Bu başlıkta Statik’le karşılıklı yazacağız. Doğaçlama gelişecek bir bölüm olacak.
Şimdiden merak etmekteyim neler çıkacağını 🙂
Yazar: lilith
Otokontrol-2
Statik oyunun tanımını şöyle yapmıştı;
“Oyunumuzun adı OTOKONTROL; Dünyada ilk defa bir sitede denenecek olan bu oyunun patenti tamamen bana aittir;)) Oyun, etap etap oynanacak olup, her etap sonunda gelişmeler burdan bildirilecektir. Oyuna herkes katılabilir (üye veya değil) ancak; süreklilik açısından oyuna dahil olanlar oyunu sonuna kadar sürdürmelidir.
Haydi kolay gelsin…
ilk etapta sadece bir cümle ile istediğiniz herhangi bir konu üzerinde görüş bildirin. (sadece 1 cümle ve mantıklı olacak şekilde ) Cümleyi yaz noktayı koy gönder.
Etap2, Etap1 ile bağlantılıdır.”
Yaşasın Annem :))
Pazar günü çaldı telefonum.
-Kızım özledim ben seni.
“Çık gel o zaman anne. Ben de özledim seni.”
-İyi madem, geliyorum.
Öğleden sonra koca bir çantayla çıkageldi. Gözlerimin büyümesine engel olamadım sanırım.
“Hayrola, yerleşmeye mi geldin anne” deyiverdim.
-Uzun kalıcam bu sefer.
“Nasıl yani?”
-Fazla geliyorum değil mi, söylediği lafa bak şunun.
“Yok anne, aşkolsun, babam sensiz ne yapar, valla ondan dedim.”
Neyse, öpüştük koklaştık. Şöyle bir teftiş etti evi, beni… Hemen ele aldı kontrolü. Ne isterim, ne yerim diye sordu. Girdi mutfağa… Üç gündür de çıkmadı nerdeyse 🙂
İnsanın annesi gelince yaşı kaç olursa olsun çocuklaşıveriyor. En azından benim için durum böyle. Ben bir yayıl, bir gevşe, bir şımar… Eşek kadar olmuşum ne gam… Gak diyorum, ekmek, guk diyorum su durumları tam. Bir de işe gidip geliyorum ya, iyice bıraktım ipin ucunu… Bu gece; “Annecim yaaa, çay demler misin?” derken yakaladım en son kendimi… Aman Tanrım!!! Yaşasın annem durumları, eyvah annem durumuyla yer değiştirmek üzere… Annem, böyle böyle, özgürlüğümün kanına giriyor.
Her türlü rahatlığa alıştırılıyorsun önce, sonra da hoooooop bir bakmışsın kısılıvermişsin kapana… Tıpkı evlilik gibi…
Korktum mu ne 🙂
Küçük Prens’ten…….. Antoine De Saint Exupéry
……..Eğer size asteroid B 612 ile ilgili ayrıntıları anlatıp numarasını da bildirmişsem, bunu büyük insanların yüzünden yaptım. Bu insanlar rakamlardan hoşlanırlar. Onlara yeni bir dosttan söz ederseniz, asıl önemli olan şeyleri sormazlar size; hiçbir zaman “Sesinin tonu nasıl? En çok sevdiği oyunlar hangileri? Kelebek koleksiyonu yapar mı?” diye sordukları olmaz, “Kaç yaşında? Kaç erkek kardeşi var? Kilosu ne kadar? babası ne kadar kazanıyor?” diye sorar ve yalnızca o zaman onu tanıdıklarına inanırlar. Büyüklere deseniz ki: “Pembe tuğladan güzel bir ev gördüm, pencerelerinde sardunyalar, damında güvercinler vardı…” Bu evi gözlerinin önüne getiremezler. Onlara şöyle demek gerekir: “Yüz bin franklık bir ev gördüm.” O zaman haykırırlar: “Ne kadar güzel ev!”
Yine onlara deseniz ki: “Küçük prensin yaşamış olduğunun kanıtı şudur: Çünkü o çok hoştu, güleçti ve bir koyun istiyordu. İnsan bir koyun istiyorsa, bu, yaşadığını kanıtlar”, o zaman omuz silkip sizi çocuk gibi göreceklerdir. Ama, “Geldiği gezegenin adı asteroid B 612” derseniz, inanırlar ve artık sorularıyla başınızı ağrıtmazlar. Böyledir onlar işte. Onlara kızmamak gerekir. Çocuklar büyüklere karşı çok hoşgörülü davranmalı……………
bir gözüm diğerinde
“Gerçeklik, davet edilemez; o size gelmelidir.”
Krishnamurti
Yine bir 8 Mart…
Yaşamak dediğimiz günlük hayatımızı “çatışma” haline dönüştüren nedir?
Son günlerdeki çok zaman ayırdığımız internet paylaşımlarımızın doruğuna gelip yerleşen facebook olayına ben de face me ismini verdiğim bir yazışma grubu oluşturarak katıldım. Grup ilgilenen herkese açıktır.
Temel sorumuz; yaşamı sürüklenişten çıkarmak olası mıdır?
Bu sorunun kendisi sayısız soruyu tetiklediğinden, yanıt arayışlarımızı, hem doğudan hem de batıdan çeşitli düşünürlerin görüşlerini değerlendiren paylaşımlarla sürdürüyoruz.
Düşünmek edimi adeta erkek egemen tarihiyle ağır bir miras. Kadın üzerine düşünmüş erkeklerin edasını bir yana bırakmak bile hiç kolay değil bu açıdan.
Gerçekliğe ulaşmak için ne yapmalı?
Kadın hakları diye tepinip durduğumuz, erkek egemen diye şikâyet ettiğimiz toplum oluş-turul-urken,
bu sırada kadın ne yapmakta idi?
Sorunun kaynağını bulmadan, yüzeyden sorunu çözmek imkânsızdır.
Kadın ne yaptı ya da yapmadı da erkekler egemen oldular? Diye de sorabiliriz bu soruyu.
Ben Freudien bir soru sormak gafletinde bulunayım; gerçekte egemen erkek midir?
Kutuplaşmalar, yükselen sesler ve isyanlarla birlikte uğuldamaya başlar buradan itibaren.
Tüm insanlığın, devasa ve artık neredeyse kemikleşmiş sorununa çözüm nerededir?
Bu satırlar aracılığıyla şu daracık yerde çözüm üzerine neler öneri olur?
Her disiplinin kendi bakış açısına uyacak bir yanıt bütünü kuşatabilir mi?
İşte böyle sorular yumağı, girdabına alıyor zihnimizi. Aklımız aracılığıyla varmamız gereken içgörüyü kazanmalı… Sorunu erkek ve kadın olan “insan” boyutuna çıkarmalıyız.
Sorumluluk ve büyümek istiyor bu emek tabii.
Ancak tüm insanlığı içine alan, bütüncül iç görüden çıkan eylem yaşama kendi etiğini kolayca ve insanca zerk eder.
İnsan olabilmenin, bir kadın tarafından doğurulmak ve yine bir kadın tarafından büyütülmek ile başladığını düşünecek olursak, kadının yücelmesi, kadınca olanın iyileşmesi insana ulaşmanın tek yoludur.
Kadının masumiyetini kutsamak gerçeklik midir? Galiba bu soru bizi ikilemlerimizin uçlarında çalkalıyor.
Okuyucularımı şimdiden uyarıyorum… Soruların olası yanıtlarının ucunu açık bırakmaktan başka çarem olmadığını üzerine düşündükçe sizler de fark edebilirsiniz.
Kadın ve erkek olmanın zihinsel süreçleri üzerine düşünmeliyiz. Kendimizi karşı cinsimizin yerine koymayı öğrenmeliyiz. Kendimiz büyümeden büyütemeyeceğimizi anlamalıyız. Evrensel gerçeğe doğru yol almaya niyet etmeliyiz.
Evrim dediğimiz başka nedir ki?
Tüm insanların kadın günü kutlu olsun.
Ayşegül Denizci
08- 03- 2008
İstanbul