Bu olayda kim haklı?

Ayşe sevgilisi Ahmet’e kaçıp evlenmek ister. Evinden hiç bir şey almadan çıkar ve derin bir nehirden geçip Ahmet’ine kavuşacaktır. Fakat o gün nehir çok hızlı aktığı için yüzerek geçemeyeceğini fark eder ve kayıkçıya kendisini karşıya geçirmesini rica eder. Kayıkçı evde karısının ve çocuklarının aç beklediğini bir ödeme yapmazsa geçiremeyeceğini söyler. Bunun üzerine Ayşe verebilecek hiç parası olmadığını tekrar eder. Kayıkçıda, o zaman bari elbiselerinizi verin de karıma götüreyim, o na hiç yeni giysi alamıyorum der. Ayşe geri dönemeyeceği için razı olur ve geçerler karşıya. Elbiselerini kayıkçıya verir ve çıplak bir vaziyette Ahmet’in kapısını çalar.

Ahmet kapıyı açtığında manzara karşısında şok olur. Ne bu halin Ayşe der. Ayşe durumu anlatır. Ama Ahmet seni bu şekilde kabul edemem kusura bakma der. Ayşe çok üzülür. Daha önce yine kendisini seven Ahmetin komşusu Mehmete gitmeyi planlar. Mehmetin kapısını çalıp, çıplak bir vaziyette olanı biteni anlatır.

Mehmet, “Eğer önce Ahmet’e değilde bana gelseydin seni çıplakta olsa kabul ederdim.” der. Ayşe bu sefer ne yapacağını bilemeden köyün camisine gider. İmam Ayşe’nin çıplak halini görmüştür. Ayşe olanları anlatır ve İmam ne kadar istemese de onun camii de yatmasına izin verir.

Bu olayda en haklı bulduğunuz insandan, en haksız bulduğunuza doğru sıralar mınız? Ayşe, Ahmet, Mehmet, Kayıkçı ve İmam ı haklı bulduğunuzdan başlayarak sıralayınız.

Ne sihirdir ne keramet

 Günümüzün siyasetçi kuşağı ile, Harbiye ve Mülkiye kökenli gençlerin de, adını ve eserlerini ne kadar bildiklerini kestiremediğim Mahmut Yesari…
*   *   *
Mahmut Yesari’nin, kalem adamlarından birkaç satırlık anılar toplamaya meraklı Reşit Halit’in defterine yazdığı bir cümleyi hatırlıyorum:
– Kafamdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim; ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor.
Mahmut Yesari, kara bir mizahın rüzgârıyla “yaşadığı ortam”dan değil de, kendi kafasından yakınıyor.
*   *   *
Onun yaşadığı dönemlerde de; yine “Kürt sorunu”, yine “Ermeni sorunu” vardı.
Sadece siyasal parti sayısı henüz 62’ye, İstanbul’un nüfusu da 15 milyona çıkmamıştı.
*   *   *
Kuşaklar boyu akagelen hayat ırmaklarının, 3 boyutlu anlatımları da vardır kalem adamlarının eserlerinde.
Örneğin Mahmut Yesari’nin “Tipti dindi”sini, bendenizin torunlarından bazıları da, yaşamıyor mu acaba?
*   *   *
21. yüzyılda “kitaplıklar” döneminin yerini, internet almış olsa da…
Merak edilmemiş bir konu, yahut kimlik nasıl aranabilir ki bilgisayarda?
*   *   *
Merak edilmeyen konular…
Afganistan, Pakistan, Irak, Suriye, Nijerya, Somali, Bogata’da yaşayanlar mı merak edecek; ölmüşlerin vaktiyle uyurken görmüş oldukları rüyalarla, bizim gördüklerimizin ne oranda bir benzerlik taşıdığını?
*   *   *
Kuşaklar boyu sürüp giden erotik rüyalar ve korku rüyaları…
*   *   *
Esat Mahmut, “Dağları Bekleyen Kız”ı 1934’te yazmıştı.
“Dağları Bekleyen Kız”, “Kürt Sorunu” ile ilgili bir roman değil miydi?
*   *   *
62 siyasal parti liderlerinden acaba kaçının haberi var ki, bizim yakın edebiyatımızda, o 200 yıllık sorunun nasıl işlendiğinden?
*   *   *
Peki neden, kendi edebiyatına karşı böylesine karanlık bir ilgisizlik?
*   *   *
Siyasetin ve sivil-asker üst düzey bürokratlığın getirisiyle, sağladığı yaşam olanakları; sanat ve edebiyatın getirisiyle, sağladığı olanaklara bin bastığından…
Tipik bir “gelişmiş” olmayan ülke tomografisi.
*   *   *
Böyle bir tomografinin bir başka özelliği de, bir türlü çözemediği sorunlar nedeniyle, çalkantılara sürüklenmesi…
*   *   *
Emile Zola’nın “Germinal”ini, lisenin son sınıflarındayken okumuştum.
Bendeniz için Zola, 5 kıta üstündeki 200 devletten her birinin başkentine anıtı dikilesi bir yazar…
*   *   *
Taraf’ın, gazeteyle birlikte hediye ettiği “Germinal” DVD’sini, bu kez başından sonuna, yeniden izledim.
*   *   *
Bir türlü “gelişmiş” olamayan ülkelerin, neden öyle bir türlü “gelişmişlerden olamadığı”nı merak edenler kazara varsa…
1885’te yazılmış olan Germinal romanının, yönetmenliğini Claude Berri’nin yaptığı, başrolünü de Gerard Depardieu’nün oynadığı DVD’sini izlesinler.
*   *   *
3 saat süren filmin, sadece başını 1 saat izlemeleri bile yeterli…
*   *   *
Dayım Cemal Kıpçak, Zonguldak’ta maden mühendisiyken; kömür madenlerine de inmiştim.
O nedenle 1885’te Fransa’nın kuzeyindeki maden işçilerinin çileli hayatını ve patronlarla burjuva yaşamlarına karşı nasıl direnmeye başladıklarını, Germinal’in DVD’sinde seyretmek; bendenizi tekrar maden ocaklarına indirmiş gibi oldu.
*   *   *
Kömür ocaklarının 2 belasından biri göçük, öteki de grizu patlaması…
*   *   *
Göçüklerin nedeni, maden direklerinin çürümesi ve zamanında değiştirilmemesi…
Germinal’de maden işçileri, madenin payandalarını değiştirmeyi savsaklıyorlar. Çünkü payanda değişimiyle uğraşırken, kömür çekemiyor ve az kömür çekince de yevmiyeleri düşüyor.
Göçük altında kalıp ölmeyi göze alarak, daha çok kömür çekmeyi yeğliyorlar.
*   *   *
1885’te Avrupa’da, nüfusun 3’de 1’i fabrika ve maden işçisiyken…
Aynı tarihlerde nüfusun 3’te 1’i “işçi sınıfı”nı oluşturmuyorsa; 1839’da Sultan Abdülmecit’in “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” ile “çağdaşlaşma”, bir görüntüden ibaret kalıyor.
*   *   *
Batı’da sınıfsal örgütlenmelerle gürbüzleşen demokratik bir gelişimin yerini; Şark’ta sınıf bilincinden yoksun yoksulların, “inanç” bayrağına sarılarak, “kışla” gölgesindeki “alafranga” yaşamlara karşı, “ben de varım” demeye başlaması alıyor.
*   *   *
Euro ülkelerinde bütün bu toplumsal ırmak akışlarının edebiyattaki izdüşümleri DVD’lere yansırken; buralarda da, ağır ve sert adımlı omuzlarda götürülen, kırmızı bayraklı cenazeler kaplıyor TV ekranlarını.
*   *   *
Mahmut Yesari ne demiş:
– Kafamdan çektiğimi düşmanlarımdan çekmedim; ne yapmalı ki kafasız da yaşanmıyor.
*   *   *
Yılda 100 milyar dolarlık bir volüm oluşturduğundan söz edilen, “uyuşturucu, silah ve gariban kaçakçılığı”na hiç mi hiç değinmeden; vatan millet aşkıyla tutuştuklarını iddia ede ede, ferah fahur yaşayanlar; kafalarından da pek bir şey çekmediklerine göre, acaba kafasız mı yaşıyorlar; kim bilir?
Çetin Altan -Şeytanın gör dediği
13 Ağustos Perşembe 2009
Not: Çetin Altan’ın keskin zekası bir tarafa, onda Jung’un bahsettiği “yaşlı adam arketipini” de görürüm sıklıkla. Onun yazdıkları, bahsettiği konulardan çok bir çeşit Çetin Altan gezisidir 🙂 Aslında hep öyle değil midir? Kafamızda gez gez dur!

test

hayat bir test.
her an işaretlediğimiz seçenek üzerinden
diğer andaki soruya ve yeni seçeneklere gidiyoruz.
dışımızdaki herşey test süresinde
içimizde anlamlanabilen kadar dönüyor.
işaretlediklerimizle anlatı yürüyor
ortak test alanımızda izler birbirine karışarak.
doğru ve yanlış cevap yok
hepimizin testi ve test sonucu bir…

Foton Kuşağı Etkisi

“Haber: Didem Çivici

Altı gün içinde Dünya’nın tamamen değişeceği iddia ediliyor

Karşımıza çıkan herhangi bir sağlam bilimsel veri yok. Tüm kaynaklarda bilimsel bir kanıtın öne sürülmediğinden bahsediliyor, zira geçerli kanıtlar da yok deniliyor. Elde olan tek şey birkaç bilim adamı ve astronomun tezlerinden ve araştırmalarından ibaret.

Zaten bu konu üzerinde araştırmalar yapan bilim adamları da bulundukları yerlerden uzaklaştırılmışlar. Elde olan veriler, bilinen döngünün 26.ooo yıl olduğu, bu geçişin belirtisi olan Schumann Rezonansı’nın değişimi ve Foton Kuşağı içerisinde bulunan yıldızların varlığından ibaret. Açıkça bir kanıt ortaya konulamamış. Foton Kuşağı güçlü elektromanyetik radyasyona sahiplik eden yoğun bir uzay boşluğu ve bazı x-ışınlarını da içermekte. Galaksi içerisine akan manyetik bir ışık olarak ta tanımlayabiliriz.

Edmun Halley tarafından keşfedildi

Keşif, ingiliz astronom Sir Edmund Halley’in (1656-1742) günlerinde başlayan Pleiades çalışmalarıyla başladı. Halley, bu yıldız grubundaki 3 yıldızın Yunanlılar tarafından belirtilen yıldızlar arasında bulunmadığını ortaya çıkardı. Yunan astronomlar ya da Halley yanılmış olabilir miydi? 1991 yılında yayınlanan bir makalede sunulan diagrama göre 6 yıldız; Merope, Atlas, Teygeta, Electra, Coeleno ve güneşimiz Pleiades’in bir yıldızı olan Alcyone’nin yörüngesindeler.Daha sonra Halley şu sonuca vardı: Pleiades takımı belli bir hareket sistemiyle ilerliyordu. Bu tez, Frederick Wilhelm tarafından onaylandı. Pleiades, her yüzyıl için 5.5 saniye kesin bir hareketle döngüsüne devam ediyordu.

Altı gün içinde Dünya’nın tamamen değişeceği iddia ediliyor

Foton Kuşağının merkez alanına girilmesiyle birlikte yaşanılması beklenen fiziksel ilk etkileşimler ise şu şekilde sıralanıyor yayınlanan bir çok raporda:

  1. gün: 21 Aralık 2012’de kör bölgeye giriş, tüm canlıların beden tipinin değişmesi, hiçbir elektrik aygıtının çalışmaması, tam karanlık.
  2. gün: Atmosfer basıncının düşmesi, herkesin kendisini şişmiş hissetmesi, Güneş’in yeterli ısıtamaması, dünya ikliminin soğuması (buzul çağı soğuğu).
    3.-4. gün: Atmosferin şafak vakti gibi sönük bir ışıkla aydınlanması, foton etkisinin başlaması, foton enerjili aygıtların çalışabilir hale geçmesi, yıldızların yeniden gökyüzünde belirmeleri.
    5.-6. gün: 24 saatlik gündüz devresine giriş, kör bölgeden çıkıp ana foton kuşağına giriş, tüm canlıların güçlenip zindeleşmeleri, dünya ikliminin ısınması, foton ışınıyla çalışan gemilerin uzayda yolculuk yapmaya başlaması, telepati, telekinezi gibi psişik yeteneklerin ortaya çıkışı (uyanış, süperbilinç).

Foton Kuşağı etkisine ilk kez Atlantis devrinde girildiği sanılıyor

Kuşağın başlangıç noktası, küçük bir atom parçası ve onun yörüngesinde olan bir grup elektrondan ibaret. İngiliz fizikçi Paul Adrian Maurice Dirac, her bir partikül için bir anti-partikül bulunduğunu öne sürmüştü. 1932’de Carl David Anderson bu anti-partikülü buldu ve ona “positron” adını verdi. 1956’da anti-proton ve anti-nötron keşfedildi. Bir anti-partkül şekillendiğinde, sıradan bir partiküller evreninde meydana gelir ve bu, bir elektronla buluşup çarpışmasından önce bir anlıktır. Bu çiftin toplam kütlesi “Foton” formunda enerjiye dönüşür. Bu yeni ve önceden görülmemiş bir enerji kaynağı gücü sunar.

1961 yılında uydu kaynaklı araçlar tarafından bir foton kuşağı keşfedildi. Bu kuşağın gezegenimizden 400 ışık yılı uzakta olduğu açıklandı. Astronom Jose Comas Sola yedi yıldızlı Pleiades takımı üzerinde özel bir çalışma yaptı ve bir sistem oluşturduklarını keşfetti, ki bizim güneşimiz ve daha pek çok yıldız da bu sistemin parçalarıydılar ve her biri kendi gezegensel sistemlerine sahipti. Güneşimiz bu sistem yörüngesini 24.000 yılda tamamlıyor. Bu 24.000 yıl iki bölümde alınıyor; 10.000 yılı karanlık (ya da Galaktik Gece), 2000 yıl ise Foton Kuşağı’nın ışığında geçirildiği sanılıyor. Ve bazı bilim adamları tarafından, bulunduğumuz dönemin ışık bölgesine geçiş olduğu tahmin edilmekte. Tahmin edildiğine göre böyle bir olay dünyanın oluşumundan beri bir kez deneyimlendi ve bu tarihin de Atlantis devrine rastladığı öne sürülüyor.

Null Zone (Sıfır Bölgesi)

Foton Kuşağı temel olarak 3 elementi içermekte. İlki, “Null Zone” (sıfır bölgesi). Bu bölge, madde ve madde olmayan parçaların kuşağın proton parçalarını oluşturmak için çarpıştıkları bölge. Burası ayrıca Pleiades yıldız sisteminin elektromanyetik alanlarının etkisiz bırakıldığı yer. Bu süreç, bilinçlilik seviyelerimizi değiştirecek ve evren yapısına farklı bir açıdan bakmamızı sağlayacak. Diğer bölme ise foton ırmağı ile sıfır bölgesinin (null zone) iç kenarı arasında olan akım alanı. Bu bölgeye geçişle daha yüksek boyuta geçiş imkanına sahip olunacak.

2012’de Işık devrine geçiş yapılacağı söyleniyor

Foton Kuşağı, Dünya ile çarpışmak üzere olan yoğun bir foton(ışık parçacıkları) enerji bandı olarak rapor ediliyor. Ulaştığında 5 günlük bir karanlık, elektriksizlik, yoğun ufo inişleri, insanlık için psişik yeteneklerin ortaya çıkması, insan bedeninde oluşan değişimler (transformasyonlar) ve daha pek çok değişim beklenmekte. Şu anda karanlık dönemin sonunda olduğumuz ve bu dönemin 2012’de son bularak 2000 yıllık “ışık” devrine geçiş yapılacağı söyleniyor. Yıldız aktivasyonu güneş sistemimizin Pleiades (Alcyone yıldızı), Sirius, Arcturus, Orion ve Andromeda ile aynı sıraya dizilmesi ile başlayacak. Yaşanılacağı tahmin edilen en büyük deneyim ise, bu kuşağa girildiğinde, şu anda bulunduğumuz 3. boyuttan 5. boyuta yükseleceğimiz. Bu sıçrayış elbette ki beraberinde bir çok farklılık ve mutasyonlar getirecek. Şimdiden deneyimlediğimiz olaylar da aslında bu sıçrayışı doğrular nitelikte: ciddi iklim değişiklikleri, kıta transferleri, v.s. Ayrıca bu kuşağa girildiğinde bilinçlilik boyutlarının her birine geçiş imkanına sahip olacağımız tahmin ediliyor. Şu anda küresel bilinç değişiminin sonuçlarını da birebir deneyimliyoruz aslında. Dünyayı kasıp kavuran savaş ortamı, toplumlar arası anlaşmazlıklar, politik sürtüşmeler ve olagelen olumsuzlukların da bu geçiş döneminde, ya da “null zone”da bulunmamızdan dolayı olduğunu düşünebiliriz.

Bütün canlılardaki değişim

Yaşadığımız bu dönem ve beklenen değişimler kutsal kitaplarda, mitolojide ve bilim adamları tarafından da ayrıntılı şekilde incelenmişti. Raporlara göre, Foton Kuşağı’na girildiğinde, gökyüzü ateş gibi gözükecek, ancak soğuk olacak. Bu değişim ve yansımalar elbette ki içine girilen kuşağın etkileriyle birlikte ortaya çıkan kimyevi değişimler ve tranformasyonların sonucunda kendilerini açığa çıkaracaklardır. Kuşağa ilk önce güneşimizin girmesi halinde ani bir karanlığın olması da söz konusu, ki bu sürenin 110 saat kadar sürmesi tahmin ediliyor. Güneşsel radyasyon ve Foton Kuşağı’nın arasındaki etkileşim gökyüzünün yıldızlarla dolu gibi gözükmesine neden olacak. Dünya bu kuşağa girdikçe tüm moleküller uyarılmış olacak ve atomlar mutasyona uğrayacaklar. Bu duruma bağlı olarak fiziksel yapılarda (insanla birlikte hayvan ve bitki aleminde de) farklılıkların meydana gelmesi bekleniyor tabii ki.

Null Zone ve Schumann Rezonansı

Bu kuşağa girmeden önce, yani bu zamanda, “Null Zone” (sıfır bölgesi) denilen zaman deneyimlenmekte. Bu dönem boyunca sismik aktivite ve volkanik hareketlenme görülüyor. Ayrıca iklim değişiklikleri ve buna bağlı olarak şiddetli tayfunlar, fırtınalar ve hortumlar gözlemleniyor. “Null Zone”, bir başka deyişle, madde ve madde olmayan bütün partiküllerin yok edildiği yer. Oluşacağı beklenen bu foton etkisi çok önemli, zira bize yeni bir enerji kaynağı sunacak. Bu kaynak, doğal olarak fosil yakıtlara bir son verecek ve bunun sonucunda da tahmin edildiği üzere daha yaşanılabilir bir dünya oluşturulmuş olacak. Bu bölgeye geçişin kanıtı olarak gösterilen en güçlü kaynak ise Schumann Rezonansı. Dünya’nın kalp atışı olarak nitelendirilen bu titreşim daha önceki zamanlarda 8.1 iken günümüzde 12.1’e yükselmiş durumda, ve hızla yükselmekte. 13.0 olduğunda ise “Null Zone”un tamamlanmış olacağı rapor ediliyor. Astrofiziksel hesaplamalara göre Foton Kuşağı’na saatte 208.800 km hızla gireceğiz. Kuşağın enerjisi fiziksel sonuçların yanında eterik ve spiritüel anlamda da kendini gösterecek.

Bilimsel veriler, ciddi ve hızlı bir değişim olduğuna işaret ediyor

Rus bilim adamları tarafından açıklanan değişimler de galaksinin merkezinden gelen enerjinin varlığını teyit eder yönde. Dr.Alexey N.Dmitriev’in çalışması gösteriyor ki gezegenlerin atmosferleri, gezegenlerin kendileriyle birlikte büyük bir hızla değişim geçiriyor. Örneğin Mars atmosferi zamanla daha kalınlaşıyor; Ay, kendi atmosferini oluşturmakta. Ya da bu tarz bir değişimi kendi gezegenimizde görebiliyoruz: atmosferdeki HO(hidroksit) oranı daha önce hiç ölçülmediği kadar fazla. Bu oran küresel ısınma, florkarbon emilimleri ya da bu tarz oluşumlar sonucu oluşmuyor; sadece kendilerini gösteriyorlar. İyonosfer tabakasında plazma jenerasyonu, magnetosferde magnetik fırtınalar, atmosferde ise siklonlar aracılığı ile enerji boşalımları oluşumları gözlemleniyor. Daha önceden nadir rastlanan atmosferik yüksek enerji fenomenine artık daha sık ve yoğun rastlanmakta. Gaz-plazma zarfının maddesel birleşimi de transforme olmaktadır. Gezegenlerin manyetik alanları ya da parlaklıkları da hızla değişiyor, artıyor. Jüpiter, Venüs, Uranüs ve Neptün, bu sonuçların alındığı gezegenlerden.

Rus Ulusal Bilim Akademisi Foton Kuşağı üstüne çalışmalar yapıyor

Dünyamızda eyleme geçmiş olan transformasyonlar ise aşikar. Gün be gün artan sismik aktivasyon, volkanik hareketlenmeler ve diğer bir çok doğal felaketler elbette ki gözlerden kaçmıyor. Dr.Dmitriev’in belirttiği ve dikkat çektiği nokta ise bu çeşit bir değişimin dünyada daha önce 10.000 yıl önce görülmesi. Burada göze çarpan ve bazı topluluklar tarafından ortaya atılan konu ise güneş ile dünyanın değişimleri arasındaki bağlantı. Maalesef bu tarz konularda çoğu bilgi ifşa edilmiyor. Bu tarz araştırmaların yapıldığı bir merkez de Sibirya’daki Rus Ulusal Bilim Akademisi. Burada yapılan çalışmalar sonucu edinilen bilgi ise şöyle: Şu anda Güneş Sistemi’nde yaşanılan enerjisel değişimin tek olası sebebi farklı-daha yüksek olan bir enerji alanına giriyor olmamız olabilir. Ve bu yüksek enerjiye geçişin sonucunda DNA spirallerinin kendileri de değişim geçirmekteler. Şimdiye kadar hayatımızda yer alan bilim araştırmaları sonucu elde ettiğimiz bilgilerle ortaya çıkarılan 2 sarmallı DNA yapısı hızla mutasyona uğramaktadır. Bu sıçrayışla da bu sarmalın 2’den 12’ye çıkacağı biliniyor. Bu enerji emiliminin Güneş Sistemi’ndeki tüm maddelerin özünü değiştireceği bekleniyor, ki bir bir de deneyimliyoruz çevremizde.

Aslında tüm bunlar, hücresel ya da ruhsal boyutta olsun, bize pek yabancı değil. Çevremizde her an deneyimlediğimiz olayların dökümü sadece. Kainata dikkatlice baktığımızda ve onu içsel sesimizle dinlediğimizde bunlardan farklı bir şey duymayacağımız da aşikar. Her gün yaşadığımız ve gün geçtikçe artan doğal felaketler, politik sürtüşmeler, savaşlar, içsel değişimler binlerce yıldır beklenilen dönemin getirileri elbette. Bunların hepsi asırlardır bekleniyordu; kutsal kitaplarda olsun, kadim medeniyetlerin yazıtlarında olsun her zaman karşımıza çıktılar. Şimdi ise bu değişime tanık oluyoruz ve yeni dönemin getirdiği farklılıklara yaşamlarımızı adapte etmeye hazırlanıyoruz. Zira başka seçeneğimiz de yok; ya değişimi kabul edecek ve “bir” olacağız, ya da eski enerji ile birlikte savrulmayı göze alacağız.”

Dönmek güzel

Dönmek ne güzel, hele serin bir İstanbul bulmak daha da güzel 🙂 Anadolu tarafında otobüs yolculukları zor oluyor, en ciddi sanılan otobüs firmaları bile her köşe başında durup yolcu alıyor. Bayram değil seyran değil otobüsler niye böyle tıklım tıklım dolu anlayamadım. Hatta öyle ki, ortalama on saatlik bir hat üzerinde bir koltuk üç kez el değiştiriyor. Sanırım kazançları oldukça iyidir bu firmaların. Yolcular açısından o kadar da iyi değil, saatler uzadıkça uzuyor, verilen hizmetin kalitesi düşük. (Bu arada Metro Turizm benden kötü puan aldı;  İstanbul diye getirdikleri yer bir dağbaşı, servis dedikleri ise saatte bir kalkan eski otobüsler, klima kalöriferle birlikte çalışıyor! Mola saatleri yolcunun ihtiyacına değil kendi dinlenme tesislerinin yerine bağlı! 12 saatlik bi yolculuktaki iki molanın biri 00.30 da ikincisi 03.30 da :))) vs vs… Anlatıp da kendimi yormama gerek yok, şartlar böyle ülkede.)

Karadenizde yollar çok güzel yapılmış, deniz boyunca ferah, modern. Bu beni sevindirdi. Epeyce fotoğraf çektim ama içinde doğru dürüst bişey çıkacak mı henüz bilemiyorum, ışık genellikle uygunsuzdu. İlginç olan bi diğer şey dokuz günlük o dilimde karadeniz kuzu gibiydi, minicik bi dalga bile görmedik! Sonuç olarak, yıllardan sonra Doğu Karadeniz’i gördüğüm için memnunum ama yine de böyle koştur koştur gezileri sevmiyorum, benim tarzım değil, gittiğim yerde en az bir ay kalmalıyım, yörenin insanı ile birlikte yaşamalıyım, ancak o zaman kendimi o farklı şeylere dokunmuş hissedebiliyorum.