Derin bir nefes alın

Derin bir nefes alın. Bu enerjinin, bu günün, yaşamın böyle kutlanmasının tadını çıkartın. Kryon’un özü hâlâ bizi kuşatıyor – onu burada, sahnede hissedebiliyorum. Kuan Yin’in özünü, Pleaidiaslıların özünü, White Eagle (Beyaz Kartal) ve Mark’ın, Şef Joseph’in özünü (önceden yapılan kanallıklara atıfta bulunur), ama en çok da tek tek her birinizin özünü. Yoğun. Burası çok yoğun. Biz konuşurken de genişliyor, ama siz bunu zaten biliyorsunuz. Hissedebiliyorsunuz.

Bir an için yeniden-dengelenelim

Ah, sevgili Şambra, ben sizi şimdi derin bir nefes almaya ve kalbinizi ve bedeninizi açmaya davet ediyorum. Konuya girmeden önce bir dakikanızı buna ayırın. Bedeninizin kendini şifalandırmasına izin verin. O, bu güvenli alanda bunun nasıl gerçekleştirileceğini bilir. Enerjileri nasıl dengeleyeceğini bilir. Kendini daha yüksek bir titreşime nasıl getireceğini bilir. Ha, bazen anlamadığınız şeyler yapar. Neden bir hazımsızlık ya da sırt sorunu yaşadığınızı anlamayabilirsiniz, ama bedeninize güvenin. O size karşı çalışmıyor. O sizdir. Nasıl dengeleyeceğini ve onaracağını ve şifalanacağını bilir.

Ona hemen şu anda bunu gerçekleştirmesi için izin verin ve bunu da üstünkörü yapmayın. Kafasını karıştırmayın. Onu zorlamayın. Ona aşırı ilaç vermeyin.

Derin bir nefes alın ve bu şahane alanda zihninizin kendini dengelemesine izin verin. Zihniniz, şimdiye kadar hiç yaşamadığı bir işlemden geçiyor. O hem sizi hem de kendini, aklınızı özgür bırakıyor. En sonunda ışığı gördü ve o ışık, tanrısal bilinçtir. Işık, insan aklının genişlemesine, kendi zindanından çıkmasına, şimdiye kadar ona yüklenmiş her türlü kısıtlamanın ötesine geçmesine izin verir.

Derin bir nefes alın, ve paylaştığımız bu tanrısal alanda ruhunuza kabul verin. Ben uzak kaldım, ama o benden de çok, uzak kalmıştı. Bu yaşam kutlamasında size katılmak istiyordu, ve şimdi bunu gerçekleştirebilir. Herhangi bir şeyi onarmanız gerekmiyor. Herhangi bir şeyi bırakmanız ya da kaybetmeniz ya da öğrenmeniz ya da olduğunuzdan farklı bir şey olmanız gerekmiyor. O sizi seviyor, çünkü o sizdir ve şu anda burada olmak istiyor.

Herhangi bir şeyi zorlamanız gerekmiyor. Bu yeni çağın nimeti ve güzelliği işte budur. Onun üzerinde çalışmanız gerekmiyor. Onu sadece seçmeniz ve sonra da o olmanız gerekiyor. Bu, doğal olarak meydana gelir.

Hadi bu varolma, farkındalık, Benlik ânında derin bir nefes alalım. İnanılmaz.

Tobias

http://kirmizicember.org/2009/08/19/yaz-ortasi-yeni-enerji-konferansi/

SEVGİLİLERİM VE TİŞÖRTLERİM

Önce kendimizi hazırlarız.Belki bir arkadaşımızı yanımıza alırız.Belki de yanlız gideriz.İki side önemlidir.Daha önce o mağzayı gezmiş,oradan alışveriş yapmış,neyin nerede olduğunu bilen biri,bize hem yardımcı olur hem de referans…Yanlız da gidebiliriz ama.Heyecanlı olur.Orada neyin olduğundan habersiz yaklaşırız.Vitrinin ışıltısı,çalan müzik,ambiyans …içeri çeker bizi.Onunla hayatımızı keşistiririz.
Karar verip ilk adımı attınız ,reyonları gezip etrafa baktınız.Size hoş gelen neydi? Rengi,boyu,fiyatı,bedeni…
Denemeye başlarız sırayla giyip çıkartıktan sonra budur deriz.İşte bu…
Onunla ilk dışarı çıkışınız;yüzünüzü güldürür.Size yakıştığını bilirsiniz.Eve geri geldiğinizde ona çok hassas davranırsınız.Özen gösterirsiniz.Zamanla bir ,iki,üç…artık özen göstermeden yatağa girersiniz.Kokunuz,teriniz üstüne siner.O yıkanıp temizlendiğini düşünürken;sizin gözünüzde rengi solmaya başlar.Dışarı çıkarken yanınızda olsun istemmiyorsunuzdur artık.Gözünüz dışarıdadır.Daha önce görmdiğiniz renkler ,modeller sanki yüzünüze gülüyordurlar.
Son kez dışarı çıkınca yada evde onunla beraber aynının karşısına geçince soğuduğunuzu anlarsınız.
Aklınıza tek bir düşünce gelir.Bu eski şeyden yakayı kurtarmanın ve yeniden mağzaya gidip alışveriş yapmanın vakti gelmiştir.

Vivaldi’nin Çellosu

Bir arkadaşım Vivaldi’nin Çellosunu hediye getirmiş bana, Yo-yo MA’nın yorumuyla. Şimdi dinliyorum. Tarifsiz bir güzellik… Güleyim mi ağlayayım mı bilemez haldeyim, ayağa kalkan duygularımın yönünü saptayamıyorum. Bir süredir ayrı düşmüştük V ile, evdeki Cdlerin nerdeyse hepsi gözlerden uzak bi yere saklanmışlardı. Özlemiştim, çok özlemişim.

İnsana böylesine coşku hissettiren bi şey tanrısal olmalı işte. Daha önce de günlüğüme not aldığımı hatırlıyorum, bi insanın ismi içinde iki adet “V” olması pek normal değil demiştim! :))) Niye diye sorsanız, cevap veremem.

Bu şahane müzik eşliğinde biraz serbest çağrışım yapayım:

Gök kubbe  nurdan, meşaleler keza onurdan
Sorma bana ne haldesin diye, ben ben değilim şu an
deniz deniz dalgalar, mavinin her tonu aralarda lila
beyaz köpükler, yeşil çizgiler belli belirsiz dalgalar
geri geri çekilirken birden, beyaz bir yelken girer tabloya
sular kıpırdaşır oynaşır, duygular uyanır, ürperir
Ne yaptığını biliyor biliyor! diye bağırmak isterim
İşte mevcudiyetinin sorumluluğunda bir adam
Ey analar bacılar gitmemiş emekler boşa
Haydi muştula, yere göğe, çiçeğe kelebeğe ağaca
Her satırda yeniden kuruyor sanki dünyayı
rahatına düşüp de öncekine dayamamış sırtını
Misket var bilya var ışıltı ışıltı her yer ışıltı
bütünselliğin mükemmelliğine derin bir yakarı
Talepleri ne kadar yalın ne kadar ince, asil
Dayatırken bile altı dolu buyurganlığının
Gelgitleri, hayat gibi örülmüş ince  nakışları
Ne yaptığını biliyor, gerçekten biliyor bu adam
vazgeçersin herşeyden, ölüm bile hoş gelir bu akışa,
karışırsın yok olursun seve seve, böylesi bir ummana.

sa.
27.08.2009

Antonio Vivaldi (Venedik, 4 Mart 1678– Viyana, 28 Temmuz 1741), İtalyan barok besteci.

Beş yüzden fazla konçerto bestelemiş ve konçertonun babasıdır. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile bildiği Dört Mevsim Konçertosu adlı eseri yaratmış bestecidir.

 Antonio Vivaldi, Giovanni Vivaldi ve Camilla Calicchio’nun ilk çocuğu olarak 1678’te Venedik’te dünyaya geldi. Lakabı Kızıl Rahip’ti. Babası, önceleri berberlik yapmış, daha sonra ise başarılı bir kemancı olmuştu. Vivaldi, ilk müzik eğitimini babasından almıştır. Annesi ise bir terzinin kızıydı.

Bir papaz eğitimi alan Antonio Vivaldi 1703 yılında resmi ilk görevine atandı. Ama aynı yıl başka bir işe daha girdi. Ospedale della Pietà adındaki bir kızlar yetimhanesinde keman öğretmeni oldu. Buradaki görevi yetim ya da sakat kızlara keman çalmayı öğretmek ve onlara konserlerde seslendirmeleri için her ay iki konçerto yazmaktı. 1709 yılında bu görevinden ayrılmak zorunda kaldi. Bu dönemde Vivaldi besteci olarak dikkat çekmeye başladı. Op. 1 sonat seti 1705 yılında yayımlandı.

1709’da Op. 2 keman sonatı’nı Danimarka Kralı IV. Frederik’e ithaf eden Vivaldi, bu sıralarda konçerto yazmaya başlamıştır. Hollandalı yayıncı Estienne Roger, Vivaldi’nin 12 konçertodan oluşan L’estro Harmonico adlı eserini yayımladı. Bu dönemin en etkili müziksel yayını oldu. Almanya dışına hiç çıkmayan Bach’in müziğinin İtalyan yanının oluşmasında önemli bir yeri vardır. 1714’te Vivaldi’nin konçertolarını duyan Quantz, Albinoni ile birlikte Vivaldi’ye konçertoda reform yapmaları için ödenek bağlamıştır.

1737’de görevde yaptığı Ferrara’nın yöneticileriyle Vivaldi arasında sergilenecek operaların seçimi konusunda çıkan anlaşmazlık Vivaldi’nin işinden olmasına yol açtı. Bu olayın ardından Vivaldi, Amsterdam’a yerleşti. 1741’de Graz’da Anna’yı dinlemek için Avusturya’ya yaptığı yolculuğu sırasında Viyana’da konakladığı bir dulun evinde öldü. Hemen aynı gün kimsesizler mezarlığına gömüldü.

Vivaldi’nin 500’den fazla konçertosu vardır. Yazdığı konçertolarıyla konçertonun babası diye anılır. Farklı enstrümanlardan yararlanmayı çok seviyordu. Hiç kimse viyolonsel’den solo enstrüman olarak onun yararlandığı kadar yararlanmamıştır. Fransız Barok müziğinde nefesli çalgılar ağırlıktayken, onun müziğinde yaylı çalgılar önem kazanır. 230 keman konçertosunun yanında, flüt, obua, çello, viyola, mandolin konçertoları vardır. Klasik müzikle ilgisi olmayanların bile bildiği Dört Mevsim Konçertosu en sevilen eseridir. Kendisinin 94 tane opera yazdığını söylemesine karşın, bunların ancak 50’si günümüze ulaşabilmiştir. Bitmek tükenmek bilmeyen bir müzik dehası olan Vivaldi’nin hırslı ve güçlü kişiliği, müziğine de yansımıştır.

Vivaldi’nin adı yüzyılımıza dek pek tanınmadı. Ancak 1920’den sonra yapılan araştırmalar sonucunda Vivaldi’nin yüzlerce eseri gün ışığına çıkmaya başladı.

http://tr.wikipedia.org/wiki/Antonio_Vivaldi

Opera, her ne kadar Vivaldi için önemli olsa da, bugün Vivaldi’nin önemi, bestelediği keman eserlerinde yatar. Çok usta bir çalgıcı olan Vivaldi’nin keman çalışını izlemiş olan Alman gezgin Johann Friedrich Armand von Uffenbach onun için “kimse bugüne kadar böyle çalmadı ve bundan sonra da çalamaz” diyordu.

Aşkın ve İhanetin Kimyası

Kadın ve erkek diye isimlendirilen iki insan, dünya üzerindeki beşeri hayatı yan yana birlikte yaratmış ve yürütmüş binlerce yıldır. Binlerce yıldır sözün, sazın, resmin, romanın, sinemanın temaları hep bu ikilinin paylaştıklarını ya da paylaşamadıklarını anlatmaya, yansıtmaya, tarif etmeye çalışmış. Gerçek sevgi ve bağlılıkla, tam uyum ve doyumla, omuz omuza birlikte yürümenin yolları aranmış türlü yöntemlerle.

İnsan, kendi varlığını devam ettirtmek için doğanın verdiği güdülerle eş seçerek ve üreyerek yaşamını sürdürürken bir yandan en küçük sosyal birim aileyi oluşturmuş, bir yandan diğer toplumsal kurumları geliştirmiş. Bugünkü modern dünyaya gelene kadar geçilen tüm aşamalarda hayat biraz daha değişmiş. Koşullar değişse de kadın ve erkek her yerde yan yana hayata devam etmiş acısıyla tatlısıyla…

Kadın ve erkeği bir sürü zıtlık ve farklılığa rağmen binlerce yıl bir arada tutabilen bu büyük gücün adı aşk. Eş olma, aile kurma, bir toplumun ferdi olma gibi sıralanan ilişki kurma ve sosyalleşme merdivenlerinin ilk basamağında aşk duruyor ve yaşam onunla başlıyor.

Teknoloji ve modern insan modeli, hayatını artık elle tutulur, gözle görülür şeyler ile yaşamayı sürdürse de aşk gizli bir özlem ile herkesin bedeninde yanmaya devam ediyor hala. Arayışlar başka isimlerle adlandırılsa bile psikolojisi aşkla beslenmediği sürece insan mekanik bir canlıdan öteye geçemiyor. Kanımızdan, damarlarımızdan, hücrelerimizden, genlerimizden silip atamayız aşkı…

Bizler binlerce yıldır aşk ile kalbimizi ilişkilendirsek de aslında aşk; beynin yarattığı ve belirlediği bir olaymış. Bilimin yaptığı çalışmalar son yıllarda “aşkın kimyası” olduğunu keşfetmiş. Artık kadın ve erkek arasında yaşanan pek çok şeyin, özellikle de ihanetin, birtakım kimyasal olaylar nedeniyle meydana geldiği laboratuar delilleriyle ispat edilmiş!

Beynimiz aşkın hormonlarını üretmeden önce çevre ve doğa vazifesini yapar ve bizi “aşk”a hazırlar. Aşkımızı nasıl yaşayacağımızı belirleyen hormonlarımız dışındaki nedenler; dünyaya gözümüzü açtığımız ailenin özelliklerinden, ait olduğumuz toplumun kültür, bilinç, sosyal, etik, siyasi bütün yapılarından dolaylı ve dolaysız bir sürü etki alır.

Öncelikle çocuk yaşlarda her birey için, bilinçaltında mükemmel kadın ve mükemmel erkek imajı oluşur. Bu imaj, anne- baba- arkadaş- olaylar- çevre ve bizde iz bırakmış pek çok karakterin bileşiminin kendi süzgecimizden geçmesiyle oluşur. Sözel tarifini her zaman yapamasak da hepimiz için hayal edilen mükemmel bir model mevcuttur. Vakti geldiğinde artık bilinçaltımızda tamamen modellenmiş olan tipe en yakın olan ile karşılaştığımızda dünya duruverir birden. Kalbimiz normalden hızlı atmaya, sesimiz titremeye, ağzımız kurumaya, her yerimiz titremeye başlar ve bulutlarla beraber gökyüzünde dolaşmaya çıkarız. Aklımız başımızda değildir artık ve bizi neredeyse çıldırtan duygular yaşarız.

Bu tür duygular bir takım uyuşturucular alındığında da yaşanır ve yapay olarak dışarıdan verilen bu maddelerin yaşattığı bu duruma “upper” denir. Beyin, upper denilen bu hali yaşatacak neurotransmitter maddelerden otuz tanesini kendi başına da üretecek durumdadır. Dopamin ve neuropinefrin bunlardan ikisidir ve o en mükemmelimizle karşılaştığımızda, beynin salgıladığı bu neurotransmitterler artık Aşk olarak damarlarımızda dolaşmaya başlamıştır.

Bazı aşklar öylesine yoğun yaşanır ki, aşıklar için zaman-mekan kavramları yok olup, var olmanın ötesine geçilir neredeyse. Güneşin batışı, bir şarkının söyledikleri, sevgilinin dokunuşu, gözlerinin bize bakışı, dudağının sıcaklığı; kendiliğimizi bize unutturur ve “O “ oluruz birden bire. Aslında beyin seratonin salgılamaya başlamıştır ve bu salgı bizi pembe dünyaya uçurmuştur damarlarımızda dolaşırken. Cazibenin yarattığı bu ilk durum heyecan, gerginlik, anksiyete ve depresyon benzeri belirtiler verir vücudumuzda. Yemek yiyemez, uyuyamaz, onu görmeden duramayan saplantılı bir hale geliriz.

Ne var ki beyin bu salgıyı sürekli ve ömür boyu salgılayamaz. Bu aşk evliliğe ya da sürekli beraberliğe dönüşüp, cazibe temelinden çıkıp dostluk ve bağlılık temeline oturduysa, artık beyin endorfin salgılamaya başlamıştır. Bu salgının verdiği duygu daha sakin, rahatlatıcıdır ve panik, anksiyete, depresyon durumundan çıkmıştır artık aşk.

Aşk çeşitli evrelerle yaşanır ve cazibe, ilişki, bağlılık aşkın ilk evreleridir.

Hem cazibe hem bağlılık insan ırkının devamı için gerekli koşulların oluşmasını sağlar. Cazibe; çiftleşme ile çocuğun doğmasını sağlar, bağlılık ise babanın ortadan toz olmasını engeller. Böylece aciz çocuğun hayatta kalması için anne ve babanın işbirliği yapmasına yardımcı olur.

Kadın ve erkeğin aşkının hikâyesi tabii ki bu şekliyle sona ermez genellikle. Özellikle de sonraki yıllarda o mutlu sonların devamı başka türlü bir kimyaya dönüşür:

İhanetin kimyası…

Çiftleşme gerçekleşip yeni canlı doğunca, bilim her şey buraya kadar deyip araştırmayı bırakmamış; aşk ve ihanetle ilgili bakın nasıl bir araştırma sonucuna da ulaşmış!

Bazı hayvanların ve tabiî insanın neden çok eşliliğe yöneldiği sorusunun cevabı bir tarla faresinde bulunmuş. Garip gelecek ama evet, bir tarla faresi ihanete ışık olmuş.

Kahramanımız olan fare, geniş çayırlık alanda yaşayan sadakatiyle ünlü bir tür ve ergenliğe ulaştığı ilk zamanlarda çiftleştiği eşinden asla vazgeçmiyor, ömrünün sonuna kadar asla başka bir fare ile çiftleşmiyor. Yapılan deneylerde eşi öldükten sonra bile diğer başka bir farenin bütün cilve ve oyunlarına başını çevirip bakmıyor. Bunu sağlayan şey ise iki hormon sadece, birisi oxcytocin, diğeri vasopressin… Oxcytocin’in sosyal davranışları, vasopressin’in hafızayı etkilediği biliniyor.

İlk çiftleşmeleri sırasında bu farelerin beynindeki oxcytocin ve vasopressin hormonu üretimi rekor seviyeye ulaşıyor ve yapay olarak bu hormonların seviyesi düşürüldüğünde davranışları da değişip ihanetler başlıyor. Sadakati olmayan diğer fare türlerine yine yapay olarak verildiğinde ise en çapkın fareler bile eşlerine son derece sadık hale geliyor.

Bu deneyin sonuçları, insanın sadakatini sağlamak için değil otistik çocukların aileleriyle sağlıklı ilişki kurmasını sağlamak için kullanılacakmış sadece. İnsan üzerinde zorla sadakat yaratmak, evrensel kişilik haklarının ihlali sayılır çünkü…

Bırakalım sadakat kendi istemiyle ve özgür iradesiyle oluşsun insanda, ötesi kölelik olur değil mi?

Aşk sadece kimya ile açıklanabilir mi?

Kimyasal olaylar vücudumuzda bu kadar etken olmasına rağmen aşkı ve ihaneti anlatmak için tek başına yeterli değil. Hormonların dışında yüzlerce faktör, nasıl aşık olacağımıza ve aşkı nasıl yaşayacağımıza, hangi tercihlerle hayatımızı cennet ya da cehennem haline getireceğimize birlikte karar veriyor aslında.

Hayatın tamamı sadece basit birkaç hormonla belirlenseydi bu kadar karmaşa ve mutsuzluk olur muydu ikili ilişkilerde ve ilişkilerden topluma yansıyan tüm acılarda?

Kadın ve erkeğin birlikte olma koşullarını belirleyen, ilişkinin kaderini ve ömrünü etkileyen ciddi farklılıklar yaratan hormonlar daha anne karnında iken kaderimizi yazmaya başlıyor. Döllenme anında x ve y kromozomlarıyla belirlenen cinsiyetimiz, sonraki aylarda annenin hormon salgılarıyla bombardımana uğruyor ve dünyaya gelmeden fizik ve beyin yapısı üzerindeki farklar belirginleşiyor. Dişi ya da erkek olarak nefes almaya başladığımızda ise bu ayırımı pekiştirecek binlerce faktör ve koşul dünyada bizi hazır ve nazır olarak bekliyor.

Kendimizi bedensel olarak keşfetmeye başladığımız ilk anlardan itibaren sorsak da sormasak da cinsiyetimiz ilgili bilgiler üzerimize yağmaya başlıyor.

“Sen kız çocuğusun, etek giyeceksin, tuvaletini ayakta yapamazsın, bebeğinle oyna, asi olmamalısın, etrafı temiz tut, yemek yapmayı ve ev işlerini öğrenmelisin, gece sokağa yalnız çıkamazsın, aman erkek çocuklardan uzak dur yoksa maazallah, gelinliğini hak ederek tertemiz giyeceksin, bir mesleğin olsa ne olacak, nasılsa evlenip kendine baktıracak bir koca bulacaksın, bak gördün mü evde kaldın, biraz kırıtıp sırıtmadın, kocan gelmeden evde olmak senin görevin, çocuklarına iyi anne olamıyorsun, benimle yeterince ilgilenmiyorsun bu yüzden ihaneti hak ettin…”

“Aman oğlum ne kadar uzağa i…miş, ne de büyük tabancası varmış, göster bakalım amcana p…’ni, erkek adam ağlamaz, kız gibi sırıtmasana, adam ol adam çok para kazan, erkek adam bulaşık mı yıkarmış, vurdun mu devireceksin, adam kız kardeşine sarkmış sen ayakta uyuyorsun, evine ve karına bakmak zorundasın, küfür bilmeyen adam adam değildir, bir çiçekle ömür bitmez.”

Bütün bu güzel(!) motivasyonların yardımıyla cinsin iyice tescillenmiş olur ve ömür boyu çıkmayacak bir elbise olarak üzerine giydirilir.

İnsanın hormonları doğasının ve yapısının temel belirleyicisi olsa da, çevre, aile, toplum koşulları davranış biçimlerine negatif yönlendirme ve koşullama yapsa da, düşünerek, tercih ederek, ölçme, değerlendirme yaparak hareket etmesini sağlayan önemli bir farklılığı vardır oysa ki…

İnsanı hayvandan ayıran, salt kimyadan biraz uzaklaştıran yine beyninde yer alan farklı bir bölüm vardır ki o da beynin dış yüzeyini kaplayan kortekstir. Serebral korteks, düşünce, teorik öğrenme, yaratıcılık, beş duyu, bellek ve hisler, problem çözme ve karar verme yetilerini düzenler. Bu bölüm öğrenmeleri ve duyguları biriktirir, içgüdüleri organize eder. Bütün motivasyonları değerlendirmede ve kendi davranışlarımızın şeklini belirlemede etkindir. Beynin kimyasalları üreten kısımlarına uyarılar gönderir, yaşanmış bir hayal kırıklığı nedeniyle aşkın kimyasını oluşturmada baskı yaratabilir. Bu baskılarla irade ve kontrol denilen davranış biçimlerimizi düşünce yoluyla kendimiz belirleyip, hayatımızı içgüdülerimizden ve hormonların direk etkisinden yalıtabiliriz.

Aşk ve ihanet kimyasaldır, aldatmak doğanın gereğidir savının arkasına saklanmaya çalışanlar bir de korteks denilen ve beyni çevreleyen bu yapının niye var olduğunu kendilerine bir sorsunlar.

Yaratılış temelimizin üzerine binlerce yılın kültürünü, sosyopsikolojiyi, bireysel psikolojimizi, örfü ve kanunları oturtarak yıkılmaz tuğlalarla örülmüş ayrı iki tapınak haline gelmişiz kadın ve erkek olarak. Bir tapınaktan diğerine yol yok ve herkes kendi mihrabının önünde ellerini açmış dua ediyor sadece ve sadece kendi öz mutluluğu için.

Tapınak deyince Halil Cibran’ı anmadan olmaz…

Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın…
Yeryüzüne birlikte geldiniz ve sonsuza dek birlikte yaşayacaksınız,

Ölümün ak kanatları günlerinizi bölene dek birlikte olacaksınız,

Tanrı’nın suskun anıları katına eriştiğinizde bile birlikte olacaksınız,

Ama bırakın da bunca beraberliğin arasında biraz boşluklar olsun,

Ve Tanrısal âlemin rüzgarları esip dolanabilsin aranızda,

Birbirinizi sevin, ama sevginin üzerine bağlayıcı anlaşmalar koymayın,
Bırakın yüreklerinizin sahilleri arasında gelgit çalkalanan bir deniz olsun Sevgi.

Birbirinizin kadehini onunla doldurun ama aynı kadehi eğilip içmeyin.

Ekmeğinizi bölüşün, ama aynı lokmayı dişlemeye kalkmayın,
Şarkı söyleyin, dans edin, eğlenin birlikte, ama ikinizin de birer Yalnız olduğunu unutmayın,

Çünkü udtan dağılan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller ayrıdır.

Yüreklerinizi birbirine bağlayın ama biri ötekinin saklayıcısı olmasın,
Çünkü ancak Hayat’ın elidir yüreklerinizi saklayacak olan,
Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın,

Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır,

Çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez…


Mesele aynı tapınağın ayrı sütunları, aynı lavtanın ayrı telleri olmakta…

Mesele Selvi ile Meşe olmakta…

Mesele; Ol’manın sırrını birbirinde bulmakta…

Kaynak: İndigo Dergisi

Nikola TESLA ve TESLA Silahları

1910’ların başında bir gün cebinde ufak bir cihaz olan orta yaşlı bir adam New York’un Wall Street’inde, tamamlanmamış, çelik konstrüksiyon halinde bulunan bir inşaata girdi. Cihazını çelik kirişlerden birine bağladı. Bir süre bir takım ayarlar yaptı. Cihaz çalıştıktan az sonra çelik yapı gıcırdamaya ve sallanmaya başladı. Sallantı öyle bir hal almıştı ki, inşaat işçileri panik içinde en alt kata koşuşturdular. Az sonra polis de gelince, adam cihazı cebine koydu ve binadan ayrıldı. Görgü tanıkları, sallantının on dakika daha sürmüş olması halinde binanın çökeceğini söylüyorlardı.

Aynı adamın 15 yıl önce yanlışlıkla New York’taki bir çok bloğu içine alan bir mahalleyi de salladığı da rivayet edilir. Hatta o zaman polisin, laboratuarına baskın yaptığında bir nevi osilatör olarak adlandırılabilecek cihazın bu kişi tarafından balyozla kırıldığı ve polise teslim edilmediği iddia edilirdi.

İnsanlığı ilgilendiren çok önemli buluşlara imza attığı halde ismi bilim dünyası tarafından adeta aforoz edilerek hakkı yenilecek olan bu kişinin adı Nikola Tesla’dır. Bilimsel literatürde, Manyetik Rezonanslı “MR” cihazlarının manyetik alan gücünü gösteren güç terimi Tesla olarak ifade edilirken ismi anılan bu bilim adamının imzasını attığı buluşların sayısının 800 adet patent altında olduğunu söylersek Tesla’nın bilim dünyasındaki gösterilmeyen, bir anlamda yok sayılan yerini vurgulamış oluruz.

1856’da Avusturya-Macaristan vatandaşı olarak Hırvatistan’da doğan Tesla, Graz’daki Bilim Akademisi’nde fizik, mekanik ve matematik okudu. 1884 yılında ABD’ye göç etti ve Thomas Edison’un yanında çalışmaya başladı. Edison, o sıralar doğru akım üzerinde çalışıyordu. Ancak doğru akımın pratikte elektrik enerjisi olarak evlerde ve sanayide kullanılmasının teknik olarak uygun olmaması, Tesla’yı alternatif akım gibi başka bir elektrik gücünü araştırmaya itti. Geliştirdiği transformatörler ve jeneratörler ile bunu üretim iletişim hatlarıyla sevk etmeyi başardı. Bu enerjinin kullanımı için de elektrik motorları icat etti. Bundan sonra Nikola Tesla’ın birbirinden ilginç buluş ve araştırmaları ard arda sürdü.

Günümüzdeki neon ampullerinin benzeri floresan ampullerini buldu ve Niagara Şelalesi üzerinde kurulan dünyanın ilk hidroelektrik santralinin üzerindeki imza yine “Tesla” idi. Otomobillerde kullanılan ilk takometreyi icat etti. Westinghouse firması ile anlaşıp elektrik üretimine başladı. Sanayici J.P. Morgan’ın desteği ile, bir anlamda bedava enerji sayılabilecek ve yeryüzü çevresindeki iyonosfer ve ether tabakalarından elde edilebilecek enerji ile bütün dünyaya, kablosuz yayın ile telefon ve telgraf hizmeti verecek olan sistemi kurdu. Ancak sonradan enerjinin bedava alınacağı ve kendisinin diğer enerji kaynaklarının para etmeyeceğini düşünen Morgan, Tesla’dan desteğini çekti ve Tesla hem mali sıkıntıya girdi, hem de bütün dünyada “çatlak” olarak kabul edilmeye başlandı. Halbuki Marconi tarafından icat edildiği söylenen radyoyu da Tesla, Marconi’den on yıl önce tescil etmiş ve patentini almıştı. Nitekim bu buluşu öldüğü 1943 yılında ABD Yüksek Mahkemesi tarafından kabul edildi.

Tesla, manyetik dalga üzerindeki çalışmalarını öyle boyutlara getirdi ki, 1899’da Colorado Springs’deki laboratuarında elde ettiği elektrik enerjisini havadan dünyanın öbür ucuna gönderdi, dalgalar geri gelince bunlara bir miktar daha enerji yükleyerek tekrar gönderdi ve sonuçta 40 metrelik dev bir şimşek elde edildi. Bu şimşeğin gürültüsü 35 kilometre öteden işitilmişti. Yine Tesla, Birinci Dünya Savaşı esnasında Alman Denizaltıları’nın yerini saptamak için radar dalgalarını bulmuşsa da zamanın Amerikan Deniz Kuvvetleri’ne bu öneri saçma geldiği için, radar cihazı 25 yıl gecikmeli olarak bulundu. Tesla’nın 1930’da icat ettiği söylenen ve 200 kilometre ötedeki bir uçağı düşürebilecek elektromanyetik şua gönderen top konusu ve bununla ilgili çalışmalar, acaba 1943’de Tesla ölünce evini basan FBI’ın Tesla’nın bütün evraklarına el koyması sonucu bugüne kadar hangi aşamada değerlendirildi, bütün bunlar da birer muamma. Yine, halen ABD mercilerince “çok gizli doküman” olarak saklandığı ileri sürülen belgelerin çok azının sonradan ailesine teslim edilmesi de bu muammaları derinleştiriyor.

ÖLDÜRÜCÜ OLMAYAN SİLAHLAR

“Körfez Savaşı sürerken CNN Televizyonu’nun canlı yayını esnasında oluşan bir sorun, konuyla ilgilenen uzmanları uzun bir süre meşgul etmişti. Bir CNN muhabiri Irak’ta beton bir sığınağın önünde çekim yaparken, atom bombasına bile dayanabilecek bir yapıda olan sığınağın üzerinde 30 saniye kadar, kenarlarında garip cihazlar olan bir Amerikan helikopteri asılı kaldı. Yayında helikopterin motor gürültüsünden başka hiçbir şey duyulmuyordu. Aniden hava, ses ve titreşim geçirmeyen Alman malı sığınağın kapısı açıldı ve ellerini havaya kaldırmış olan Iraklı askerler suratlarında gülümseme ifadesiyle gözüktü.” Daha sonra yine birtakım uzmanlarca yapılan yorum, bu helikopterin ELF-maximum miktarda düşük frekanslı, mobil HAARP Teknolojisi teçhizli olduğuydu.

Yıllardır, “Pax Americana”yı (ABD’nin günümüzde dünya etrafında uyguladığı, içine askeri güç gösterisinin de dahil olduğu sisteme verilen ad) dünyaya yerleştirmeye çalışan ABD’nin bu iş için nükleer silahların da ötesinde daha güçlü sistemler araştırdığı söyleniyor. Bunlardan en önemlisi olarak nitelendirilen HAARP Projesi’nin (High Frequency Active Auroral Resarch Project-Aktif Yüksek Frekanslı Aurora Araştırma Projesi) ABD Deniz ve Hava Kuvvetleri’nin Kuzey Alaska’da Fairbanks Üniversitesi’nin katkılarıyla sürdürüldüğü iddia ediliyor. Öldürücü Olmayan Silahlar serisinin en iddialı ve etkin sistemlerinden olabilecek bu projeyle, ELF (Yüksek frekans) ışınları, iddia edildiği üzere 100 Gigawat (100 milyar Watt) civarında toplam bir gücü geniş alanlı anten ve vericilerle gönderilebilmektedir. Alaska’daki Anchorage’in kuzey doğusunda bulunan bu gizli tesis, Kuzey Kutbu’na yakın olması nedeniyle dünyanın cekim alanının en yoğun olduğu yerlerden biri ve iyonosfer tabakasına elektrik yükünü yüksek yoğunlukta yayabilme özelliğine sahiptir. Ayrıca burada HAARP jeneratörlerinin gereksinimini karşılayacak doğalgaz da petrol kuyularının yan ürünü olarak bol miktarda elde edilebilmektedir. İnsanlık tarafından yapılmış en güçlü “Yüksek Frekans Vericisi” olan HAARP’ın 200 kilometre yüksekliğe, İyonosferin “F” tabakasına gönderdiği elektrik yükü İyonosferde absorbe edildikten sonra ELF (çok düşük frekanslı) dalgalar olarak geriye döndüğünde bu elektromanyetik dalgaların oluşturduğu alanların, canlı sistemler üzerindeki etkilerinin son yıllarda özellikle askeri ve bilimsel çevrelerce değerlendirildiği de söylenmektedir. Alaska’daki bu tesisin benzerinin bazı eski Sovyet OTH-Radar üslerinde, Norveç’deki Trömse (Alman Max-Planc Enstitüsü’nce işletilmekte) ve Porto Rico’da da olduğu iddia edilmektedir. Dünyada 640 kadar HAARP anteni bulunduğu da tahmin edilmektedir.

Nikola Tesla’nın 100 yıl önce bulduğu prensiplerle çalışan bu silah sistemleri bir çok ilginç alana uyarlanabiliyor. Bundan yüz yıl kadar önce koca bir mahalleyi sallayabilen, uzaktan kumandalı taşıt aracı geliştirmiş olan veya atmosferden elde ettiği enerjiyle bedava cihaz çalıştırabilen Tesla’nın buluşları, bugün eğer tek bir gücün elinde olursa ve daha da geliştirilip yaygınlaştırıldıklarında, bir kölelik devrini başlatabilecektir.

SİLAHLAR VE ETKİLERİ

Tesla prensipleri doğrultusunda geliştirilen araçların şu özellikleri olabileceği ve bunlarla şu olanaklar sağlanabileceği söyleniyor;

Ultra Kısa Dalga ve ELF dalgalı cihazların 2.000 kilometre öteden insanları etkileyebileceği, mide bulantısı ve kusmaya yol açacağı ve yön tayini duygularını etkileyeceği söyleniyor.

Bunların yaydıkları elektromanyetik dalgaların KİS (Kitle İmha Silahları) kullanmadan düşman elektronik sistemlerini felç edebileceği iddia ediliyor.

Yine, Tesla’nın prensibiyle, Amerikalı Albay T.E. Bearden, Fizikçi Sidney Hurwitz ve G. Obelensky buldukları bir cihazla 300 metre yarıçapındaki bir alanda bulunan metallerin yoğunluklarını ciddi ölçülerde arttırabilmişlerdir. Böylelikle düşman mühimmatının yoğunluğu değiştirilip birkaç misli ağırlaştırmak ve mühimmat hedefe gelmeden patlatmak olası olabilmektedir. Bu konu füze savar sistemleri için son derece önemli olacaktır.

İyonosfer tabakası, kendi haberleşme sistemi bozulmadan, karşısındakinin haberleşmesini, hatta küresel haberleşmeyi bozacak şekilde etkilenebilmektedir.

MR cihazı kullanır gibi yerkürenin kilometrelerce altının röntgenini çekmek ve yer altı askeri tesisler ile doğal kaynakları saptamak olasıdır.

İnsanların bilinçlerinin etkilenmesi mümkün olabilecektir.

Küresel meteorolojik değişiklikler yaratmak mümkün olabilecektir.

Haberleşme ve casus uyduların imhası mümkün olabilecektir

Dünyanın çok uzak köşelerindeki TV, radyo ve haberleşme sistemlerini etkilemek mümkün olabilecektir.

Bilgisayar sistemleri, disketler ve donanımların uzaktan tahribi olası olabilecektir.

Biyolojik olarak, hayvanların iletişim, üreme ve oryantasyon mekanizmalarının etkilenmesi, canlıların temel DNA kopyalanmasının etkilenmesi mümkün olabilecektir.

EISCAT denilen birbiriyle bağlantılı hale getirilebilen bu çeşit HAARP istasyonlarının birbirleriye bağlantılı ve bağımsız çalışabilmeleri ve bütün bunların kontrolü olasıdır. Bu birlikte çalışabilir olmanın insanlık için sonuç ve boyutları da düşündürücüdür. Bu düşündürücülük, söz konusu elektromanyetik dalgaların spesifik amaçlara yönelik olarak yalnız anten vasıtasıyla değil, uydular ve kablo ağıyla da gönderilmesiyle önem kazanmaktadır. Ama bireyler üzerinde olası olan ve yukarıda değindiğimiz fiziki ve ruhsal etkilerini sağlamada günümüzde çok önemli bir enstrüman daha vardır ki tehlikenin boyutları bu noktada akıl almaz ölçülere ulaşmaktadır. O da hemen hepimizin taşıdığı cep telefonlarıdır. Tesla’nın buluşlarının kötü niyetliler tarafından bireylere intikalinin söz konusu olması, insanlığı gelecekte başka boyutlarda tehdit edecektir. Bu yolda en önemli araç yine bütün dünyada kurulan sayısı yüz binleri geçen cep telefonu anten vericileridir.

TESLA DEPREMLERİ Mİ?

Nikola Tesla’nın, insanlığın yararına olduğunu savunduğu en önemli iddiası, önceden deprem yaratarak, kontrollü olarak daha büyük olası depremlerin enerjisini boşaltmaktı. Bu noktada, dünyada olmaması gereken yerlerde meydana gelmiş olan bazı depremlerin bu konuda yapılan çalışmalarla bir ilişkisi olup olmadığı sorusu akla gelmektedir. Bu bağlamda,

Deprem kuşağında olmayan Almanya, Hollanda, Belçika üçgeninde 13 Nisan’da meydana gelen deprem bir HAARP denemesini akla getirmektedir.

2001 Haziran’ında G-8 toplantısı yapılan İtalya’da toplantıyla aynı anda Etna Yanardağı faaliyete geçti.

Çin’in Tangşan bölgesinde, ABD’nin bağımsızlık ilanından tam 200 yıl sonra aynı ayda, meydana gelen depremde 250.000 kişi öldü.

1995’de Tokyo metrosundaki Sarin gazı terörünü yaratan Aum Şinrikyo Tarikatı’nın, geleceğe dönük ve kainatın sonunu getirecek felaket silahları üzerinde çalıştığı ve Tesla silahlarıyla da ilgilendikleri iddia edilmektedir. Aum’un lideri Şoko Aşahara’nın, 17 Ocak 1995’de meydana gelen Kobe depremini dokuz gün evvel tahmin etmiş olduğu iddia edilmektedir. Yine bu depremde şehrin bir kobay gibi kullanılıp, dünyanın içindeki enerjinin Tesla’nın elektromanyetik dalgalarıyla açığa çıkarıldığı da bu tarikat üyelerince söylenmişti.

28 Mayıs 1943’de Batı Avustralya’nın o güne kadar hiç deprem olmayan Leonora-Laverton bölgesinde 3.7 Richter ölçeğinde bir deprem oldu. Önce bunun bir meteorit çarpması sonucu oluştuğu düşünüldüyse de sonra böyle bir bulgu kanıtlanmadı. Görgü tanıkları depremden biraz sonra gökte iki saat kadar süren portakal ve gümüş rengi bir aydınlanmanın oluştuğunu söylediler. Sonradan, aniden bir elektrik düğmesine basılmış gibi bu ışık kayboldu. Depremin merkez üssünün hemen yakınında, bir süre evvel, bir kısım Aum tarikatı mensubunun bir çiftlik satın almaları ve bazı nükleer fizikçileri de buraya getirmiş olmaları acaba bir rastlantı mıydı sorusu bugün hala cevaplanabilmiş değil.

Yine Batı Avustralya’nın hiç deprem olmayan Güney Doğu Kum Çölü’nde, 1970’de 3 Richter ölçeğinde 173 civarında deprem oldu. Bu depremlerin hepsinin merkez üsleri birbirinden tam olarak 10’ar kilometre uzaklıkta ve her sekiz deprem hattı da 50-70 kilometre uzunluğundaydı. Bu durum 1995’e kadar 246 defa sürdü. Bunların Avustralya’nın denediği Elektromanyetik Dalga silahlarıyla oluştuğu iddia edilmektedir. Bütün bu ve benzeri depremlerin, Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Nikita Kruşçev’in bundan 40 yıl önce belirttiği, “Dünyamızın çok daha korkunç ve tahrip edici nitelikte silahlarla yüz yüze geleceği” söylemi ile ilgili midir diye sormadan edemiyoruz.

Yine 1943’de Nikola Tesla’nın ölümünden hemen sonra FBI tarafından el konulan ve “çok gizli” olarak nitelendirilip kilit altına alınan belgeler nedir, bunlardan kim yararlanıyor soruları da akılları meşgul etmeye devam ediyor.

Ali KÜLEBİ – TUSAM – BAŞKANVEKİLİ