Dut, hem tadı güzel…

Prof.Dr. İbrahim Adnan Saraçoğlu

Değerli okuyucu, bu hafta sizlere beyaz duttan bahsetmek istedim. Şu sıralar tam mevsimi. Onu ilk defa 80’li yıllarda araştırmaya başlamıştım. İlk sorduğum soru, “neden bir yaz meyvesi olduğu” idi. O, bir kış meyvesi de olabilirdi… Kimyasını araştırdıkça neden bir kış meyvesi olamayacağı sorusunun cevabını bulmuştum.

Dutun en az 20’nin üzerinde türü vardır. Bunlar arasında en çok tanınanları şunlar:
Morus alba (beyaz dut), Morus bombycis, Morus nigra (karadut), Morus latifolia, Morus rubra (kırmızı dut), Morus notabilis, Morus liboensis
İç Anadolu ve Kemaliye bölgesinde yetişen beyaz dut türleri, Anadolu topraklarının endemik bitkisidir.
 Dut, dalından veya toplanır toplanmaz tüketilmelidir. Toplandıktan birkaç saat içerisinde tadı yavaş yavaş değişmeye başlar. Çünkü içeriğinde bulunan bazı etkin maddeler toplandıktan birkaç saat sonra değişime uğrar. Özellikle petunidin maddesi özelliğini toplandıktan kısa bir süre yitirmeye başlar. 

Dutun kurutulmuşu kış aylarında misafirlere ikram edilir ve uzun kış gecelerinin sohbet-lerinde ağzı tatlandırır, hem tatlı ihtiyacımızı karşılar, hem de o dönemlerde farkında olmadan koruyucu ve önleyici olarak doğal antibiyotik özelliğinden faydalanmış olunurdu. Yaz aylarında da dutun tazesini dalından tükettiğiniz zaman doğal bir antibiyotik tüketiyorsunuz demektir.

Kapanmayan yara için
Anadolu’da beyaz dut ve yapraklarının bazı iltihaplı hastalıklara karşı kullanıldığı Osmanlı’dan beri bilinmektedir. Dutun yapraklarında kendine özgü doğal antibiyotik ve antiseptik özelliği olan etkin maddeler bulunmaktadır. Şeker hastalarının derilerinde kapanmakta geciken yaralara karşı taze dut yaprağından Devamını oku “Dut, hem tadı güzel…” →

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Her yıl temmuz ayının ikinci haftasında görülen söğüt kelebekleri bu yıl da zamanlarını şaşırmadılar ve her zaman olduğu gibi hava karardıktan sonra çıkageldiler.

Milyonlarcaydılar. Ve ışıkların etrafında son danslarına koyuldular.

Ölmeden önce dans etmek…

Ya da ölümü dans ederek karşılamak…

Ve bir ışık selinin etrafında ölmek; ışıkla ölmek…

Ölmek mi gerçekten bu, yoksa ışığın büyüsüyle kendinden geçmek, sarhoş olmak mı?

Ölenlerimiz için niçin “Nur\ışık içinde yatsın” deriz? Nur\ışık içinde mi koşuyorlar kelebekler de ölümlerine?

Ölmek ne kadar güzel böyle! Işıklar içinde ölmek… Işıkla birlikte ölmek…

Ve zamanında ölmek…

Şaşırmamak zamanı; vakti geldiğinde koşa koşa gitmek ölüme ve dans ederek sunmak kendimizi ecel meleğinin eline.

Ve en güzel şekilde ölmek…

En güzel şekilde yaşayamasak bile en güzel şekilde ölebilmek… Ölürken bari en güzel şekilde ölebilmek…

Yoksa en güzel şekilde ölmek de en güzel şekilde yaşayanlara mı ait?

Michael Jackson, 25 Haziran 2009 günü öldüğünde, bu onun için en güzel zaman mıydı? Ölmesi gereken zamanda mı ölmüştü?

Peki, en güzel şekilde ölebilmiş miydi Michael Jackson? Hayatı boyunca dans etmişti; evet ama, ölmeden önce ne yapmıştı acaba? Dans ederek karşılayabilmiş miydi ölümü? Ve ışığın ne kadar içindeydi öldüğünde?

Elvis Presley gibi ölmekten korktuğundan söz etmiş bir ara. Yoksa bu, onun gerçekten Elvis Presley gibi ölmek istediğini mi yansıtıyordu? Ölümsüz olamak için tam zamanında ve Elvis gibi ölmek… Fazladan yaşanan ömür, yaşanmış olan güzel hayatı kirletmekte çünkü.

Bence ölmek için geç kaldı Michael Jackson. Elvis gibi tam zamanında ölemedi. Öyle bir zamanda ölmeliydi ki, bu, onun sanatta en zirvede olduğu bir zamana denk gelmeliydi.

Oysa öyle bir zamanı Michael Jackson çoktan geçirmişti.

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Mozart da tam zamanında ölmüştü oysa. Hatta ölümün zamanını geçirmemek için Requiem’u bile bitirmeyi bekleyememişti. Kelebekler gibi bestesini bile oracıkta bırakarak süzülüp çıkmıştı yaşamdan.

Ah, ne heyecan verici bir şey zamanında ölmek!

Ve kelebekler gibi ölmek…

Işıklar içerisinde ve dans ederek ölmek.

Hz. Hüseyin ve Kerbela olayı

Hz. Hüseyin Mekke’de bulunduğu günlerde halk kendisini ziyarete geliyor, hatırını soruyordu. Bunlar, Umre yapmak için Mekke’de bulunan civar bölge insanlarıydı. Bu arada Kabe’nin yakınından ayrılmayan, gün boyu orada namaz kılıp, tavaf eden İbn Zübeyr de diğer ziyaretçilerle birlikte kendisini görmeye geliyordu.

Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr için o sırada en önemli kişiydi. Çünkü Hüseyin Mekke’de bulunduğu sürece, Hicazlılar İbn Zübeyr’e bîat etmezdi.

Öte yandan Muâviye’nin ölümü ile Yezid’e bîat edildiği haberi Küfe’de duyulunca, halk Yezid hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Şiîler ise, ileri gelenlerinden Süleyman b. Surad’ın evinde toplanarak durum değerlendirmesi yaptılar. Buradaki toplantıda Hz. Hüseyin’e, kendisine bîat etmek için davet mahiyetinde mektup yazmaya karar verdiler. Neticede yüz elliye yakın mektup gönderildi. Bu mektupları alan Hz. Hüseyin Kûfelilere şöyle bir cevap yazdı:

«Ne yapmak istediğinizi anlıyorum. Şimdi size kardeşim, amcamın oğlu ve güvendiğim akrabam Müslim b. Akıl’i gönderiyorum. Oraya vardıktan sonra sizin durumunuz ve düşünceniz hakkında bana mektup yazmasını söyledim. Eğer bütün halkın ve ileri gelenlerin düşüncesi bana yazılan düşünceler etrafında birleşiyorsa, yakında size gelirim. Yemin ederim ki, halife Kur’an’la amel eden, adaletten ayrılmayan, hak dini yaşayan bir kimseden başkası olamaz.»

Sonra Hüseyin, Müslim b. Akîl’i çağırarak Kûfe’ye gitmesini söyledi. Allah’ın yolundan ayrılmamasını, bu meseleyi gizli tutmasını tenbih etti. Eğer halk birlik olmuşsa en kısa zamanda durumu kendisine bildirmesini istedi. Müslim, Kûfe’ye doğru yola çıktı. Bu esnada Küfe valisi, Numan b. Beşir idi. Müslim, Küfe’ye. varınca Şiîler kendisine
gelip gitmeye başladılar. Bu durumu haber alan Numan, minbere çıkarak, kısa bir konuşma yaptı. Aslında mutedil, iyilik sever birisi olan Numan şöyle diyordu:

«Ey müslümanlar! Fitne ve ayrılıkta yarışmayın. Çünkü bunlar insanlann yok olmasına, kan dökülmesine ve malların yağma edilmesine yol açar. Şunu biliniz ki ben ancak benimle savaşanlarla savaş edip, bana saldıranlara karşı saldıracağım. Sizin uyuyanınızı uyandırmayacak, şüphe, zan ve delilsiz hiç kimseyi cezalandırmayacağım. Fakat siz durumunuzu açıkça ortaya koyar, biatinizi iptal eder, halifenize baş kaldırırsanız yemin ederim ki, kabzası elimde olduğu sürece kılıcımı kafanıza indiririm. Sizi benden kimse kurtaramaz ve yardım edemez. Umarım ki içinizde hakkı görebilenlerin sayısı yanlış fikirli olanlarından çoktur.»

Numan bu konuşmayı yapınca, orada bulunan Emevî taraftarı biri ayağa kalkarak, «Bu kargaşayı ancak cesur biri önler. Sizin bu görüşlerinizi ancak zayıf kimseler ileri sürerler» diye çıkıştı. Numan, bu adama, «Allah’ın yolundan ayrılmamış zayıf bir insan olmak, benim nazarımda Allah’a karşı gelmiş güçlü biri olmaktan daha iyidir» diye cevap verdi ve minberden indi.

Daha sonra bu adam Yezid’e bir mektup yazarak, Müslim b. Akîl’in geldiğini, halkın ona bîat etmeye başladığını bildirdikten sonra şunları ilâve etti:

«Eğer Kûfe’yi gözden çıkarmadınızsa, oraya güçlü, emrinizi yerine getirecek ve sizin düşmanlarınıza karşı aldığınız tedbirleri alabilecek bir kimse gönderiniz. Numan zayıf bir insandır.»

Bunun üzerine Yezid, Numan’ı görevinden aldı ve onun yerine Basra valisi olan Ubeydullah b. Ziyad’ı getirdi. Yezid’in Müslim’i yakalayıp idam etme veya sürgüne gönderme emriyle Kûfe’ye gelen Ubeydullah halkı toplayarak onlara şu konuşmayı yaptı:

«Halife beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yoksullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi muamele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı katı davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, isteklerini yerine getireceğim. İyilerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir özkardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kırbacım emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üstünde olacaktır. Artık herkes dilediğini yapabilir.» diyerek sözünü bitiren vali ayrıca minberden inerken şu tehdidi de savurdu: «Bana içinizde bulunan yabancıları, Şiileri, Haricîleri, fitne ve ayrılıkçıları yazıp bildireceksiniz. Kim bunların listesini verirse kurtulur. Bildirmeyenler ise kendi ailesinden herhangi bir muhalif ve başkaldırma çıkmayacağına dair bize garanti vereceklerdir. Bu iki şıktan birini yapmayandan sorumlu değiliz. Bu, onun mal ve can dokunulmazlığı kalkar, demektir. Eğer herhangi birinizin evinde bize bildirilmemiş bir halife muhalifi yakalanırsa o evin sahibi evinin kapısında asılır.»

Müslim, İbn Ziyad’ın yaptığı konuşmayı haber aldıktan sonra Hânî b. Urve’nin evine sığındı. Ev sahibi olsun, Müslim olsun bu durumu istemeye istemeye yaptılar. Şiîler bu defa oraya gelip gitmeye başladılar. Müslim’in orada kaldığını öğrenen İbn Ziyad, Hânî’ye haber gönderip, makamına getirtti ve: «Ben onun sağ kalmasını istiyorum. O ise beni öldürmek istiyor. Seni kim murad’dan salıverdi ise ancak o affeder» şeklinde bir şiirle karşıladı. Hânî, «Mesele nedir?» diye sorunca şu açıklamayı yaptı: «Ey Hânı! Evinde halife ve müslümanlar için düşünülen şeyler nedir? Müslim’i getirip evine alıyor, ona silâh ve asker topluyorsun. Bunların gizli kalacağını mı sanıyorsun?» Hânî bu sözlere itiraz edemedi. Bunun üzerine İbn Ziyad kendisinden Müslim’i teslim etmesini istedi. Fakat Hânî, halkın kınamasından çekindiği için bunu kabul etmedi. İbn Ziyad’ın emriyle tutuklanan Hânî, valinin sarayında hapsedildi. Bu durumu öğrenen Müslim adamlarına – aralarında parolaları olan – «Fa Mansur!» diye bağırdı.

O güne kadar Müslim’e bîat edenlerin sayısı on sekiz bin kişi olup bunlardan sadece Müslim’in bulunduğu ev etrafında nöbet tutanlar dört bin kadardı. Halk Müslim’in etrafına toplandı. Halkı ayaklandırıcı bir konuşma yapan Müslim valinin sarayına doğru hareket etti. Cami ve sokaklar insanlarla dolup, taşıyordu. Bu arada valinin yanında otuz muhafız, yirmi kadar Kûfeli eşraf ailesi ve kölelerinden başka kimse yoktu. Eşrafla bir görüşme yaptı ve daha sonra Kesîr b. Şihab’ı çağırarak kendisine bağlı adamlarıyla harekete geçip halkı Müslim’in etrafından koparmasını söyledi. Muhammed b. Eş’as’a da kendisine bağlı kimselerle ortaya çıkıp, kendilerine katılanların kurtulacağını ilân etmesini emretti. Diğer bir kısım eşraftan da aynı şeyleri istedi. Birkaç kişiyi ise yanında alıkoydu. Eşraf valinin emrini hemen yerine getirdi. Bu arada sarayda kalanlar da halkın karşısına geçerek devlete bağlı olanların korunacağını söylediler. İsyancıları tehdit ettiler. Bu durumu gören halk dağılmaya başladı. Öyle bir dağılma oldu ki, camide Müslim’in yanında sadece otuz kişi kalmıştı. Nereye gideceğini şaşıran Müslim kaçarak bir yere gizlendi. Fakat gizlendiği yeri öğrenen vali, Muhammed b. Eş’as’ı göndererek yakalatıp getirtti. Müslim yakalanınca Muhammed’e şöyle dedi:

«Görüyorum ki şu anda beni koruyamazsın. Fakat acaba bir elçi gönderip Hüseyin’e durumu bildirmesini, benim namıma ona, geri dönmesini, Küfelilere aldanmamasını, çünkü bunların onun babasına neler yaptıklarını söylemesini sağlayabilir misin?»

Muhammed, Müslim’in bu isteğini yerine getirdi. Valinin huzuruna getirilen Müslim orada öldürüldü. Daha sonra da Hânî öldürüldü.

Öte yandan Mekke’de bulunan Hüseyin artık Kûfe’ye gitmeye iyice karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris gelerek kendisine şöyle dedi:

«Duyduğuma göre Irak’a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulunduğu bir şehre gitmeni senin için mahzurlu görüyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım edeceğini vadedenlerin seni öldürmesinden korkarım.»

Hüseyin, Amr’a teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn Abbas da geldi: «Halk senin Irak’a gideceğini söylüyor. Bana ne yaptığını açıklar mısın?» dedi. Hüseyin, «Şu bir-iki gün içinde gideceğim» diye cevap verdi. İbn Abbas sözünü şöyle sürdürdü: «Allah böyle bir şey yaptırmasın. Bana söyler misin, sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanını kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan, git. Yok eğer savaşa çağırıyorlarsa, seni aldatmalarından, cayıp sana karşı çıkarak, yalnız bırakmalarından, hattâ sana karşı ayaklanarak en fena kötülüğü işlemelerinden korkarım.»

Hz. Hüseyin: «Düşüneyim, bakalım ne olacak» diye karşılık verdi. O gün gidip ertesi gün yine gelen İbn Abbas bu defa şöyle diyordu:

«Amca oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama sabredemiyorum. Eğer düşündüğünü yaparsan başına bir felâket gelmesinden korkuyorum. Iraklılar dönek insanlardır. Onlara sakın yaklaşma. Burada kal, sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar sana yazdıkları gibi gerçekten seni istiyorlarsa, sen de onlara yaz, önce memleketlerinden valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, ondan sonra git. Şayet illâ gitmek istiyorsan, Yemen’e git. Orada farklı topluluklar var. Yemen geniş bir yerdir. Ayrıca orada babanın taraftarları da vardır. Bir tarafa çekilir, mektuplar yazar, halka gönderir, elçi ve propagandacılarını yayarsın. O zaman belki istediğin ortam doğabilir.»

Hz. Hüseyin bu sözleri kabule yanaşmıyordu. İbn Abbas şöyle devam etti: «Şayet gitmekten vazgeçmiyorsan kadın ve çocuklarının gözü önünde şehit edilmenden korkarım. İbn Abbas’ın bu uyarıcı sözleri Hüseyin’e hiç tesir etmedi.

Daha sonra hanım ve çocuklarını alarak yola çıktı. Yolda şair Ferezdak’la karşılaştı. Geldiği tarafta halkın ne durumda olduğunu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi: «Halkın gönlü senin yanında, ama kılıçları Emevıler’i destekliyor. Kader gökten geliyor. Allah ise dilediğini yapıyor.»

Yolda ayrıca, Abdullah b. Cafer’den dönmesi için Allah adına and veren bir mektupla, Medine valisi Amr b. Saîd’den dönmesini ve kendisini koruyacağını ihtiva eden bir başka mektup geldi. Bu iki mektuptaki isteği de reddeden Hüseyin yoluna devam ediyordu. Yolda bir ara Abdullah b. Muti’ ile karşılaştı. Abdullah and vererek içinde bulunulan nazik durumu hatırlattı ve şöyle dedi: «Eğer Emevîler’in sahip oldukları halifeliği ele geçirmek istiyorsan, seni öldürürler ve artık ondan sonra çekinecekleri hiç bir kimse kalmaz. Ne olur, İslâm’ın, Kureyş’in ve Arapların hatırı için bunu yapma, Kûfe’ye gitme, Emevîler’le karşılaşma!»

Fakat Hz. Hüseyin yoluna devam etmekten başka bir fikre yanaşmıyordu. Sa’lebîye denilen yere gelince, orada Müslim b. Akîl’in öldürüldüğü haberi duyuldu. Beraberinde bulunanlardan bazıları, «Allah için buradan geri dön, Kûfe’de senin yardımcın ve taraftarın yoktur. Hattâ onların sana karşı tavır almış olmalarından korkarız» dediler. Müslim’in çocukları ileri fırlayarak şöyle dediler: «Ya intikamımızı alırız veya babamız gibi şehit oluruz. Ama asla geri dönmeyiz.»

Akabe girişine varıncaya kadar yola devam ettiler. Orada karşılaştıkları bir Arap da şöyle dedi: «Allah için dönünüz. Vallahi kılıç ve mızrakların üstüne doğru gidiyorsunuz. Şayet o, gelmen için sana haber gönderenler, savaşa girmeni önleyip, işleri düzene koymuş olsalardı ve sen de o zaman gelmiş olsaydın buna bir diyecek olmazdı. Fakat bu durumda bana kalırsa yapılacak tek şey dönmektir.»

Hz. Hüseyin ve beraberindekiler Şiraf’ı terkeder etmez, Hurr b. Yezid komutasında bin kişilik bir süvari birliğiyle karşılaştılar. Hüseyin şöyle dedi:

«Ey insanlar! Allah da biliyor, siz de biliyorsunuz ki, ben buraya, sizin gönderdiğiniz mektup ve elçiler üzerine geldim. Halifeniz olmadığını, benimle durumunuzun düzeleceğini yazmıştınız. Eğer bana verdiğiniz sözlerinizde duruyorsanız, şehrinize girerim. Aksi halde sözünüzü yerine getirmez ve benim gelişimden dolayı rahatsız olursanız geldiğim yere geri dönerim.»

Kimseden bir ses çıkmayınca Hurr cevap verdi: «Sizinle karşılaştığımızda bir an bile beklemeden sizi yakalayıp, Kûfe’ye Ubeydullah b.Ziyad’a götürmemiz emredildi.»
«Ölüm bundan daha iyidir» diye söylenen Hz. Hüseyin, adamlarına, atlarına binmelerini, geri döneceklerini söyledi. Fakat Hurr bırakmıyordu. Hüseyin, «Anan seni kaybetsin, ne istiyorsun?» diye çıkışınca Hurr şöyle cevap verdi: «Senden başka biri bunu söyleseydi, kim olursa olsun aynı sözle mukabele ederdim. Fakat senin annenin adını kötü sözle ağzıma alamam. Olsa olsa ben onu en güzel şekilde anarım.»

Sonra Hüseyin’in Medine’ye dönmesini önlemek için onu takibe başladı. Hüseyin kuzeye doğru yönelmiş, Ninova’ya ulaşmıştı ki, orada İbn Ziyad’ın kendisiyle savaşmak üzere göndermiş olduğu Ömer b.Sa’d b. Ebî Vakkas komutasında başka bir birlikle karşılaştı. Ömer, Hüseyin’e bir elçi göndererek oralara kadar niçin geldiğini sordurdu.

Hüseyin ise, Hemşehrileriniz bana kendilerine gelmem için mektuplar yazmışlardı. Onun için gelmiştim. Eğer şimdi istemiyorlarsa geri dönerim» diye haber gönderdi. Ömer’den bu haberi bildiren mektubu alan İbn Ziyad: «Şimdi, pençelerimizi uzattığımız zaman mı kurtulmak istiyor? Bu zaman kurtulma zamanı değil artık» şeklinde bir şiir söyledi ve Ömer’e bir mektup yazarak, Hüseyin’den Yezid için bîat almasını emretti: »Eğer Hüseyin bu teklifi kabul ederse mesele biter. Aksi halde orada bulunan tek su kaynağıyla alâkalarını kes ve onları susuz bırakarak muhasara altına al» diyordu. Hz. Hüseyin, kendisini bıraktıkları takdirde geldiği yere döneceğini söylüyordu. Burada Hz. Hüseyin’in Yezid’e bîat etmeyi kabul ettiğine dair dolaşan rivayetler doğru değildir. Hz. Hüseyin, Medine’ye dönmek istediğini bildirdiyse de karşı taraf onların dönmesini kabul etmiyor, İbn Ziyad’ın vereceği hükme razı olmalarını teklif ediyorlardı. Durum ne olursa olsun böyle bir şey de Hüseyin’in kabul edeceği bir istek değildi. Artık savaşmaktan başka bir yol kalmamıştı.

H. 61 senesinin 10 Muharreminde (10 Ekim 680) iki taraf savaşa tutuştu. İçinde Suriyeli bir tek kişi bile bulunmayan Irak ordusu ile sayıları sekseni geçmeyen küçük topluluk vuruşuyorlardı. Çok geçmeden Hüseyin ve adamları şehit edildiler. Bu tarafın kaybı yetmiş iki kişiydi. Ömer’in ordusundan da seksen sekiz kişi ölmüştü.

Hüseyin’in başını, kızları ve kardeşleri ile hasta olan oğlu küçük Ali’yi İbn Ziyad’a götürdüler. İbn Ziyad bunları Yezid’e gönderdi. Şam’a varılıp da bu haber Yezid’e ulaştırılınca, Yezid ağlayarak şöyle dedi:

«Bana Hüseyin’i öldürmeden itaat ettirmenizi istemiştim. İbn Sümeyye’ye Allah lanet etsin. Hüseyin’le ben karşılaşsaydım , kendisini bağışlardım. Bütün bunlar neden oldu, biliyor musunuz? Hüseyin, şöyle demiş: ‘Babam onun babasından, anam onun anasından, dedem de onun dedesinden daha üstündüler. Ben de ondan daha üstünüm. Halifeliğe ben ondan daha lâyıkım.’ Babasının benim babamdan üstün olması meselesini Allah bilir. Her ikisi de Allah’ın huzuruna gitmişlerdir. Ayrıca halk, hakemlerin kimi üstün tuttuğunu da bilmektedir.

Muhakkak ki anası Fâtıma, Rasûlullah’ın kızı benim anamdan daha üstündür. Dedesi de benim dedemden daha üstündür. İmanı olan kimse onun bu dünyada bir benzeri olduğunu düşünemez. Fakat son sözünü, kendi içtihadına göre söylemiş ve: ‘De ki: Ey mülk sahibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden alırsın.'(Âl-i İmran Sûresi, 26. ayet) âyetini okumamıştır.»

Sonra kadınların kendi evine alınmalarını emretti. Yezid ailesinden olan bütün kadınlar, teker teker gelerek acılarını paylaştılar. Daha sonra mal ve zînetlerinden ne kaybolmuşsa kendilerine bedelini ödediler. Yezid, bir ara Ali b. Hüseyin’i yanına getirtti, Medine’ye gitmeleri için gerekli hazırlığı yaptırdı ve orada herhangi bir ihtiyaçları
olursa kendisine yazmalarını söyledi. Böylece İslâm tarihindeki bu elîm olay da arkasında silinmeyecek izler bırakarak kapanmış oldu.

Sorularla İslamiyet

Geniş bilgi için; Asım Köksal’ın İslam Tarihi 11. cilt 167-212 sayfalar arasını okumanızı tavsiye ederiz

Bilinmeyen ünlü Türkler: Hz. Muhammed Türk müydü?

Sevgili Dostlar;

Bu başlık altında yeni bir yazı dizisine başlıyorum. Dünyadaki çoğu yabancı ünlü şahsiyetlerin aslen Türk olduklarını göstereceğim. Bunların kimi Müslüman, kimi başka bir dinden kimi de ateist.

Sanıyorum böyle bir çalışma şimdiye kadar Dünyada yapılmış değil. Alanında ilk olan bir çalışmadır. Gözlerinize inanamayacaksınız!

Artık ezberlerimizi bozma zamanı geldi. Hazır olun. Tarih yeniden yazılıyor.

İlk olarak çok ünlü bir kişilikle başlayalım;

Hz. Muhammed Türk müydü?

‘Hz. Muhammed’in kökeni ve Ehl-i beyt’in Türkler tarafından neden bu kadar sevildiği hakkında bazı bilinmeyenleri sizlerle paylaşmak istedim..

Hazreti Muhammed, Hz İbrahim’in soyundandır. Hz. İbrahim ise, Sümer kavmine gönderilen bir peygamberdir.

Sümerler hakkında yapılan bir çok bilimsel araştırma sonucunda, Sümer ırkı yerli ve yabancı Sümerologlar tarafından Türk ırkı (Turani bir ırk) olarak kabul edilmektir. ( Örneğin, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın araştırmalarına bakılabilir)(Muazzez İlmiye Çığ’ın Bilim ve Ütopya dergisinin Nisan 2009 sayısında bu konuda yayınlanmış yazısına bakılabilir. kutadgu)

Sümerler mezapotomya milletlerinin genel adıdır. abi. ad, semud ve ba’al kavimlerinde oluşmuşlardır. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimizin kökeni Araplarda Adnani’ler diye geçen Arap kökenli olmayıp ‘Araplaşmış Arap’ diye tabir edilen bir kavimden gelir..

“…Araplar bendendir, ama ben Arap değilim…” Hadis-i Şerif’i belki de bu gerçeği açığa vurmaktadır.

Ve ilginç olan yapılan araştırmalar sonucunda Adnanilerin aslında beyaz bir ırk olduğu görüldüğüdür (esmer tenli Arapların aksine)

Yine, Hz. İbrahim’in oğlu, Hz İsmail’in soyundan gelen, Hz Muhammed’de bir çok hadis kaynağında kendi soyunu İbrahim(a.s)’a dayandırdığını görürüz.

Hz. İbrahim’in iki oğlundan, Hz İsmail Mekke’de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Hz İbrahim diğer oğlu İshak Kudüs’e gitmiştir. Burada hemen belirtmek gerekir ki, Bütün peygamber’lerin soyu, ve Hz. İbrahim’in soyuna dayanır. Bu Hıristiyan, Yahudi ve dahi birçok semavi dinde böyledir. Ve Dinler arasında bu konuda bir çelişme yoktur.

Beklide Hz. Muhammed bu nedenle bir hadis-i şerifinde “..Kendisinin her kavimle bir akrabalığı olduğunu..” söylemiştir.

Hz. Muhammed’in, Neden Medine’ye hicret ettiği de çok önemle üzerinde durulmalıdır. Peygamberi medineye bizzat davet eden İsrail oğullarından Yahudi olan, Evs ve Hazrec kabileleri Sümer asıllı Yahudilerdendi. Yani (Yahudi olan hazar Türkleri gibi), Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. (Bu konuda yazara katılmıyorum. Hz. Muhammedi Medineye davet eden Evs ve Hazrec, yani Hicretten sonra ENSAR(yardım eden) olarak adlandırılacak Medineli kabileler yahudi değildi. Medineli Yahudiler ayrı bir grup oluşturuyordu. Yanlız bu Evs ve Hazrec kabileleri Sümer kökenli Türkler olabilir! Unutmayalım Biz Türklerin çok saygı duyduğu İstanbuldaki Eyüp Sultan Hz. de Medineli ve Ensardandı, yani Türk asıllı olma ihtimali var. Türklerin alacağı İstanbula önceden geldi ve kuşatmada vefat etti. Peygamberin teşvikiyle İstanbula geldi. Kutadgu)

Akabe biatinde “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamber, Sümer ırkından gelen, Evs ve Hazrec kavimlerine hitaben,

“Kanınız kanımdandır” yanıtını almışlardı..

Asıl ilginç olan olan ise, putperest, Kureyş kabilesi ile Hz. Ali’nin babası ve Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip arasında geçen şu diyalogdur:

“… Ey Ebu Talip! Ya yeğenini susturup davasından vazgeçir! Ya da Türk yurtlarına çekilip gidin!..”

Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:

“…Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor
Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler
Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/
İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk/
Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz.”

Ebu Talip’in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.

Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti…

Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber: “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye yanıt verdi…

Yazın oluşturulurken yararlanılan kaynak: Muharrem Kılıçın Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed’

http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=55684

Yukarıdaki yazıya katılıyorum. Bu bilgilerin yüzde yüz doğru olduğundan emin değiliz, ama doğru olma olasılığı çok yüksektir.

Hz. İbrahim eğer Sümer peygamberi ise, Sümerlerin Türk olduğu artık ispatlandığına göre Hz. Muhammed de Türk kökenli olmaktadır.

Hz. İbrahim Sümer kenti olan Urukta(veya Ur) yaşamış daha sonra Türkiyede Urfa’ya geldiği söylenmektedir. Urfa’nın Ur’u oradan gelmektedir ve Türkçedir. daha sonra Mısır ve Filistine gidiyor. Kabri Filistindedir.

Nemrut zalim ve puta tapan bir Babil kralıdır. Ve Hz. İbrahimi mancınıkla ateşe atıyor ama ateş bir gül bahçesine dönüşüyor.

Hz. İbrahimin oğlu İsmail Mekkeye geliyor ve oraya yerleşiyor. dolayısıyla Arapların arasına karışıyor ve soyu Hz. Muhammede kadar geliyor.

Siteye bakamadım

Tegafüle arkadaşa karşı olmakla beraber hak verdim ve siteye bakamayış dedim.
Türk diniyle başlayacağım demişim, ama hani siteye ulaşamayınca gecikince gündem değişmiş. Gündem bu değişir. Değişmezse olmaz. Olsun. Ama bir arkadaş ilk yazımda nagualla sınırlı kaldığımı söylemiş ve buna karşı çıkmış. Bende katılıyorum. Ama nagual sınırsız olduğuna göre sınırlı kalmamış olmalıyım değil mi? Değil. Peki. Bir hayranım benim kaç aylık olduğumu sormuş. Siteye göre 6 hafta 6 günlüğüm. Sayın canu’ ya teşekkürü bir borç bilirim. Gerçekten sanattan anlayan insan sayısı ne kadar az. Üzücü ama böyle. Bu yüzden yazdığım şiirleri size ithaf edeceğim, sayın canu.
Türkler bu haftaya damgasını vurmuş. Uygur Türk’lerine karşı girişilen katliam etkili olmuş gibi. Bu gerçekten dehşet verici bir olay. Bütün diğer katliamlar gibi.
Ancak Uygurlar nasıl olupta 1000 yıldan uzun zamandır doğru dürüst bir direniş örgütleyememiş ve bu biçimde bir yaşamı kabullenmişlerdir. Sanırım bunda Türklerin örgütlenmeye karşı üstün bir
içgüdü geliştirmiş olmalarının rolü var. Örgütlenmeyelim. Birbirimize asla güvenmeyelim. Birlik noktalarını aramaktansa ayrılıklara bakalım. Küçük olsun benim olsun. 35 milyonluk Azerilerin, 3 milyonluk Ermenilerle giriştiği savaşı anımsayın. Ya da anımsamayın.
Katliamlar ve soykırım hakkında sitede aydınlatıcı yazılar var. İkinci cihan harbindeki sayı 6 milyon değil 200-300 binmiş , Anadolu ‘da Yavuz’un katlettiği Alevilerin sayısı da 40 bin değilmiş. Bunlar çok sevindirici gelişmeler. Biraz daha çaba gösterirsek, sanırım önce yahudilerin Alman’ları öldürdüğünü bulacağız. Zaten ziklon mu siklon mu bir gaz var, bilirsiniz insanları toplu halde ve hızla öldürüyor. Burada gaz ve alev arasındaki ilişkiye dikkatinizi çekerim. Alev gazla ilişkiye ne olur. Sorarım size ne olur? Beni daha fazla zorlamayın. Araştırmak lazım. Sonra Aleviler kim diyoruz. Her şey apaçık ortada. Çünkü güneş balçıkla sıvanmaz, gözler sıvanır. Asıl konu eski Türklerin diniydi. Bu konuda araştırmalar yaptım. Çıktım sokaktaki insanlarla konuştum. Minibüs şöferlerine sordum, meyhaneleri dolaştım, Kemeraltı’nda esnafla konuştum. Üşenmedim Kadife kaleye çıktım. Meditasyon yaptım. İnternete baktım. Çok yorucu bir çalışma oldu. Ama sonunda gerçeğe ulaştım. Ama sizler için canım feda. Bilimsel düşünmek benim tek ilkem.
Sonucu açıklıyorum……
Eski Türkler tek tanrıya inanıyor ancak Türk olduklarını bilmiyorlardı.
Evet sonuç bu… Araştırma kayıtlarını isteyen arkadaşlara yollayabilirim.
Başka bir yan sonuçta yeni Türklerin hala tek Tanrı’ya inandıklarını ancak tanımlarda kafalarının karışık olduğunu bazılarının ve büyük çoğunluğunun, bankalarda ve alışveriş merkezlerinde aradıklarını gösterdi. Yeni Türklerin diğer bir ilginç özelliği ise en az sevdikleri insanların Türkler olmasıydıkine üzüldüm. Turistlere iyi davranmak tamam güzelde, turistler geldi diye, beni masamdan zorla kaldırmaları hiç hoş olmadı. Hele tekme atmalarına hiç gerek yoktu. Neyse.

Bu yazımın sonunda yine şiirim olacaktı ama sadece ilk dize geldi. Ne demiş bir Fransız şair, ilk dize Tanrı vergisidir gerisi çalışma. Sonra Tanrı vergisi de vergiye gidince hiç dize kalmadı. Ne yapalım özürlerimle bu hafta sanatsız olsun. Olmasın elbet siz fındıkkurdunu izleyin. Saygılarımla, bye…