Duyguların Tınısı

Daireler düşünelim(sayısı belli olmayan) …bu dairelerin farklı noktalardan birleştiğini… kimine göre gizemli daireler… hepsi ayrı bir renge sahip… sanırım duygularımızda, bu tarz bir tema paralelliğini içeriyor…

Birbirinden apayrı hissiyati durumlar… yansımalar… ama illaki buluştukları bir nokta mevzu bahis…

Bizleri çepeçevre saran….esasında uç noktalarda hazlara sahip duygular…bizden gelen ve yansımalarıyla yönergeler çizen ….tesirleri derinden derine anlam kazanan… psikolojide eksenini belirleyen duygular…

Peki, bu farklılığın bilinçaltındaki işletimi… nasıl bir düzendir ki bu duygular büyük bir intizamla aynı alanda bulunmaktadır?!…

Birey, doğumla ölüm arasında geçirdiği süreçte, duyguları hangi sıraya göre yaşar?… önce vuku bulan hangi his dünyasıdır… ya da bir düzen söz konusu mudur?

Ruh ve Beden

İnsan varlığının temelini aslında merkezi kişiden kişiye farklı oluşumlara gebe ama benzerlik olarak da halkalardan oluşan bir çizelgenin tabiatı oluşturur. Yaşayan canlılarla farklılığı belki de burada vuku buluyor. Oysaki âlemde bütün canlıların doğanın renklerinden birisi olduğunu varsayarsak ruhun ve bedenin yapıda farklı tezahürlerinin söz konusu olduğunu sanırım öteliyoruz. Peki, beden ve ruh dediğimiz oluşumlar, birbirinden ayrımı düşünülmeli yoksa bütünselliği ayırmayı mantığın ötesine kaymayla eşdeş mi tutmalıyız?

İnsan, içinde barındırdığı esasiyete tek bir bünyeyle cevap vermektedir. Açılımların hangi durumlara istinaden ne tür anlamlar kazandığını belirleyen yine farklı tabiatları olan tek bir bünyenin kaynağıdır yani evrende kişinin bünyesinden dökülen her nağme farklı tınılarıyla birbirinden ayrılır velâkin yanılsamalarla dolu süreçte neyin dominantlık göstergesinde yer alacağını belirleyen yine bünyeden ötesi değildir.

Sanırım hissiyatlarımızın derinleştiği anlarda(maneviyata dair) hep baskınlığın ruhun elinde olduğu izlenimi yaratılmaktadır. Oysa var olan bir gerçeküstü durum söz konusudur ki buda iki farklı kolun iki farklı yöne (bir işi yapmak için) koşuşturmasının saçma üzeri bir mantıkdışılık olduğudur.

Yapılan istenilene bütünsellikle cevap verebilmek olmalıdır bu bağlamda ruhun bedenden ayrı düşünülmesinin yanlışlığı yanında ruhun dışsallığında yer alan tabiatıyla bütünselliğini anlamak ve ruhen derin mevzuların içerisine dalındığı anlarda bile tamamıyla bir kopukluğun yaşanmasının mevzubahis olmadığını bilmek gerekir.

Varlığın hissiyatla devleştiği anların aslında neleri kapsadığı gerçeğini de göz ardı etmeden bu çerçevede; maneviyatın kendi özünde doruklaştığı anların (ruhun dinginleştiği ve başka alemlere yolculuk yaptığı süreç) ötesiyle, varlığı hissetmenin temeli – acıyla ve açlıkla- yaşanılan anlardır bunun dışında insan kendi varlığının farkında değildir nitekim ruh ve beden bütünselliği her noktada olduğu gibi burada da kendini göstermektedir. Ruhi ve hayata dair tutumların birbiriyle farklı olarak gösterilmesi mütalaa edilmemelidir ki her alanda zati birbirlerine tesirleri söz konusudur.

Sonuç olarak ruhun derinliğine işlenen her oluşum-her türlü faaliyet birbirleriyle bağlantılıdır. Hayata yansıyan olaylar farklılık gösterse de bütünselliğin temelinde yansımaların bağlantısız olmadığını ve her anın kişinin hakikatiyle bir zincir oluşturduğunu ve ana metanın hep aynı merkezden tebarüz edildiğini unutmadan, yaklaşımlarımızın neyi işaret ettiğini ve bütünselliği hangi amaç için kullandığımızı irdeleyerek hareket etmeliyiz.