Nefes alan ölü

Gene yeni bir gün beklemekteyim.Hissediyorum tam uçtayım.İnce bir çizgideyim.Ötesi muamma.Ah şu kalbimdeki acı;onu çıkarıp nereye koysam acaba.
O kutsal acıyı kim alır saklar benim yerime.Umutlarım nerede.Acımın altına saklanmış tüm yaşamak istediklerim.Ölüyüm.Nefes alan bir ölü.

Gez gez dur!

 

Hardal ne ki köfteye uya, sumak ne ki piyaza uya?

Birbirlerini çeken frekansları mı var? Yoksa yalnızca

Öğrenmişlik, ah alışkanlık, ah kafamın içindekiler!

Ah kafamın içindekiler, geziyorum dehlizlerinde

Ben gezmesem o bende gezer, sesi kulağımda

Açık, net, buyurucu… Gözüme gördürtür

Kulağıma duyurtur, elimi değdirtir, koşturur beni

Gez gez dur, kafamın içinde, gez gez dur!

Şaçmalamak işim gücüm, bekliyorum bişeyi

Rüyalarım? Onlara bile bulaşır belki kafamın sesi

“kes sesini!” diye bağıdım az önce çay koyarken

sustu aniden, bir derin boşluk oldu, belki düşerdim

başlamasa yeniden. Hayır hayır düşmezdim belki

ah çaresizce önemsiyorum burada kendimi!

 

Sa

15.08.09 – Beylerbeyi

Ay olmasaydı ne olurdu?

“Ay olmasaydı ne olurdu?” diye sordum iste versin Google’a 🙂

Ay’ın yapay olarak Dünya’nın yörüngesine yerleştirildiği söyleniyor?Ay’ın dünya çevresindeki yörüngesinin mükemmele yakın bir daire olması (Güneş sistemindeki gezegen yörüngeleri hep elipstir), dünya’daki toprak elementleri ile uyuşmayan bir yapısı olması, dünya’nın dönüşü ile tam olarak aynı olarak kendi etrafında dönmesi (bu yüzden hep bir yüzünü görürüz), dünya ile mesafesinin normale göre çok yakında olması ve daha pek çok sebepten bazı düşüncelere göre Ay dünya’nın çevresine yapay olarak yerleştirilmiştir. Jüpiter’in uydusu Phobos’un da yapay olarak yerleştirildiği söyleniyor. Pekçok farklı kaynağa göre yapay bir uydu olan Ay’ın ve Phobos’un içinde bir uygarlık var. Bu kaynaklarda yazılanlara göre bu ikisinin amacı Dünya’yı yakından izlemek ve kötü niyetli istilacılar gibi dışarıdan gelecek tehlikelere karşı korumak. Bu ikisi gibi Nibiru’nun da yapay ama çok büyük bir uydu olduğu belirtilenler arasında. Galaktik Federasyon tarafından Dünya’yı tehlikelere karşı korumak amacı ile yapay olarak yerleştirilmişler. Bu konuda Internet’te çok fazla yazı var. Bunlardan en yakın olan Ay ise apayrı bir inceleme konusu. Gerek NASA’nın gerek astronotların birebir gözlemledikleri, gerek Dünya üzerinden teleskoplarla sürekli görülen Ay anomalileri (Ay üzerinde görülen ışıklı cisimler, büyük iş makinaları benzeri cisimler, görünüp kaybolan dev yapılar) hakkında çok fazla yazılmış kaynak mevcut.Ay olmasaydı ne olurdu?Dünya bugünkü gibi olmazdı. Hayat bile olmazdı. Ay olmasa idi günler daha kısa olurdu. Şiddetli fırtınalar ve kasırgaların hiç kesilmediği bir dünya olurdu. Atmosfer bugünkü gibi olmazdı. Daha kalın bir atmosfere sahip olurduk. Ay olmasaydı, gel-git olayları %70 oranında azalırdı. Ay ışığında etkinliğini sürdüren canlılar gelişmezdi ve mevsimler olmazdı. Gel-gitler olamayacağı için Dünya’da yaşam oluşmazdı. Sadece Güneş’in varlığı ile olan mevsimler, rüzgarlar ve yağmurların var olduğu bitkilerden ibaret boş bir gezegen olurdu Dünya. Ay’ın varlığı yaşamı açıklıyor. Kadınların menstürasyonun 28 günlük bir periyotta olması da Ay’ın varlığı ile ilgilidir. Nibiru’nun uyduları neyi ifade ediyor? Başlangıçta 4 olan uydu sayısının şu an 7 kadar olduğu söyleniyor. Başka bir teoriye göre de uydumuz Ay bir zamanlar Tiamat’ın uydusuymuş. Ay’dan gelen ay taşlarının mineral kompozisyonunun dünyadakilerle hiçbirşekilde uyuşmaması, dünya’nın bu büyüklükteki bir uyduyu kendi başına yakalama şansının olmaması,(zaten tam da bunu düşünerek o soruyu sormuştum, asıl sorum şuydu: Dünya AY’ı nasıl yakaladı?) dünyaya çarpan bir meteorun dünyadan kaldırdığı materyalin bir halka şeklinde dünyanın etrafında yörüngede birikmesi ve bu materyalin zamanla birleşerek Ay’ı oluşturduğu teorisinin geçerliliğini yitirmesi, Ay’ın dünya çevresindeki yörüngesinin elips olmayıp mükemmele yakın bir daire olması, dünya’ya hep aynı yüzünü gösterdiği için dünya’nın dönüşü ile (24 saat) kendi dönüşünün aynı olması (24 saat) gibi gerçekler kimilerine göre bu düşünceyi destekliyor. Nibiru’nun kendisi üzerinde hayat yok, uyduları üzerinde ise zeki yaşam olduğu söyleniyor.

Kaynak: http://www.bluepoint.gen.tr/nibiru2.html

Hiçlik

Hayat iyi bir öğretmen sanılır.Oysaki hayat,öğretmenin kara tahtası.
Ben bu dünyaya birşey olmaya gelmedim ki.Ben hiç olmaya geldim.
Boşuna mı denmiş;”Gizli bir hazine idim,keşfedilmek istedim.”

Son Yeniçeri

Son Yeniçeri

 Türü: Tarihi Roman

KİTAP HAKKINDA :

  1. YY Osmalı İmparatorluğu topraklarında yaşanan savaşlar, isyanlar ve devletin ve halkın bunlara tepkisinin, iyiden iyiye zayıflamış, amacından sapmış Yeniçeri Ocağı ve sıkı bağlar içerisinde bulunduğu Bektaşi Tarikatı çevresinde anlatıldığı bir roman “SON YENİÇERİ” .

Kahramanımız savaşta esir düşmüş ve Müslüman olup Sarı Abdullah ismini almış Petru adında bir Rus genci… Esir düştükten sonra İstanbul’a, esiri olduğu yeniçeri subayının evine köle olarak yerleşen ve zamanla müslüman olup ağasının kızıyla evlenen Abdullah’ın ağzından anlatılıyor olaylar…

Yeni Çeriler ile Saray arasında yaşanan soğuk savaşın ayaklanmaya kadar gidişi ve Saray tarafından Yeni Çeri ocağının ortadan kaldırılışına kadar geçen süreç dönem İstanbulunun harika bir tasviri ile zenginleştirilmiş bir şekilde anlatılıyor…

Yeni Çeri Ocağı, Genç Osman dönemindeki Patrona Halil isyanında padişahın
kat’l edilmesi ile Osmanlı’nın yok etmek istediği fakat bir yandan da halk üzerindeki etkisi ve arkasına aldığı Bektaşi Tarikatının gücü nedeniyle biraz da çekindiği bir güç halini almıştır.

Bu dönemde bir Yeni Çeri subayı olan Arif Ağa savaşta esir ettiği Rus genci Petru’yu doğumunu aber aldığı oğlunun hatrına bağışlamış ve savaş dönüşünde yanında götürerek evinde köle olarak kullanmaya başlamıştır… O ana kadar bir köylü olarak yaşamış olan Petru İstanbul’un cazibesinden etkilenmiş ve zamanla yanında yaşadığı aileye ısınmış, onlar da o na aileden biri gibi davranmaya başlamışlardır… Ancak ortada bir sorun vardır… Petru hala bir gayrimüslimdir ve bu durum ailenin özellikle kadınları ile kaynaşmasını engellemektedir… Bu konuda herhangi bir baskı görmemesine rağmen Müslüman olmayı kabul eder ve Bektaşi geleneklerine ve ritüellerine göre İslamiyeti kabul ederek Abdullah adını alır… Arif Ağa kızını bu genç ile evlendirerek bağlarını akrabalık derecesine taşır….

Abdullah Arif Ağanın oğlu olan Sabit’le ilgilenip o na yoldaşlık etmekte ve aynı zamanda eski yaşamından kalma marangozluk yeteneği ile geçimini sağlamaktadır.

…

Sabit büyüyüp Yeni Çeri ocağına girer ve hızla yükselerek Çorbacı rütbesine ulaşır… İşte bu aşamadan sonra roman zaman zaman Abdullah’ın, zaman zaman da Sabit’in ağzından anlatılıyor…
…

Artık son demlerini yaşayan Yeni Çeri Ocağı nın yerine daha derli toplu ve saraya daha bağlı olacağına inanılan bir ordu kurulması ve zamanla Ocağın bertaraf edilmesi fikrine karşılık Yeni Çerilerin ayaklanması ve kanlı bir şekilde bu ayaklanmanın bastırılması ile olaylar son buluyor…
….
Kişisel olarak dönemin günlük yaşantısının, Osmanlı tebâsının düşünce yapısının detaylı bir biçimde anlatıldığı bu kitabı çok beğendiğimi söylemek isterim… Anlatım kesinlikle sıkıcı değil aksine sürükleyici…

KİTAPTAN SATIRLAR
‘İşte’ dedim, ‘Baba Erenler, senin cumhur devleti işbaşında. Bak ahali nasıl da güzel güzel birbirini idare eder.’ Ters ters baktı. Lafıma alındığı besbelliydi. Hiç pervam yok artık. İsterse alınsın. ‘Bu mu cumhur? ‘ dedi, ‘Bu cumhur falan değil, düpedüz rezalet! ‘ Damarına iyice basacaktım, kararlıydım. ‘Bildiğin başka bir cumhur var mıdır Baba Erenler? ‘ dedim, ‘De bana nerededir? Gidip onu getireyim.’ Kızgın kızgın baktı. Sustu. Sonra kendini bıraktı. Oturduğumuz sedirde kaykıldı. ‘Yahu Arif Ağa’ dedi, ‘söyle şu neferden birbirlerine de bize birer çubuk yakıp getirsinler…
……

“Rivayete göre Sultan Selim, yeniçerinin Kabakçı’yı desteklediğini öğrenince yüzünü ulemaya dönmüş, onlar da suskunlukla cevap verdiğinde yalnız kaldığını anlamıştı. Bu belki Memaliki Osmaniye’de böyle değildi ama İslambul’da kesinkes böyleydi.”
……

YAZAR HAKKINDA

Reha Çamuroğlu, 1958’de İstanbul’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü bitirdi. Çeşitli yayın organlarında yazarlık ve yöneticilik yapan Çamuroğlu, genel olarak “zihniyet tarihi”, özel olarak İslam heterodoksisi tarihi üzerine çalışıyor.

Not: Kitabı henüz bitirdim, zaman zaman ağladım, kimi zaman da hayretle sayfaları yuttum, sonuç olarak çok beğendim. Söz konusu yüz yıllık bir dönemi bu denli naif şekilde anlatmak, tarih bilgisine yorum yapacak kapasitem yoksa da, edebi metin ve kurgu anlamında kolay değil, çok çok başarılı buldum. Yazarın Sabah Rüzgarı isimli kitabını iki kez okumuş hatta özetini de çıkarmıştım (bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=2118 ), dolayısı ile bu ikinci kitabını alışım tesadüf değildi. Şimdi “Bektaşilik Tarihi” isimli kitabını edinmek istiyorum hevesle. İlk kez yakın tarih ilgimi çekmeye başladı, malum benim ilgi alanım en yakındörtbin yıl öncesinden başlayarak geriye doğru gider! :)))
Bende yakın tarihe ilgi uyandırabildiği için sayın Çamuroğlu’na müteşekkirim.