Herhangi bir düşüşten sonra.
Başımı kaldırdığımda,hayatın amacını gördüm;
İki çift tek vucut güvercinlerde.
Biri aşıktı,diğeri maşuk.
Biri yuvaydı,diğeri çatı.
Hem dosttu,hemde düşmandan koruyacak kadar temkinliydi,
Yuvayı korumak için çatıyı gözetlemek gerekti.
Bana baktılar kırmızı gözleriyle.
Konuştular benle;
Biz tek severiz,
Tek’dir aşkımız.
Bir kez aşık oluruz.
Biz neden yapamayız diye döndüm içimdekine.
İçerdeki sessizlikle bütünleşmiş,konuşmayı unutmuş.
Gene dışarı baktım;gönül güvercinlerine,
Aşk’a kanat açıp,aşkla uçtular önümden.
Gone in 90 seconds
2012 kiyameti gerceklesirse Turkiye’de de elektrik ve iletisim sistemi felc olabilir!
Prof. Dr. Nejat Ince, Fellow IEEE, Paris Uluslararasi Astronotik Akademisi Uyesi, Rusya Federasyonu Teknolojik Bilimler Akademisi Uyesi, New York Bilimler Akademisi Uyesi
Prof. Dr. Levent Sevgi, Fellow IEEE, Dogus Universitesi Ogretim Uyesi
2012’de yasanabilecek olan, Carrington benzeri buyuk bir uzaysal olay dunyayi felce ugratabilir. Gunes kaynakli manyetik firtinalarin binlerce km uzunluklu yuksek gerilim iletim ve dagitim hatlari uzerinde olusturacagi cok alcak frekansli ve dogru akimlar, yuz binlerce trafonun asiri zorlanmasina ve patlamasina yol acabilecek. NASA raporuna gore, boyle bir olayda ABD’de 300’den fazla dagitim trafosu doksan saniye gibi kisa bir surede devre disi kalabilecek ve yaklasIk 135 milyon insanin yasamini felc edebilecek.
Bu potansiyel sorun Turkiye dahil Ekvatora kadar inen tum ulkeler icin soz konusu. Ikincisi, iletim hatlari aginin her turlu elektriksel yasam destek sistemlerimizle ici ice olmasinin yaratacagi sorunlar. Okullar, hastaneler, bankalar, savunma sistemleri, vb, dogrudan elektrik enerjisiyle calismakta. Soz konusu bu cok buyuk capli elektrik kesintilerinin etkileri hayal bile edilemeyecek kadar buyuk olabilecek.
…
BIR FELAKET SENARYOSU
Turkiye uzay arastirmalari alaninda ne yapacaksa yapsin, neyi hedefleyecekse hedeflesin, aciliyet acisindan su anda onemli bir problemle, bir felaket senaryosuyla karsi karsiya. Konu onemli ve guncel. Dis kaynakli bilimsel dergilerde bu konu degisIk sekillerde dramatize edilmekte. Ornegin, uluslararasi unlu bir dergide yer alan “Gone in 90 seconds” yazisinda (bkz, NewScientist, Mart 21, 2009) Michael Brooks bunu cok guzel, basit ve anlasilir bicimde ele almis.
Michael Brooks 22 Eylul 2012’de AB’de Manhattan semalarinda beliren yogun Arora isiltilariyla baslayan ve 90 saniye icinde ulkeyi karanliga gomecek olan yogun bir “gunes etkinligi” olayini senaryolastirarak anlatmakta ve nasil milyonlarca insanin hayatini kokten degistirebilecegini, her yonuyle Amerika’nin bir yil gibi kisa bir zaman diliminde az gelismis bir toplum seviyesine gerileyebilecegini irdelemekte.
Komik, gerceklesmesi olanaksiz gibi gorunen bu senaryonun bal gibi olabilecegi NASA’nin destekledigi ve Amerikan Bilimler Akademisi (NAS) tarafindan 2009 Ocak ayinda yayimlanan raporda acikca belirtilmekte. Raporun sorumlularindan Colorado Universitesi uzay hava uzmani Daniel Baker hizla buyuk bir felaketin kiyisina dogru yaklasmakta oldugumuza vurgu yapmakta.
…
IKI ANA SORUN
2012’de yasanabilecek Carrington benzeri bir olay iki ana soruna yol acabilecek. Birincisi, modern elektrik iletim/dagitim sistemiyle ilgili (bkz. Sekil 2). Kayiplari azaltmak, maksimum enerji iletimi saglamak amaciyla elektrik enerjisi barajlardan ve santrallardan tuketiciye cok yuksek gerilimlere cikarilarak gonderilmekte. Gunes kaynakli manyetik firtinalarin binlerce km uzunluklu yuksek gerilim iletim ve dagitim hatlari uzerinde olusturacagi cok alcak frekansli ve dogru akimlar, yuz binlerce trafonun asiri zorlanmasina ve patlamasina yol acabilecek.
Ornegin NASA raporuna gore, boyle bir olayda ABD’de 300’den fazla onemli dagitim trafosu doksan saniye gibi kisa bir surede devre disi kalabilecek ve yaklasIk 135 milyon insanin yasamini felc edebilecek. Bu potansiyel sorun Turkiye dahil Ekvatora kadar inen tum ulkeler icin soz konusu.
Ikincisi, iletim hatlari aginin her turlu elektriksel yasam destek sistemlerimizle ic ice olmasinin yaratacagi sorunlar. Okullar, hastaneler, bankalar, savunma sistemleri, vb, dogrudan elektrik enerjisiyle calismakta. Soz konusu bu cok buyuk capli elektrik kesintilerinin etkileri hayal bile edilemeyecek kadar buyuk olabilecek.
Cok katli buyuk binalara temiz icme suyu pompalanamayacak, benzin pompalari calismayacak, toplu tasima duracak, yogun bakim unitelerine enerji saglanamayacak, bir sure sonra her yerde yedekleme sistemleri de devre disi kalabilecek, evlerde, marketlerde sogutucular, derin dondurucular calismayacak, yiyecekler bozulacak, bankamatikler devre disi kalacak, insanlar para cekemeyecek, bilgisayarlar calismayacak, cep telefonlari susacak; kisaca yasam tam anlamiyla felce ugrayacak.
Sistemin cokmesi ve uzun sure devre disi kalmasinin toplum yasamindaki olumsuz etkileri uzun yillar surebilecek bir dunya felaketine donusebilecek. 1999 Marmara depremi, 2004 Asya tsunamisi, 2005 Katrina felaketleri konusulan bu senaryo yaninda onemsiz birer bolgesel olay gibi kalacak. Sadece isinma ve sogutma olmamasi nedeniyle milyonlarca insanin yasami tehlikeye girebilecek. Uzay bilimi ve teknolojileri derken, belki de hic akla gelmeyen ve fakat yasamsal oneme sahip bu tip konulari da dusunmemiz gerekecektir.
Turkiye 2012’ye hazir midir? Nasil hazirlanmalidir? Bu konuda bir risk yaklasim yontemi var midir? Boyle bir risk nasil yonetilmelidir? Gunes lekeleri her 9-14 yilda bir en yuksek seviyelere ciktiginda bu felaket senaryosu soz konusu olacagina ve bunun onceden kestirilemeyecegi bilindigine gore uzun vadede neler yapilmalidir? Iste Turkiye uzay bilimi ve teknolojilerinde neyi, hangi kuruluslari ile yapacagina karar verirken bu gibi acil ve yasamsal sorunlara da cozum uretmek zorundadir. Bu konular da bir baska yazida ele alinacaktir.
Cumhuriyet Bilim Teknik – 07.08.2009
Not: Yukardaki yazıyı alıntılamamın sebebi asla korkutmak değil, yalnızca büyük yerleşim birimlerinin doğayı tahrip ettiği ile ilgili onlarca yıldır söylenip durulan etkinin bu kez ani tehlikeler karşısında da insanları ve sistemi ne denli acze uğratabileceği hususuna dikkat çekmekti.
Kendi sınırları içinde kendi yiyeceğini üretemeyen yerleşim birimlerine biraz daha dikkatle bakalım, ille kötü senaryo olması gerekmesin 🙁
Uzun-sağlıklı yaşam
Kafkasya kökenli vatandaşların yaşadığı klasik bir Çerkez köyü olan Mersin’in yayla merkezlerinden Atlılar (Sadiye) köyünde halkın ortalama yaşam süresi 90’ı buluyor.
Mersin il merkezinden 45 dakikada, Adana il merkezinden ise 1.5 saatlik yolculukla ulaşılabilen Toros dağlarının eteğindeki Atlılar köyü, şehir gürültüsünden uzak, sadece büyük ve küçükbaş hayvanların seslerinin duyulabildiği tipik bir Anadolu köyü.
Yaz aylarında 150 olan hane sayısı kış aylarında 50’ye kadar düşen, şu sıralar karlar altındaki görünümüyle eşsiz bir görsellik sunan Atlılar köyünün en büyük özelliği ise, halkın ortalama yaşam süresinin 90’ı bulması.
Muhtar, köy halkının tamamı sebze ve meyvesini kendi üretir. Bir de buralar yazın serin, kışın da karlı geçer. Soğuk hava da insanın dinç kalmasını sağlıyor. Burada aile ortamında yaşıyoruz. Hiç kimse kimseyle kavga etmez, strese girmez, tam tersi birbirlerinin sorunlarına ortak olur. Bütün bunlar uzun ömürlü olmak için yetiyor” dedi. (Milliyet)
KENDİNİ KANDIRMAK
Akıl , doğanın kendisine duyular yoluyla bildireceklerini öncelemektedir; böylece akıl çabuk bir takım sonuçlar çıkararak bu erken doğmuş kurgulama ,önyargı veya önceden verilen yargıların(önyargı) duyuların mesajını çarpıtmasına yol açmaktadır.Böylelikle algısal hatalar ortaya çıkmaktadır ; olayların doğru boyutunu gözden kaçırarak ,yanlış yada belirsiz önkavrayışlara (önceden edinilmiş kanılar) ya da önyargılara bağlı kalmaktayız
İnsanın anlama yetisi kendi doğasından dolayı dünyada olduğundan daha fazla düzen ve düzenliliği varlığını varsayma eğilimindedir Bir düzenin geçerli olduğunu kabul eder , yani bununla ilgili bir inanç oluşturursak , önyargılarımızla uyuşmayan her deneyimi yok sayarız
Bir fikir edinildiği zaman insanın anlama yetisi bunu destekleyecek ve bununla fikir birliğine varacak her türlü sonucu çıkarabilir. Buna karşıt düşünce lehine çok daha fazla sayıda ve ağırlıkta örnek olması durumunda bile , esas düşünce bunu boş sayacak ya da küçümseyecek , veya bu büyük ve tehlikeli öngörü yüzünden kendinden önceki çıkarımların bozulmadan korunabilmesi için belli bir ayrımla bu karşıt örnekleri bir kenara ayırıp ,red edecektir.
Örneğin güvenli bir yolculuk için dua eden ve gerçekten de eve sağ salim dönen denizcilerin resmedildiği tabloları işaret ederek ibadetin gücünü savunanları düşünün ; Ancak dua ettikleri halde boğulan denizciler nereye resmedilmiştir
Bunlar tümüyle hurafeye yönelik yöntemlerdir ; İster astroloji ,rüyalar,kehanetler, kutsal değerler ve benzerleri olsun ;bu türdeki gösterişten zevk alan kişi bunların yerine getirildiği durumları önemseyecek ancak DAHA SIK MEYDANA GELMESİ HALİNDE BİLE bunların başarısız olduğu durumları boş sayacak ve bunların üzerinde durmayacaktır. Ancak daha büyük bir kurnazlıkta bu şeytan , felsefe ve bilimin tüm dallarına yavaş yavaş girmektedir; böylece kendinden sonra gelenlerle birlikte kendisini de olduğundan başka göstermekte ve makul hale getirmektedir
FRANCIS BACON
Doğu- Batı ve aydın sorunu
Atay’ın daktilo edilmiş notlarından alıntılanmıştır.
“Doğu doğudur, Batı da batı,’ Ünlü İngiliz şairi ve yazarı Rudyard Kipling böyle diyor bir şiirinde. Ve sözlerine iki dünyanın hiç bir zaman bir araya gelemeyeceğini ekliyor. Şiirin yazıldığı sırada İngiltere, hemen Asya’nın her yanında egemenliğini bütün şiddetiyle sürdürüyordu. Sanıyorum İngiliz şairi Kipling Doğu ile Batı’nın hiç bir zaman birbirini anlayamayacağını belirtmek istiyordu. Tarihsel gerçekler bu düşünceye pek uygun düşmüyor; bir kere, Batı, istediği gibi sömürebilmek için Doğu’yu tanıma konusunda çok çaba harcamıştır. Gerçekçi bir tutumla Doğu’nun toplumsal ve ekonomik yapısını anlamaya çalışmıştır ve bana kalırsa Doğu’yu ancak onu sömürmesine yetecek kadar tanıyabilmiştir. Bu bakımdan Batı, Doğu’yu durgun ve ekonomik yapısı zayıf bir dünya olarak yorumlamıştır. Evet bu bakımdan gerçekçi bir yorumla yaklaşmıştır Doğu’ya; ama ben Batı’nın, Doğu’daki gerçek özü sezebileceğini onu bir Doğulu gibi içinde hissedebileceğini sanmıyorum. Evet, Doğu’nun nasıl bir Doğu olduğunu Batı anlayamaz; ama Doğu, artık Batı’yı anlamaya başlıyor, artık Kipiing’in yaşadığı dönem çok gerilerde kaldı, artık İngilizler ne Hindistan’ı pençelerinde tutabiliyorlar, ne Çin, ne de Orta Doğu üzerinde oyunlar oynayabiliyorlar. İngilizlerin mirasına konduğunu düşünen ve belki İngilizleri bile bu nedenle kızdıran Amerikalılar bile, tarihlerindeki ilk yenilgiyi alıyorlar, Kamboçya’dan atılıyorlar, Vietnam’dan atılmak üzere son de, Batı’yı tanımaya başlıyoruz.
Batı’yı tanımak demek, elbette ona, eskilerin deyimiyle ‘Küffar’ demekle, bütün batılıları Kafir olarak bir yana bırakmakla olmaz. Kemal Tahir de gerçekçi bir insan olarak, gerçekçi bir romancı olarak, Batı kültürünü ve onun kaynaklarını bütün derinliğiyle tanımanın önemini anlamıştı. Özellikle bir romancı olarak bu ihtiyacı birçok sanat adamından daha kuvvetle duyuyordu. Ben, bir süre Kemal Tahir’in sohbetlerinde onun roman üzerindeki düşüncelerini dinlemiş olduğum için, mesela Deniel Defoe’nun Batı’da ilk romancı sayıldığını ilk olarak kendisinden öğrendim. Madame Bovary’nin gerçek dramının ne olduğunu Kemal Tahir’den öğrendim: sadece bir roman yazdığı halde Choderlos de Laclos’nun dünyanın büyük romancıları arasında yer aldığını ondan duydum.
Kemal Tahir de sanıyorum, Batı’yı öğrenme sorununda yüzyıllık bir geleneğin etkisiyle yola çıkmıştı. Birçok Doğulu aydın gibi Türk aydını da kendini anlayabilmek için aynı biçimde, Batı’dan yola çıkmıştır. Kendini ve toplumunu açıklayabilmek için Batı’daki örneklere benzetmeler yaparak çözümlemeler yapmıştır. Kemal Tahir de kültürel yaşantısına böyle başlamıştı. Bir bakıma başka çıkış noktası da yoktur. Roman gibi, Batı’ya özgü bir yazı dalında insan işe nereden başlayabilir? Bu çaba Kemal Tahir’den çok önce başlamıştı. Tanzimat ile birlikte Türk insanının duyarlığını bütün boyutlarıyla vermek isteyen, insanımızın özelliklerini bütün boyutlarıyla incelemenin heyecanını duyan yazarlar, insanı edebiyat ürünleri de tanımanın gerekli olduğunu hissettiler. Çünkü o güne kadar Türk insanının birey olarak nasıl düşündüğü, neler hissettiği pek bilinmiyordu, edebiyat dünyasında bu temalar pek belirgin olarak ortaya çıkmamıştı. Üstelik yaygın düşünce sistemlerinin çoğunda insanın kendi kişiliğini tanıması değil, kendi kişiliğinden kurtulması, kendi kişiliğini aşması sorunu önemliydi. Türk aydınları insanın birçok sorunuyla ilgili çözümleri, geçmiş yazarları çok ilgilendirmediğini gördüler ve hatta bu yüzden geçmiş kültürü bu bakımdan biraz fazla suçladılar; eski yazarların belirli kalıplar içinde söz söyleyen ustalar olduğunu ileri sürdüler. Tanzimat dönemiyle birlikte sorunlarının çözümlerini Batı’da aramaya başladılar. Romancılar da yanı davranışı benimsediler; çünkü insan bilim adamı olmasa da, romancı da olsa birçok araştırmaya ihtiyaç duyuyordu ve kendi kültüründe böyle araştırmaları bulamıyordu.
‘Kemal Tahir de Tanzimatçıların, Edebiyatı Cedidecilerin yolunda yürüyerek Batılı bir aydın tipi olabilirdi; ama Kemal Tahir’de Batı’nın çok iyi bildiği ve en Batılı sayılan aydınlarımızın bile çoğu zaman bilmezlikten geldiği bir özellik vardı: Kemal Tahir, gerçek bir sanatçı olduğu için ‘durmadan kendini ve dünyayı değiştirmeye çalışın bir insandı. Yani durmadan kendiyle ve dünya ile hesaplaşan bir insandı. Bu hesaplaşmalar sonunda kendinde ve sanatında gerekli değişimleri cesaretle yapardı. Dünya ile hesaplaşmasını ona açıkça ilan ederdi. Eskiler bu tür davranışa cesaret-i medeniye derlerdi sanıyorum. Yani öyle sıradan bir cesaret değildi bu; vahşinin, cahilin cesareti değildi, medeni insanın cesaretiydi.
Sanıyorum Kemal Tahir bir aydın olarak, bir yazar olarak, yani insanın ve dünyasını tanımak isteyen biri olarak ilk hesaplaşmalarından birini, hapishanede yapmıştı. Hapishanede Türk insanının zengin bir kesitiyle karşılaştığı zaman yapmıştı. Evet belki Batı’ya açılırken, Batı’dan yola çıkarken kendi insanımızı daha yakından tanımak için, onun derinliğini, genişliğini öğrenmek için Batı’nın sadece yöntemlerini bilmek istiyorduk. Ama bu işte biraz amacımızı aşmıştık, yetiştirdiğimiz a.ydın tipiyle halkından, insanından kopmuş bir yaratık ortaya çıkarmıştık.
Kemal Tahir romanlarında bu çelişkiyi bütün açıklığıyla belirtir. Onun köy yaşantısıyla ilgili romanlarının kahramanları büyük şehire onun kendisinden uzak, akıl almaz düzenine kuşku ve güvensizlikle bakar. Kemal Tahir, şehir insanını da anlatırken yer verdiği köylü tipleriyle bu çelişkiyi gene belirtir. ‘Bozkırdaki Çekirdek’ te köy enstitüsü kurarak köyü kurtarmaya gelenler, kendilerinin cumhuriyet aydınları değil, hala bir çeşit Osmanlı sayıldığını, köylünün kendilerine bu gözle baktıklarını görerek dehşete düşerler. Köy insanına göre bu cumhuriyet denilen şey, Osmanlının yeni bir düzenidir. Bilmiyorum, belki de enstitücüler, kendilerine biraz daha tarafsız bir gözle baksalardı, bu yargı karşısında o kadar dehşete düşmeyebilirlerdi. ‘Yorgun Savaşcı’da Anadolu’yu kurtarmak için İstanbul’ dan yola çıkan yorgun ittihatçılar halk tarafından genellikle ilgisizlikle ve kuşkuyla karşılanırlar. Hatta kasabalı, köylü onlara ‘ittihatçı gavuru’ olarak karşı çıkar.
Kemal Tahir aydının bu durumundan gene aydını sorumlu tutuyor. Çünkü aydının halkı tanıma imkanı vardır. Ama Batı’nın kalıplarını insanımızın şartlarını hiçe sayarak uygulamak isteyen aydınlarımız gerçekten aydın olma imkanını ‘Bozkırdaki Çekirdek’ te gördüğümüz gibi boşuna harcarlar. ‘Batı uygarlığı her gün tıraş olmakla başlar” diye düşünürler işin başlangıcında.
Kemal Tahir Türk aydının bu çıkmazdan kurtulmasını isterken romantik ve gerçekdışı hayallere de kapılmıyor; kendisiyle ve toplumla her an hesaplaşan insan olarak kendini aldatmıyor Kemal Tahir. ‘Bozkırdaki Çekirdek’ romanında köylüyü ve politikacı yı iyi tanımayan Halim Akın aydın takımının yanılgısını temsil ediyor, ama müfettiş Şefik Ertem de köy insanın. tanımadan girişilen ‘esdidü’ işini sökmeyeceğini görüyor. Yani olumsuz davranışlar aydın kesiminden geliyor, ama olumlu tipler de hemen her zaman aydınlardır. Çünkü Kemal Tahir gerçekten gerçekçi olan bütün yazarlar gibi, sömürülen, ezilen, horlanan, insan yerine konulmayan bir kalabalık içinden gerçek kahramanlar çıkamayacağını bilir.
Kemal Tahir’in olumlu kahramanları, mesela Cehennem Yüzbaşı Cemil, mesela gazeteci Murat, bizim gene toplumumuzun Batılı denebilecek kesiminin insanlarıdır. Evet onlar da özlerinde Doğuludurlar, ama bu başka bir tür doğluluktur, insanımıza ve onun kaynaklarına eğilen ama gene de yeni bir Türkiye kurulması gereğine inanan aydınlardır. Kemal Tahir gerçekçi bir yazar ve bence daha önemlisi gerçekçi bir insan olarak toplumumuzun, dönemini tamamlamış olan eski Doğulu günlerine döndürülemeyeceğini bilir. Bence eski günlerin özlemini yaşayan Doğucular, Kemal Tahir’de boş yere kendi hayallerinin yansımalarını görmeye çalışmaktadırlar. Kemal Tahir, özellikle köyle ilgili romanlarında köylüyü sömüren ve onun din duygularını kötüye kullanan yaman tipler çizmiştir ki, hiçbiri aklımızdan çıkmaz.
Kemal Tahir eserlerinde kullandığı diliyle bile, gerçek bir ilerici olduğunu göstermiştir. Onun dili bir yandan halkın yaşayan dilidir, bunu eski kaynaklarına kadar incelemiş ve bize bugünün dili olarak sunmuştur. Bir yandan da en ileri en arınmış Türkçeyi kullanır Kemal Tahir. Memur kelimesini yazarken onu apostrofla ortadan ikiye biçmez. Her şeyin sahte_sine düşmandır; Batı’nın sahtesine olduğuna kadar Doğu’nun sahtesine de düşmandır. Ve gerçek bilgi nereden gelirse gelsin, ister Batı’dan ister Doğu’dan, Kemal Tahir için makbuldür. Ne var ki, Batı özentisiyle yetişenler, gerçek insanımızı ortaya çıkaran araştırmalar yapacak yerde, ezberledikleri formüllere uygun insanların ülkemizde yaşadığını hayal etmişlerdir, bize olmadık kılıklar giydirmeye kalkmışlardır. Bu kılıklar içinde ne derece gülünç ve zavallı olduğumuzu gördüğü içindir ki Batı bizim için bir çıkmazdır Kemal Tahir’e göre. Onların bize giydirdiği sosyoloji, ekonomi, psikoloji bizi bu hale düşürdüğü içindir ki Kemal Tahir, bir konuşmasında da belirttiği gibi kendi kendisinin sosyologu psikologu ve felsefecisi olmayı gerekli görmüştür ve bunu Türk romancısına öğütlemiştir. Ve Kemal Tahir kendi kaynaklarımıza eğilerek Doğu’yu tanımayı başarmıştır. Sanıyorum bu kaynakları’ değerlendirirken Kemal Tahir gibi gerçekten aydın bir görüşe sahip olmak gereklidir aslında, yoksa ortaya gerçekten acık lı tipler bu tehlikenin ne gibi sonuçlar doğuracağını en belirgin örnekleridir. Bu karmaşık işin üstesinden gelmek için Kemal Tahir kadar güçlü ve Kemal Tahir kadar dürüst olmak gereklidir. Yani Kemal Tahir’e özenmek başka birçok kişiye özenmekten daha zor bir iştir. Eski günlerin özlemini yaşayanlar, Doğu-Batı sorununda ‘Biz Osmanlıyız, bizde daha çok adam bulunur.’ sözüne sığınıp Kemal Tahir’den yardım bekliyorlarsa, önce onun kahramanları gibi her şeyle hesaplaşmaya girişmelidirler.
Batı’ya özenen Türk aydını da bütün girişimlerine rağmen bir çeşit ruh ve düşünce tembelliğine sürüklenmiştir sonunda. Görünüşle yetindiği için, kendine özgü düşünce özgürlüğünden yoksun olduğu için Doğu’ya getirmeyi özlediği dinamizmi gerçekleştirememiştir. Ve en acıklısı Batı’nın gerçek değerini de hiç bir zaman sezememiştir. Mesela edebiyat alanında Batı’dan aktarılan örnekler bu durumu bütün zavallılığıyla ortaya sermektedir. Anlayamadığı bir kültürün ağırlığı altında ezilen bu tür aydın sonunda bitmek tükenmek bilmeyen anlamsız tartışmaların içinde yaratıcı yeteneklerini yitirip gitmiştir. Böylelerine Batı’nın da saygısı yoktur, ama Kemal Tahir gibi büyük ve gerçek bir insanla karşılaştıkları zaman durum çok başka olur. Kipling bu durumu aynı şiirinde şöyle anlatıyor:
Fakat iki güçlü adam karşı karşıya durdukları zaman, ikisi de dünyanın birer ucundan gelseler de,
O zaman ne Doğu kalır ne Batı, ne de sınır; artık onların ne doğdukları yer önemlidir, ne de hangi soydan oldukları.
Oğuz Atay