Selamlar.
Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Burada din ile bilimi evlendirmek gibi bir niyetim yok. Zira benim düşünceme göre bilim insanın insan olarak tarih sahnesindeki yerini aldıktan sonra bilme süreci ile başlamıştır.
Benim ön kabülüm Tanrıdır. Tanrıyı her varlığın sebebi olarak görmek yerine varlığın var edeni olarak görmenin bilime ters geleceğini düşünmüyorum. Şöyleki: Bilim varlığın nasıl var oldu sorusunun cevabını büyük oranda verebiliyor. Yani varlığın oluşum sürecindeki sebepleri-öncülleri bize sunabiliyor. Ama bunun ötesine şu ana kadar geçmiş değil. Ama Tanrı için her varlığın ilk sebebi demenin bu bağlamda yanlış olacağını düşünmüyorum.
Şimdi yavaş yavaş konumuzu işlemeye başlayalım ve varlığı var eden en küçük parçaların tanımlarından ve özelliklerinden konumuzu genişletelim.
Atom: (Yunanca atomos, bölünemez anlamına gelir.) bir kimyasal elementin bütün özelliklerini taşıyan en küçük parçacığıdır. Gözle görülmesi imkânsız, çok küçük bir parçacıktır ve sadece taramalı tünel mikroskobu (atomik kuvvet mikroskobu) ile incelenebilir. Bir atomda, çekirdeği saran negatif yüklü bir elektron bulutu vardır. Çekirdek ise pozitif yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşur. Atomdaki proton sayısı elektron sayısınına eşit olduğunda atom elektriksel olarak yüksüzdür. Elektron ve proton sayıları eşit değilse bu parçacık iyon olarak adlandırılır. İyonlar oldukça kararsız yapılardır ve yüksek enerjilerinden kurtulmak için ortamdaki başka iyon ve atomlarla etkileşime girerler.
Element Alm. Element (n), Urstoff (m), Fr. Elément (m), İng. Element. Kimyasal metodlarla daha basit maddelere ayrışması mümkün olmayan basit madde. Su bir element değildir. Fakat suyun elektrolizinden elde edilen hidrojen ve oksijen birer elementtir. Saf şeker bir element değildir. Çünkü şekerden karbon, hidrojen ve oksijen çıkarılabilir. Element, aynı cins ve kimya tepkimelerinde bölünmeyen en küçük parçaların yığınıdır. Bu parçalara atom denir.
Kimyasal Element doğal ve saf olarak tek atom içeren atom numarası, kütlesi ve kendine has özellikleri olan ve kendine ait çekirdeği ve elektron yörüngeleri bulunan maddelerdir. Ayrıca bu terim aynı proton sayılarına sahip özdeş atomlar için de kullanılır. Basit örnekler olarak; demir, bakır, gümüş, altın, hidrojen, karbon, azot ve oksijen verilebilir. Toplamda, 118 adet element bulunmuştur ayrıca 94 tanesi Dünya üzerinde doğal olarak bulunmaktadır. 80 adet element sabit izotopa sahiptir ki atom numarası 43 ve 61 (teknetyum ve prometyum) dışında atom numarası 1’den 82’ye kadar olan tüm atomlardır. Atom numarası 83 ve daha fazlası olan atomlar (bizmut ve fazlası) kesinlikle sabit değildirler ve radyoaktif özellikleri vardır.Atom numarası 83 ten 94 e kadar olanlar sabit değillerdir.Onlar asla doğada bulunmazlar.Ya güneş sistemi veya başka kısa ömürlü kızı izotoplar olarak uranyum ve toryum doğal çürüme yoluyla üretilen elemanları üretilen ilkel yıldız nükleosentez kalıntıları olarak kalan. Tüm kimyasal madde bu unsurdan oluşur. yüksek atom numarası yeni unsurlar zaman zaman, keşfedilen gibi yapay nükleer reaksiyon ürünleri.
Kısaca atom için elementin bütün özelliklerini taşıyan, bölünemez parçadır dememiz yanlış olmaz.
Gelelim işin yeniden yaratılış sürecindeki teolojik argümanlarına.
Ben aşağıya Muhammed İkbal’in bir makalesinden bir alıntı vermek istiyorum:
Şimdi buraya The Emergence of Life / Hayatın Doğuşu adlı kitaptan bir pasaj alıntılamak istiyorum.
Yazar kitabında yer alan “Uzaysız / Mekansız Gerçeklik” başlıklı bölümde cismani diriliş meselesini işliyor. Pasaj şöyle:
Birazdan alıntılayacağım pasajda dikkate değer olan nokta, sürgit daha bir derinleşen modern bilim ve felsefenin 18. Ve 19. Yüzyılların biliminin absürd ve hiçbir kıymeti harbiyesi yok diyerek reddettiği bazı dini inançları nasıl rasyonel temellerle izah edecek bir konuma geldiği meselesidir. Dahası, Müslüman okuyucu, cismani diriliş fikrini desteklemek amacıyla bu pasajda geliştirilen argümanın pratikte 13 asır önce Kuran tarafından ifade ve beyan edilen cismani diriliş inancıyla nasıl aynen örtüştüğünü görecektir:
“Teolojik öğretinin en muhteşem ve deyim yerindeyse en harikulade sırlarından, Aziz Pavlus tarafından ısrarla vurgulanan ve günümüzde bile çağımızın en parlak ve en başarılı bilim adamları tarafından muhkem bir şekilde inanılan bedenin yeniden dirilmesi gibi görünüşte gerçekten fantastik bir fikrin, bilimsel düşünen kafalar için meselenin mümkün ve rasyonel inançlar kümesinden bütünüyle reddedilemeyeceği anlaşılıyor. Uç bir örnekte yola çıkmak belki saçma görünebilir ama hendekteki bir patlama tarafından paramparça olan bir insanın bedenini oluşturan atomların, sadece mucize olarak görülmenin dışında, herhangi bir şekilde yeniden bir araya gelebilecekleri ihtimali konusunda, doğru ‘zaman ve ayarlama’ ile bu atomları harekete geçirerek bir kez daha kendi maddi çevresinin odası olarak işlev görmüş olan nomadların teker teker hepsine birden cevap vereceği artık ispatlanmıştı.” (Syed Abdul Vahid’in Thoughts and Reflections of Iqbal başlıklı kitabından s. 220-224 arası alıntı.)
Bunu dedikten sonra kuranın cismani diriliş hakkındaki argümanlarına bakalım:
VAKIA:
- ve diyorlardı ki: “Ne Yani! Biz ölüp de toz ve kemik yığını haline geldikten sonra mı diriltileceğiz yeniden?
-
Ve eski atalarımız da mı?”
-
De ki: “Daha önce yaşamış olanlar da, sonrakiler de
-
[yalnızca Allah tarafından] bilinen bir Gün’ün belirlenmiş olan bir vaktinde bir araya getirilecekler:
KIYAMET:
- KIYAMET Günü’nü tanıklığa çağırırım!
-
İnsan vicdanının kınayan sesini tanıklığa çağırırım!
-
İnsan, [onu tekrar diriltip] kemiklerini yeniden bir araya getiremeyeceğimizi mi sanıyor?
-
Hayır, kesinlikle! Onu parmak uçlarına kadar yeniden var etmeye kâdiriz!
-
Ama yine de insan, önüne serilmiş olan şeyi inkara kalkışır,
Bilindiği üzere dini terminolojide kıyam ayağa kalkma demektir.
Aşağıya bir biyolog arkadaşın bir forumda yazdığı bir paragrafını alıntıladığım bir ileti üzerinden konumuzu toparlayıp bitirelim istiyorum:
Örneğin, şempanze vs insan aynı atadan gelirken, aslında aynı bölgelerde yaşamışlar. Birlikte evrimleşmişler. Bu iki türün ilk ayrılması 6 Milyon yıl kadar önce gerçekleşmiş olsada, 3-4 Milyon yıl kadar daha birbirlerine gen transfer etmişler. Büyük ihtimalle gerçekleşen kromozom kaynaması sonucu izolasyon iyice ortaya çıkmış ve son 3 Milyon yıldan bu yana insan daha ziyade kendi başına bir yol çizmiş. Kısaca, türden yeni bir tür ortaya çıkmış değil. Türlerden, türler ortaya çıkmış.. İnsan türleri bunun en güzel örneğidir.
Bilim bunu kabul ediyor ama bilim şuna cevap veremiyor.
Bilinç dediğimiz, akıl dediğimiz, zeka dediğimiz kavrama yetisi ve doğayı soyutlama kabiliyeti insandan başka bir varlıkta gözlemlenemiyor. Bu bence dayatılan evrim kuramının açmazlarından biri olmaktan asla kurtulamayacaktır.
Mesela buna aşağıdaki ayet bir delil teşkil etmektedir.
1. İNSAN[ın tarih sahnesinde görünmesin]den önceki dönem, sonsuz bir zaman kesitinden ibaret [değil] midir; insanın henüz dikkate değer bir varlık olmadığı [bir zaman kesiti]?
Sonuç olarak benim için şunu söylemek hiçte zor olmayacaktır:
Bilimin her bulgusunun başımın üstünde yeri vardır. Bu benim Tanrıya olan inancıma zerre kadar sekte vurmamakla beraber Tanrının varlık sahnesindeki eylemlerini göstererek kendisine olan inancımı kat kat artırmaktadır. Bu nedenle buradan bilim/bilme adına yapılan her eyleme sonsuz saygımı ve bu eylemlerde bulunan kişilere en derin şükranlarımı sunmayı bir yükümlülük biliyorum.
Atom ve elementin tanımından yola çıkarak bunlar bölünemez şeyler olmakla beraber kesin ve değişmez tanımlı olgular olduğundan hareketle şunları söylemek mümkündür.
Bu bir araya gelen atomlar bölünemez ve değişmez özellikleri ile toprağı, taşı, bitkiyi, hayvanı ve insanı oluşturur. Yani bunların bir araya gelmesinden bir varlık ortaya çıkar. Bu varlıklar arasında varlığın içinde kendi farkındalığının farkında olarak karşımıza ise insan çıkar. Bunun içindirki yaptığı eylemler nedeni ile ister inançlı, ister inançsız bir toplumda bulunsun, kendi sosyal adaleti ve huzuru için varlığının farkına vararak kendine yüklediği bir takım ahlaki normlar ile hukuksal süreç başlatmış ve işletmiştir.
Bundan da öte, Tanrının sorumluluk yüklediği tek varlık olan insanın yeniden dirilmesi zorunluluğunu çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.
Bu nedenle bugün varlığın tanımını yapabiliyor iken ve varlığı meydana getiren özelliklerin tanımını da yapabiliyor iken, bunların başka şartlar ve koşullar altında yeniden bir araya gelemeyeceğini neye göre iddia edebiliriz ki?
Yani bu atomların yeniden bir araya gelerek başka kendini bilen bir varlık olamaması önündeki engel nedir?
İkincil hayat yok demek ne kadar mantıklı ise, var demekde o kadar mantıklı değil midir?
Selamlar…
“”VARLIK TANIMI ÜZERİNDEN İKİNCİL HAYAT AÇIKLANABİLİR Mİ?””
Hayır açıklanamaz. Safsatalarla, felsefelerle, kokteyl ve karışımlarla bu işler açıklanamaz.
Ölüp de geri gelen birisi, bana bunu açıklarsa belki…
Evet çok mantıklı, zaten yedincil hayat (7.l hayat) var demek de o derece mantıklıdır.
xenix
“Aynı bedende iki kez bilinemezsiniz”:)
Bir ara ben de kendi kendime esrime halindeyken şöyle sormuştum: -Varlığımı meydana getiren atomlar denklemi her hangi bir zamanda yeniden meydana gelmiş olsa ben kendimi bilebilecek miyim? O denklem ben mi olacağım, benim bilincim onda peydah olacak mı?
Sonra düşündüm; benim vücudum Antartika’da doğmuş olsa ve orada büyüseydi bu satırları size yazan biri mi olurdum?
Ne işim var sizinle mi uğraşacam?
Yani hareket, maddenin koşuları bilinci de değiştirir… Sizi oluşturan atomlar denklemi, tüm genetik özelliklerinizle birlikte yeniden var olmuş olsa bile, ikinci denklemin maruz kalacağı maddi ortam ve hareket aynı olmayacağı için bilinci de farklı olacak, benliği farklı gelişecektir…
Bu yüzden Heraklit amcanın dediği gibi; aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız…
Aynı yoktur zaten… “Ayn” göz demektir. İki gözün benzerliğinden “aynı” sözcüğü doğar, ayna da oradan gelir, iki göz bile aynı göz değildir!…
Bilim ile dini evlendirmek gibi bir niyeti yokmuş.
özetle diyor ki kendileri; Efendim onlar kardeştirler zaten, o bakımdan nikah düşmez.
Tanrı ön kabulüymüş, sonra konuyu atomlar üzerinden genişletmiş, mesela atom yunanca bölünemez anlamına gelirmiş, ardından element ne demekmiş, doğru zaman ve ayarlama ile Muhammed iKbal efendi gelmiş, rasyonel inançlar kümesi, thoughts and reflections, atom ve element tanımından yola çıkarak maymun ve insan 6 milyon yıl önce ortak atadan ayrılmış, zaten kıyam ayağa kalkmak demekmiş, kuran da böyle dermiş, e hal böyle olunca da varlık tanımı üzerinden ikincil hayat mümkünmüş..
Yahu güzel kardeşim, söyleyip söyleyeceğin şey “ben ölümden sonra yeniden diriltileceğimize ve hesaba çekileceğimize inanıyorum” dan ibaret, şimdi bu kadar kel alaka taklaya ne hacet, fıtık olacaksınız yahu, vallahi fıtık.
“Atom ve elementin tanımından yola çıkarak bunlar bölünemez şeyler olmakla beraber kesin ve değişmez tanımlı olgular olduğundan hareketle şunları söylemek mümkündür.”
Bu cümleden bişey anlayan beri gelsin. Yani ille de felsefe yapar görünücem diye böyle de sıvanmaz ki..yazık ya, yediğiniz içtiğinize yazık valla.
“Bu bir araya gelen atomlar bölünemez ve değişmez özellikleri ile toprağı, taşı, bitkiyi, hayvanı ve insanı oluşturur.”
Yahu..:) madde ve canlılar atomlardan oluşmuştur demek için bu kadar mı atraksiyon yapılır? Efendim glikoz dediğimiz şey de hiç bir süretle bölünemez yapıdaki altı adet karbon atomu ve bir aldehit bağından oluşmuş değişmez ve kesin tanımlı bi olgu olması bakımından şunu söyleyebiliriz ki, karbonhidrat metabolizması diye bişey vardır. He? Valla tastamam böyle işte.
“Yani bunların bir araya gelmesinden bir varlık ortaya çıkar.Bu varlıklar arasında varlığın içinde kendi farkındalığının farkında olarak karşımıza ise insan çıkar. “
Hay maşallah, hay maşallah. Dünya alem aydınlandı sayenizde. Varlık gerçeğiydi di mi, hem de atomdan insana?Adam hala varlık diyor ya..
“Bunun içindirki yaptığı eylemler nedeni ile ister inançlı, ister inançsız bir toplumda bulunsun, kendi sosyal adaleti ve huzuru için varlığının farkına vararak kendine yüklediği bir takım ahlaki normlar ile hukuksal süreç başlatmış ve işletmiştir.Bundan da öte, Tanrının sorumluluk yüklediği tek varlık olan insanın yeniden dirilmesi zorunluluğunu çok net bir biçimde ortaya koymaktadır.”
Ondan öte bundan öte, ne hangi ilişkiyle neyden çıkarsanıyor, bu nası bi sirktir anlamak mümkün değil vessalam. Hukuk yapmıştır, sorumluluk diye bişey vardır, bu da yeniden dirilmeyi zorunlu kılmaktadır..He he, ben dedim böyle oldu tıkıma banayım.
“Bu nedenle bugün varlığın tanımını yapabiliyor iken ve varlığı meydana getiren özelliklerin tanımını da yapabiliyor iken, bunların başka şartlar ve koşullar altında yeniden bir araya gelemeyeceğini neye göre iddia edebiliriz ki?”
Valla berguzar efendi, sizin gibi orantısız embesiller olduğu sürece daha çok ateist yetişir bu dünyada. Çocuk filan mı kandırıyorsunuz anlamıyorum ki ben. Yahu bu nası bir sanrısal bozukluktur? Varlıkmış..
varlık, varoluş, varlık ve varoluş ilişkisi, ontoloji.. ama olsun, abisi sallıyor işte varlık tanımı diye.
Öze, yani şeylerin temeline varoluştan üstün bir yer vermek ve öz karşısında varoluşu geçici ve arazi görmek yanlıştır. Bununla birlikte varoluşu özden üstün tutmak, ancak özü de bilmenin ve nufüz edebilmenin ötesinde bir şey olarak kabul etmek de yanlıştır.
Şeylerin varoluşu, şeylerin özlerine ve varlıklarına indirgenemez. Doğru olan yaklaşım, varoluşun dışında özün kavranamayacağı gibi, özün dışında da varoluşun kavranamayacağıdır. Varolan bütün fenomenleri kucaklayabilecek bi anlayışa, ancak varoluş ile özün, varlık ile oluşmanın birliği açısından yaklaşılabilir.
Bunca saçma sapan cümleyi biraraya toplayacağına otur da adam gibi ontoloji çalış biraz.
yıllardır kestiğim tırnaklarımdaki keratinlerin atomları, kestirdiğim saçların atomları, düşen dişlerimin atomları, tükürdüklerimin atomları, o kutsal günde başkalarına yar olursa hakkımı helal etmiyorum.
Bergüzar demiş:
Bilinç dediğimiz, akıl dediğimiz, zeka dediğimiz kavrama yetisi ve doğayı soyutlama kabiliyeti insandan başka bir varlıkta gözlemlenemiyor. Bu bence dayatılan evrim kuramının açmazlarından biri olmaktan asla kurtulamayacaktır.
Bilim bu sorunun cevabını vermiştir: (Bence senin aklın yetmiyor.)
Düşünme yetisi, el becerisi ve buna istinaden alet kullanmak suretiyle ortaya çıkmıştır. Bu demektir ki başka bir tür canlı da gelecekte düşünme yetisi geliştirebilir. Mesela neandertal tür, homosapiens türden farklılık gösterir. İkisi de düşünen modeldir fakat aynı değillerdir.
İnsanın en önemli becerisi SANAT becerisidir. (Soyutlama) İnsanın bu en önemli becerisinden kutsal kitaplar hiç ama hiç bahsetmez.
Bak gördüğün gibi şiiri ve şairi nasıl kötülüyor.
xenix
İtirazların hepsini okudum, zaten beklediğim tepkilerdi. Çünkü bu yazı ateist-materyalistlere hazırlanmış bir yazı idi. 🙂
Öncelikle şunu söylemek istiyorum. Herşeyin bir karşılığının olduğu dünyada insanın sergilediği davranışların kendisine tutulacağı/yüzleştirileceği bir hayat olmaması size garip gelmiyor mu?
Mesela acıkdığımızda yemek yeyince karnımız doyuyor ama buna ilave olarak bir haz duygusu hissediyoruz.
Yada elimiz yandığında bunu gözlemlemekle beraber bir acı duygusu hissediyoruz. Yani madde bedenle yaptığımız herşeyi beyine/nöronlara indiren düşünce bu duygulara karşılıkda hormonları önümüze sürüyor.
Peki oğlu askerden yeni gelmiş bir annenin ağlayışı ile oğlu şehit olmuş bir annenin ağlayışı aynı mıdır? Herşeyi bilen hormonlar bunuda biliyor değil mi?
Ateist-materyalist zihniyet reddiyeciliğinden ötürü kendini kafir kategorisine sokarak yanlış bir açmaza düşüyor. Kafirler kötüler yani zalimlerdir.
İkincil hayat iki gruptan oluşur, iyiler ve kötüler. İyilerin sevineceği huzur duyacağı, kötülerin ise yaptıkları eylemlerden dolayı vicdan azabı ile cezalandırılacağı bir hayata niçin bu zihniyet itiraz eder onuda anlamış değilim.
Varlık konusunda kısaca şunu diyebilirim.
Varlık farkındaysan vardır. Ortada kocaman bir evren var ama bunun farkında olacak bir şey yoksa, bir bilinç, bir şuur, bir öz adına her ne derseniz deyin, evren var mıdır yok mudur tartışması bile yapılmaz.
Ve farkında olan bilinç için ikincil bir hayat öngörülür zaten. Farkında olan ve eylemlerinde özgür iradesini kullanan bilinç için.
Selamlar…
Birde küçük birşey eklemek istiyorum.
Gamaro gibi üsluplu arkadaşlar fildişi kulesi sakinleridir. Ben onlara kızmıyorum, sizde kızmayın. 😀 Ben onlara sadece şunu diyorum. Bir Tanrı her zaman olasılık dahilindedir ve mutlak surette benim söylediklerimin olma ihtimali vardır. Gerisi kişiyi bağlar…
sonsuza kadar sürecek olan yaşamda farkındalık artmaya devam eder mi yoksa durur mu? artıyorsa ders almak için herşeyi şu an yaşanan yaşama yüklemek niye? artmıyor donup kalıyorsa cezalandırmak, ders vermek niye? düşünsenize adam ölmüş dirilmiş, aradan trilyonlarca yıl geçmiş adamı yakmaya devam ediyorlar.
manyak mısınız niye yakıyorsunuz beni?
ya hatırlıyor musun seni çok çok kısa bir süre dünya denen bir yere gönderdik.
eeee?
seni orada beğenmedik, hatırlamıyor musun?
yooo hatırlamıyorum, çok zaman geçmiş olmalı…
biz sana hatırlatmayı biliriz, heheheheh….
ölüp dirilip sonsuza kadar sürecek bir hayata sahip olacağına inanan insanlar, aslında ellerindeki tek hayatın şu an yaşamakta oldukları hayat olduğunun gayet açık farkındalar. yoksa neden sonsuza kadar sürecek bir yaşantının nasıl geçeceğini şu anki yaşama bağlasınlar ki?
“Mesela acıkdığımızda yemek yeyince karnımız doyuyor ama buna ilave olarak bir haz duygusu hissediyoruz. Yada elimiz yandığında bunu gözlemlemekle beraber bir acı duygusu hissediyoruz. Yani madde bedenle yaptığımız herşeyi beyine/nöronlara indiren düşünce bu duygulara karşılıkda hormonları önümüze sürüyor.Peki oğlu askerden yeni gelmiş bir annenin ağlayışı ile oğlu şehit olmuş bir annenin ağlayışı aynı mıdır? Herşeyi bilen hormonlar bunuda biliyor değil mi?”
Hayır efendim böyle bişey filan öne sürülmüyor, bunu sadece siz ve sizin gibiler kendi kendinize gelin-güvey olup öne sürüyorsunuz ve daha da ileri gidip bizim adımıza iddanamenize ekliyorsunuz. Kardeşim insan eleştirdiği şey hakkında hiç mi bilgi edinmez, hiç mi okumaz yahu?
Gene başladık hormon, elektrik mevzuuna..insanın sosyal pratiği, bilinç-düşünce ve dil gelişiminin bu sosyal pratikle ayrılmaz birlikteliği filan nerde? inek içmiş. inek nerde? dağa kaçmış. dağ nerde? yandı bitti kül oldu. (Bir insanı doğumundan sonra herşeyden izole edip bi kilerde/ahırda tek başına besleyin ve büyütün bakalım, bahsettiğiniz o hormon ve sinir sistemi bilinç, düşünce ve dil üretebilecekler mi acaba?)
[Kendi çalıp kendi oynayanların ulaştığı irtifaya hiçbir fildişi kule ulaşamaz. Ben berguzar gibilere kızmıyorum, siz de kızmayın.]
Sayın Gamaro,
O zaman bana bu zamana kadar ben ateist-materyalistim diyenleri yanlış anlamışım diyorum. Buyurun siz anlatın o zaman doğrusunu.
İki ağlayış aynı ağlayış deyilse nedir, nedenleri nelerdir?
Bu arada nanik atak 🙂 (buna çok güldüm ne yalan söyleyim)
Cennet – cehennem algısında sorununuz var. Kimse kimseyi yakmayacak. Sadece yapıp ettikleriniz önünüze gelecek ve bu eylemlerden ötürü cennet (sonsuz/uzunca bir sürü mutluluk ve huzur hali) yada cehennem (sonsuz/uzunca bir süre acı-ızdırap hali) ile muhatap olacaksınız.
cennet cehennem algımda bir sorun yok,
“yada cehennem (sonsuz/uzunca bir süre acı-ızdırap hali)” tam olarak bunu kastettim. tanrı “yanacaklar” deyince şıp diye anlıyorsunuz ne demek istediğini. ben deyince ne demek istediğimi anlayamamanız hoş olmuş.
konu bu değil, sorduğum soru açık ve net. sonsuz ikinci yaşamda farkındalık artar mı artmaz mı?
Katılmıyorum… İnsan tarih sahnesinde kendini bilmeye başladığı zaman Tanrıyı yaratmıştır. Çünkü Çevresinde gördüklerine anlam verme penceresi anlamlandıramadığı şeylere tanrı demiştir. Daha sonra tanrı tek demiştir. Yani ilk ol noktası. Ol noktası Allah’a aittir. Allah ne tanrıdır nede insanın tanımladığı. O insanların aklına sığmaz. Çünkü insan aklı ve bilgisi onun aklına sığdırabildikleridir. Daha sonrasında insanlar tanrılarını çözmeye çalışmışlar ve hep bu tanrı ile Allah kavramları karıştırılmıştır. Daha sonrasında KUR’AN en büyük ilim kitabı buna açıklık getirmiştir. Bu açıklığı göremeyenler yine KUR’an-ı bile açıklamaya çalışırken tanrı ile ifade ettikleri içinde çelişkiler çelişmeler doğmuştur. Doğma fikir düşünce felsefeler akın halinde insanlığı kuşatmıştır. Oysa insanlığı aklını kuşatan tek gerçek ALLAH’tır. Kuşattığı bilinmeyen aklımıza bildirilmeyen alanlar cennet, cehennem, daha birçok kavram bilgimiz dışındadır. Bildiğimiz herşey bu dediğimiz şu dediğimiz herşey birine bilgi olarak sunulmuştur. Ama asla bu bilgi bildiğimiz olmayabilir. O nedenle Ayetinde dediği gibi ‘Hepiniz bana döndürüleceksiniz’ Evet hepimiz ona döndürüldüğümüzde nasılki kandan et olduk, beden olduk, akıl olduk. Akıldan tekrar başka varlık olmamız kesindir. Döndüğümüz yer Bizi kuşattığı alan…
Eskiden (dinlerin insan ürünü olduğunu yeni anladığım zamanlar) benimde bu tarz bir inancım vardı. İnsan ölürken -o anın- sonsuz gibi hissedileceğini ve iyi biriyse (vicdanı rahatsa) ölürken huzur duyacağını, eğer kötü biri veya eksik biri (yaşamamışlıkları, gözü arkada kalması vs) durumunda ise acı çekeceği için bir nevi cehennem ızdırabı yaşayacağına inanırdım.
Sonra farkettim, kimse kendini kötü olarak görmüyor ki, herkes iyi maşallah.
xenix
Sizin kimi veya kimleri doğru/yanlış anlamış olduğunuz beni ilgilendirmiyor Berguzar.
Söylediğim şey sadece şudur; Sorduğu sorular insanı ele verir, ve ben iddia ediyorum ki, siz her fırsatta kıyasıya eleştirdiğiniz materyalizm hakkında “hiç” ama “hiçbirşey” okumamışsınız. (Ya da okuduysanız neleri okuduğunuzu alalım?)
Bakın fildişi kulemden yere indim ve son derece sakin bir biçimde tarafınıza iletiyorum; Maddecilik adına yazıp çizdiğiniz herşey (sürekli “ateist-materyalist” bileşik halini kullanmanız ve materyalist düşüncenin insanı biraz karbon, biraz hormon, biraz da elektrikten ibaret bir indirgemecilik içinde tanımladığını varsaymanız bile) sizin konu hakkındaki “bilgisizliğinizin” ve sergilediğiniz karşı duruşun kendin pişir kendin ye modundalığının dışa vurumudur sadece. Ya da daha sade bir şekilde anlatmak gerekirse, sizin materyalizm hakkında bilip bildiğiniz şey, sağdan soldan duyma ve daha çok hacı-hoca sohbetlerine konu edilen hal ve tavırlardan ibaret, yani siz aslında hiçbir ciddi kaynağa başvurmamışsınız.
Ben bu algıyı tanırım naçizane, özetlememe izin verirseniz eğer süreç şöyle işler, daha doğrusu kahve ve cami kültürüyle materyalizm şöyle gider ; “Materyalizm ne demek? E adı üstünde işte maddecilik demek. Yani ne demek, herşey madde, herşey hormon, herşey elektrikten ibaret demek. Yani? Yanisi var mı, bilinç, irade, duygu, duygulanım, düşünce, sezgi vs. gibi soyut bir şekilde ele alınmaya müsait ne kadar şey varsa bunları ya reddetmek, ya by-pass edip küçümsemek, ya da bütünüyle mekanik ve robotvari bir yaklaşımla ele alıp “e canım, herşey madde işte” deyip geçivermek demek..Vay be..Yani bu kadar ruhsuz ve maddeci birşey.” ( Acı mı var, e hormon var, sevinç mi var, e gene hormon var, duygu mu var, damar var, sinir var, vesselam bu iş böyle uzar..)
Lakin materyalizm bu konuda aslında ne der, sizin muhtemelen hiç okumadığınız ve aslını merak etmediğiniz şeyleri ben kısaca özetleyeyim size;
Diyalektik materyalist dünya görüşü insanı biyolojik açıdan yeryüzündeki hayvanların gelişim süreci içerisinde en yüksek aşama olarak kabul eder ve insanı zihne sahip olması, konuşması, ve beraberinde soyutlama, kavram üreticiliği ve alet yapabilmesi gibi vasıflara sahip olması bakımından diğer hayvanlardan ayırır. Ama sadece bu farklılıkları tanımlayıp köşesine çekilmez, sıraladığı başlıkların da peşine düşer, yani zihnin, bilincin, konuşmanın, düşünce ve soyutlamanın kökenlerini de irdeler.
Yanisi şudur..Bir hayvanın davranışlarını belirleyen şey iç güdüleridir, insan davranışı ise düşünce, duygu ve irade ile tabiat kanunları ve hatta bizzat insanı yöneten diğer kanunları bilme derecesi ile belirlenebilir ancak. İdealist filozolar ve senin gibi kendiliğinden metafizikçi eğilim taşıyanlar insanın özünü her türlü maddi alt yapı ve sosyal üretim ve pratikten soyutlanmış bir biçimde, örneğin saf akıl, saf bilinç veya tanrı ve din gibi subjektif kavramlarla açıklamak isterler. Oysa insan öteki insanlardan ayrı olarak, yalnız başına varolmaz, herhangi bir sosyal üretime, sosyal emeğe ve sosyal sürece dahil edilmeden tek başına insan olamaz. Yani bildiğimiz ve bildiğiniz anlamda insan olamaz. Hormonları yine vardır, testosteronu ve östrogeni yine iş başındadır, sinir sistemi ve nöral elektriksel iletimi yine çalışır ve bu anlamda tam olarak yaşayan/ biyolojik bir canlıdır, ama sosyal emekten izole edilmiş hiç bir 46 kromozomlu homo sapiens kendiliğinden bir dil, bilinç ve düşünce geliştiremez, konuşamaz, fikir ve kavram üretemez.
(Yıllar boyu bir kilerde veya ahırda tek başına ve sadece beslenerek büyütülen çocuklar da zaten bu nedenle konuşamazlar, bu nedenle düşünce üretemezler ve sadece içgüdüsel ve yaban tepkiler sergileyerek insandan çok hayvana benzerler. Hani ne oldu hormonlarımıza veya saf ve kendinde bilinç ve aklımıza? Ya da tarihe göz atınız, insan alet yapmayı, tekilden tümele geçmeyi, soyut düşünce ve kavramlar üretmeyi tarih sahnesine çıktığı anda ve şıp diye mi öğrenmiş acaba?)
Kısaca özetlemek gerekirse Berguzar, insana ait spesifik çizgilerin tamamı ( bilinçlilik, düşünce, manevi hayat, iş ve alet üretimi vs.) ne saf/kendinde bir akıl ve bilincin, ne de hormonların ya da başka atomların filan değil, bilakis insanın sosyal emeğinin bir ürünüdür. Diyalektik materyalizmin dediği de işte budur,yoksa sizin kendi kendinize ürettip yine kendi kendinize çürüttüğünüze inandığınız hormonal/elektriksel varsayımlar değildir.
Bence dil, düşünce ve bilincin tarihselliği ve gelişimi üzerine gerçekten okuyunuz. Orda asıl insanın ayak izlerini bulacaksınız. Marks’ı yadetme ihtiyacındayım; “İnsanın özü tekil insanın bir soyutlanması değildir, insanın özü sosyal ilişkilerin toplamıdır.” (Bakınız hormon veya nöronların toplamıdır dememiş büyük usta)
[Ağlayan anne sorunuza gelince..olmayan birşeyi iddia eden zaten sizdiniz, umarım bi yardımım dokunabilmiştir. Bunun dışında gözünü gökyüzüne dikip uzayı seyrederek varoluşu üzerine düşünmeye çalışan ve her seferinde tek başına ve yapayalnız olarak tarif edilen eskimo hikayeleri de vardır bilirsiniz. Sözüm ona mantık ve akıl oyunları yürütülür bu tek başınalık ve yalıtık bilinç hali üzerinden..Şimdi anladınız mı acaba, yok aslında böyle bir tek başınalık ve yalıtılmışlık.]
Sayın Gamaro,
Kısacık yazayım sonra uzun yazarım. Türkiyenin en çok okunan ateizm sitesine 3 yıl yazılar yazdım. Bu yazılarımda orada tartıştım yazılarımdı. Oraya bir bakın. Sonuçta şunu derler size ateist materyalist arkadaşlarınız.
Hepimiz hayvanız, maymundan geldik, bu yüzden çok kasmayın. 🙂
Tüfek-Mikrop ve Çelik kitabını okuduğumda insanın zekasının hep aynı olduğunu lakin gelişme sürecinde öğrenme kabiliyeti ile beraber ihtiyaçlarının artarat bizim ilerler diye tanımladığımız bir yol izlediklerini gördüm.
Ben insanın tarihsel sürecine, geçmişine itiraz etmiyorumki. Ben sadece bir Tanrı var ve bu şekilde var etmiştir olarak bakıyorum olaya.
Ama siz patates ile insandaki genlerin benzerliğine bakarak (yani siz derken ateist-materyalist duruşu kast ediyorum) işte bakın bir Tanrı bu kadar mı beceriksiz olur diye göksel, mucizevi şeyler bekliyorsunuz.
Neyse aslında sizinle konuşmak güzel. Devam ederiz umarım.
Selamlar…
şu ateist-materyalist bitişik halini terkediniz lütfen..anlamsız kaçıyor inanın. Ayrıca forumlar eğitim veya bilinçlenme alanı değildir, bu bakımdan üç değil onüç yıl yazsanız da farketmez, ya da farketmeyebilir, kaldı ki bir insanın ateist olması onun akıllı, saygılı, nazik ve her konuyu doğru ve emin bir şekilde ele aldığını göstermez, daha doğrusu sadece ateizm üzerinden böyle birşey iddia edilemez, eğer gerçekten meraklıysanız sayın berguzar, bence önce ve sadece kitap okuyunuz.
Bence materyalist arkadaşlarla ilgili bilgisiz cümleniz, “çamurdan geldik, bari çamura yatalım” tarzında bir söylem olmuş.
3 yıldır yazmışsınız ama zerre gram ilerlememişsiniz?!
xenix
Sayın Gamaro,
Zaten sadece kitap okuyorum merak etmeyin. Sadece oralara düşüncelerimi yazıyorum. Ama yukarıda yazdıklarınıza daha detaylı değinmek isterim ve değineceğim. Ofisteki işler bir hafiflesin. 🙂
Ve sayın xenix,
Siz ilerleme ölçer misiniz böyle faşizanca bir cümle kuruyorsunuz.
Herkesin kendine has bir fikri vardır. Biz burda fikirleri beğeniye sunmuyoruz, sadece paylaşıyoruz. Kabul edip etmemek elbet sizin elinizdedir ama bu tarz üslup anca faşizan ve baskıcı bir tutumdur.
Ha siz şimdi benim yazdıklarımda benim fikrim derseniz bende size olduuuuuuuuuu derim. Üzgünüm ama böyle. Konu ile ilgili söyleyeceğiniz varsa lütfen buyrun, aksi takdirde bu tarz üslup sizin konuyla değilde …. neyse uzatmayım. Anladınız siz beni zaten.
Selamlar…
Doğru cevaba giden yol doğru soruları sorabilmekten geçer şüphesiz. Lakin doğru soru sorabilmenin doğrudan ateizmle veya inanç sahibi olmakla bir alakası yoktur berguzar. Pek çok ateist de (aslında bu kelimeyi kullanmayı bizlerden çok sizler seviyorsunuz ya neyse) saçma sapan ilişkiler ve örüntüler üzerinden tanrı fikrini reddedebilir. Örneğin tanrı varsa hadi yıldırım düşürsün tepeme diyen birisi, o anda tepesine düşecek bir yıldırımın tanrının varlığını ispatlayacağını mı iddia etmektedir yani? Sorsanız şüphesiz hayır der, peki o zaman neden böyle bir ispat yolu güder?
Bakın sayın berguzar, siz ve sizin gibiler kendinizi haklı çıkarabilmek adına “ateizm” kelimesinin altına herşeyi tıkıştırabileceğiniz yanılgısıyla hareket ediyorsunuz. Lütfen alınmayınız ama bu sadece sizin “bilgisizliğinizden” ya da sahip olduklarınızı yeterli görerek yol alıp insafsızca iddia makamı olabilme hırsınızdan kaynaklanıyor. Evet, Marks ateistti mesela, ama Hume de ateistti ona bakarsınız, ya da Feuerbach da, ayrıca tarihi kurcalarsanız açıkca görürsünüz ki pek çok ateist ırkçı/faşist düşünür ve politikacı da çıkar karşınıza, ya da daha da çeşitlendirelim konuyu, mesela sosyalistin ateisti var da kapitalistin yok mu acaba, ya da aynı zamanda marksist olan ateistler kadar neo-liberal tanrı tanımazlar da dolanmıyor mu piyasada ?
Şimdi söyler misiniz lütfen “ateizm” tek başına neyi ifade eder allahaşkına? Örneğin dünyayı teker teker yukardakilerin eline versek ve alın yönetin desek? Ne düşünüyorsunuz sahi, hepsi aynı şekilde mi yönetirdi insanı, toplumu ve doğayı?
Bence biraz daha düşününüz. Ya da düşünmeyiniz, siz kendi adınıza en iyisini bilirsiniz.
Ben çok iyi ilerleme ölçerim. Sitenin ilerleme ölçeniyim. Ateistforumda cevaplayamadığınız onlarca soruyla anlıyorum henüz ilerleyemediğinizi. Hem neresi faşizanca geldi ki cümlemim? İlerleyememiş olmak farkındalık meselesidir. Sizi duruma farkettiriyorum. “Çamurdan geldik, çamura yatalım” felsefesi sökmüyor malesef her zaman. 😉
xenix
Bakın inanın sizi çok iyi anlıyorum. Belki hissi davranarak bazı cümleler kurmuş olabilirim, bunuda kabul ediyorum. Ben ısrarla şunu söylüyorum. İnsanların maneviyatlarını yok sayarak bir şeyler yapılmaz ve insan zihni ilerleyip bunu eyleme dökemez. Ben insanlar amanda bir Tanrı var hadi inanın demiyorum. Adı üstünde inançtır bu. İnsan ota da tapar, taşa da tapar. Bu benim ilgi alanım içinde değil.
Ben sadece nasıl süreçlerle bu hale geldik onunda çok üzerinde durmuyorum. Ve buraya astığım iki yazıda da adalet adalet diye bağırıyorum. Bu herkes için adil adaleti kim sağlarsa sağlasın önemli değil. İsterse Marks olsun bu, beni zerre kadar etkilemez.
İnsanların geldikleri bugünkü süreçte farkında olarak, insan kimliğimize yararlı ve faydalı işlerde birleşelim. Benim bütün derdim budur.
Yoksa dediğim gibi ben size ne Tanrıyı, ne cenneti, nede cehennemi gösteremem. Adı üstünde inanç. Gösterecek olsam zaten inanıyorum değil biliyorum derdim.
Ve Türkiyenin alışık olmadığı bir zihin yapınız var. Bu yüzden sizinle konuşmak hoşuma gitti. Belki bu yüzden duygusal davranarak sizin daha çok yazmanızı sağlamak için yazıyor olabilirim. 🙂
Özetle benim derdim ateistle-ateizmle değil. Benim derdim kötülükle.
Selamlar…
Sayın xenix
Çamurdan geldik çamura yatalım sizin bana uyguladığınız faşizanca bir etiket.
Ben ise evrime inanır bir teistim.
Ayrıca nanik atak’ın farkındalık sorusu da arada kaynayamayacak kadar önemli ve güzel bi soru.
Bir kere “evrim teorisi” bir inanç meselesi değildir. Siz bunu dinlerle falan karıştırdınız galiba. Evrim teorisini ya bilirsiniz ya da bilmezsiniz. İnanmak gibi bir durum söz konusu değildir. Ee ama tabi bilmezseniz, “Ben ise evrime inanır bir teistim.” dersiniz ancak.
xenix
Güncelleme yapalım.