Kleopatra’nın Dirilişi 1

51 yaşındaki büyükanne Jane Felix-Brown ile Usame bin Ladin’nin oğlu Ömer bin Ladin’in evliliğini okuduğumda kadını merak ettim önce. Neydi 24 yaş büyük bir kadının cazibesi? Bir erkek, körpe kızlar, kadınlar dururken niye kendinden onca yaşlı bir kadınla evlenmek istesindi ki?

Bunun için olağanüstü cazibeli olmalıydı kadın. Bakımlı, ince, narin ve kadınlık sanatını tam anlamıyla öğrenmiş biri olmalıydı.

Kadının resmini görür görmez, kafamdaki çerçeveye oturduğunu fark ettim. Sanki tarihin sahnesinden Kleopatra fırlayıp çıkmıştı. Elbette onca zaman sonra birazcık yaşlanmıştı, ama cazibesinden de hiçbir şey kaybetmiş değildi.

Sezar değildi karşısındaki, hele Antonius hiç değil. Ancak o, oyununu yine Mısır’da oynuyordu.

Piramitlerin yanında at binmiş ilerlerken, gözü Ömer bin Ladin’e takılır ve ondan çok hoşlanır. Onun beğendiği bir erkeği elde etmemesi mümkün değildir. Bu yüzden tıpkı 2000 sene önce Sezar’a ve Antonius’a baktığı gibi bakar.

Bu yakıcı bakışlar altında eridiğini hisseder Ömer. Nasıl erimesin ki? Aynı bakışlar karşısında Roma ordusu darmadağın olmamış mıydı?

Daha önce 5 koca eskiten, 3 çocuğu ve 6 torunu bulunan Kleopatra, pardon Jane Felix-Brown, Ömer bin Laden’e evliliği kendisi teklif eder.

Şimdi tüm dünya bu evliliği konuşuyor ve şaşırıyor.

Kadın bu işte! Aşk bu! Kleopatra olmak bu?

Erkek mi? Ömer mi?

Ömer’in hiçbir önemi yok bence. Mısır’da, piramitlerin altında, at binmiş bir Kleopatra’nın bakışlarına hangi erkek dayanabilir ki?

Kaplumbağa/15 Temmuz 2007

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Her yıl temmuz ayının ikinci haftasında görülen söğüt kelebekleri bu yıl da zamanlarını şaşırmadılar ve her zaman olduğu gibi hava karardıktan sonra çıkageldiler.

Milyonlarcaydılar. Ve ışıkların etrafında son danslarına koyuldular.

Ölmeden önce dans etmek…

Ya da ölümü dans ederek karşılamak…

Ve bir ışık selinin etrafında ölmek; ışıkla ölmek…

Ölmek mi gerçekten bu, yoksa ışığın büyüsüyle kendinden geçmek, sarhoş olmak mı?

Ölenlerimiz için niçin “Nur\ışık içinde yatsın” deriz? Nur\ışık içinde mi koşuyorlar kelebekler de ölümlerine?

Ölmek ne kadar güzel böyle! Işıklar içinde ölmek… Işıkla birlikte ölmek…

Ve zamanında ölmek…

Şaşırmamak zamanı; vakti geldiğinde koşa koşa gitmek ölüme ve dans ederek sunmak kendimizi ecel meleğinin eline.

Ve en güzel şekilde ölmek…

En güzel şekilde yaşayamasak bile en güzel şekilde ölebilmek… Ölürken bari en güzel şekilde ölebilmek…

Yoksa en güzel şekilde ölmek de en güzel şekilde yaşayanlara mı ait?

Michael Jackson, 25 Haziran 2009 günü öldüğünde, bu onun için en güzel zaman mıydı? Ölmesi gereken zamanda mı ölmüştü?

Peki, en güzel şekilde ölebilmiş miydi Michael Jackson? Hayatı boyunca dans etmişti; evet ama, ölmeden önce ne yapmıştı acaba? Dans ederek karşılayabilmiş miydi ölümü? Ve ışığın ne kadar içindeydi öldüğünde?

Elvis Presley gibi ölmekten korktuğundan söz etmiş bir ara. Yoksa bu, onun gerçekten Elvis Presley gibi ölmek istediğini mi yansıtıyordu? Ölümsüz olamak için tam zamanında ve Elvis gibi ölmek… Fazladan yaşanan ömür, yaşanmış olan güzel hayatı kirletmekte çünkü.

Bence ölmek için geç kaldı Michael Jackson. Elvis gibi tam zamanında ölemedi. Öyle bir zamanda ölmeliydi ki, bu, onun sanatta en zirvede olduğu bir zamana denk gelmeliydi.

Oysa öyle bir zamanı Michael Jackson çoktan geçirmişti.

Ölünce kelebekler gibi ölmeli ve tam zamanında ölmeli.

Mozart da tam zamanında ölmüştü oysa. Hatta ölümün zamanını geçirmemek için Requiem’u bile bitirmeyi bekleyememişti. Kelebekler gibi bestesini bile oracıkta bırakarak süzülüp çıkmıştı yaşamdan.

Ah, ne heyecan verici bir şey zamanında ölmek!

Ve kelebekler gibi ölmek…

Işıklar içerisinde ve dans ederek ölmek.

“Güzel bir manzara görünce bizleri öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Venedik’te, Büyük Kanal’ın hemen yanındaki boş bir arazide, kollarını birbirinin vücutlarına dolayarak bütün dünyayı unutmuşçasına öpüşen bir çifti gördükten sonra Orhan Pamuk, şu can alıcı soruyu soruyor:

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?”

Orhan Pamuk, Venedik’te Öpüşmek isimli denemesinde, “ Tıpkı bazı şehirlerin çalışılacak bir yer, bazılarının eğlenilecek, bazılarının hiç durmayıp kaçılacak, bazılarının tatil yapılacak, bazılarının kederlenecek, bazı şehirlerin de ölünecek bir yer olması gibi, Venedik de oraya koşan pek çok turist için mutlu olunacak bir yer. Bu dünyada mutlu olunabileceğini Venedik manzarasının derinliğini içimizde hissedince anlıyoruz. Bu sevinç belki bizleri öpüşmeye davet ediyor…” diye cevap veriyor bu soruya.

Sahi, kimi böyle yerler niye insanı öpüşmek için kamçılar? Kiraz mevsiminin aşk mevsimi olduğunu söyleyen Sait Faik bu kamçıyı ne kadar hissetmiştir acaba sırtında?
Sizi bilmem, ama ben sık sık bu kamçıyı hissederim. Sevgililerime de fantezilerimi sıralarken en başta bunu söylerim; güzel bir manzara önünde hiç kimseye aldırmadan öpüşmek.

Ölüdeniz’e her gittiğimde, kartpostallara giren o meşhur burun yok mu; işte orada öpüşememenin eksikliğini hissederim. Aynı eksikliği Nemrut Dağı’na çıktığımda da hissettim. Güneşin doğuşu sırasında dünyanın her bir yanından gelen turistler öpüşürken aval aval sağa sola bakışmaktan daha aptalca ne olabilir ki? Ama ne yapayım ki hep yalnız olarak gitmiştim buralara. Ve her gittiğimde kendi kendime söz veririm, “bir daha buraya sevgilimle geleceğim” diye. Ama nedense bir türlü bu düşüm gerçekleşmez, ya sevgilim olduğunda oralara gitmek kısmet olmaz, ya da oralara gitmeye yetecek kadar uzun boylu olmaz yaşadığım aşklar.

“….Seviştiğim de oldu benim.” diyen şarkıdaki gibi elbette bu öpüşme düşümü gerçekleştirdiğim mekânlar da oldu. M.Ö. dördüncü yüzyılda kral Korikos tarafından kızı için denizin içine yaptırılan Kız Kalesi bu mekânlardan biriydi. Bu kalenin penceresinin denize açılan bir odasında sevgilimi öperken birden tarihin dekoru içinde savrulmuştum. Yukarıdan kuş bakışı görülen bu denize karşı şimdiye kadar kimler öpüşmüş, kimler sevişmişti acaba? Ben, iki bin dört yüz sene geriye giderken dudaklarımın ve kollarımın arasındaki gözlerini kapamış sevgili nerelere gitmiş, neyi düşlemekteydi, kim bilir? Birden kimsenin olmadığı o taş duvarların arasında kendimi öyle bir kalabalık içerisinde hissetmiştim ki… Bu odada öpüşmüş, bu odada sevişmiş tüm tarihi kişilikler sanki saklandıkları taşların arasından çıkagelmiş ve bizi seyretmekteydiler o anda.

Bir defasında da Romalılardan kalma eski bir kilisede öpüşürken kendimizi kutsanmış gibi hissetmiştim. Bu his, beni kilisede günah işlediğim duygusuna sürüklenmekten alıkoymuştu.

Silifke Uzuncaburç’taki antik tiyatrodaki hislerim ise çok da ha farklıydı. Arabanın radyosunda çalan Rumca şarkıların eşliğinde tiyatronun tam orta yerinde ben sevgilimle dans ediyordum. Sanki tiyatro tıklım tıklım doluydu ve seyirciler bizleri izliyordu. Bu yüzden köylü çocukların tribünlere gelerek bizim dansımıza ve öpüşmelerimize bakmalarına aldırmadım.

Bu şekilde tarihin ve ve güzel bir manzaranın içinde öpüşürken hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Çünkü tarih çağırır, manzara çağırır; öpüşmeye, oynaşmaya, kutsanmaya…

“Güzel bir manzara görünce bizleri, öpüşmeye çağıran şey nedir?” diye soruyordu Orhan Pamuk, değil mi?

“… Müzik, tanrının sesi.”

Küçük, çelimsiz bir kız çocuğu sahneye çıkıp da neredeyse boyu kadar olan trompete üfleyerek silenzio’yu çalarsa söylenecek başka bir söz nasıl bulunur bilemiyorum artık.

“… Müzik, tanrının sesi.”

Nino Rosso’nun o kültleşmiş eserini üflesen düşecek olan bir kız çocuğunun ağzından dinlerken dudaklarımdan dökülen bu sözlere ben de şaşırdım. Çok iddialı bir söz değil miydi bu?

İyi de, başka nasıl izah edilebilirdi insan üzerinde oluşan bu etki? Sanki gaipten gelen bir ses gibiydi. Gaip olan her şey ötelerden değil miydi?

Niye üflemeli çalgılar daha çok tanrısal oluyordu peki? Mevlâna da üflememiş miydi? Ve onun üflediğini şimdi bütün dünya dinlemiyor muydu?

Ve panflüt! Zamfir, The Lonely Shepherd için üflerken aynı şekilde savrulmuyor, uzaklarda un ufak olmuyor muydu insan?

Niye her şey üflemek üzerineydi? O gizemli ses niye bir ağacın kovuğuna gizlenir gibi üflemeli çalgıların içine yuva yapmaktaydı?

Sevgili Mevlâna’mız günümüzde yaşasaydı panflüt ve trompet de dener miydi dersiniz?

Ya dört büyük melekten biri olan İsrafil kıyamet borusu için sura üflerken… Nasıl bir şeydi acaba o sur denen şey? Ney gibi miydi? Yoksa panflüt gibi mi? Ya da trompet?

İsrafil neye üfleyecek bilmiyorum; ama bildiğim ve daha fazla inanmaya başladığım bir şey varsa, o da müziğin tanrının sesi olduğu gerçeği.

Kül Kedisi Sindrella aramızda!

Dikenli kabuğunu kaldırdığınızda, altında bal gibi tatlı meyvesi olmasına rağmen, sırf görünüşünden ve iticiliğinde dolayı kimse ona elini uzatmaz, kaktüs meyvesine dokunmak istemez. Sanki Tanrı bunu özellikle yaparmış gibi, inciyi de yamru yumru bir deniz kabuğunun içine yerleştirir.

Ve bu hep böyledir. Kül Kedisi Sindrella da itilen, horlanan biriyken, bir gece baloya katılır prensin gönlünü kazanır. Ne kadar gece on ikiden önce balodan ayrılmak zorunda kalsa da ayakkabısının bir tekini orada düşürür. Bu şekilde ülkenin en küçük ayaklı kadını da ortaya çıkmış olur. – Niye küçük olan her şey güzeldir bilmem ki! Küçükler her zaman niye tatlıdır? Yoksa el ve ayak fetişisti olmamın geri planında Sindrella mı vardı hep? Peki ben o hiçbir şeyini beğenmediğim ve kocaman bir burnu olan Malatyalı kızın küçücük elini niye birden ağzıma katıvermiştim?-

Yoksa geçenlerde İngiltere’deki bir şarkı yarışmasına “I Dreamed a Dream” şarkısıyla tüm dünyanın gönlünü fetheden kırk yedi yaşındaki Susan Boyle de bir Sindrella mıydı? Hiç evlenmeyen ve hatta hiç öpüşmeyen Susan’ın bu baloya katılma fikri de nereden gelmişti aklına. O, “Beni kimse öpmedi.” Derken, bunun intikamını mı almıştı tüm dünyadan ve tüm insanlardan; kapatıldığı bodrum katından aydınlığa mı çıkmıştı?

Durup bekleyelim hele. Gece saat on ikiyi göstersin bakalım bir. Sesi karga sesine dönecek mi, yoksa aynı mı kalacak?

Peki bu kadın Sindrella’ysa, 7 Nisan 2005’te Britanya sahillerinde sırılsıklam ve ‘şuurunu yitirmiş halde’ bulunan ‘Piyano Adam’ ne oluyor? O da hiç konuşmadığı halde etrafına toplanan insanlara eşsiz bir piyano resitali sunarak herkese parmak ısırtmamış mıydı?

  • Ah sanat! Ne büyük bir değer ölçücüsü! Sanatın dokunduğu her şey nasıl da kıymete biniyor! –

Yıllar önce Piyano Adam sahneye çıktığında da aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Bu yazı bir yerel gazetede yayınlanmış ve üstelik yazıyı çok beğendiklerini söyleyen iki yerel radyo tarafından aynı gün içerisinde ikişer kez okunmuştu.

Nedense Susan Boyle ve Piyano Adam yan yana geldi düşüncelerimde. Ve geriye giderek bir kez daha okumak istedim:

Piyano Adam

Duydunuz mu, okudunuz mu siz de Piyano Adam’ı? Hani şu İngiltere’de bir kasabada, sokakta sırılsıklam bulunan adam var ya; işte onu?

Peki ne hissettiniz?

Bir an için onun yerine koydunuz mu kendinizi? Onda buldunuz mu bir şeyler, size ait olan?
Daha önce oldunuz mu peki hiç Piyano Adam? Kaçmak istediniz mi herkesten? Bir bilinmez olmayı arzuladınız mı? Gizemlerle örtünmenin o eşsiz tadına vardınız mı hiç? Herkes size tuhaf tuhaf bakarken, bir piyanoda onlara eşsiz bir resital sundunuz mu hiç? Gizemlerinizle onları şaşkına çevirdiniz mi? Ah, insanlarla bu şekilde oynamak ne güzel! İnsanlıktan bazen böyle kaçmak ne güzel!

Zülfü Livaneli “Kimilerine bir hayat yetmez” der. Siz de farklı hayatları denemek istediniz mi hiç?

Bir ip cambazının ip üzerinde o kritik dengeyi kurarken içinden geçenleri hissettiniz mi peki? İp cambazı olarak müthiş bir dengeleyici olmak istediniz mi yaşamınızda bir kez olsun?
Ya peki şu Atina sokaklarında bir fıçı içerisinde yaşayan ve Büyük İskender’e “Gölge etme başka ihsan istemem” diyebilme büyüklüğünü göstermiş olan Diyojen’nin yerinde de mi olmak istemezdiniz? Dünya malı olarak tek sahip olduğu su kabını, eliyle çeşmeden su içen bir çocuğu gördükten sonra onu da kaldırıp atan bu filozofun yerine koydunuz mu kendinizi hiç?

Eğer bir kadınsanız, tüm erkekleri peşinden koşturan, âdeta bir ilahe gibi karşılanan bir fahişe olmak ister miydiniz peki, bir anlığına da olsa? O fahişenin elindeki sihri ele geçirmek istemez miydiniz? Onun, karşısında boyun eğen erkekler hakkında neler düşündüğünü siz de bilmek istemez miydiniz? Her gece bir yaveriyle sevişen ve sabahında o yaverini öldürten Messelina’nın duygularını peki? Aşklarıyla Roma’lı kralların akıllarını başından alan Kleopatra’nın yerinde olsanız n’apardınız? Siz de Tarsus’tan Alanya’ya, oradan Roma’ya, hatta Mısır’a kadar tüm Akdeniz’i bir aşk gölüne çevirir miydiniz?

“Kimilerine bir hayat yetmez.”der Livaneli. Piyano Adam’ı okuyunca düşündünüz mü hiç şu an yaşadığınız hayatın size yetip yetmediğini?

“Ben bu gece karar verdim kuş olup gökte uçmaya” diyen Göksel gibi kuş olmak ta mı istemediniz? Ya göçmen kuşlar… Koymadınız mı hiç onların yerine kendinizi?
Gizemli olmanın tadına vardınız mı hiç? Çevrenizdeki insanların size meraklı gözlerle bakmasının nasıl bir duygu olduğunu tattınız mı? “Deli mi bu adam?” şeklinde üzerinize çevrilen bakışlara maruz kaldınız mı peki? İnsanca bedeninizden çıkıp başka bir canlı gözüyle baktınız mı onlara ve içinizden kıs kıs güldünüz mü? Peşinize hayranlarınızı da takarak çözülmesi zor bulmacalar gibi dehlizlerde kayboldunuz mu hiç?

Biliyorsunuz, insanlar bilinmeyenin peşinde, keşifler peşinde; bu yüzden bir bilinmeyen olmak istediniz mi hiç? Balıkadamların uzun uğraşılar sonucu çıkarmaya çalıştığı derin bir batıkta mücevher olmak nasıl bir duygu acaba? Ya dağcıların uğruna ölümü göze alarak tırmandıkları bir dağın zirvesi olmak; bu nasıl bir duygu olurdu dersiniz? Düz bir satıh, sığ bir su olmayı mı tercih ederdiniz, yoksa derin bir batıkta inci veya ulaşılması zor bir dağ zirvesi mi?

Ne olursanız olun, ama arada bir mutlaka bir başka yaşamı da deneyiniz. Tek bir yaşamla bu ömrü bitirmek ne büyük israf! Ve ne sıkıcı bir hayat! Gizemlerden arındırılmış bir yaşam ne büyük bir çıplaklık! Çevrenize bir bakın hele, tüm diğer canlıların kendine göre ayrı bir gizemi yok mu?

Yağmur Adam vardı bir zamanlar da; bir filmdi; Dustin Hoffman’ın oynadığı. O film de çok beğenilmişti hani. Çünkü orada da bildiğimiz insandan başka biri vardı. Hastalıklı biri de olsa insanlarda oldukça merak uyandırmıştı.

İşte böyle. İster Yağmur Adam olun, isterse Piyano Adam… Ama ne olur arada bir başka adamları, başka insanları da deneyin; başka yaşamların tadına varın.

Ne kıskandım Piyano Adam’ı bir bilseniz! Ne kadar gizem dolu, ne keşifler gizli…

Ve sen Piyano Adam!

Sen hep öyle kal. Bırak insanlar seni merak etsin, bir bilinmez olarak yaşamana devam et. Ve arada bir onlara resitaller sunarak şaşırtmayı unutma! Bir mülteci olabileceğini tahmin ediyorlarmış senin. Sakın ha! İltica edip de insanlaşma, bizden biri olma!