UFO dosyasını açalım.

Geçen Haktan Akdoğan’nın bir tv sohbetini izledim.. İnsanoğlunun Mars’ı merak edip oraya araçlar göndermesi ne kadar makul ise başka gezegenlerde yaşayan canlıların da dünyayı araştırmak için araç(Ufolar) göndermesi aynı şekilde makul kabul edilmeli anlamında açıklamalarda bulundu.

Düşüncenin bir mantığı var kabul etmek lazım.

Fakat insanların gönderdiği araçlar gittikleri gezegenlerde kalıyorlar, geri dönemiyorlar..Şimdiye kadar bir kaç müphem ufo düştüğü ve kalıntılarının bulunduğu iddialarını hesaba katmazsak, dünyayı ziyaret eden ufoların ise hep geri döndüklerini biliyoruz.

Bu hal herhalde onların yüksek teknolojisine yorumlanıyor olabilir ki,henüz varlıklarını kesin olarak ispatlamamış olduğumuz uzaylıların bir de bizden yüksek teknolojiye sahip olduklarını iddia etmek rasyonel düşüncenin sınırlarını biraz zorlamak olmuyor mu?

Yüksek teknolojiye sahip olabilirler ve makul bir sebepleri varsa bizden gizlenebilirler fakat ‘sebep’ ne olabilir? Onu da bilmiyoruz.

Yine de düşüncenin hikayede güzel bir yere oturduğu ve bazı kafalar için birşeyleri açıklama kapasitesinde olduğu yadsınamaz.

Siz ufo olaylarıyla ilgili neler düşünüyorsunuz?

49 yorum “UFO dosyasını açalım.”

  1. bu dosyayı açsakta bir şey çıkmaz , uzlaşı olmaz .
    yüksek teknoloji derken ibb nin sitesinde istanbulun 1940lar da havadan çekilmiş görüntülerini gördüğümde şok olmuştum , o dönem böyle birşey bilindiği biliniyor muydu?

  2. Ufo öyküleri için Carl Sagan’ın Karanlık bir dünyada bilimin mum ışığı kitabı iyidir.

    Öte yandan;

    “Yüksek teknolojiye sahip olabilirler ve makul bir sebepleri varsa bizden gizlenebilirler fakat ‘sebep’ ne olabilir? Onu da bilmiyoruz.”

    Bana kalırsa bilinmeyecek çok fazla bir şey yok.

    Bu sitedeki ilk mesajımı (20.10.2009) benzer bir konuda yazmışım;

    “Evrende bizim dışımızda herhangi bir yerde zeki yaşam izine rastlayamamaktan daha kötüsü ne olabilir dersiniz?

    Bana sorarsanız, bizden daha geri düzeyde bir medeniyet bulmak..

    Kurulan pek çok hayalin sonu olması açısından fazlasıyla depresif bir tablo olurdu bu sanırım.

    Öyle ya,mesela biraz “ışınlı” bir tedaviyle terminal dönem kanserden bir anda kurtulmanın mutluluğu,ışık hızını nasıl aşabileceğimizin formülünü bize bahşederek yıldızlar arası yolculuğu bizim için de mümkün kılacak uzaylı dost, ya da kosmosun bilgeliğine ulaşmış bir medeniyetin etkin tavsiyeleriyle yola gelecek olan dünya liderleri, vs,vs,vs..

    Tüm bu tatlı düşler bir anda yok olup giderken üzülmemek mümkün değise de, biz yine de daha başka seyler düşünmeye çalışalım..

    Ve uzaylılar var mıdır ya da bizi gözetliyorlar mıdır acaba sorusunu,yukarda anlattığım gibi tersinden soralım.

    Yani şu meşhur “zeki uzaylı” biz olalım ve bizden daha geri bir medeniyetin ve gezegenin topraklarına adım atalım..Ve kameralarımıza yansıyan tablo da şöyle olsun;

    Zeki, sosyal, ancak oldukça ilkel koşullarda yaşamakta olan bir uygarlık.. Hadi benzetmek gibi olsun, milattan önce 3000-3500 yıllarındaki homo sapiensin bilgi,birikim ve deneyimlerinde bir medeniyet.. Bilim, teknoloji, sanayi, tıp henüz gerçek anlamda mevcut değil..

    Ne olacak şimdi?

    Ne olacak derken..Asıl soru şu; biz ne ya da neleri yapacağız keşfettiğimiz bu yeni ama bizden kat be kat geri medeniyetle?

    Eğitimden bilime, sanayiden tıbba, düşünceden felsefeye kadar her şeyi ama herşeyi düzenlemek gibi bir işe girişsek mesela..Şüphesiz kolay olmazdı ama, bence iki jenerasyon sonra işlerin yüzde doksanı tamamlanırdı..Ve bu geri medeniyet 80-100, hadi bilemediniz 150 yılda toplam 5000 yıla denk düşen bir sıçramayı başarabilirdi..

    Belki bu mümkün olurdu olmasına ama, asıl soru şu değil midir; “Bu proje onaylanabilir bir proje midir?”

    Şimdi ben yeniden en başa dönüyorum..Farz edelim ki o zeki uzaylılar, muazzam teknolojileri ve milyonlarca yıllık bilgi birikimleriyle gerçekten varlar ve bizi gözetleyip ziyaret ediyorlar..Sizce neler soruyarlardır kendilerine ve en iyi ihtimalle dost bile olsalar, nasıl bir projeleri olabilir bizler için?”

    Son olarak;

    Ufuk Haktan’ı boşverin:)

    Billy Meier gibi bi şarlatanı bile kaç sene anlattı durdu matah bişeymiş gibi.

    dip not: yine bir başka başlıkta yazmış ve resimlerle birlikte aktarmıştım, şimdi nerde olduğunu bulamadım.

    1960 lardan günümüze, her on yıllık periyodlar içinde çekilmiş sözde UFO fotoğraflarına bi bakın. Sonra 1960 lardan günümüze, her on yıllık periyodlar içinde araba fotoğraflarına bi bakın..

    Teknolojik gelişimin tasarım ve görünüme yansıması itibariyle, 1960 model şişko ford’lardan, 1970, 1980, 1990, 2000 ve örneğin 2010 model mercedes clk’lara uzanan değişim neyse.. aynısını ufo’larda da göreceksiniz.

    Uzaylı dostlarımız da bizimle eş zamanlı bir değişim ve gelişim gösteriyolar sanırım:)

    Ne tesadüf ama..

    🙂

  3. Uzayda başka akıllı-zeki canlıların bulunma olasıllığını hesaplayan Frank Drake denklemi Carl Sagan’ın COSMOS adlı kitabında sayfa 251 de bulunuyor, bu denkleme göre evrende milyonlarca uygarlık bulunabilir, sagan bu denklemi eleştirir ve galaksideki uygarlıkların pek ender olduğunu yazar. (s.261)

  4. Gelsinler gelsinler.

    Hemen sorarız;

    -Sise de kitap indi mi?

    -Sonunçusu hariç hepsi tahrif edildi mi?

    -Sis hanki yüzün suyu hürmetine yaratıldınız?

    🙂

  5. Ufocular da dünyayı ziyaret eden bu varlıklar hakkında ”gizleniyorlar” düşüncesini, uzaylıların sadece teknolojik olarak değil manevi anlamda da yüksek oluşlarına ve bizimle açıktan direk temas halinde iki tarafında zarar göreceklerine yoruyorlar ki bu aşamadan sonrası dinlerin melekler ve şeytanlar senaryosuyla aynı plana oturuyor.

    İki değişik gelişmişlik seviyesinin aniden karşı karşıya gelmesi deneyimlerini dünya tarihinde insanlar arasında görüyoruz.

    Mesela amerikanın keşfi,mesela avustralyanın,pasifikte kiçik adalarda yaşayan toplulukların keşifleri.

    İspanyollar bir avuç insanla milyonluk imparatorlukları devirirken Azteklere, İnkalara karşı bu başarılarında teknolojik anlamda onların bilmediği ateşli silahlar,atlar,çelikten kılıçlar ve zırhlar etkili olurken en büyük yıkımı yine ispanyolların taşıdığı çiçek hastalığı virüsü yapmıştır.

    Söylemek istediğim bu tür direk karşılaşmalar tehlikeleri olabilir.Hawking’te bir keresinde böyle birşeyden bahsetmişti.

  6. Ufo’cular bunu böyle söylemek zorundalar.

    Çünkü bir yandan gözetlendiğimize ve “var olduklarına” inanıyorlar, ama öte yandan mevcut durumun pratik karşılığı “yok”.

    Yani elimizde uzaylı yok.

    Şu halde, öne sürülen teorinin pratikteki bu “yokluk”u açıklayabiliyor olması gerekir ki, bu durumda da sessiz bilge ve gözetleyici modunda takılan uzaylı modeli en iyi “izahat” olur ister istemez. (Mesela varlar ve düşmanlarsa, çoktan istila edilmiş olmamız gerekirdi filan..Man in Black türünde komplo teorilerini değerlendirme dışı bırakıyoruz elbet.)

    Üstelik biraz çeşni vs.nin de zararı dokunmaz buna, efenim işte arada bi göz kırpıp bizi yavaş yavaş ısındırıyolar, alıştırıyolar, büyük tanışmaya az kaldı vesaire..

    Tabi..

    Bi kaç bin yıldır ısıtıyorlar:)

    Tüm bunlar bir yana, benim söylediğim şeyin maneviyatla filan bir alakası yok aslında.

    Bilakis çok daha basit..

    Gelişkin bir medeniyete, çok ileri bir teknolojiye ve bilime sahip olan bir zeka formasyonunun, beraberinde “etik” problemlere ve tercihlere de sahip olabilmesinin gayet makul olacağını düşünüyorum.(Bunun da dinle, melekle, şeytanla bi alakası yok)

    Ve bu bakımdan, eğer gözetleniyorsak ve düşmanlarsa ( ya da ispanyol meraklılarsa) zaten şansımız yok, geçmiş olsun.. diyeceğim ama, zaten böyle bi durum yok.

    Ama eğer gözetleniyorsak ve en iyi ihtimalle dost bile olsalar, sadece gözlemci modunda kalmaları en olası (ve hiç de saşırtıcı olmayacak) bir seçenek olurdu benim için.

    İyi ve dost dedim diye, hemen yanlış anlaşılmasın.

    Üzerimize yönelmiş bir astreodi mesela.. maneviyata gelip engelleyeceklerini filan da düşünmüyorum açıkcası.

    İyi’liğe bu da dahil.

    Antilopu aslanın elinden kurtarıyo mu bizdeki bilim adamı?

  7. basit bir mantıkla düşünecek olursak bu ufo olayının hiçbir tutarlılığı yok.
    öncelikle ufo ların gezegenimize böylesine rahatlıkla gelip gitmeleri bizden yüksek teknolojiye sahip olmalarını gerektirir.
    böyle bir teknolojiye sahip varlıklar yüzlerce yıldır daha neyimizi çözememiş olabilirler ki zırt pırt gelip gidiyorlar.

  8. Mevzu bahis dünya dışı yaşamsa [s:drake] denklemine güveniyorum.

    Büyük olasılılıkla teknolojileri bizden gelişmiş canlılar da olabilir.

    Ama evren çok büyük arkadaşlar. Metrekübe (m3 ) bir hidrojen atomu düştüğünü bilirsek evrenin nüfusunu aslında 0 kabul edebiliriz.

    <a href=”http://www.sonsuz.us/users/xenix>

  9. konuyla ilgili, özellikle uzaylıların eğer var iseler ve çok teknik bir uygarlık üretebilmişler ise neden bizimle ilişkiye geçmediklerine dair (bence) iddialı bir yorum getiren bir kısa öykü biliyorum. aşağıda hikayeyi ve hikayeyle çekilmiş kısa filmin linkini kopyalayayım.

    ayrıca ufo hadisesiyle ilgili yegane fikrim şudur, gökyüzüne yüksek bir yerden patates çuvalı sallasak birileri bunu görüp kayda alıp enkazını keşfedip tanımlayana kadar bu ufodur. daha fazlası değil.
    neyse çarpıcı hikayeme geçmek istiyorum:

    “onlar etten yapılmışlar”. eğlenceli bir terry bisson bilimkurgu öyküsü.

    …

    “onlar etten yapılmışlar.”
    “etten mi?”
    “etten. bildiğin etten yapılmışlar.”
    “etten mi?”
    “şüphesiz. gezegenin farklı bölgelerinden bir kaç tane topladık, araştırma gemilerimize bindirdik ve incelemedik yerlerini bırakmadık. tamamen etten ibaretler.”
    “bu olanaksız. radyo sinyallerinden ne haber? ya yıldızlara yolladıkları mesajlar?”
    “konuşmak için radyo dalgaları kullanıyorlar, ama sinyaller onlardan gelmiyor. sinyaller makinelerden geliyor.”
    “makineleri kim yapmış peki? makineleri yapanlarla bağlantı kurmak istiyoruz zaten.”
    “makineleri onlar yapmış. sana anlatmaya çalıştığım da bu. makineleri et yapmış.”
    “komik olma. et nasıl makine yapabilir ki? akıllı ete inanmamı istiyorsun.”
    “senden bunu istemiyorum. sana bunu anlatıyorum. bu yaratıklar o sektördeki tek akıllı ırk, ve onlar etten yapılmışlar.”
    “belki de orfolei ırkı gibidirler. bilirsin, bir et safhasından geçen karbon kökenli bir zeka türü.”
    “i-ıh. et olarak doğuyorlar ve et ölüyorlar. onları bir kaç nesil boyu inceledik, pek uzun da sürmedi bu. etin raf ömrü ne kadar, bir tahmin et.”
    “dur biraz dur. tamam, belki de sadece kısmen ettirler. bilirsin, weddilei ırkı gibi. etten bir kafa ve içinde elektron plazma beyni.”
    “i-ıh. bu bizim de aklımıza geldi, ne de olsa weddilei gibi etten bir kafaları var. ama sana anlattığım gibi, onları didik didik ettik. içleri de dahil her tarafları et.”
    “beyin yok mu?”
    “ha, bir beyin var, eyvallah. tek sorun o beyin de etten yapılmış! sana deminden beri anlatmaya çalıştığım da bu!”
    “öyleyse… düşünmeyi gerçekleştiren ne?”
    “anlamıyorsun, değil mi? sana anlattıklarımı algılamayı reddediyorsun. düşünmeyi gerçekleştiren beyin. yani et.”
    “düşünen et! düşünen ete inanmamı istiyorsun benden!”
    “evet, düşünen et! bilinçli et! aşık olan et. hayal kuran et. bütün mesele ette! olayı kavramaya başlıyor musun, yoksa tekrar başa mı dönmem gerekiyor?”
    “aman tanrım. sen ciddisin o zaman. onlar etten yapılmışlar.”
    “teşekkürler. nihayet. evet. onlar gerçekten etten yapılmışlar. ve onların zamanıyla yüz yıldır bizle bağlantı kurmaya çalışıyorlar.”
    “aman tanrım. peki bu etin niyeti ne?”
    “ilk önce bizle konuşmak istiyor. sonra sanırım evreni araştırmak, diğer akıllı ırklarla ilişki kurmak, fikir ve bilgi değiştokuşu yapmak filan istiyor. klasik.”
    “etle konuşmaktan sözediyoruz yani.”
    “olay bu, evet. radyoyla bize yolladıkları mesaj bu. ‘merhaba. orada birileri var mı? evde kimse var mı?’ bunun gibi şeyler.”
    “o zaman gerçekten konuşuyorlar. sözcükler, düşünceler, kavramlar filan mı kullanıyorlar yani?”
    “ah, evet. yalnızca bunu etle yapıyorlar.”
    “yanılmıyorsam daha az önce radyo dalgaları kullandıklarını söylemiştin.”
    “evet, öyle, ama radyoda yayında olan ne sanıyorsun? et sesleri. hani bilirsin, eti oradan oraya çarparsın, bir takım sesler çıkar? etlerini öyle şap şup birbirine vurdurarak konuşuyorlar. hatta etlerinin arasından hava fışkırtarak şarkı bile söyleyebiliyorlar.”
    “aman tanrım. şarkı söyleyen et. bu, bu çok fazla artık. önerin ne peki?”
    “resmi olarak mı, gayrıresmi olarak mı?”
    “ikisi de.”
    “resmi olarak onlarla bağlantı kurmak, onları selamlayıp evrenin bu kuadrantındaki tüm akıllı ırklar ve çokluvarlıklarla, önyargı, korku ve kayırma olmadan tanıştırmak zorundayız. gayrıresmi olarak, kayıtları silmeyi ve herşeyi unutmayı öneriyorum.”
    “bunu ne zaman söyleyecek diyordum ben de.”
    “insafsızca görünüyor, ama herşeyin bir sınırı vardır. gerçekten etle bağlantı kurmak istiyor muyuz?”
    “yüzde yüz katılıyorum. onlara söyleyecek ne var ki? ‘merhaba et. nasıl gidiyor?’ ama bu işe yarayacak mı? peki söz konusu kaç gezegen var?”
    “sadece bir tane. başka gezegenlere özel et muhafazalarında gidebiliyorlar, ama oralarda yaşayamıyorlar. ve et olduklarından, sadece c uzayı içinde yolculuk edebiliyorlar. bu da onları ışık hızıyla sınırlandırıyor ve kendi çabalarıyla bağlantı kurma olasılığını oldukça azaltıyor. aslında olasılık sonsuzda bir.”
    “o zaman sadece evde kimse yokmuş gibi davranıyoruz.”
    “aynen öyle.”
    “merhametsizce. ama kendin de söyledin, etle kim tanışmak ister ki? peki gemilerimizde bulunanlar, o inceledikleriniz? hiç bir şey anımsamayacaklarından emin nisin?”
    “anımsarlarsa diğerleri onlara üşütmüş gözüyle bakar. zaten kafalarına girip etlerini biraz ütüledik, artık biz onlar için basit bir rüyayız sadece.”
    “etin rüyası olduk! garip, bizi etin ancak rüyasında görmesi gerektiği ne kadar da uygun düşmüş.”
    “ayrıca tüm sektörü boşmuş gibi gösterdik.”
    “süper. mutabıkız, hem resmi hem de gayrıresmi olarak. olay kapanmıştır. başka var mı? galaksinin o tarafında ilginç birileri?”
    “evet, g445 bölgesinde, bir sınıf dokuz yıldızında çok utangaç ama sevimli bir hidrojen çekirdekli küme halinde zeka var. iki galaktik çevrim öncesi bağlantı halindelermiş, tekrar dost olmak istiyorlar.”
    “hep böyleleri çıkar zaten.”
    “ve neden çıkmasın ki? eğer bir ırk yapayalnız olsaydı, evrenin ne kadar dayanılmaz, tarif edilemez bir şekilde soğuk bir yer olacağını hayal edebiliyor musun?..”

    link to youtube.com

  10. “Uzayda başka akıllı-zeki canlıların bulunma olasıllığını hesaplayan Frank Drake denklemi Carl Sagan’ın COSMOS adlı kitabında sayfa 251 de bulunuyor, bu denkleme göre evrende milyonlarca uygarlık bulunabilir, sagan bu denklemi eleştirir ve galaksideki uygarlıkların pek ender olduğunu yazar. (s.261)”

    Drake denkemiyle ilgili şimdi hatırlamadığım bir başlık altında yazmıştım. xenix’in dediği gibi Drake denkleminin kendisi şüphesiz ki doğru fakat çarpanları hala çok büyük belirsizlikler içeriyor. Denklem her çarpanı için belirlediği bazı sayılarla paket olarak gelmiyor yani, ayrıca evren için dğeil Samanyolu’ndaki akıllı uygarlıklrın sayısını belirleme derdinde. İyimser bilim adamlarının tahmin ettiği değerlerle belki birkaç onbin uygarlık çıkarken, kötümser tahminlerle 10’un bile altına inilebiliyor. Sonuç hakkında tek bildiğimiz en az 1(>=1) olduğu.

    Denklemin son çarpanı olan akıllı uygarlıkların ortalama ömrü(yıl) bana göre sonucu en çok etkileyen çarpan ve sanki öyle çok büyük bir sayı da değil gibi görünüyor. Galakside akıllı uygarlıklar pek az olma olasılığı daha yüksek yani, pratikte hemen hemen yalnızız diyebiliriz. O sebeple böyle bir kontak kurulduğunda bunun kıymetini her iki taraf da bilmeli ama bir şey demek zor tabii, sonuçta bencil genlerden oluşan bencil organizmalarız.

    Galaksinini ötesindeki uzayla ilgili konuşmak ise bence yersiz. Bence teknolojiyle falan üstesinden gelinecek sorunlar değil oralara ulaşmak …veya konuşmak.

    ufo’lar ise gamaro’nun dediği gibi teknolojileri bile insanın hayal gücüyle gelişen şeyler; ideolojikler. Yarı sözde-bilimsel, yarı fantastik varlıklar.

  11. Buyrun 1950’lerden 1960’lara.. sonra 70’lere.. 80’lere.. ve 90’lara filan derken, nihayetinde 2000 model Ufo’lar.

    Birazdan bunun araba versiyonunu da göndereceğim.

    Tasarım ve kaporta işçiliğindeki eş zamanlı sofistike gelişime dikkat!

    🙂


  12. Buyrun bu da arabalarımız:)

  13. Resimler arasında müphem bir benzerlik var kabul etmek lazım.Net bir benzerlik olduğunu ise düşünmüyorum..

    artı

    Şu ihtimali de hesaba katmak zorundayız.Belki birden fazla tip araç eskiden beri gelip gidiyor ama mesela 1950’lerde az sayıda kişide hemen hazırda görüntüleme araçları vardı ve bu tip ufoların görüntülenmesi tesadüf edince otomobillerle aralarında bu tarz bir benzerlik deseni kendiliğinden çıkmış olabilir.

    diğer bir ihtimal zaman içerisinde belki onlarda araçlarını geliştiriyorlardır.

    Ufo düşmeleriyle ilgili meşhur roswell olayı vardır neredeyse herkes duymuştur. Bir tane daha yakın zamanlı olay var..

    Varhinga UFO incident diye ararsanız wikide de çıkıyor..ayrıntıları buradan da okuyabilirsiniz çünkü gayet ayrıntılı :))

    link to siriusufo.org

  14. Müphem mi?

    Neti nası olurdu acaba?

    🙂

    Evet evet, 1950’lerde az sayıda kişide görüntüleme aracı vardı ve hep bunlar tesadüf edince otomobillere benzemiş olabilirler..

    Hatta bi ihtimal daha var;

    Mesela şimdilerde hemen herkeste bi görüntüleme cihazı olduğu halde, o eski tencere kapağı kılıklı ufoların hiç kimseye tesadüf etmemesi de günümüz otomobillerine benzemelerine neden olmuş olabilir ayrıca.

    Ve uzaylılar da aynı biz dünyalılar gibi üç-beş yılda bi kasa değiştiriyolarsa..

    Nihayetinde o da bi ihtimal.

    Gözardı etmemek gerek:)

    Neyse, ben anladım..

    Sana ne göstersek boş.

    Taktığın konulara eklenmiş bu da.

  15. Drake denklemi konusunda kaptan’a katılıyorum.

    Sadece samanyolu içinde binlerle uygarlık bulunabileceği kadar, ancak ve ancak iki elin parmakları kadarlık bir sonuç da verebiliyor, bir kaç kritik çarpanla hafiften oynamayla.

  16. Bu temayi cok seviyorum. Coktandir ilgiyle takip ediyorum. Büyükbabam verileri biktirdi bile, kitaplar, gazete kupürüler – hersey onu bulabildi. 1950’den bir kitap UFO hakkinda var (yazar: bir hava binbasisi)

    Hemen hemen hersey aksi ispat edilebir bile olsa ve acik ispatlar yok, acik sorular kalir:

    Cok fazla güvenilir insanlar akla sigmayan seyleri gördü ve hersey bir tutulmaz.

    Uzaylilar olmazsa, ne bunu olabilirdi?

  17. Feydamid projesi o, biz yaptık ama gizli tutuluyor. (Calimera, das sind wir. Türkish space ship, top secret)

    Gucken Sie bitte Feydamid

    O kadar haberi çıktı basında, wikipedyada bile var:)

  18. ..ve bu münasebetle 😉 belki yakin bulusu bekleyen gezegenler var 😉

    Yaşanabilir yeni bir gezegen bulundu

    Güneş sistemi dışında yaşama elverişli olma ihtimali bulunan bir gezegen keşfedildi.

    BBC’nin internet sitesindeki haberde, gezegenin, Dünya’ya en yakın Güneş benzeri yıldız olan Tau Ceti’nin 5 gezegeni arasında yer aldığı bildirildi.

    Haberde, İngiliz bilimadamlarınca bulunan gelişmiş bir veri eleme yöntemi kullanılarak keşfedilen 5 gezegen arasında yer alan HD 10700e adlı gezegenin su bulunması mümkün, yaşama elverişli gezegen kuşağında olduğu belirtildi.

    Hertfordshire Üniversitesi’nden Prof. Hugh Jones başkanlığındaki bilim ekibince bulunan gezegenin Tau Ceti’ye uzaklığı, Dünya’nın Güneş’e uzaklığının yarısı kadar, ancak Tau Ceti’nin Güneş’ten biraz daha küçük ve sönük bir yıldız olması, gezegeni yaşama elverişli gezegen kuşağına dahil ediyor.

    Güneş Sistemi’nden 12 ışık yılı uzaklıkta bulunan ve Cetus takım yıldızında yer alan Tau Ceti’nin kütlesi Güneş’inkinin yüzde 78’i kadar. Tau Ceti Sistemi’ndeki 5 gezegenin yoğunlukları Dünya’nınkinin 2 katı ile 6 katı arasında değişiyor ve yıldız etrafındaki dönüşlerini 14 ila 640 günde tamamlıyor.

    Tau Ceti sistemindeki gezegenleri teleskopla gözlemlemek yerine, gezegenlerin Tau Ceti üzerinde yarattıkları algılanması güç renk kaymalarını geliştirilmiş yöntemlerle ölçerek bulan araştırmacıların yaptıkları bilimsel çalışma, Astronomy and Astrophysics adlı bilimsel derginin internet sitesinde yayımlanacak.

    Gezegenlerin yıldızın etrafında dönüşleri sırasında en çok hareket eden unsur gezegen olsa da yıldızda da gezegen etrafında dönerken ileriye ve geriye doğru hafif çekilmeler meydana geliyor. Yıldızın bu algılanması güç hareketleri, Dünya’dan gözlemlendiğinde yıldızın ışığında algılanması güç renk kaymalarına neden oluyor.

    Ancak yıldızlarda başka nedenlerle de renk kaymaları meydana geldiği için bundan faydalanarak gezegenleri belirlemek amacıyla radyal hız ölçümleri yapmak güç oluyor. Bilim adamlarının “gürültü” adını verdiği bu durumda radyal hız ölçümü yapmak belirgin bir gezegen parçasını ayırt etmeyi gerektiriyor. Geliştirdikleri “gürültü modellemesi” sayesinde belirgin bir gezegen parçasını diğerlerinden ayırmayı başaran araştırmacılar, yeni yöntemle yapılan radyal ölçümlemelerin yardımıyla daha fazla gezegenin varlığına ilişkin deliller bulunmasının giderek daha mümkün hale geldiğini belirtti.

  19. 😉 gamaro, wo seid ihr überall – gibt es wo einen Platz, wo ihr nicht seid? ;-))

    ya okudum, ama hersey anlamadim – Almanca ariyorum ama google sadece Türkce geldi…

  20. dogru, Pandoranin yerlileri (Avatar) Türk adlari var bile 😉

  21. Soruyu şöyle soralım o zaman;

    Mars’ta sosyal ve zeki bir hayat olsaydı..

    Şimdi biz böyle birşeyi tespit etsek, hatta gezegenin yörüngesine bi tane uydu oturtup (nerden bilecekler) herşeyi gözetlesek..

    Hadi en cüretkar girişim olaraktan, spirit ve opportunity de gizlice biyerlere indirip suyunu toprağını vs.yi incelesek..

    Ve görsek ki;

    Henüz ilkel şartlarda, sanayi öncesi çağlarda yaşıyorlar filan.. tunç devri mesela, veya eski yunan..

    Sonuç: bizim için bir tehdit oluşturmuyorlar ve takip edecek bir kaçbin yıl içinde oluşturmaları da pek mümkün görünmüyor.

    Güvenlik sorunumuz yok yani, en önemli tehlikeyi bertaraf ettik.

    Sonra?

    Bu uygarlığa müdahale edilmeli midir?

    Yoksa kendi evriminde mi bırakılmalıdır?

    Ya da ne yapılmalıdır?

  22. Benim anlayamadığım bunlar trilyarlarca km uzaklıktan geliyorlar ama ayna gibi veya şeffafımsı bir şeyle kendilerini gizleme teknolojisinden yoksunlar mı?

    Gelelim gamaronun sorusuna. Ben olsam bu işlerin başında kesin müdahale ederdim. Ya da ne bileyim karışmadan seyretmesi de zevkli.

    <a href=”http://www.sonsuz.us/users/xenix>

  23. gamaro eleştiri görünce hemen dikenlerini kabartıyorsun..:))

    düşüncemizi söyledik yani ne yapsaydım söylememeli miyim?

    sonuçta bizim burada yapabileceğimiz bütün ihtimalleri masaya koyup düşünmek elimizde görüntüleri inceleyecek imkanlar olmadığı gibi yollara çıkıp görgü tanıklıklarını takip edecek imkanlarımız da yok.

    ayrıca siriusufo.org sitesinde yayınlanan güncel fotoğraflarda da tencere kapağına benzeyenleri bulabilirsin..sürekli gözlem yapıldıkça güncelliyorlar.

    yani tencere modeli artık gelmiyor diye düşünülemez….olaylara yüzeysel temas edip bi kenara atıyorsunuz hemen.!

    link to siriusufo.org

    ayrıca benzerlik konusunda son model mercedesin 1950 nin yanındaki resimde görülen nesneye benzer tarafları da var..peki bunu nasıl yorumlayacağız.?

    Ben uzaylıların dünyayı ziyaret ettiğini söylemiyorum veya bu ufoların onlara ait araçlar olduğunu da söylemiyorum..

    ”Hayırrr..kesinlikle yokturlar! ” da demiyorum.

    Böyle bir fenomen var ve bakıyoruz işte anlamaya çalışıyoruz.

  24. Mesela sibirya kaplanları var.

    Düzenli şekilde uzaktan onları gözleyen bilim adamları var.

    Yılın çeşitli mevsimlerinde yavrulamışlar mı?

    Sayılara kaç vesaire diye onları gözetip ilgileniyorlar..

    Sebep bilimsel merak ve dünyada bir canlı türü hakkında bilgi edinme çabası.

    Aynı merak ve anlayış gezegenimiz dışında evrenin bir köşesinde gelişmiş bir uygarlıkta neden olmasın?

    Neden o tarz teknolojileri yok??

    Karşılaşmalar manevi anlamda zararlı olabilir derken bunu anlatmak istiyordum.

    Uzaylının mistik bir varlık olmasını tanrı gibi herşeyi bilmesini ve her sorunu aşmış olmasını beklememek gerekir.

    Onlar da bizimle aynı uzayın fiziksel yasalarına uymak zorundalar.

    Bizim henüz ulaşamadığımız bir teknolojik bir seviyede olmaları onları artık hiçbir sorunu olmayan varlıklar haline getirmez.

    Kargo Kültü diye bir din vardır.Pasifikte ücra adalarda yaşayan halklardan birine yaklaşık 50-60 sene önce beyaz adamalar gider ve orada tanrı peygamber karışımı bir varlık olarak kutsanırlar..

    Nette ararsanız detaylı bulabilirsiniz.

    Uzaylılarla dünyalıların temaslarında bu tür manevi tehditler var.

  25. Bazı konulara heyecanla bağlanıyorsun. Hal böyle olunca ihtimaller/olasılıklar vs. de farklı değer ve önemlerle çınlıyor içinde, onu diyorum.

    O fotoğrafların çok büyük bir kısmı fake zaten. (Fotoğrafçılık tekniğiyle fake değil, bilakis gerçek (maket) nesneleri gökyüzünde ufo gibi görüntülemeye dayanıyor bir çoğu)

    Ayrıca havacılık tarihine de biraz bak istersen. Uçak gövdelerinin bilgisayar yardımıyla kusursuz ve pürüsüz bir şekilde biraraya getirilmesi bile 35-40 yıllık bir geçmişe sahip şurda. Daha öncesinde her türlü uçan nesne göz kararıyla, metreyle santimle kaynakla zımparayla filan biraraya getiriliyordu. Yıllar geçtikçe ufoların da benzer bir gelişim göstermesi filan diyeceğim ama… E nerden baksan müphem tabi, sana göre ufo’nun üzerinde mercedes benz amblemi filan çıkması gerekiyo ki net olsun. Neyse, aşkın gözü kördür, çoğu kişi kavrayamaz yüzeysel bakar filan:)

    Bana kalırsa sen bu konuyla yeni ilgilenmeye başladın. Ama senin okuduğundan ve gördüğünden çok fazlasını okuyup gördüğüme inanabilirsin. Sirius ufo merkezi vesaire.. şarlatanın tekidir, rant meselesi aslında.

    Bu arada, ilgini çekebileceğini düşündüğüm başka bişeyler önereyim ben sana.

    Uzaylıları bilmem ama, Nazilerin gerçekten de uçan disk şeklinde bir projeleri vardı ve üzerinde çalıştılar. Çizimlerini gördüğün kağıtlar sahte değiller, SS bünyesinde gizlilikle yürütülen bir silah projesiydi. Tasarımda gövdeye yerleştirilmiş ağır toplar vardı, uçan dev bir top bataryası gibi bişey.. Uçurup uçuramadıkları bilinmiyor, muhtemelen başarılı olamadılar ama böyle bir şey üretmeye çalıştıkları belgerle sabit. Eğer duymadıysan internette bol bilgi, belgesel ve döküman bulabilirsin.

    NOT: Savaş sona erdikten sonra, III.Reich’ın bilimadamları için özel birlikler oluşturuldu ve operasyonlar düzenlendi. Bir çoğu Fransa’da yakalandı ve Amerikaya götürüldü. V2 (ilk roket teknolojisi) ilk jet motor, ve elektron mikroskobu gibi tarihsel olarak kritik önem arzeden pek çok teknolojik gelişimin beyin takımı, savaş sonrası dönemde Amerika için çalıştı ve buna zorlandı. Apollo projesinin altında bile aslında almanlar vardır. Uzay araştımalarını konu alan 1950-60 Amerikan belgesellerine bakarsanız soyadı Weissman, Reinhard, Müller vs. olan pek çok adam görürsünüz.

  26. İtiraz ediyorum diye illa bir şekilde suçlayacaksın yaniii…şimdi de heyecanla konulara bağlanıyorsun da vesaire…neyse bunu gizliden ifade edilmiş bir pardon olarak kabul ediyorum..:))

    Ufolar konusuyla çok ilgili değilim.

    Baktım forumda sessizlik var konuşacak mevzu yok.

    Haktan Akdoğan’nın katıldığı programı izlerken bu aklımdan geçen düşünlere dayanan böyle bir konu açayım…Muhabbet olsun dedim.Konuşuruz..:)

    Şu ana kadar da tartışmayı mantık süzgecimi kullanarak ve siriusufo sitesine arada göz atarak götürüyorum.

    başarısız da sayılmam..

    düşünen insan beyni her zaman bir takım sorular ve cevaplar üretebilir.

    yani bazı şeyleri yapabilmek için illa da dibine kadar konuları araştırmak gerekmez.

    tıpkı senin araba ve ufo resimleri arasnda göstermeye çalıştığın benzerliği görebilmek için veya oradaki benzerliğe itiraz edebilmek için çok şey bilmeye gerek olmadığı gibi.

    Kendiliğinden üretilmiş yüzeysel bir durum var.

    Uçan daire belgesellerini çok eskiden izlemiştim.Nazilerin ve sonra başkalarını çalışmalarından haberim var.Ama onlardan ufo gözlemlerinin hepsini açıklayabilecek bir bilgi edinemezsin.

    Tanımlanamayan uçan nesnelerin dünya kaynaklı olması da mümkün, bilmediğimiz teknolojilere sahip ülkeler neden olmaasın?

    Fakat Türk Hava Kuvvetlerinden Korgeneral seviyesinde emekli olmuş birisi bile (yani havacılık literatürüne hakim olduğu bariz) dünyada bilinen teknolojinin eseri olmayan Ufo diye kısaltılan nesnelerle karşılaşıldığını söylüyorsa bu fenomenin açıklamasının bu o kadar basit olmayacağını beklemek gerekiyor.

    Belkide komutan kafayı üşütmüştür ihtmaller arasında bu da var.:)

  27. Kimsenin seni suçladığı filan yok yahu, çık artık şu acayip psikolojiden.

    Başlığı açtın ne düşünüyorsunuz diye sordun, herkes bilgisi görgüsü oranında yazıyor, karşılıklı yorumlarla ilerliyor konu. Sayende ama, geldik yine yüzeyel düşünüyorsunuzlara, diken çıkarmaya, itiraz ettim diye suçlanıyorumlara, pardon kabul ediyorumlara..

    Nası bi huysa, ben anlamıyorum senin bu öz fokuslu yansıtma modunu valla.

    Neyse..

    Astığım karşılaştırmalı resimleri genel bi perspektif sunmak amacıyla hazırladım. (Bak o çok araştırmacı siriusçuların aklına pek gelmez böyle şeyler.) İnsan, ait olduğu zaman (tarih) diliminin şartlanmışlıkları içinde üretir, düşünür, ve hatta görsel algısına ve gerçeklik hissine bile damgasını vurur bu eşik şartlanmışlıklar.

    O nedenle;

    Yukardaki resimlere bakıldığında görülmesi gereken şeylerden birisi, uzaylıların biz dünyalılarla eş zamanlı bir teknolojik gelişim yaşaması gibi gayet enteresan (:) bir ihtimale işaret etmesi ise, aynı resimler bir başka şeyi daha fısıldıyor aslında. O da şu; tencere kapağı görünümlü ufolara bakan 1950, 1960 veya 1970 insanı bunun uzay yolculuğu yapabilecek kapasitede bir gök aracı olduğunu pekala düşünebilir, çünkü onun gördüğü gerçek uçan nesneler (uçaklar) böyle bir algı eşiği (ikna eşiği) yaratır.

    Örneğin aşağıdaki ilk resim Messerschmidt 262 schwalbe, yani dünyanın ilk jet motorlu savaş uçağı, 1944 sonlarına doğru savaşa katıldı. Eğer yalnızca bir sene öncesine yetiştirilebilseydi, pek çok askeri tarihçiye göre göklerdeki hakimiyet kayıtsız şekilde Almanlara geçebilirdi. Yanındaki mig 15, altındaki mig 19..

    Ve bunlar da benzer dönemlerdeki Ufo’lar;

    Yani şu cisimlerin genel hatlarına baktığımızda bile “el yapımı” bir asimetri kolaylıkla farkedilebiliyor ve bu halleriyle bırak yıldızlar arası yolculuk yapmalarını, saatte 100-150 km’ye bile çıkarsan aerodinamik problemlerle fırıldağa döner çakılırlar da.. 1950, 1960 ve 70’lerdeki uçan nesne algısıyla bakıp aaaauu, ahan da uzaylılar filan diyebilir işte insan. (Uzaylı var mı yok mu bilmem, ama varsa da yoksa da bu resimler yalan dolan, ve bunun için de hava kuvvetleri komutanı olmaya falan gerek yok anadınmı, dediğim şey bu)

    Neyse.. Konuyla yeni ilgilenmeye başladığını tahmin etmiştim, haklıymışım. Zamanla daha fazla şey okudukça daha fazla yazarsın, biz de okuruz. Sonuçta ben de yazdıklarımı kendi bilgi birikimime göre yazıyorum. İnsan başta bi merak yapıyor, hatta içten içe var olmalarını istiyor, konu zaten ilgi çekici ve bu enerjik merakla tonla şeyi kurcalamaya başlıyor. Ama bi süre sonra, aslında elde somut birşey bulunmadığı ortaya çıkıyor. Sagan’ın kitabını önermem de bu yüzden. Orda ufo’lardan tut da, olası başka iletişim/araştırma araçlarına (örneğin güneş sistemine yollanmış olabilecek sondalara ve bunlara ait olabilecek bulgulara) uzaylılarla kontak kurduğunu söyleyen insanlara, beyinlerine metal takıldığını ve işaretlendiklerini iddia edenlere kadar tonla şey oldukça detaylı bir şekilde irdeleniyor. Ne maneviyat var, ne bilgelik, zart zurt.. Ama sonuçta, kafayı üşüttüğünü düşünmediğimiz bir sürü önemli insan “var bişeyler” dese de, elde somut birşey kalmıyor. Yine de tüm bunlara rağmen Sagan, drake denklemi, evrenin büyüklüğü ve diğer olasılıklara atıfta bulunarak, “Kanıtın yokluğu yokluğun kanıtı değildir” diye ekliyor.

    O kadarını biz de diyoruz naçizane.

  28. Eğer gelişmiş bir medeniyetiniz varsa ve gözlemlemek istediğiniz canlılar o zaman en delicesi onların arasına karışmaktır. Onlar hakkında en çok bilgiyi o zaman öğrenirsiniz.

  29. Bir konu tartışılırken kişiler hakkında yorum yapılması da benim hiç alışamadığım ve sonsuz.us’a özgü tuhaf bir gelenek.

    Konuyu bırakıp beni irdelemeye kalktığın anda böyle tepki koymam için beni haklı konuma getiriyorsun.Normalde ne sen beni tanıyorsun? Ne de ben seni tanıyorum? O halde konuyu konuşalım birbirimizi değil.

    Arabalar ve ufolar arasında benzerlik konusu seni ikna ediyor.Ama gerçekten yüzeysel bir arguman neden mi?

    Ufoculara göre uzaylılar 1950’lerden önce dünyayı hiç ziyaret etmiyorlar mı??

    Uzaylılar varsa temasın tarihi de eski olmalıdır.

    Dolayısıyla ”ufo ve uzaylı ziyaretleri kolpadır” şeklinde kısaca özetlenebilecek bir önyargı ile bakan göz için 50,60,70 li yıllarda çekilmiş ufo resimleriyle o dönemin arabaları arasında kurduğu benzerlik kısaca yüzeysellikle eleştirilebilir.

    ”ufo ve uzaylı ziyaretleri zaten kolpadır” diye peşinen arayışta bulunan biri için, nazi almanyasının uçan daire yapmaya çalışması veya sonraki dönemde başkalarının yaptığı denemeler, birbirinden bağımsız insanların ufo gözlemlerini açıklayabilecek gizli bri veri olarak işlev görebilir.

    Ama ufocuların tezlerine göre bu itirazların yüzeysel olduğunu kabul etmek gerek.

    Çünkü ufocular iddilarına tarihsel derinlik katıyorlar.

    Bırakalım otomobilin ilk üretildiği zamanları çok çok daha öncelere 10 bin yıl öncelere kadar indiriyorlar.

    O zaman akla şu soru geliyor benzerlikte kim kimi taklit ediyor? veya kim sonradan pişti olmak durumunda kalmış?

    mesela ilk otomobillerden 1894 model Benz’in Velo (önündeki yazıyı okuyamadım ama sanıyorum 2002 yılında yapılmış bir replikası)

    aynı modelin başka bir resmi.

    1927 model ford T

    Gelelim aerodynamik sakıncalara

    İran’ın ele geçirdiği radara yakalanmama özelliğine sahip insansız uçak haberini duymuşsunuzdur. O araç tencere model ufolarla tıpatıp olmasa bile kalın bir diski andırması açısından altını çiziyorum tencere model ufolara müphem bir benzerlik gösteriyor.

    Amerikanın radara yakalanmayan diğer bombardıman uçakları içinde aynı şey söylenebilir.

    Böyle bakınca şunu da diyebilirz. İnsanlar havacılık sahasında karşılaştıkları çeşitli sorunları çözmek için yakalanmış ufoları veya görüntülenmiş ufoları temel olarak çalışmalarında kullanıyorlar.

    veya

    Otomotiv dizaynıyla uğraşanlar tasarımlarının daha üst bir teknolojinin eseri olarak algılanması için, yakalanmış ufo resimleriyle,uzaylı filmlerindeki uzay araçlarıyla hafızalara yerleşmiş verileri taklit ediyorlar…vs vs.

    “Yani şu cisimlerin genel hatlarına baktığımızda bile “el yapımı” bir asimetri kolaylıkla farkedilebiliyor ve bu halleriyle bırak yıldızlar arası yolculuk yapmalarını, saatte 100-150 km’ye bile çıkarsan aerodinamik problemlerle fırıldağa döner çakılırlar da.. 1950, 1960 ve 70’lerdeki uçan nesne algısıyla bakıp aaaauu, ahan da uzaylılar filan diyebilir işte insan. (Uzaylı var mı yok mu bilmem, ama varsa da yoksa da bu resimler yalan dolan, ve bunun için de hava kuvvetleri komutanı olmaya falan gerek yok anadınmı, dediğim şey bu)”

    Bu resimlerin orginalitesini bilmiyoruz..Belkide basit birer sahtekarlık eseri veya bir film için kullanılan sahnelerden alıntı bile olabilirler.Ne olurlarsa olsunlar her halukarda bütün ufo görüntülerine kıyas edilemezler.

    Kaldı ki dünyaya iniş yapan araçlarla yıldızlar arasında yolculuk yapan araçların, aynı araç olması da gerekmez.

    Mesela Ay’a inişi sağlayan modül ana geminin bir parçasıdır.Daha sonra astronotlar ona binip tekrar kendilerini fırlatmışlar.Komuta modülüne geri dönmüşlerdir.

    Ay’a iniş için kullanılan araç, Ay ile Dünya arasındaki yolculuğun tümünde kullanılmamıştır.Yörüngede bekleyen komuta modülü astronotları Ay’a götürüp,Dünya’ya getirmiştir.

    Aynı şey Dünya’ya inişte kullanılan ufolar içinde pek ala geçerli olabilir.

    Sen zamanında ufo ve uzaylı konusunu sanki biraz merak etmiş araştırmışa benziyorsun. Gamaro lütfen biraz daha bilgi paylaşır mısın?

    Konu gelişsin.:))

  30. Olasılıkların farklı değer ve önemde çınlayacaklarını söylemiştim.

    O dönemlerde görüntüleme cihazı azdı, belki sadece tencere kapaklılar denk gelmiştir bunu da gözardı etmemek gerek… ile başlayan derin ihtimaliyet hesabımız geldi şimdi başka yerlere..

    Bakınız binlerce yıldır ziyaret ediliyor olmalıyız tezi de eşit ağırlıklı bi gerçek oldu bi anda (ufocuların tarihsel arka planı zengin ya) ve böyle bir durumda arabalarımızın veya uçaklarımızın andromeda intellectini taklit etmek suretiyle üretilmiş ve geliştirilmiş olmadıklarını nerden şaapabiliyoruz aceba?

    🙂

    Uçak demişken..

    Yani kimbilir, belki Write kardeşler de ufoları taklit yoluyla..(neden olmasın di mi ama?)

    Boşverelim Baal, bu derinlik bana fazla, sen devam et.

    Hatta birisi de gelsin, karbüratörlü motordan enjeksiyonla motora geçiş için de bi olasılık hesabı yapsın mümkünse.

    Ya da Nazilerin çizimleri de gerçekti, peki ya perde arkası?

    Taklit, kontak, vesaire..?

    Olasılık işte.

    Önemli bişii tabi…

    İhmal edilmemeli:)

    Ben bir kaç hafta olmayacağım, herkese mutlu, sağlıklı bir yeni yıl diliyorum.

    Not: Mesajına ekleme yaptığını görünce ben de ilave etmek istedim. Şu soldaki tencere kapağı görünümlü parlak ufo, Billy Meier’in fotoğraflarındandır Baal. İsviçre’de yaşayan bu adam, Haktan’ın da favorilerindendir. İddiasına göre yıllar boyun düzenli olarak ziyaret edilmiştir. Gelenler Philiaedes gezegeninden Sem Jase ve arkadaşlarıdır.. Bu isimde bi uzaylı dişi tarafından bilgilendirilmiştir, kadın çok bilgedir, barıştan sevgiden neyim bahseder, hatta bi fotoğrafının çekilmesine bile izin vermiştir, insana benzer ama kulak memesi değişiktir..

    🙂

  31. İyi dileklerinden kendi payıma söz hakkı düştüğü için cevap vermek istiyorum.Ben de senin yeni yılını kutluyorum.Sana ve ailene sağlık ve mutluk dilerim.

    “O dönemlerde görüntüleme cihazı azdı, belki sadece tencere kapaklılar denk gelmiştir bunu da gözardı etmemek gerek… ile başlayan derin ihtimaliyet hesabımız geldi şimdi başka yerlere..”

    O fikir yerinde sapa sağlam yerinde duruyor.Onu bir şekilde değiştirdiğim falan yok.İhtimallerden biri halen odur.

    Yani otomotivcilerin ufoları taklit ettiği de kesin değildir. Ve bu benzerlik deseni halen kendiliğinden çıkmış olabilir.

    O yüzden sanki bir kıvırma varmış gibi lanse etmemeni isterdim..:)

    Eleştirimden alındıysan gerçekten üzülürüm çünkü kötü niyetli değildi.

    Ama konudan sıkıldıysa anlayışla karşılarım Zaten beni de çok saran bir konu değil..:)

  32. Uzaylılar böyleyse daha çok sayıda dünyaya gelmelerini dilerim.:))

  33. Bak orda anlaşıyoruz işte.

    Ben de “istiyorum” ki gelsinler, gitsinler, görüşelim, konuşalım, dertleşelim, onlar kimin yüzü suyu hürmetine yaratılmış, bitsin bu muamma filan.

    🙂

    Neyse, daha net bi fotoğrafını vereyim bari Sem Jase’nin.

    Ve son olarak Haktan gardaşım için de bi laf ediim;

    Eğer bi insan şu aşağıdaki fotoğrafa bakıp, “bakın bulutun arkasına saklanmış bir UFO” diyebiliyorsa.. (ki araştırmacı ufolog Haktan dedi bunu) ..bu kişinin ettiği edeceği lafın bi hükmü yoktur naçizane.

    Çünkü böyle bir “yöntem” yoktur.

    Haa..

    Olasılık hesabı yaparsan ama, o bulutun içinde bir UFO’nun saklanıyor olması ihtimali nerden baksan vardır elhamdüllilah.

    Hoşçakalın:)

  34. Avro Canada VZ-9 Avrocar

    Role experimental “proof-of-concept” VTOL vehicle
    National origin Canada
    Manufacturer Avro Aircraft Ltd. (Canada)
    Designer John Frost
    First flight 12 November 1959
    Introduction 1958
    Retired 1961
    Status experimental
    Primary users United States Air Force (intended)
    United States Army (intended)
    Produced 1958–1959
    Number built 2
    Unit cost Project cost: $10 million (USD)

    The Avro Canada VZ-9 Avrocar was a VTOL aircraft developed by Avro Aircraft Ltd. (Canada) as part of a secret U.S. military project carried out in the early years of the Cold War. The Avrocar intended to exploit the Coandă effect to provide lift and thrust from a single “turborotor” blowing exhaust out the rim of the disk-shaped aircraft to provide anticipated VTOL-like performance. In the air, it would have resembled a flying saucer.

    Originally designed as a fighter-like aircraft capable of very high speeds and altitudes, the project was repeatedly scaled back over time and the U.S. Air Force eventually abandoned it. Development was then taken up by the U.S. Army for a tactical combat aircraft requirement, a sort of high-performance helicopter. In flight testing, the Avrocar proved to have unresolved thrust and stability problems that limited it to a degraded, low-performance flight envelope; subsequently, the project was cancelled in September 1961.

    Through the history of the program, the project was referred to by a number of different names. Avro referred to the efforts as Project Y, with individual vehicles known as Spade and Omega. Project Y-2 was later funded by the U.S. Air Force, who referred to it as WS-606A, Project 1794 and Project Silver Bug. When the U.S. Army joined the efforts it took on its final name “Avrocar”, and the designation “VZ-9”, part of the U.S. Army’s VTOL projects in the VZ series.

    Design and Development

    Origins

    The Avrocar was the ultimate result of a series of blue skies research projects by designer “Jack” Frost, who had joined Avro Canada in June 1947 after working for several British firms. He had been with de Havilland from 1942 and had worked on the de Havilland Hornet, de Havilland Vampire jet fighter and the de Havilland Swallow aircraft, where he had been the chief designer on the supersonic research project.

    At Avro Canada, he had worked on the Avro CF-100 before creating a research team known as the “Special Projects Group” (more commonly known as SPG). Frost first surrounded himself with a collection of like-minded “maverick” engineers, then arranged for a work site. Initially ensconced in the “Penthouse” (the derisive company nickname for the executive wing) of the Administration Building, the SPG was subsequently relocated to a Second World War-era structure across from the company headquarters, the Schaeffer Building, that was secured with security guards, locked doors and special pass cards. At times, the SPG also operated out of the Experimental Hangar where it shared space with other esoteric Avro project teams.

    At the time, Frost was particularly interested in jet engine design and ways to improve the efficiency of the compressor without sacrificing the simplicity of the turbine engine. He found Frank Whittle’s “reverse flow” design too complex and was interested in ways to “clean up” the layout. This led him to design a new type of engine layout with the flame cans lying directly outside the outer rim of the centrifugal compressor, pointed outwards like the spokes on a wheel. Power for the compressor was drawn from a new type of turbine similar to a centrifugal fan, as opposed to the more typical pinwheel-like design of conventional engines. The turbine drove the compressor using gearing, rather than a shaft. The resulting engine was arranged in the form of a large disk, which he referred to as a “pancake engine.” The jet thrust exited from around the entire rim of the engine, and this presented problems trying to adapt the design to a typical aircraft.

    Project Y

    Rare colour image from an Avro Aircraft company film showing the Project Y mock-up in the Experimental Flight Hangar c. 1954. The edge of the wing closest to the camera shows the scalloped nozzles used to redirect the jet thrust rearward. The cockpit is just visible at the front of the “spine” running along the top of the aircraft. Note the spade-like shape of the planform.

    At the same time, the aircraft industry as a whole was becoming increasingly interested in VTOL aircraft. It was expected that any future European war would start with a nuclear exchange that would destroy most airbases, so aircraft would need to operate from limited airbases, roads or even unprepared fields. Considerable research effort was put into various solutions to securing a second-strike capability. Some of these solutions included rocket-launched aircraft like the zero-length launch concept, while many companies started work on VTOL aircraft as a more appropriate long-term solution.

    Frost felt the excellent performance of his new engine would be a natural fit for a VTOL aircraft due to its high expected power-to-weight ratio. The problem was how to use the annular thrust to drive the aircraft forward, as well as the problem of fitting the very large engine into a suitable airframe. Frost suggested using a series of vents to redirect the thrust flowing out of the “front” of the engine towards the rear, although it was well known that long channeling leads to a loss of thrust. In order to keep the “piping” as short as possible, the design ported the thrust out along the leading edge of what was essentially a very large delta wing. As the engine was disk-shaped, the triangular shape was “pushed out” near the front, producing a planform shaped roughly like a spade. For this reason the design was also referred to as the “Avro Ace,” a likely reference to the Ace of Spades. The compressor inlet was located at the middle of the engine, so the engine air intakes were located just to the front of the centre on the top and bottom of the aircraft. The cockpit was positioned over the main bearing, behind the intakes. A “spine” on the top and bottom ran from the cockpit area to the rear edge of the aircraft. Several other versions of the basic layout were also studied, including the “Omega” which was more disk-like as it cut away the rear portions of the delta wing as well.

    For VTOL operations the aircraft was expected to sit pointed up, supported by long landing legs that extended out of the spine. Landing would be accomplished at a very high angle, making visibility during the approach very difficult. A number of other VTOL experiments of the era attempted various solutions to this problem, including rotating pilots seats and cockpits, but none proved very effective. Another problem with various VTOL experiments was that stability in a hover was difficult to arrange, although not entirely unexpected. A solution to this problem would require the thrust to be directed downward from a larger area, as it is in a helicopter, where the lift is supplied over the entire area of the rotor disk. Most designers turned to bleeding off air from the engine’s compressor, and directing that through pipes arranged around the aircraft. Frost’s engine design used such a large number of nozzles that such an arrangement would not be to easy to build.

    In 1952, the design was advanced enough that the Canadian Defense Research Board funded the effort with a $400,000 contract. By 1953, a wooden mock-up of Project Y was completed, of which only images remain. It appears the project was considered too costly within the military establishment, which was at the time involved in several extremely expensive air defense projects. On 11 February 1953, a story on the project was leaked to the Toronto Star along with images of the Omega design, apparently in order to gain further funding (a strategy widely employed in the U.S. at the time, known as policy by press release). Five days later, the Minister for Defense Production informed the House of Commons that Avro was indeed working on a “mock-up model” of a flying saucer, capable of flying at 1,500 miles per hour (2,400 km/h) and climbing vertically. Nevertheless, further funding was not forthcoming.

    Project Y-2: the “flat-riser”

    “Jack” Frost demonstrates the Coandă effect. Pressurized air flows out of the end of the red tube, and then over the top of the metal disk. The Coandă effect makes the air “stick” to the disk, bending down at the edges to flow vertically. This airflow supports the disk in the air.

    While Project Y continued, Frost had meanwhile become interested in the Coandă effect, where fluid flows will follow strongly convex shapes, something that might be unexpected at first glance. Frost felt the effect could be used with his engine design to produce a more practical VTOL aircraft, the exhaust flowing outward over the upper surface of the aircraft and then being directed downward over a flap-like arrangement. This would produce a lift force around the entire edge of the aircraft, allowing it to land “flat”. He produced a number of small experimental designs using compressed air in place of an engine in order to select a suitable planform shape, and eventually decided that a disk was the best solution.

    As he continued these experiments, he found that the same thrust-direction system he intended for VTOL operations worked just as well for forward flight. In this case the disk shape was not of itself a good lifting surface, as it was neutral in terms of lift direction – that is, it would fly sideways as readily as it would fly forward. However, by modifying the airflow with the application of a small amount of jet thrust, the overall airflow over the craft could be dramatically altered, creating a sort of “virtual airfoil” of any needed configuration. For instance, by directing even a small amount of jet thrust down, a large mass of air would be pulled over the upper surface of the wing and dramatically augment the flow over the wing, creating lift.

    This appeared to offer a solution to one of the most vexing problems of the era, designing an aircraft that was effective at subsonic and supersonic speeds. Subsonic lift is created by the airflow around the wing following streamlines, but supersonic lift is generated by shock waves at points of critical curvature. No single design could offer high performance for both regimes. The blown disk could attack this problem by being laid out for supersonic performance only, and then using jet thrust to modify subsonic airflow into a semblance of a normal wing. The resulting design would be tuned for high supersonic performance, have reasonable subsonic performance, and would also offer VTOL, all in a single design.

    U.S. Involvement: Project 1794/WS 606A

    Avro company models of the Y-2 (right) and the Avrocar (left)

    In late 1953, a group of U.S. defence experts visited Avro Canada to view the new CF-100 fighter jet. Somewhere along the way, Frost co-opted the tour and rerouted it to the Special Projects area where he proceeded to show off the Project Y mock-up and models and drawings (some never before seen by senior company officials) for a completely circular disk-shaped aircraft known as “Project Y-2.” The USAF agreed to take over funding for Frost’s Special Projects Group, and a contract for US$750,000 followed in 1955. By 1956, Avro management was interested enough to commit $2.5 million to build a “private venture” prototype. In March 1957, the Air Force added additional funding, and the aircraft became Weapons System 606A.

    A wide variety of designs were studied for a VTOL fighter aircraft, all revolved around the disk shape, leading to the Project 1794 involving a supersonic large disk fighter aircraft. The concept proceeded to wind tunnel testing with a variety of scale models. It featured a raised section in the middle over the engine, the intake covered with a series of louvers that would be closed in forward flight. Frost’s performance estimates for the concept were for a potential of Mach 3.5 at 100,000 ft (30,000 m) altitudes.

    There was some debate about the concept within the USAF, as many groups were attempting to gain funding for their own pet projects, like nuclear powered bombers. In a repeat of the earlier Toronto Star release, in 1955 an extensive article appeared in Look Magazine that, among other claims, speculated that current UFO sightings were Soviet-built saucers. The article went on to describe such an aircraft with diagrams that were clearly influenced by the Avro design.

    A new impeller-driven engine design was proposed as Avro PV-704 (PV stood for Private Venture), powered by six Armstrong Siddeley Viper jet engines blowing across the outer rim of a central rotor. The PV-704 was a “stop-gap” design built into a bunker-like building behind the Avro Experimental Test facility. It was intended to test various Project 1794 concepts and provide the USAF with test data to show the viability of the concept. The original plan to initially test the “Viper Engine Rig” was to have continued into “free flight” testing. Unfortunately, testing was anything but smooth; the test model suffered from hazardous oil leaks, resulting in three fires. It eventually got to the point that staff were afraid of the machine, even when safely ensconced in a booth constructed of bullet-proof glass and quarter-inch-thick steel. A final, disastrous and nearly lethal engine test in 1956 which involved a Viper jet engine “running wild” convinced Frost that a less dangerous test vehicle was necessary.

    Design

    Avrocar schematic from the VZ-9 manual

    The Avrocar was a disk-shaped aircraft with the same basic shape as a frisbee, the upper surface of the disk being fairly curved, and the bottom much less so. The disk was 18 feet (5.5 m) in diameter and 3.5 feet (1.1 m) thick. The main structural truss was a large equilateral triangle, to which the various components were attached. The 124-blade “turborotor” sat in the center of the triangle, with most of the rotor’s thrust directed straight down through an opening in the lower surface, but some was bled off to power the control system running along the outer rim of the disk. Power for the rotor was provided by three Continental J69-T-9 jet engines attached to the truss. Each engine had its own fuel and oil tanks and other support systems, although it was expected these would be interconnected in future models. The majority of the airframe was made of aluminum with an empty weight of 3,000 pounds (1,400 kg).

    Pilot control was entirely through a single side-mounted control stick. Pitch and roll were controlled through conventional fore-aft and side-to-side motions, while yaw could be controlled by twisting the stick. No mechanical linkages were used, the stick instead controlled the flow of high pressure air around the craft, which either directly attached to various control surfaces, or indirectly through local cable linkages to replace controls that were intended to be cable-actuated (like throttle controls on the engines).

    The attitude/thrust control system consisted of a large ring situated outside of the main disk, shaped roughly like a rounded triangle with the flat surface on the “inside.” Viewing the craft from the side, the control flap is almost invisible, appearing in its neutral position to blend into the profile. The pilot’s controls moved the ring in relation to the rest of the craft, affecting the airflow moving outward from the center of the craft. Vertical lift could be increased by moving the entire ring down, which would produce more airflow over its upper surface, which would then bend down over this surface toward the ground. Tilting the ring resulted in asymmetric thrust for directional control.

    It was discovered that the craft was inherently unstable in forward flight, as the aerodynamic center of pressure was well forward of the center of gravity.The Avrocar thus included a mechanical stability control system that was independent of the pilot’s controls. The turborotor had a fairly large angular momentum and was intended to act as a powerful gyroscope, providing a “normal” direction of flight. Control cables attached to the base of the rotor would be pulled when the craft moved in relation to the rotor, actuating the control surfaces to counteract the motion.

    The vehicle was manned by a crew of two, positioned in separate cockpits squeezed into empty areas in the airframe. In practice, only one pilot was usually on board during testing; a number of flights were made with an observer in the second cockpit. Until control problems were completely solved, the Avro test pilots acquired a “touch” for the extremely sensitive control inputs and Avro Aircraft Chief Development Test Pilot Potocki was eventually able to demonstrate a “hands-off” flight. Nonetheless, Avro test pilot Peter Cope, USAF project pilot Walter J. Hodgson and NASA Ames Chief Test Pilot Fred J. Drinkwater III, who all flew the Avrocar, considered it still a tricky vehicle to fly. Drinkwater likened a flight in it to “balancing on a beach ball.”

    The undercarriage of the Avrocar was rudimentary with three small castoring wheels mounted on “stub” shafts; a set of skids was substituted later in testing although they were not normally fitted.

    Operational history

    Testing


    The first Avrocar being readied at the Avro factory c.1958

    The first Avrocar, #58-7055, rolled out of the Avro Malton factory in May 1959. From 9 June to 7 October 1959, it was tested in a static hover rig. Unfortunately, hot gas from the exhaust was found to mix back into the intakes in hover, reducing engine thrust. In addition, the fan generated lift only from a small area of its surface, lowering overall thrust available. The ducts also proved to have higher losses than expected, and a series of modifications were not able to solve this problem to any large degree. These problems reduced maximum lift at higher altitudes out of the ground effect to 3,150 lb (1,430 kg), less than the empty weight of the aircraft at 4,285 lb (1,944 kg). This meant the aircraft would be incapable of hovering out of the ground effect. Following these tests, the vehicle was sent to NASA Ames for a wind tunnel testing.

    The second, #59-4975, was completed August 1959. On 29 September, the first attempt to hover was made with the Avrocar tethered to the ground. After the vehicle became airborne, an uncontrollable roll and pitch-coupled oscillation started that forced each of the three wheels into the ground in turn. The pilot, W.D. “Spud” Potocki, immediately shut down all engines. Changes were made to the stability system to provide more control authority, while new tethers were investigated to improve the ability to control these sorts of problems. As testing continued it became clear that the problem was inherent to the design, and the engineers started referring to the effect as “hubcapping,” so-named as it appeared similar to a hubcap spun on the ground.

    Investigations into the effect revealed what was causing the problem. While in the ground effect, the high-pressure air under the craft was trapped, filling the entire area and thus providing a stable base. When the craft rose out of the ground effect, the air formed itself into a single narrow column, described by Frost as “tree trunking”. At intermediate altitudes the craft would momentarily transition from one regime to the other, during which time one side of the vehicle would be entirely supported while the support was disappearing under the other. This led to a strong pitching motion towards the unsupported side. As soon as this occurred that side would approach the ground and re-establish the supporting air, while the other side would then be raised above this limit. This process would repeat itself, with the craft rolling from side to side. Modifications were carried out in order to try to solve the problem. Eventually a series of 52 holes were drilled in the bottom of the vehicle, located radially three feet from the center. These were to provide a central jet to stabilize the ground cushion.

    With these modifications complete and apparently working, the first completely free flight occurred on 12 November 1959. This test proved the nozzle control system unacceptable. The spoilers were intended to direct the air out over the top or bottom of the annular flap, out the bottom only during hover, but over the top and bottom during forward flight. The idea was that when the flap was positioned in order to provide control, the lift would be lowered on one side and raised on the other. Lift was indeed lowered on one side, but sadly the lift did not improve on the other, so every control input resulted in a loss of altitude. After five flights, testing was temporarily halted on 5 December 1959, by which time the Avrocar had logged 18.5 hours of test time in total.


    Avrocar 59-4975 after modifications, was tested without the canopies and incorporating the perimeter “focusing” ring c. 1961. Tests showed that the heat was so oppressive that all instruments were baked brown after only a few flights.

    A completely new design was installed over the winter. The original spoilers were removed and replaced by a single ring below the annular flap. The ring shifted in relation to the craft under control input, “sealing off” the gap on one side while opening it on the other. Tests continued in January 1960, and appeared to work much better. However, while the new control system improved the hovering qualities, the craft now became unstable at higher speeds above 30 knots (56 km/h). The first Avrocar at Ames was similarly modified, and, in April 1960, it was tested in their 40 x 80 ft (24 m) wind tunnel. The problem became clear; the ring blocked so much of the overall engine thrust that the overall power was greatly reduced. As the craft sped up, the airflow on the underside reduced the recirculation, reducing the lift due to airflow over the upper surface. This was somewhat unexpected; recirculation had been considered a “bad thing” due to the loss of engine thrust, and its positive effects on lift do not appear to have been appreciated. In the end, in order to maintain lift at higher forward speeds the craft had to be pitched to the end of its control capability.

    Avro was convinced that the concept was still workable, and proposed a new program for major rework of the propulsion and control system. Instead of the single annular triangular flap and spoilers, or the later ring control, the new system included two separate control systems for hover and forward flight, combined into a single nozzle. For hover, a series of “transition doors” were opened into the nozzles, blocking them off and re-directing the flow downward under the aircraft. Control during this regime was provided by moving the outer portion of the flap to “focus” the flow. At higher speeds, the doors were closed, allowing the air to flow out from the edge of the aircraft, where a series of simple flap-like controls were located. The new control system covered the rear 3/4’s of the aircraft’s outer circumference; the front section featured the hovering controls only.

    Modifications were completed on the Ames model and testing resumed in April 1961. The new design demonstrated much better control in hover and considerably improved lift. The vehicle was now able to travel at up to 100 knots (190 km/h), a great improvement over the 30 knots (56 km/h) previously reached. However, it remained unstable in pitch, and exhibited a strong nose-up trim. NASA engineers attempted to modify this with a T-tail, but this proved to sit within the airflow of the turborotor and did not help. Frost’s team considered two new designs, one with a large vertical tail and one with a wing with tip mounted verticals —”winglets.” Both designs used two 2,700 lbf (12 kN) thrust General Electric J85 turbojets and increased the turborotor diameter from five to six ft.

    On 9 June 1961, a second USAF/NASA flight evaluation of the Avrocar was conducted on the similarly modified second prototype at the Avro facility. During these tests, the vehicle reached a maximum speed of 20 knots (37 km/h) and showed the ability to traverse a ditch six feet across and 18 inches (460 mm) deep. Flight above the critical altitude proved dangerous if not nearly impossible due to inherent instability. The flight test report further identified a range of control problems.

    Cancellation

    Before modifications could be achieved, funding ran out in March 1961. Frost’s proposals for a modified design were not accepted, and the Avrocar and related WS-606A supersonic VTOL programs were officially cancelled in December 1961 by the U.S. military. Avro company executives encouraged additional VTOL research projects, exploring new configurations married to a disk platform[1] and even a “lift jet” version, but no further interest resulted from Canadian or other sources, to cap the end of this Special Projects Group program. In 1961, a number of later proposals, including the Avro P470 VTOL fighter concept derived from the Special Projects Group, were submitted to fulfill a NATO competition for a tactical strike fighter.[34] These needs were filled by the Hawker Siddeley Harrier, but in more general terms, interest in VTOL faded as it became widely believed a nuclear first strike would not be used at the start of a European war.


    Avro VZ-9-AV Avrocar at the Paul E. Garber Preservation, Restoration and Storage Facility, National Air and Space Museum c.1984

    The second Avrocar had logged about 75 flight hours at the end of the flight testing. Judged by its performance, the Avrocar was an abject failure: it couldn’t lift itself safely more than a few feet off the ground, and its bulbous design limiting high-speed performance accompanied by unbearable heat and screaming exhaust noise, made it impractical for the military. Although considered a technical failure, its design would be prophetic: it was a rubber skirt shy of being one of the world’s first hovercraft, the Saunders Roe SR.N1 also taking off in 1959. Nevertheless, company designer, John Frost applied for a number of patents in Canada, the UK and the U.S. that established the pivotal role that the Avrocar and related Avro experimental vehicles, made in the VTOL world.

    Latest developments

    The Avro VZ-9 Avrocar was a “dead end” in VTOL design, according to Russell Lee, curator at the National Air and Space Museum, yet its technological innovations have intrigued other designers. One of the design elements it embodied, the use of ducted fans led to other experimental programs. Dr. Paul Moller, a Canadian expatriate who had worked at Avro Canada as a young engineer, based an initial series of experimental VTOL vehicles on “saucer” technology utilizing the buried ducted fan à la-Avrocar. The XM-2, the first of the series looked remarkably like a miniature flying saucer. After successful tether tests[citation needed], the saucer designs also at one time publicized as “discojet” were abandoned and their latest project, the Moller Skycar, has a flying-car appearance.

    The Avrocar story did not end with the termination of the program. Only two Avrocars were ever produced and because the U.S. military had paid for the work, they reverted to U.S. ownership at the end of the program. The second example, S/N 59-4975, utilized for “flight” testing, returned to Canada briefly for display in Montreal at the Man and His World Exhibition (1968); after a lengthy period of outdoor display, it is now under restoration at the U.S. Army Transportation Museum in Fort Eustis, Virginia.

    The first Avrocar, S/N 58-7055 (marked AV-7055), after tethered testing, became the “wind tunnel” test model at NASA Ames, where it remained in storage from 1961 until 1966, when it was donated to the National Air and Space Museum, in Suitland, Maryland. There it continued gathering dust for the next forty years. The Museum finally scheduled it for restoration and display at their newly constructed Steven F. Udvar-Hazy Center. Instead the Avrocar has been loaned to the National Museum of the United States Air Force in Dayton, Ohio, arriving in November, 2007. After a full restoration, which included fabrication of both missing plexiglass bubbles, it was put on display in June 2008 in the Museum’s Cold War Gallery. It has since been moved to the Presidential Aircraft Gallery.

    A full-scale replica of the Avrocar was prepared for the 2002 production, Avrocar: Saucer Secrets from the Past. It now resides as an exhibit at the Western Canada Aviation Museum, Winnipeg, Manitoba, Canada.
    Specifications (VZ-9-AV)


    Avrocar 3-view

    Data from Avrocar: Canada’s Flying Saucer… and The World’s Worst Aircraft: From Pioneering Failures to Multimillion Dollar Disasters

    General characteristics

    Crew: 2
    Capacity: 1 observer/engineer
    Diameter: 18 ft (5.5 m)
    Height: 3 ft 6 in (1.07 m)
    Wing area: 254 sq ft (23.6 m2)
    Empty weight: 3,000 lb (1,361 kg)
    Max takeoff weight: 5,560 lb (2,522 kg)
    Powerplant: 3 × Continental J69-T-9 turbojet engines, 660 lbf (2.9 kN) thrust each
    

    Performance

    Maximum speed: 300 mph (483 km/h; 261 kn) (estimated), 35 mph (56 km/h) (actual)
    Range: 995 mi (865 nmi; 1,601 km) (estimated), 79 mi (127 km) (actual)
    Service ceiling: 10,000 ft (3,048 m) (estimated), 3 ft (0.91 m) (actual)
    
  35. Gamaro şu konuda haklı baal.

    İnsan algısı yaşadığı dünyanın algısına çok yakındır. 1950 lerde, 60 larda ki teknolojinin o zamanki UFO resimlerinde de olması bunların feyk olmasını neredeyse garantiler. Hele bu kadar kısa sürede uzaylıların teknolojilerini bu şekilde değiştirmeleri de ayrı bir soru işaretidir.

    Bunun bir benzerini uzaylılar tarafından kaçırılanlardan dinlediğimizde görürüz. Onlar da kaçırıldıklarında kendi üzerinde yapılan deneyleri anlatırlarken sanırsın bir kaç sokak ötedeki sağlık ocağında geçmiş olay. Kullanılan aletler neşter, makas, vs.

    Yani kalk sen bilmem kaç milyon ışık yılı uzaklıktan gel o teknolojiye sahip ol ama hala insan vücudunu neşterle aç, falan.

    <a href=”http://www.sonsuz.us/users/xenix>

  36. Bazı arkadaşlarımız komplo teorilerine benzeyen olayları seviyor. Gizli kalmış gerçek düşüncesi bir mıknatıs gibi çekiyor onları. Gizli islam tarihi, orgon enerjisi, ufolar, mıknatıs gibi çekiyor. Fotoğraf makinasının bulunması insanın uçmasından daha önce ama insanlar uçağı icat etmeden çekilmiş bir ufo resmi yok.

  37. Gamaro, uzaylı da olsa insan, insandır. 🙂
    Etik kuruldan izin aldı mıydın gidiyosun! Hem senin yıllık iznin en fazla bir hafta.. 😀

  38. Metiokhos’um ben, Parthenope saçını kesip sürgüne gitmiş:)

  39. Yemini mi bozdum uleyn!.
    demek çok mu zordu Parthenope?

    Saçını kesmesinin trip atmaktan öte anlamı yok. Napıyo, hem kesiyo, hem de gidiyo. Oysa yemini boz.. o zaman da efsane olmayacaktı? 🙂

  40. Bak yau:)

    Herşeyi anlamak zorunda değiliz ki.

    Ben bu sözün gereğini severim.

    Onun için;

    Parthepone hakkında konuşacak kadar zor’lu değilim.

    🙂

  41. Ben de sözün gereğini sevenleri, severim. 🙂

  42. “Fotoğraf makinasının bulunması insanın uçmasından daha önce ama insanlar uçağı icat etmeden çekilmiş bir ufo resmi yok.”

    Misafir arkadaş belli ki forumdan birisi ama nikiyle açıktan yazmayı uygun bulmamış.Böyle davranışlar bana ilginç geliyor.Neyden saklanıyorsun veya niçin saklanıyorsun? Cannibal değiliz adam yemiyoruz neticede biraz cesaretli davran.

    Fotoğraf makinasıyla ufo idialarına meydan okuduğunu düşünüyorsun ama ufo imajlarının fotoğraf makinasından eskiye gittiğini görünce bakalım ne diyeceksin??

    ~ “The Baptism of Christ” ~
    Fitzwilliam Musuem, Cambridge, England
    Painted in 1710 by Flemish artist Aert De Gelder

    ~ “The Madonna with Saint Giovannino” ~
    Painted in the 15th century, Palazzo Vecchio lists the artist as unknown ~ although attributed to the Lippi school.

    aynı resim yakından

    pek çok başka örneği de şu linkte görebilirsin.
    link to crystalinks.com

    “Gizli islam tarihi, orgon enerjisi,”

    Misafir bunların gizli veya komplo bi tarafı yok.

    Çözemediğin sana zor gelen şeyleri halının altına süpürmekle içsel huzurunu koruyamazsın.

    Sahte bir dengede hissedeersin kendini

    zamanla halının altı dolmaya başlar ve kokmaya başlarsın.

    Bu hayatta üstü örtülmüş veya örtülmeye çalışılmış gerçekler var.Böyle ihtimallerle karşılaşacağını bilerek yaşa merak etmekten,araştırıp öğrenmekten korkma.

    Bilakis şeylerin aslını gerçeğini öğrenmek için yeterince çaba göstermemiş olmaktan,cesaret edememiş olmaktan çekin.

  43. peki bu şahitliğe ne diyeceksniz bakalım 🙂

    bu da mı gol değil!!

  44. uzaylılar varmı yokmu hep merak konusu.51.bölge diye bir belgesel var national geographicin.bu yer hakkında konuyla ilgili söylentiler var.belgeseli izlemedim daha ama yakın zamanda izleyeceğim.

  45. Evrenin büyüklüğü algılarımızın dışında.Evrenin ucuna yolculuk adlı belgeseli,2 kez izledim.Düşünsenize ışık hızına erişmeyi başarabilsek bile (ki mümkünatı yok) ulaşmamız milyon yıllar alacak gezegenler var….

    Diyelim ki uzaylılar var.buraya kadar gelebiliyorlarsa ya ışık hızından hızlılar,yada günümüz fizikçilerinin tartıştığı solucan deliği/kara deliği kullanıyorlar.Bu da algılarımızın dışında çünkü nasa nın kara delikleri algılaması uzun zaman alıyor,zaten kara delik dediğimiz şey içine doğru patlayan ölen yıldızlar… yine algımızın dışında radyoaktivite…

    öğrenmemiz için önce radyoaktiviteye dayanıklı bir uzay aracı yapıp bunu 1600 ışık yılı uzağa yollamamız gerekiyor falan…

    uzayın en büyük artısı bugün gökyüzüne baktığımızda geçmişimizi görebiliyor olmamız.geleceğimizi algılıyoruz ama geçmişe bakıyoruz ne kadar ilginç değilmi?

    insan rüzgarda bir kum tanesi,dünya galakside bir kum tanesi,galaksi evrende bir kum tanesi…ve evren…

    ya bildiğimiz evrende aslında bilinmeyen bir mega evrende bir kum tanesiyse?

    nihai karar: evrende başka canlı türleri vardır ama tüm ufo olaylarının,kaçırılmaların sahte olduğuna inanıyorum.

  46. kağıtçıkta ashtar yazmışlar.biraz bakayım dedim neymiş.”ashtar sheran” diye biri çıktı karşıma.çok ilginç şeyler varmış bu konuda internette.

  47. “Siz ufo olaylarıyla ilgili neler düşünüyorsunuz?”

    gerçekten mi? samimiyetle;
    1-emin değilim
    2-hiç bir bilgim yok
    emin değilim

    yıllarca gizem peşine düştük-bu şeyleri okuduk-dinledik tüm şeyleri, En son Kasyopya daha içinden çıkılamaz yaptı tüm bu şeyleri;

    eşit ve aynı fiziksellik ve eşit ve aynı materyaller ve gerçeklik yapısı ummuyoruz artık bu nedenle açıklanamaz her şey

    gerçekten samimiyetle ve içtenlikle yazalım o zaman;

    bi zamanlar bizim için bakıp öylece gerçeği bizden saklıyolar-bunlar oluyo konusu idi;
    bugünse evet başka bir gerçeklik-evren dünya ile bizim gerçeklik koşullarımız eşit değil ve bu neyin yansıması-nasıl konusu
    fizikselliğin değişken olduğu düşüncesi ya da önermesi içinde
    ya da gerçekliğin ve gerçeklik koşullarının bile yapıdan yapıya farklı olduğu önermesi içinde

    hiç bi şey bilmiyoruz sadece- öylece uyuyoruz

    eriyip gitti bunlar aslında kafamızda neyi soruyoruz ki; uçan araçlara gerek kalmadı
    neyin yansıması oldukları hiç önemli değiller-olup olmadıkları da öyle, neyi ifade ettikleri de
    ister başka bir evrene uçak yapalım neyi fade eder; ben bedenim uçmam sanır; yerde gökte -kökte hayat yok sanır; gezegen arar-koloni arar-çok komik şeyler bunlar

    gerçek ney-kimin umurunda değil, benim de; bi an görselleştirin; bir kaynak okuyorum (Kasyopya) ve gerçekliği inanın umrumda değil, BEn inanıyoru msadece ama bundan da emin değilim- bekleyip görürüz; İçimde bi yan seviyor ve görselliyorum sadece o an inandırıyorum kendimi; (Gerçekliğin iki yönü var diyor olası (STO ve STS temel kutuplaşması) ve deneyimi, Ve bizim bildiğimiz evrende bizimle aynı gerçeklik seyisende (boyut-yoğunluk-aşama vb.) STS kutuplu kaç gezegen ve gerçeklik olduğu soruluyor ve trilyonlarca yanıtı geliyor ve sadece kafamda canlandırıyorum;
    Gerçek ne umrumda değil-düşünsel gerçeklik

    bunlar hep boşa düştü kafamda;

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.