Sevgiye İhtiyacı Olanlar…

Güçlü görünmek gibi bir takıntısı vardı. Oysa en az benim kadar çaresiz ve düşünceliydi bu içinden çıkamadığımız durum karşısında. İkimizde susup hiç konuşmadık bir daha bu konuda. Olması gereken buydu sanırım. Zaman belli edecekti olacakları, şöyle olmalı böyle olmalı diye ahkâm kesebileceğimiz durumda değildik. Dağılmıştık ikimizde… O güçlü görünüyordu kadın olmasına rağmen çok güçlü duruyordu…”Kadın olmasına rağmen” cümlesinden, kadınların güçsüz olduğu kanısına varmayın sakın, söylemek istediğim o bana göre küçücük bir kızdı ve savunmasız. Bu yüzden her kurduğu iki cümleden biri savunma cümlesiydi. O bir çocuktu, hayatın büyütemediği ama büyümeye niyetli…

Konuyu merak ettiniz değil mi? Konu İmkânsız AŞK

İçimde yumuşamaya yüz tutan duygular var. Üst üste yağan karın buzlaşmış sertliğinin aksine, güneşin zayıf sıcaklığıyla bile erimeye müsait duygular bunlar… Tanımını bilmiyorum. Bu konuda panikleme ibrem epeyce yükseldi, hissediyorum… Sevgiye mutluluğa çok ihtiyacı olanlar, kolayca hatalar yapabiliyor… Paniklemem bu sebepten…

Hiç mutlu değilim hiç! Ne yani yalan mı söyleyeyim güçlü görünmek için, her şey yolunda, hayatım 4&4’lük mü diyeyim? Bunu söyleyecek çok fazla kişi tanımadım henüz… Bir kişi hariç!

Onu tanıyalı bir yıl filan olmuştu. Mine… Adı Mine… O hep mutlu olduğundan bahsediyordu… Işıl ışıl gülen gözleri vardı, uzun süredir gülemeyen yüzüne, gülmek için neden arıyor gibi artık…

Eylül 2009, günlerden ahh ne önemi var günün, saatin… Tanıştık işte. Rutin hayatımın neşesi oldu bir süre. Evli, iki çocuklu, orta yaşın verdiği alışkanlıklardan kurtulma çabası içinde bir erkek olarak bana, hayatıma çok şey kattı Mine… Benden ne istediğini bir türlü anlayamadım. Sevdiğini söylüyordu arada bir de olsa. Bense ona âşıktım…

Gelecekle ilgili bir plan yapmadık hiç. O istemedi zira. Öyle ya ne yapacaktı kendinden kaç yaş büyük, evli bir erkeği. Sevdiğini söylüyordu ama. Bunu hep söyledi. Seviyordu beni, bundan emindi… Emindim… Bazen kaçtı ben gittim, bazen kaçtım o geldi. Ama beni sevdi… Sevdim…

Tanışmanın ilk günlerindeki heyecanı anlatmam mümkün değil. O ise hep o güçlü duruşunu sergiledi. Duygusal değildi pek. Duygusal olmamalıyız diyordu, sonradan üzülürüz. Ayrılacaktık ya, daha en başından açık seçik belirtmişti tavrını.

Ah Mine ah, peki neden girdin ki hayatıma? Ya sonra neden gitmek istedin? Neden inat ettin arkadaş dost olalım dediğimde? Ne sevgilim oldun, ne dostum, ne arkadaşım, neyim olmaktı ki niyetin?

Keşke içini açsaydın bana anlatsaydın kendini, inan daha az üzülecektim o zaman. Güvendi bana diyecektim, hem sevdi, hem güvendi ama gitmesi gerekiyordu gitti. Bu daha az acı verecekti. Oysa şimdi! Olmadı hiç olmadı Mine… Böyle sessiz, suskun gitmemen gerekiyordu ama dedik ya sen güçlü görünmek zorundasın. Bu senin takıntın… Konuşursan anlatırsan zayıf noktan çıkacak ortaya değil mi? Ah benim Fındık Farem…

Aslında biliyorum, sende en az benim kadar acı çekiyorsun. Dibe vuranın sadece ben olduğumu sanmak doğru değil. Düşünüyorsun, içinden çıkamıyorsun bu garip durumun ve susuyorsun… Biliyorum… Sana kızmıyorum, dedim ya sevgiye ihtiyaç duyanlar kolayca hatalar yapabiliyor…

Eğer şartlar eşit olsaydı çok eğlenecek ve huzurlu bir birlikteliğe adım atacaktık beklide. Lakin şu anda gözlerimi kapatıp sadece sarılıyorum sana. Sadece masum bir sarılış… Hepsi bu…

Ve düşünüyorum da her şeyin tek suçlusu benim biliyor musun? Ve bu düşünce beni mahvediyor…

İşte yine o içimdeki dinmek bilmeyen sızı başladı. Bu sızı bana konuk olduğunda her seferinde, nedense parmaklarıma hâkim olamıyor ve yazıyorum. Adını siz koyun! Ne derseniz deyin adlandırın zira ben bilmiyorum… Sadece yazıyorum… Aktarmak istiyorum anlatabildiğim, hissettirebildiğim kadarıyla, yok olur belki diyorum bu içimi kurt gibi kemiren acı…

Paylaşılınca acı, azalır mı acaba?

Ayşe ÖZEN

Delişeyden Paçanga Böreği:)

Efendim merhabalar,

Laf aramızda benim her daim matrak yazılarımı okuyanlar bilirler, yadırgamazlar, lakin beni yeni okuyanlar bu da nedir? Böyle de börek tarifi mi olur, gayrı ciddi filan fıstık gibi düşünebilirler, bunun için kısa bir açıklama yapayım: bu tarif bir kere “delişey” usulü. İçinde akıl karı olan olmayan her bir şeyi bulmak mümkün (!) sonuç mu? Her zaman ki gibi süperrr… Olmayan aklımı seveyim hehee.

Şimdi gelelim mevzunun yani parçalı böreğin, aman paçalı börek de nereden çıktı, paçanga börek(inin) malzeme listesi, tarifi ve elbetteki en önemlisi kime ne şekilde ikram edileceği.

Malzeme listesi:

1 Paket Mifoy Hamuru (tercihan Uno)

250 Gr. İnce dilimlenmiş pastırma

250 Gr. Kaşerr peyniri. (taze olsun, eskiler çok katı oluyor, ısıt ısıt erimiyor:) )

1 Adet yumurta, bir çimdik tuz, yuvarlak kesilmiş domates,biber (yeşil ve kırmızı)

işte hepsi bu ayol. Yok öyle yufkalarla uğraşmalar, yağda cazır cuzur kızartmalar. Beceriksizlerin elini kolunu yakması v.s tarihe karıştı artık bu tarifle. Ben denedim nefis oldu valla, billa.

Böreğimizin tarifi

Önce milföy hamurumuzun bir adetini paketinden çıkartıp sol avucumuzun içine alıyoruz, kare şeklinde olan parçanın ortadan alt kısmına doğru, sırasıyla (yan yana , üst üste nasıl arzu ederseniz) bir dilim pastırma, bir dilim taze kaşar, bir dilim domates, bir parça temizlenmiş ayıklanmış biber yerleştirip, milföyü ikiye katlayıp, kıyılarını birleştirip, kare parçadan bir dikdörtgen elde ediyoruz. Altını yağladığımız tepsiye diziyoruz böyle inci gibi, hazırladığımız börekleri. Üstlerine malzeme listesindeki yumurtanın sarısını beyazından ayırıp bir kapta içine bir çimdik tuzu da katıp karıştırıyoruz. Ve böreklerimizin üzerine bir fırça yardımı ile sürüyoruz. 200 derecelik fırına atıp, üstleri pembeleşinceye dek pişiriyoruz.

İkram etme şekli

Eğer kendinize ikram edecekseniz, teferruata hiç gerek yok. Takın çatalı başlayın yemeğe sıcak sıcak Eğer misafire ikram edecekseniz ? Bana ne kardeşim yaratıcı olun biraz her şeyi benden beklemeyin. Benden bu kadar gerisini kendiniz halledin.

Yediğiniz yağ, içtiğiniz şeker olsun, hepinize afiyet olsun J)

Ayşe ÖZEN

Şeytan’ın Yan Sanayisi misin?

“Şeytan diyor ki; git dikil karşısına, bağır çağır kus öfkeni yak gemileri, yık köprüleri sonrada yüze yüze dön deniz yoluyla.”

Hmm yani şeytan demese, bunları yapmak istemiyorsun öylemi? Aslında sen meleksin, lakin şeytan karıştı işe o yüzden aceleye geldi ve tutamadın kendini. Başka bahanen var mı? Bu pek akla uygun gelmiyor da.

Şeytan; birçok dinde insanları kötülüğe teşvik eden, adaletsizliğin önderi bir varlığın ismi…

“Yaa işte gördün mü şeytan beni kışkırttı, işimdekileri fışkırttı !!!”

Vay canına nasıl kışkırttı peki? Ne dedi sana kış kışşş mı dedi? Sen tavuk musun kardeşim kışta pışta kanıyor içindekileri döküveriyorsun orta yere. Kendine hakim olamıyorsan şeytan ne yapsın. Sarımsak bağla kıçına yaklaşamasın sana o zaman oldu mu? Yok olmadı süsün püsün bozulur dolanamazsın o şekilde ortada değil mi? Sarımsak acayip koku da salar etrafa ayrıca .

Hayal dünyamızı ve bilinçaltımızı kontrol altına almaz disiplin edemezsek, bizi bilincimiz ötesinde birilerinin yönetmesine izin vermiş oluruz ama bunun adı şeytan değil.

“Bilincimi şeytan aldı götürdü…”

Tabii tabii şeytanın da işi gücü yoktu tek derdi senin o ne i düğü belirsiz bilincini kaçırmaktı. Ya iyi misin sen ? ne yapsın senin gibi akıl fukarasını şeytan. Zaten onun işi şaşırtmak değil miydi? Yoldan çıkartmak fln fıstık. Sen yoldan gönüllü çıkmışsın zaten. Cıksss değil değil olmayan bir şey için uğraşmaz o bence=))) ay gülesim geldi tam burada.

“İnanın hâkim bey içimdeki şeytan o masum kıza tecavüz etmemi istedi. İnanın benim hiç bir suçum yok.”

Amanın külliyen yalan. Vallahi de billahi de şeytan bile düşünüyordur, ya bu insan denen varlıkla ben ne yapacağım? Nasıl başa çıkacağım. “Kardeşim benim de kendime göre bir haysiyet şerefim var. Şeytansak bu kadar da ucuz numaralarla kandırmıyoruz insanlığı yani. Yok artık, bu işin de suyu çıktı, şeytanlığın raconu bitti …” ben senin içinde filan değilim kardeşim. İstifa ettimmm Gitt pısttt gitttt bulaşma bana. (burada elinle git işareti yapar şeytan) Hele adımı kullanıp kendini savunma. Yareppim ben cehenneme geri dönmek istiyorum lütfen al beni buradan…

“kadın şeytandır”

Hadii yaa. Şeytanın cinsiyeti mi var da kadına yapıştırdın hemen “şeytan” damgasını? Beyninin her iki lobunu çalıştırma yeteneği verildi diye kadına “şeytan” diyen şeytan sensin bi kere. Cazibesini kullanıp etkisi altına alıyormuş insanları. Alır, almaya çalışır sende istemiyorsan verme o zaman hayret bir şey. Sanki kendi sütten çıkmış ak kaşık hıhhh. Eğer kadına şeytan diyorsan merak etme sende onun kuyruğusun kesin ehehee… Yani Adem’in canı elma çekti diye Havva da ona iyilik edip elmayı yedirdiyse neden şeytan oluyormuş??? Adem bilmiyor muydu o elmanın yasak olduğunu yemeseydi efendim :o))

Bak bak şeytana bak… Sen varya senn tam bir şeytansın. İşler kötü gidip etkileyecek müşteri bulamadın mı ;söv şeytana, say şeytana, suçu at şeytana, uyuz ol kız şeytana. İyi de;

Ne kızıyorsun ki şeytana ??? neden uyuz oluyorsun??? Bir iyilik yap da madem o sana uyuz olsun değil mi ama???

Ayşe ÖZEN

Yeniden Kar Yağarken…

Pencereden bakıyorum. Birbiri üzerine düşen kar tanelerini izliyorum. Anneannemin hediye ettiği bir oyuncak geliyor aklıma. Hani şu alt üst ettiğinizde içinde kar taneleri görünümlü cam yüzeyi olan içi sıvı dolu masa süsü. Hatta bazılarında bir kız bir erkek figürü de vardır, el ele tutuşan.

Garip bir yalnızlık hissi kaplıyor içimi. Birbirleriyle adeta sevişen, oynaşan karlar ve tek başına ben. Hüzünlü bir tablodaki durgun dere misali akamıyorum. Burnumu cama yaslayıp, sessizce ve sakin, sakin sadece izliyorum etrafı. İçimden yalvarıyorum lütfen, lütfen gidin geri gidin akmayın gözyaşlarım. Hiç oralı değiller. İki inci tanesi başı çekip diğerlerine de “gelin” diyor “burası oldukça müsait, haydi gelin, az sonra hıçkırıklarda bize eşlik edecek”…

Hatıralar neden uslu durmaz, duramaz ? Oysaki, onlara sıkı sıkı tembih de etmiştim yaramazlık yapmayın diye. Ahh bu zamane duygular işte…
Nerde o eski günler dedirtiyor insana. Bir ses şöyleki; tınısı hala kulaklarımı çınlatan tizlikte duyuyorum. Tıkıyorum kulaklarımı duymamak ve hatırlamamak adına… Nafile ! Bir yolunu bulup sıvışıyor aradan beynime giriyor yeniden.

“Sen hayatsın, hatta hayatımın anlamısın” diyor… Ama benim bu sesi duymamam gerekiyor!

Nereye sürükleniyorum ! İçimde olup biten bir çok şeyi bilip, bilmemezlikten gelmek ! En az zarar veren düşümün içine sığınmak istiyorum… Yapabildiğim ve elimden gelebilen sadece bu… Ahh çaresizlik içinde kıvranmak, bir çözüm bulamamak ve o çözümsüzlüğe mahkum olmak nasıl zor bilemezsiniz…

Bir küçüçük zaman aralığı insanı alır bu kadar uzağa götürebilir mi? Neyseki kar yağışı azaldı. Duygularımın kar yağışının hızına endeksli olmasını aklım bir türlü almıyor. Kendi kendime gülmeye başlıyorum, beni gören “ne var, ne oldu ?” dercesine afallamış vaziyette suratıma bakıyor anlamsızca.

“Siz işinize bakın” diyorum. “Nereden bileceksiniz benim niye güldüğümü. Gözlerim yaşardı gülmekten…”

Açıklanması garip, lakin durum bundan ibaret. Şimdilik yalnızlık senfonisi bitti. Ama tekrar kar yağacak. Tekrar birbirleriyle sevişecekler… Yeniden bu rüyayı görmemek adına uyanıyorum…

Sonunda herşeyden vazgeçip bir müzik açıyorum… Hayran olduğum bir grup ve şarkısı. Son sesle dinliyorum…

R.E.M “Losing my religion”

Ayşe’den…

Bir alış-veriş Merkezinde Gezinirken Geçenlerde…

Geçen gün ismi lazım değil bir alış veriş merkezinde gezinirken tanık olduğum bir olayı paylaşmak istedim. Temelinde hangi düşünceye hizmet ettiğini anlayamadığım bir grup insanın, yere oturup adeta kendinden geçmiş halleriyle karşılaşmak önce ilgimi çekti. Sonra merak edip az daha yaklaştım ne oluyor burada filan diye birden kendimi grubu kontrolde tutan, tutmakla da kalmayan onları sözleriyle bayıltma noktasına getirmiş bir kadınla karşılaştım. Göz göze gelince yüzünde tatlı bir tebessümle bana, hastanelerde sıkça karşılaştığımız, işaret parmağını dudaklarına götüren “sessiz olun” mesajı veren hemşire resimleri misali bir tavır sergiledi. Sessiz oldum elinle işaret ettiği bir yere oturuverdim. İzlemeye koyuldum olanları.

Az çok olayı çözdüm, meditasyon yapıyorlardı. Yere oturmuş bağdaş kurmuş bazıları, bir kaçı da küçük ve zemine oldukça yakın taburelerde ayakları çıplak ve yere basacak şekilde pozisyon almışlardı. Hepsinin sağ elleri alınlarında, sol elleri ise avuçları yukarı bakacak şekilde sol dizlerinin üzerindeydi. Hmmmm diye bir ses çıkartıyorlardı değişik versiyonlarda.

Bir taraftan onları izleyip, bir taraftan da onlara komut veren kadına soracağım soruları zihnimde dolaştırdım. Öyle ya merakımdan girip bir köşeye yerleşmiştim. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi çıkıp orayı terk edemezdim. Neyse birkaç dakika sonra kendinden geçen bu topluluk ayıldı. Hepsi mutlu ve huzurlu görünüyorlardı. Sanırsın hepsi birlikte orgazm olmuşlar o kadar yani=) Teker teker ve ağır hareketlerle oradan ayrıldılar. Bende her giden kadının, yüzüne gözüne izleyebildiğim her noktasına kadar ayrıntı yakalamaya çalıştım. Hepsi gerçekten gülümseyen bir tavır içindeydiler. Hemen beynimde bir şimşek çaktı! Bende yapmalıyım bende böyle bayılmalıyım, o hazzı yaşamalıyım filan diye.

Kadın yanıma yaklaşıp elini uzattı “adım Sevil size nasıl yardımcı olabilirim” dedi. Bende elimi uzattım ve tanıştık. Tesadüfen girdiğimi, o topluluğu görünce de merak edip izlediğimi ve mümkünse bende onlar gibi yüzümde gülücükler atarak oradan ayrılmak istediğimi sıraladım durdum. Kısaca meditasyonu anlattı bana zihni boşaltmanın yanı sıra kendini huzurlu hissetmene, kendinle barışık olabilmene, kendini affetmene faydası olan bir enerjinin açığa çıkması gibi açıklamalarda bulundu. Bilmediğim bir yığın terimlerle konuştu. İstersem bir deneme yapabileceğimizi de söyledi. Serde merak var ya ben hemen ayakkabı çorap anında çıkarttım oturdum yere yoga pozisyonunu aldım. Gözlerimi kapadım ve Sevil Hanım’ın verdiği komutlara uyumlu ne derse yaptım.

Epey bir zaman geçti ama bir türlü o dediği huzura kavuşamadığım gibi, ayrıca zihnimde başka huzurumu kaçıran düşünceler oluşmaya başladı. İçim daraldı, sıkıldım, bacaklarım ağrıdı oturduğum pozisyondan yoruldum, burnuma gelen tütsü kokusundan hoşlanmadım. En nihayetinde gözlerimi açıp “özür dilerim zamanınızı aldım ama deneyeceğim diye, ben bu işi sevmedim” diyebildim. Öyle anlayışlı bir kadın ki bana hiç kızmadı=))) o güleç yüzüyle ağzından şu kelimeler döküldü.

“Bir kerede başarı pek sağlanmaz zaten endişe etmeyin. Kendinizi ve tüm dünyayı affedin”

Nasıl yani? Kendimi niye affedeyim, ya dünyayı? Ne yaptığını bilmediğim bir dünyayı niye affedeyim yahu?

“Bakın” diye devam etti, her şey kendinizi affetmekle başlar. Kadının yüzüne tuhaf bakışlarımdan birini fırlattığımı sanıyorum ki; gülümsemesi kesildi. Teşekkür edip oradan ayrıldım…

Tabi aldı beni bir düşünce, yani sen şimdi yap kötülükleri, kır insanları, dilinin kemiği olmasın, sorumsuzca hareket et sonrada otur bağdaş kur, elini de orana burana koy, kapa gözlerini ve affet kendini olduuuu=)) ya zaten kendini affediyorsan yeniden aynı haltları yapmaya meyillisin demektir bu.

Yok dedim bana göre bir şey değil. Ben kendimle hesaplaşırım, hata olarak değerlendirdiklerimi azami yapmamaya çalışırım, kavga da ederim kendimle, kızarımda, küserimde kendime ama yaptığım hataları affetmem kendimde…

Ayşe ÖZEN