Bazen durup kendime sorarım, neredeyim diye…
Günlük yaşamın, hele ki İstanbul’un aceleci dakikalarının içinden çıkıp, kendi zamanımın içine girebildiğim anlarda; ben ve bana ait her şey nereye doğru gidiyor diye sorgularım… Tabii ki kendi yakın çevremdeki ve tüm dünyadaki her şey bana aittir ama bir de tüm etkilerden yalıtılmış bir ben var bana ait… İşte o “ben” in ne yaptığı, nereye gittiğidir asıl sorduğum…
Ruh denen o asıl kimlik, kullandığı vücudun içinde ne kadar rahat şekillenebilmişse, o kadar huzur doludur. Ruhunu yaşamla beslemeyi başarabilenler, kalabalığın içinde yüzlerindeki ve tüm bedenlerindeki güzel enerji ile hemen fark edilirler. Onları görmemek mümkün değildir. Beden yaşları her ne olursa olsun, bir fidan gibi tazedirler. Gözlerinden yaşam fışkırır. Yaşam onları değil, onlar yaşamı kullanırlar. Yaşamı ruhlarına sindirmiş ve bedenlerine, duygularına, düşüncelerine hakimdirler.
Kimileri ise serseri mayın gibi, yaşama teslim olup değişik boyutlarda dolanır; kimi gün zirvelerde, kimi gün derinlerde… Her şeye hakim olunan bir orta boyut yoktur yaşamlarında. Ruhları, çoğunlukla aşırı huzur ile mutsuzluk arasında gidip gelmekten yorulur.
Sanırım bu tür kişilikler için tıpta uygun tanılar mevcut ama ne kadarı hastalık olarak nitelendirilebilir, tartışmak gerek. Bu kişilerin çoğu, normal sınırlarda bir yaşam sergilerler. Meslekleri, işleri, eşleri, çocukları vardır çoğunun. Anormal tanımlaması normalden sapma olarak tanımlandığına göre, bu insanlara anormal demek yanlış olur diye düşünüyorum.
Kendisini sorgulamayı en çok yapan kişilerin bu grupta olduğu kesin. Yaşamını ruhuna tam oturtamamış, ya da ruhunu yaşamına adayamamış kişiler, azınlık olan diğerlerine göre daha bir huzursuz, durduğu yerde duramayan, yaşamın kendisine verdiğinle yetinmeyip, hep bir arayış içinde değişik duraklarda molalar verip, sonra bir daha yola çıkanlardır. Onların kendilerini sorgulamaları hiç bitmez… Yeniden başlamalarının sonu gelmez.
Dışardan görülen yaşamlarının normalliğine rağmen, onların iç dünyalarında fırtınalar, kaoslar çoğunlukla benliklerini teslim alır. Bu fırtına ve kaoslar dışarıya yansıdığında ise şaşırtıcı bir kırılma yaşatır çevresindekilere. Kendini kabullenmede yaşanan travmayı, bir başkasının görmesini kabullenememektir bu… Kendi iç aynamıza baktığımızda, kendimizden başka birinin de aynada bizi izlediğini fark etmemizin yaşattığı acıdır belki de.. Kendi sorgulamamızdan sanık olarak çıktığımıza tanık olunması hiç işimize gelmez çünkü…
Mutlaka her birinizin etrafında pek çok sayıda vardır bu sorgucu insanlardan. Size en yakın olduğunu düşündüğünüz, sizi üzmeyeceğini sandığınız bir sürü kişiyi, sizi incitirken seyretmek şaşırtır genellikle… Sizin kendi kişiliğiniz ya da benliğinizle ilgili olduğunu sanabilirsiniz bu kırılmaların, ama derinine düşünmeyi ve hissetmeyi başarabilirseniz, sizi inciten kişinin asıl probleminin kendisiyle ilgili olduğunu fark edebilirsiniz.
Kırılmayı bir tarafa bırakıp onları izlemeyi başardığınızda, farkına varabildiğiniz gerçek şudur ki, onlar aslında, kendi yaşamlarına bir türlü tutunamayanlardır.
Normal görünen yaşamlarının onları tatmin etmediği apaçık meydandadır. Eğer zırhlarından içeriye girebilirseniz, kendi gerçek kimliklerini aradıklarını hissedebilirsiniz… Sosyal kimlikleri en üst seviyede olabilir. Doktor, hakim, gazeteci, memur, başarılı bir işadamı, siyasetçi, öğretmen ve hatta psikolog bile olabilirler. Ne yazık ki sosyal kimliklerinin olması, kendi gerçek kimliklerini bulduklarını göstermez. Mesleki ve sosyal başarıları, ruhsal kimliklerini yakalamada yetersiz kalabilir.
Kafanızı çevirip etrafınıza şöyle bir bakın, kaç kimlik kendi gerçek ruhunu yakalayabilmiş, kaç kişi bedenini ruhuna uygun ölçülerde biçebilmiş, kaç birey yürüdüğü yaşamsal yolun bütün tozlarını içine sindirebilmiş? Yakınınızdakilere bir de bu paradigma ile bakmayı denediğinizde, onlar hakkındaki düşüncelerinizde ve kırgınlıklarınızda eminim ki değişimler olacaktır.
Eminim ki, pek çoğumuz kendimizi sorgulama sonucunda vardığımız noktada, pek çok kez bir şeyleri yıkıp yeniden yapma cesaretini bulamıyoruz. Bu cesareti bulamadığımız kadar da kendi hayal kırıklıklarımız ve yakınımızdakilere yaşattığımız kırgınlıkların sonu gelmiyor.
Oysa yaşam o kadar kısadır ki aslında. Bir zamanlar bir yerlerden yola çıktığımız gün, geriye bakıp düşündüğümüzde bir rüyayı hatırlamak gibidir çoğunlukla. Dizinsel bir sıraya konulduğunda, yaşamı pek çok olayla dolu olarak yaşamış kişiler, çok iyi fark ederler bunu.

Hayat boyu ne çok kişi ile karşılaşırız, ne çok şey konuşuruz, ne çok acı çekeriz. Ne yazık ki çoğunlukla da çok az mutlu oluruz. Yaşadığımız bir sürü şeyi hatırlamak, bir sabah uyandığımızda bir rüyayı hatırlama zamanı kadar yer alır yaşadığımız o anın içinde. Kabul edebiliyorsak eğer ulaştığımız sonuç; bu yaşamın bir yalan olduğudur. Yalanların içinde yaşayabildiğimiz gerçek anlar ise, kendimiz olabildiğimiz ender zamanlardır. Ruhumuzla bedenimizin bire bir örtüşebildiği bu değerli anların ne kadar az olduğunu geç kalmadan fark edebilirsek ve değerini anlayabilirsek, yeniden başlama cesaretini gösterebiliriz. Bu cesaret, kendi yaşam haritamızı kendi ellerimizle çizme saltanatını yaşatır bize. Yeniden başlayabilme cesaretini gösteremediğimiz ölçüde, dünya yüzeyinde dolaşan o serseri mayınlardan biri olmaktan başka seçeneğimiz kalmaz.
Şimdi elinize cesaret kaleminizi alın ve kendi haritanızı kendiniz çizin… Bu arada eğer siz de benim gibi sıkça kendinizi sorguluyor ve bazen o sorgular esnasında yanınızdakileri kırıyorsanız aman ha dikkat!
Sevdiklerinizi serseri bir mayına kurban etmeyin sakın… Bu mayın siz bile olsanız…
Samire Sehhar
Kafa karışıklığımız aslında; kendi iç dünyamızda tezler üretip bir de onlara antitezler üretmek meselesi, düşünce yoğunluğumuz, his yoğunluğumuz, iç gürültümüz.Yaşadıklarımız ve onların bize geri dönüşleri.
Sorgular,inişler, çıkışlar, gidişler, dönüşler…
bazen sevdiklerimi, bazen de kendimi serseri bir mayına kurban edebiliyorum:)
Bazen çok ciddiye alıyorum, bazen hafifletici nedenler buluyorum. Bazen ağırlığınca yaşıyorum her şeyi, bazen bir kelebek gibi..
Böyle bişi… Ama gülüyorum tabi. Yani komik işte! Başına işler açıp sonra onlar için ağlıyor insan ya da günlerce sorguluyor. Bazen kendi kurduğumuz oyunlara yeniliyoruz sanırım:)
Don Juan derki;kendini kaptırmadığın öfke,silkinerek arınmanı sağlar.
Mayınlardan uzak durmak dileğiyle:)
Teşekkürler samire:)
Yazınızı iki kez okumama rağmen, bahsettiğiniz kişiliği “serseri mayın” diye tanımlamanıza anlam veremedim. Bahsettiğiniz sorgulamaları yapmadan, ruhunu yaşamla beslemeyi naşarabilen bir kişi olmak mümkün mü? Yolda giderken, birdenbire son aşamaya geçemeyeceğimize göre, bunları yapmamız lazım. Serseri mayın deyince, ben şunu anlıyorum; nereden gelip, nereye gittiğini bilmeyen, bilmek için de en ufak bir çaba harcamayan kişi. Sizin bahsettiğiniz kişilikte insanları ise; gerçeği arayan, sürekli acı çekenler olarak tanımlayabilirim…
Tanımlama hariç, çok güzel bir yazıydı…
“”Ruh denen o asıl kimlik, kullandığı vücudun içinde ne kadar rahat şekillenebilmişse, o kadar huzur doludur. Ruhunu yaşamla beslemeyi başarabilenler, kalabalığın içinde yüzlerindeki ve tüm bedenlerindeki güzel enerji ile hemen fark edilirler. “”
Aslında bu cümleyi açmak lazım;
Ruhun, vücut içindeki rahat şekillenebilmesi nasıl sağlanır?
Konuda asıl vurgu “serseri mayın” lık esnasında başkalarına zarar vermemek… Hepimiz dönem dönem yaşarız o hali… Ki kendimi de o tanımlamanın içinde gördüm…
Bunda bir yergi yok, mayın olmayın ibaresi kullanmıyorum ki, sadece o mayının (gerçeği arama sırasında acı çekenler tanımınıza katılıyorum)çarpmalar nedeniyle kendisine ve çevresine karşı dikkatli ve derinine inceleyici olması gerektiğine vurgu yaptım.
Peki, o zaman başlığı sadece mayın olarak algılıyorum. Ne anlatmak istediğinizi daha iyi anladım. İnsanları değiştirmeye çalışmadıkça, bu halin çevreye zarar vereceğini sanmıyorum.Birilerini değiştirmek, önderlik etmek gibi bir misyon edinirsek, o zaman hem kendimize, hem de başkalarına zararlı olabiliriz…