Kitap eleştirisi: “Büyük Sözcük Fabrikası”

Büyük Sözcük Fabrikası

“Bir ülke vardı ki orada yaşayan insanlar neredeyse hiç konuşmazlardı. Bu büyük sözcük fabrikasının ülkesidir.”

Üretilen her şeyin ama her şeyin, hatta ve hatta belli bir değeri olmasa bile fiyatı olan ve piyasada alınıp satılabilen örneğin insan organları, hayat kadınları, insanın onuru ve haysiyeti vs. vs. tüm bunların hepsinin “para ettiği” bir dünya değil mi kapitalizm? Ve bizlere sunulan şey ise bu muazzam metâ yığını toplumunun ortasında hayatta kalmak için emek-gücü metâmızı belli bir fiyattan kapitaliste kiralamak ve diğer herhangi bir ürün gibi tüketilmek; ama tek bir farkla: Kendi fiyatımızın (ücret) üzerinde bir fazlalık üretmek şartıyla…
Sözcük Fabrikası bizlere işte bu dünyanın bir resmini sunuyor, ama çocukların anlayacağı bir dilde.
Bu sözcük fabrikasının ülkesi öylesine garip bir ülkedir ki, “Bu garip ülkede sözcükleri satın almak ve onları söyleyebilmek için yutmak gerekir.”

Bu ülkede konuşmak pahalıdır!
Düşünün ki etrafınızda her geçen gün sözcükler üretiliyor ve bu garip ülkede sizlerin konuşma hakkınız bir şarta bağlanmış: Sözcük satın almak! Ama “bazı sözcükler vardır ki diğerlerinden daha çok para eder.”

Yabancılaşma (?)
“Emeğin ürettiği nesne, yabancı bir varlık olarak, üreticiden bağımsız bir erk olarak, ona [üreticiye] karşı koyar.”(1)
Düşünün ki bütün bir sistemi yürüten, tekrar tekrar üreten güç işçilerin emeği iken işçinin hiçbir yerde adı yok! O zaman işçi şunu sormakta haklı değil mi?

Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnız kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?
Bir de Babil varmış boyuna yıkılan,
kim yapmış Babil’i her seferinde?
Yapı işçileri hangi evinde oturmuşlar
altınlar içinde yüzen Lima’nın?
Ne oldular dersin duvarcılar
Çin Seddi bitince?
Yüce Roma’da zafer anıtı ne kadar çok!
Kimlerdir acaba bu anıtları dikenler?
…
Hindistan’ı nasıl aldıydı tüysüz İskender?
Tek başına mı aldıydı orayı?
Nasıl yendiydi Galyalılar’ı Sezar?
E bir aşçı olsun yok muydu yanında?
…
Yedi Yıl Savaşı’nı 2. Frederik kazanmış?
Yok muydu ondan başka kazanan?

Kitapların her sayfasında bir zafer yazılı.
Ama pişiren kim zafer aşını?
Her adımda fırt demiş fırlamış bir büyük adam
ama ödeyen kimler harcanan paraları?
(2)
…

kiraz, toz, sandalye
Cemile’ye âşık olan Özgür ona doğum gününde ‘Seni seviyorum’ demek istiyor ama gelin görün ki kumbarasında yeterli parası yok! Yapabileceği tek bir şey var: Havada rüzgârın uçuşturduğu sözcükleri toplayıp Cemile’ye hediye etmek. Özgür’ün bulduğu sözcükler ise aralarında pek bir anlam ilişkisi olmayan “kiraz, toz, sandalye”dir.
Özgür’e söyleyebilecek bir sözcüğü olmayan Cemile ise gülümseyerek Özgür’e bakar ve yavaşça ona yaklaşarak yanağına bir öpücük kondurur…

Her şeye rağmen!
Muazzam bir kuşatılmışlık altında nefes almaya çalıştığımız bu sistemden çıkmak hiç mi mümkün değil? Özgür ve Cemile’nin hikâyesi bizlere bu büyük sözcük fabrikası ülkesinde sistemin dilini kullanmadan neyi nasıl ne şekilde gerçekleştirebileceğimizin; duygularımızı nasıl kendimize özgü bir şekilde ifade edebileceğimizin anahtarını veriyor. Kısaca zamanının ruhunu birebir yansıtan bir eser Büyük Sözcük Fabrikası.

Gencer ÇAKIR
08.04.2012

Notlar:
(1) K. Marx, 1844 Elyazmaları, Sol Yayınları.
(2) B. Brecht, Okumuş Bir İşçi Soruyor adlı şiirinden.

3 yorum “Kitap eleştirisi: “Büyük Sözcük Fabrikası””

  1. Hımm…esaslı bir çocuk kitabı ! Meraklandım yaw 🙂

  2. İlgi çekici.. Okumak isterim.

    Büyüklere masallar, çocuklara gerçekler gibi bir algı ile yazılmış yanılmıyorsam.

    Hazır böyle bir konu açılmışken, çocuklara siyasi içerikli kitapların okutulmasına karşı olduğumu söyleyeyim. İster sosyalist, isterse kapitalist, Kemalist, demokrat fark etmez; çocuk, bildiğimiz Cin Ali gibi kitaplarla kendi hayal dünyasında büyümeli. Biraz büyüdükten sonra tarih (Dünya Tarihi) ve ötesi anlatılabilir.

    Bir kitapta okuduğum metafordan baya etkilenmiştim.

    Çocuklar ve filozoflar, bir tavşanın tüyleri arasına bırakılmış gibilerdir. İkisi de tüylerin en tepesine çıkıp dış dünyaya bakmak için can atarlar.Ama bazı çocuklar büyüdükçe ağırlaşır ve dış dünyaya karşı ilgisizleşirler. Ağırlaştıkça dibe çöker, dibe çöktükçe tavşanın o pembemsi sıcakcık derisinin zevkine dalarlar..

    Daldıkça, gerçekten, hayalden, meraktan ve haliyle dış dünyadan uzaklaşırlar. Gerçeği unutmadan hayaller kurmak önemli. Bırakalım da bari çocuklar tavşanın tüylerinin en ucunda “kendileri” olsunlar…

  3. ”Çocuklara siyasi içerikli kitapların okutulmasına karşı olduğumu söyleyeyim.” bu cümleyi okuyunca ideolojisizliğin ideolojisini düstur bellemiş 12 eylülcü paşalar aklıma geldi. İdeolojisizlikten daha sığ bir politik görüş tanımıyorum. Her kitap ideolojiktir. Her cümle ideolojiktir. Seni dünya gerçeklerinden koparan her cümle gibi seni acılardan mamul bir tahta oturan her cümle de politiktir. Cin Ali de politiktir. Ali çalış, eve para getir. Otur Ayşe otur, çocuğuna yetiştir Ayşe. Politika, ideoloji, dil neydi yahu?

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.