış dünya, iç dünyamızın yarattıklarını yansıtmaktadır. Hayatlarımızda ne haline dönüştüysek, onunla deneyimlediklerimizi belirleriz. Kişisel hayatlarımızda ister huzuru ister korkuyu seçelim, dünya bize onu geri yansıtır, çünkü dünya yaratım ilkesini onurlandırmaktadır.

Esenilerin dediği gibi, “Huzur ol, çünkü dünyaya barışı çeken odur.”

( 2012 limitsiz )

Gez göz arpacık

“Kafamızda gez gez dur” demişim ya (Çetin Altan’ın yazısına), az önce yürüyüş yaparken başıma gelen ilginç olayı anlatmam şart oldu:
Hızlı hızlı sahile doğru yürürken sağ tarafta “dikkat… fındık” diye bi tabela ilişti gözüme. Fındık diyarından yeni dönmüşüz ya birden dikkatimi çekti ve fren yapıp tabelayı yeniden okudum, şöyle yazıyordu: “dikkat! Özel araç çıkabilir” !!! Haydaaa… Fındık bunun neresinde, hani insan benzer bir harf ya da kafiye bulur da uydurur, bu nemenem bi uydurmadır, şaştım kaldım. Bi kaç dakika daha yürüdüm, kafam harıl harıl sebep arıyor, “fındık” kelimesini gözümle görmediysem bile kulağımla apaçık duyduğumdan eminim! düşün düşün veeee buldum tabi, çok komik hem de! Tam o anlarda elimle saçımı düzeltmiştim, burnuma elime sürdüğüm kremin kokusu gelmişti ve krem yoğun bir fındık kokusu içeriyordu!!! Demek ki o anda zihnim “fındık” demiş ama ben tabelada fındık okumuşum! Çok uzun zamandır gözümüzün aslında kör olduğuna dair yazarım, bu olay da kanıt gibi oldu 🙂

SIFIR NOKTASI ve SCHUMANN REZONANSI

2012 ye paralel olaraktan…

SIFIR NOKTASI ve SCHUMANN REZONANSI
Gregg Braden son günlerde Amerika eyaletlerini ve medyayı gezerek Dünya’nın Foton Kuşağı’ndan geçtiğine ve Dünya’nın ratasyonunun yavaşladığına dair bilimsel kanıtlarını anlatıyor. Aynı zamanda Dünya’nın rezonans frekansında bir artış bulunmaktadır. (Schumann Rezonansı) Dünya dönüşünü durdurduğunda ve rezonans frekansı 13’e ulaştığında sıfır noktası manyetik alanında olacağız. Dünya durduktan sonra 2 ya da 3 gün içinde ters yöne doğru tekrar dönmeye başlayacak. Bu durum Dünya’nın etrafındaki manyetik alan içinde ters yönde ani bir değişikliğe sebep olacak.
Jeofiziksel Durum 1: Dünya’nın Yükselen Temel Frekansı
Dünya’nın zemin temel frekansı, ya da “kalp atışı” (Schumann Rezonansı, SR, olarak adlandırılır) hızla artmaktadır. Coğrafi bölgelere göre değişkenlik göstermesine rağmen, onlarca yıldır toplam ölçüm 7.8 devir / saniye’yi göstermekteydi. Bu değerin sabit olduğu düşünülüyordu ve global askeri haberleşme sistemi bu frekans üzerine geliştirilmişti. Son raporlar oranın 11 devire ulaştığını ve yükselmeye devam ettiğini söylüyor. Bilim bu oranın neden yükseldiğini ya da yükselişe neden olanın ne olduğunu bilemiyor. Gregg Braden verileri bu konu üzerinde çalışan Norveçli ve Rus araştırmacılardan aldı;
Amerika’da çok geniş çapta raporlama yapılmıyor. (SR üzerine tek referans hava ile ilgili ve sadece Seattle Kütüphanesinde referans bölümünde bulunmaktadır. Bilim SR’yi sıcaklık değişkenlerinin ve dünya çapında hava durumlarının hassas göstergesi olarak kabul etmektedir. Braden değişen SR’nin son zamanlardaki şiddetli fırtınaların, sellerin ve havanın bir faktörü olduğuna inanıyor.)
Jeofiziksel Durum 2: Dünya’nın Azalan Manyetik Alanı
Bir yandan dünyanın “puls” oranı yükselirken diğer yandan manyetik alan kuvveti azalmaktadır. New Mexico Üniversitesi Profesörü Bannerjee’ye göre, son 4000 yıl içinde manyetik alan yoğunluğunun yarısı kaybetti. Manyetik alan kuvveti, manyetik kutupların tersine dönmesinin bir habercisi olduğu için, Prof. Bannerjee, başka bir değişimin gelmekte olduğuna inanıyor. Braden, devirsel “Yer değiştirmeler” ters dönmeyle birleşik olduğu için manyetik dönüşümün belirtisi olan dünyanın jeolojik kayıtları ayrıca
tarihte daha önceki “Yer değiştirmeler”i de işaret etmektedir. Zaman ölçüsünün büyüklüğü düşünüldüğünde, bunlardan sadece bir kaç tane mevcuttur.

Schumann Rezonansı Nedir?
İster inanın, ister inanmayın, Dünya dev bir elektrik devresi gibi davranmaktadır. Aslında atmosfer zayıf bir iletkendir ve eğer hiçbir şarj kaynağı olmasaydı varolan elektrik yükü yaklaşık 10 dakika içinde dağılırdı. Dünya’nın yüzeyi ve iyonosferin iç kısmı arasında 55km’lik bir boşluk bulunmaktadır. Herhangi bir anda bu boşluk içindeki toplam yük 500,000 Clombtur. Yeryüzü ile iyonosfer arasında 1-3×10-12 Amper / m2’lik bir dikey akım akışı vardır. Atmosferin rezistansı (direnci) 200 Ohm’dur. Potansiyel voltaj 200,000 Volt’tur. Dünya çapında herhangi bir anda yaklaşık 1000 şimşek çakmaktadır. Bunların her biri 0,5 ila 1 Amper üretmektedir ve Dünya’nın elektromanyetik boşluğundaki akım akışının ölçümü için hesaplanmaktadır. Schumann Rezonansları bu boşlukta varolan ve aralarında az da olsa benzerlik gösteren elektromanyetik dalgalardır. Yaydaki dalgaların da olduğu gibi, her zaman mevcut değildirler, fakat incelenebilirliğin olması için reaktif olmak zorundadırlar. Dünyanın içsel faktörleri, kabuk ya da çekirdek tarafından oluşturulmamaktadır. Atmosferdeki elektriksel faaliyetlere ait gibi görünmekteler, özellikle şiddetli şimşek faaliyetlerinin oluştuğu zamanlarda. 6 ila 50 devir / saniye arasındaki frekans değerlerinde meydana gelmektedir; özellikle 7.8, 14, 20, 26, 33, 39 ve 45 Hertz’de, +/-0.5 Hertz’lik varyasyon ile. Sonuç olarak Dünya’nın elektromanyetik alan özellikleri aynı kalırsa bu frekanslarda aynı kalır. Tahminen Dünya’nın iyonosferi, Güneşin 11 yıllık macula? devrinin sonucunda bu duruma cevaben değişime uğramaktadır. Çoğunlukla SR 2000 ile 2200 birim zaman aralığında daha kolay görülebilmektedir. Atmosferin bir yük, bir akım ve bir voltaj taşıdığı göz önünde bulundurulursa böylesine elektromanyetik dalgaların bulunması hiç de şaşırtıcı değil. Dünyadaki bu boşluğun rezonans özellikleri ilk defa 1952 ve 1957 yılları arasında Alman fizikçi W. O. Schumann tarafından ortaya atılmış ve 1957 yılında Schumann ve König tarafından kanıtlanmıştır. Bu fenomenin ilk spiritüel tasviri 1960 yılında Balser ve Wagner tarafından hazırlanmıştır. Son 20 yıl içindeki incelemeler, denizaltlarıyla Ekstrem Düşük Frekanslı haberleşme araştırmalarını yürüten Deniz Kuvvetleri Bölümü tarafından yönetilmektedir.
Daha fazla bilgi için: “Handbook of Atmospheric Electrodynamics, vol. 1”, Hans Volland, 1995, CRC Press.
2. Bölüm tamamıyla Schumann Rezonansları üzerinedir ve Davis Campbell tarafından
yazılmıştır. (Geophysical Institute, University of Alaska, Fairbanks AK, 99775) Ayrıca bu araştırmanın tarihçesi ve geniş bir bibliografisi de bulunmaktadır.

MUHTEMEL SONUÇLAR
1. Sıfır noktasına yaklaştığımızda zaman hızlanmış olarak tezahür edecek. Buna göre 24 saatlik zaman dilimi, 16 ya da daha az saatte yaşanmış olacak. Binlerce yıldır SR’nın 7.8 devirde olduğunu, fakat 1980 yılından beri artmakta olduğunu hatırlayın. Bugün bu değer yaklaşık 12 devirdir. Ve 13 devire ulaştığında duracak.
2. Sıfır noktası ya da Çağların Değişimi, kadim insanlar tarafından binlerce yıl önce bildirilmişti. Bir çok değişimler meydana gelmiştir; her 26000 yıllık Ekinoks geçişi sürecinin yarısı olan 13000 yılda bir.
3. Sıfır Noktası ya da manyetik kutupların ters dönüşü muhtemelen yakında, birkaç yıl içinde, belki de her 20 yılda bir 12 Ağustos tarihinde gerçekleşen Dünyanın dört devir bioritmi ile eşzamanlı olarak gerçekleşecek.
4. Sıfır Noktasından sonra Güneşin batıdan doğup, doğudan batacağı da söylenmektedir. Bunun daha önce gerçekleştiğine dair çok eski kayıtlar bulunmaktadır.
5. İlginçtir ki Yeni Dünya Düzeninin 2003 yılında hayata geçeceği planlanmıştır. Bu, bir çok etkene ve gündeme bağlı olarak olabilir de olmayabilir de. Fakat merkezde kalın ve sezgilerinizi takip edin.
6. Sıfır Noktası değişimi muhtemelen bizi 4. boyuta sokacak. Burada, düşündüğümüz ve istediğimiz her şey hemen tezahür edecek. Bu Sevgi’yi ve Korku’yu içermektedir. NİYETİMİZ en yüksek öneme sahip olacak.
7. Bildiğimiz bir çok teknoloji işlemez hale gelecek. İstisnalar Sıfır Noktası ya da serbest enerjiye dayalı olan teknolojiler olabilir.
8. Sıfır Noktasına yaklaştıkça fiziksel bedenlerimiz değişmektedir. DNA’larımız 12 sarmallı yapıya yükseltilmekte. Yeni bir ışık beden yaratılmakta. Daha sezgisel bir hale bürünüyoruz.
9. Maya Takvimi şu anda gerçekleşmekte olan bütün değişimleri önceden bildirmiştir. Buna göre biz teknolojinin ötesine doğru ilerlemekte, Doğanın ve Evrenin natürel devirlerine dönmekteyiz.
2012’de 5. Boyuta gireceğiz. (Sıfır Noktasında 4. Boyuta geçtikten sonra)
10. Bütün bu bilgiler korkutucu nitelikte değildir. Yeni Işık Çağını getirecek olan bu değişimlerdir.