SANRISAL YOGA

Yazan: Sri Brahmarishi Narad
Çeviri: Mayıs

Sanrısal Ayinlerde Kullanılacak Yoga Meditasyon Teknikleri Uygulaması

Bu yazı 1960’ların sonunda, muhtemelen San Francisco’da, telifsiz olarak teksir edilip sınırlı sayıda bedava dağıtılan kağıtlar olarak ortaya çıktı. Yazının kopyasını çıkartmakta ve bu bilgiyi canlı tutmakla ilgilenenlere dağıtmakta serbestsiniz, aksi halde eskiyip kaybolacaktır.


Sanrı uyandırıcı maddelerin, gizil ruhani ve psişik enerjilere karşı daha büyük bir duyarlılığa neden olması ve bilincin daha derin düzlemlerinden izlenimlerin akışını hızlandırması gerçeği, hemen bu enerjilerin nasıl gerektiği gibi anlaşılacağı ve idare edileceği sorusunu ortaya çıkarıyor. Şüphesiz bu enerjiler yönlendirilmezse yarardan çok zarar getirirler. Sanrısal deneyimler altındayken geleneksel Yoga tekniklerinin uygulanması bu soruna yapısal bir çözüm getirmekte.

Yoga felsefesine göre, insan doğasının en ruhani ve güçlü hali dikkat ya da bilinçtir. İnsanın özgür iradesinin en temel hali, dikkatinin neyin üzerinde duracağına karar vermesidir. Dikkat her zaman bir şeyin üzerinde olmalıdır ama neyin üzerinde durmasını istediğimize karar verebiliriz.

Tüm yoga uygulamalarının amacı insandaki dikkati ya da bilinç yetisini keşfedip doğrudan tecrübe etmektir. Yogi, onun aracılığıyla diğer her şeyin bilindiği ilkeyi bilme arayışındadır. Bu amaca, gözleyenin kendinin gözlenmesiyle ya da dikkatin bizzat dikkatin kendisinin üzerine yöneltilmesiyle ulaşılabilir. Bu başlangıçta çok soyut ve de pratik olarak kavranması güç gibi görünebilir; fakat bu saf bilinçlilik halini elde etmek için sürekli çalışıldığında sonuç veren uygulanabilir, zamanla kanıtlanmış yöntemler vardır.

Sanrısal bir oturumda hep hatırlanmalıdır ki ne çeşit algılar, düşünceler ve hatta halisünasyonlar oluşursa oluşsun, bunların tümü kişinin kendi zihninin ve bilincinin yaratımlarıdır ve bunlar kişinin kendi algı aracının süzgecinden geçmiştir. Bu algılar bizim kendi psişik enerjimizin modelleridir. Dikkatimizin üzerinde durmasına izin verdiğimiz düşünce ve duygulara enerji veririz. Dikkat gücü nerde odaklanırsa, orada zihinsel ve duygusal enerjiyi kendi alt armonilerine dönüştürür, böylece dikkatin üzerinde durduğu düşünce ve duygulara enerji verir ve onları besleriz. Sanrısal bir deneyimi kontrol etmenin anahtarının, dikkatin akışını kontrol etmekte olduğu açığa çıkıyor. Meditasyonun Raja Yoga tekniklerinin kullanılmasıyla ilk elde karmaşık deneyimlerden kaçınılabilir ve dikkatin akışı uygun biçimde yönlendirilebilir. Aşağıda LSD, marihuana, meskalin, DMT, haşiş, psilosibin ve diğer bilinç-yükseltici maddelerin etkisi altındayken uygulanabilecek bu türden bir çok teknik yer alıyor.

Bu noktada sanrı uyandırıcı maddelerin etkisi altındayken ortaya çıkabilecek paranoya ya da diğer huzursuz edici ya da korkutucu durumlar karşısında uygulanabilecek basit bir kurala değinelim. Her ne düşünüyor, hissediyor ya da yaşıyor olursanız olun onun, içinizdeki bilinç tarafından tecrübe edildiğinin farkında olun. Sonra tüm dikkatinizi size her ne oluyorsa onu tecrübe eden bilince çevirin. Bu işlem bilincinizi kendi saf doğasına döndürerek akli ve astral düşünce biçimlerini serbest bırakır. Daha sonra bu yıkıcı düşünce biçimleri dağılır ve başlangıçta biçimlendikleri enerji maddesinin homojen, salınım halindeki enerji düzeyine çözülürler. Kendini gözleyen bilinçten yayılan kuvvetli ışık, yıkıcı düşünce biçimlerinin hızla dağılıp çözülmesini sağlar. Bunun nedeni, oluşturulan saf bilincin kuvvetli alt armonilerinin, yıkıcı düşünce biçimlerinin uyumsuz, dengesiz salınımlarını ortadan kaldırmasıdır.

Bu meditasyon tekniklerini çalışırken dikkat dağıldığı takdirde, dikkatinizi hemen meditasyon işlemine geri döndürün ve bunu dikkatiniz, çalıştığınız meditasyon tekniğine odaklı kalana kadar gerekli olduğunca tekrarlayın. Deneyimsiz meditasyoncular karmaşalarla mücadele etmeye eğilimlidir, bu da kendi içinde bir karmaşa oluşturur. Dikkat tek bir anda yalnızca tek bir şeyde toplanabilir. Tek yapacağınız, onu üzerinde meditasyon yaptığınız şeyde toplamaktır.

Karmaşaları durdurmanın bir başka yolu da nefesinizi tutarak ya da salarak yalnızca nefes alma işlemini bir süreliğine durdurmaktır. Nefes alma bedendeki tüm biyolojik işlemlere derinde bağlı olduğu için (milyonlarca yıllık evrim içinde gelişen) yaşama içgüdüsü, dikkatin karmaşaya akışını kesintiye uğratacaktır ve onu solumanın kesilmesinin farkındalığıyla merkeze döndürecektir. Sonra normal nefes almaya dönmek ve dikkati çalışılan meditasyon biçimine yöneltmekse oldukça kolaydır.

Ses Akımı Meditasyonu:

Tüm, bütünlüklü dikkatinizi pineal bezin yer aldığı beynin merkezine odaklayın. Dikkatle ortaya çıkacak sesleri dinleyin. Bir süre sonra bir çok farklı ton ve perdeden sesler duyacaksınız. Başlangıçta yalnızca kulaklardaki moleküler gürültünün gelişigüzel hışırtısını duyabilirsiniz fakat zamanla bir orgla verilen notalar gibi kesin tonlar kendilerini ortaya koyacak. Bu ses doğrudan beyinde ve gizli bedenlerde duyulur, fiziksel kulak organında değil. Bu fiziksel bedende akan ve gizli bedenlerde titreşip dolaşan, bilinçli enerjinin salınımının sesidir.

Tüm, bütünlüklü dikkatinizi duyabildiğiniz en yüksek ses perdesine odaklamalısınız ve onun sizi daha yüksek bilinçlilik seviyelerine taşımasına izin vermelisiniz; ayrıca bırakın ses ruhsal ışığı ortaya çıkartıp yoğunlaştırsın. Konsantrasyonunuz daha iyi oldukça ses de daha yüksek ve belirgin olacaktır.

Bu ses titreşiminin tüm kafanızı, tüm bedeninizi ve sizi kaplayan uzayın tüm genişleyen hacimlerini içerene kadar yayılmasını tecrübe edin. Bu yolla yörünge-kürelerin müziğine akortlanacaksınız ve tüm varlığınız evrenin armonik ritmi için bir alıcı ve verici olacak. Böyle bir meditasyondan sonra gözlerinizi açtığınızda çevrenizdeki her şeyin ışıl ışıl olduğunu görmeniz mümkün.

Başlangıçta ses akımı başın belirli bir bölgesinde, büyük olasılıkla kulaklardan birinde, ortaya çıkabilir. Ses akımını sol kulakta dinlememelisiniz çünkü bu psişik olarak zararlıdır. Onu sağ kulakta dinleyin ve aşamalı olarak beynin merkezine taşımayı deneyin. Ses akımı titreşiminin Sahasraram çakra olarak bilinen bu tepe noktasından (bağlantılı bezi pineal cisimdir) tüm başı doldurmasına ve sonra başın da ötesinde tüm çevreleyen uzaya yayılmasına izin verin. Bu klasik yöntemlerden biridir ve sizi en yüksek deneyime götürebilir.

Kafadaki Işık Meditasyonu:

Bu meditasyon biçimini çalışmak için; gözlerinizi kapatın, dikkatinizi alnın ortasında hemen kaşların arasındaki noktanın üzerinde odaklayarak iç-görüş alanınızı gözlemleyin. Bu nokta üçüncü Göz Merkezi ya da Agna çakra olarak adlandırılır. Duru görü yetisiyle bağlantılıdır. Agna çakranın fiziksel belirtisi ya da destek noktası burun kökünün arkasında kemikli bir beşikte yer alan hipofiz bezidir.

Gözlerinizi kapadığınızda ışık, renk ve motifler ortaya çıkmaya başlayana kadar iç görüş alanınıza ısrarla bakın (rahat kalması gereken fiziksel gözlerinizle değil, dikkatinizle bakacaksınız). Birçok insan gözlerini kapattığında başlangıçta siyah bir boşluk görür, fakat bu boşluğa ısrarla bakarsanız, bir çok renk ve motif ortaya çıkacaktır. Bu olduğunda yalnızca onları bir film izler gibi tüm dikkatinizle gözleyin. Sonra düzenli aralıklarla tüm dikkatinizi görüş alanınızın merkezinde gördüğünüz en küçük noktaya odaklayın ve onu delip geçin. Bunu yaptıktan sonra, ışık yeniden o noktadan ileriye yeni bir enerji infilakıyla ışıyacaktır ve kendinizi daha yüksek bir titreşim boyunda ya da enerji düzeyinde bulacaksınız. Bu meditasyon biçimini sürekli çalışarak, ışıyan bir ışık denizine dalacaksınız ve bu ruhsal gücün ışıdığı bir merkez olacaksınız.

Dikkati başın tepesindeki Sahasraram çakra ya da Bin Taçyapraklı Lotus’ta yoğunlaştırarak, deneyimli bir meditasyoncu çok daha güçlü bir ışınım ve ruhsal güç yayabilir (bu çakrayı aktive etmek daha fazla zaman alabilir, yeni başlayanlar Agna çakra ya da üçüncü Göz Merkezi’nden bakarak daha erken sonuçlar alabilir).

“Sonsuza Açılan Kapı” ve Brahmarandra ya da “Brahma’nın boşluğu” denilen Sahasraram çarkı en yüksek çakradır ve insanda uyandırılabilecek tüm merkezlerin en güçlü ve en ruhsal olanıdır (bazı yogiler tarafından aynı önemde tutulan Kalp çakra’sı buna istisna olabilir). Mükemmel bir yogi ya da ermişte Sahasraram çakra tamamen harekete geçirildiğinde, Kozmik Kundalini’nin ateşi o kişinin üzerine çöker ve kendi yükselen kundalini gücüyle harmanlanır ve ruhsallığın beyaz ışığı millerce çevreye ışır.

Çakra Meditasyonu:

Dikkati bedenin içinde çakraların yer aldığı çeşitli bölgelere odaklayarak bu çakraları aktive etmek ve yüksek enerji seviyeleri ve gizli bedenlerden yüksek bir enerji akışını kolaylaştırmak ve fazla miktarda ruhsal enerji açığa çıkarmak mümkündür. Fiziksel bedeni ve gizli enerji bedenlerini birbirlerine bağlayan yedi esas çakra vardır.

Çakralar ruhsal enerjinin emilip yayılma işlevini gören, bir yörünge etrafında dönen anaforlardır. Fiziksel bedende temel sinir merkezleri ve bezlerle ilişkilidirler. Ruhsal bedende, dönen enerjinin stroboskopik etkisiyle oluşan çiçek taçyapraklarından çemberler gibidirler. Ruhsal çakra çiçekleri ait oldukları bez ya da sinir ağına bir çeşit huni benzeri sapla bağlıdır. Astral bedende çakralar bir su kaynağındaki ya da tıpası çekilmiş bir küvetteki girdaplar gibi anaforlar oluşturur. Zihinsel bedende ise yakınsayan ışık doğruları olarak görünürler.

Muladora çakra belkemiğinin temelindedir ve yükseltildiğinde ileri yoga aşamalarında belkemiğinin merkezinden yukarı çıkan ve Sahasraram çakra denilen serebral korteksteki en yüksek çakrayı aktive eden Kundalini Ateş Çemberi’nin tahtı olur.

Bir sonraki çakra Kuyruksokumu Merkezi ya da Swadisthana çakra adını alır. Adrenal bezleriyle bağlantılıdır ve havadaki pranik yaşam gücünün emilimiyle ilgilidir. Hava bu enerjiyi solar ışınımdan emer. Muladora çakra’nın mı yoksa Swadisthana çakra’nın mı cinsel etkinlikle doğrudan bağlantılı olduğu konusunda çeşitli metinlerde farklı görüşler yer alır.

Swadisthana çakra’dan sonra sindirim etkinliğiyle ve astral arzular ve duyguların duyumsanmasının yaşamsallığıyla bağlantılı olan Manipara ya da güneş Sinir Sistemi Merkezi gelir.

Yükseliş sırasına göre bir sonraki çakra ruhsal enerji kaynağıyla ve aşk, özgecilik ve yardımseverlik gibi daha yüksek duygularla bağlantılı olan Anahala ya da Kalp çakrası’dır.

Bir sonraki çakra tiroit bezleriyle bağlantılı olan ve hitabet gücünü etkileyen ve mantra yoga ve sanatsal yaratıcılık kapasitesiyle ilgili olan Vishudha ya da Gırtlak çakrası’dır. Bu merkez zikir ve Şarkı söylemeyle aktive edilir.

Bundan sonra alında, hemen kaşların ortasının üzerinde yer alan Agna çakra vardır. Bu hipofiz beziyle ve beyin korteksi altındaki bölgelerle bağlantılıdır. Agna çakra duru görü, bilimsel nedensellik, istekli ve felsefi düşünüş gibi zihinsel yetilerle ilişkilidir. Bu çakranın geliştirilmesi görme kabiliyetini uyandırır ve doğaüstü seviyede astral ve zihinsel güçleri düzenler.

Agna çakra’nın üzerinde, pineal bez ve serebral korteksle bağlantılı Sahasraram çakra ya da Bin Taçyapraklı Lotus bulunur. Bu, başın tepesinde yer alır. Ses akımıyla ve duru duyma yetisiyle bağlantılıdır ve tüm çakraların en ruhsal olanıdır. Bu çakra tamamen geliştiğinde Tanrısal bilinçle birlik mümkündür ve Aydınlanma gerçekleşir.

Dikkat bu çakralardan birinde odaklandığında, o noktadaki bilinç yoğunluğunun alt armonileri o çakrayı aktive eder ve üst-psişik enerji seviyelerine bilinçli bir giriş yapmayı mümkün kılan enerji akışını arttırır. Muladora çakra, Kuyruksokumu çakrası ve güneş Sinir Ağı Merkezi çakrası adındaki ilk üç çakra üzerinde meditasyon yapmanız önerilmez çünkü bunlar zayıf duyguları ve cinsel tutkuları harekete geçirebilir. Bu istenmeyen astral akışlara geçişe neden olabilir ve psikolojik denge bozukluğuna yol açabilir. Kalp Merkezi, Agna çakra ve Sahasraram çakra’yla çalışmak daha iyidir, çünkü bunlar üst bilinçliliğin açığa çıkarılmasıyla en doğrudan ilişkili olanlardır ve uyandırıldıklarında astral ve zihinsel bedenleri arıtma ve güçlendirmenin yanı sıra bedenin salgısal dengesini değiştirerek ve ruhsal bedenin enerji kanal ve boğumlarından yeni pranik güçler dolaştırarak kendiliğinden alt çakraları da geliştirecektir.

Hipofiz bezinin salgıladığı hormonlar timüs bezi, tiroit bezi, adrenal bezi ve cinsel bezlerle birlikte vücuttaki diğer bezleri de düzenler. Agna çakra’nın geliştirilmesiyle hipofiz bezi tamamen aktive edildiğinde, tüm diğer bezler uygun kimyasal dengeye getirilir, böylece tüm alt çakraların titreşim şiddetini arttırmayı ve hepsini uygun biçimde geliştirmeyi sağlar.

Gelişmiş bir yoga uygulaması olan Kundalini Yoga’da başın üstündeki en yüksek çakra olan Sahasraram çakrayı aktive etmek için, Kundalini Ateşi’ni yükseltip onu belkemiğinin merkezine taşımak üzere konsantrasyon belkemiğinin temelindeki Muladora çakra üzerinde yapılır. Ancak Kundalini ateşi vaktinden önce yükseltilirse ve uygun yönlendirilmezse aşağıya geri dönebilir ve anormal cinsel arzulara ve sapkınlığa yol açabilir. Bu yüzden Kundalini’yi yükseltmek yalnızca gizli bedenlerin büyük oranda arındırıldığı ve kişilik üzerinde ruhsal denetimin iyi kurulduğu ileri yoga aşamalarında yapılmalıdır.

Mantra Yoga ve Meditasyonun birleşimi:

Om zikrini ya da diğer mantraları tekrarlarken çeşitli çakraları aktive etmek mümkündür. Değişen perdelerde zikrederek vücutta farklı dokuları titreştirirsiniz, böylece sinir bez merkezlerini uyarır ve onlarla bağlantılı çakraları aktive edersiniz. Biraz deneyimle hangi ton ya da perdelerin bedenin hangi kısımlarını ve hangi çakraları titreştirdiğini bulabilirsiniz. Bunu ortaya çıkarttığınızda aktive etmek istediğiniz çakra üzerinde meditasyon yaparken tüm gücünüzle zikredin.

Ses dalgaları ruhsal, astral ve zihinsel atmosferde görme kabiliyeti geliştirebileceğiniz titreşim motifleri meydana getirir. Bunlar rengarenk, çok karmaşık ve çok güzeldir; bazen geometrik motifler ve ışınlardan oluşan mandalalar oluştururlar. Müziğin de benzer bir etkisi olacaktır. Sanrısal bir oturum esnasında Agna çakra ya da üçüncü Göz Merkezi’nden içsel ışığı gözlerken müzik dinleyin. Sonra müzikle gelişen renk motiflerinin değişimini izleyin. Bu amaç için klasik müzik ve Hint raga’ları özellikle uygundur.

Ben ilkesi üzerine Meditasyon:

Bu meditasyon biçiminin uygulanmasında bilinç kendi üzerine yöneltilir. Gerektiği gibi ve başarılı biçimde uygulandığında bu en güçlü ve en yüksek meditasyon biçimidir. Kalp çakra’sı ya da baş tacındaki Sahasraram çakra’da odaklanırken dikkati, dikkatin kendisinin üzerine çevirin. Eğer düşünceler ya da özel nitelikli algılar biçiminde karmaşalar oluşursa hemen dikkatinizi bu düşünce ve algıları tecrübe eden bilinçte yoğunlaştırın. Ruhsal ışık ya da ses akımının ortaya çıkması halinde bile bu şekilde davranın. Ses akımı ve ışık yalnızca üzerinde meditasyon yaptığınız bilincin alt armonileridir. Dikkati konsantrasyonun kendisinin üzerinde ne kadar sabit tutarsanız ışık, ses akımı, bedendeki elektrik duyumlar, manyetik güç hisleri, ağırlıksızlık vb. de o oranda kendilerini ortaya koyacaktır. Ancak, dikkatinizin bu görümlerin herhangi biri tarafından dağıtılmasına izin verirseniz, karmaşanın sınırlamasıyla karşılaşırsınız ve saf bilinç kesintiye uğrar ve onunla birlikte saf bilinç üzerine odaklanmanın alt armonileri ve yan ürünleri olan her şey, muhtemelen dikkatinizi dağıtan psişik görümün kendisi de sona erer. Önce saf bilincin alemini araştırın ki tüm diğer psişik görümler size katılsın.

Dikkati, dikkatin kendisinin üzerine çevirmek, saf bilinç Tanrı’yla aynı olduğu için, her yerde her zaman mevcut olan ilke olduğu için, herhangi bir nokta üzerinde yapılabilir. Başlangıçta bunu en kolay çakralarda, tercihen Kalp çakrası ya da Sahasraram veya Baş Merkezi’nde yapabilirsiniz. Alındaki Agna çakra ya da Üçüncü Göz Merkezi de iyi sonuçlar verebilir, fakat eğer aktive edebiliyorsanız Sahasraram çakrayı kullanmak daha iyi olur.

Bu meditasyon biçimini uyguladığınızda saf bilinciniz kendini her yönde sonsuzca yayılan ışıltılı, beyaz bir ışık denizi olarak tecrübe edecek. Saf bilincin kendisi kristalden ve renksizdir; ancak o, saf bilincin yarattığı titreşimin belirli alt armoni dalgaları olan tüm renklerin aynı anda bulunduğu beyaz ışığı oluşturur.

Dikkati belirli bir çakra’da dikkatin kendisinin üzerine çevirmek, o çakra’daki titreşim yapısını armonik ve tüm titreşim dalgaları ya da görünüm düzeylerinde geometrik sıralı bir duruma getirir. Bu, çakranın iç düzlem yapısında ortak boğum noktaları oluşturur. Farklı frekansta ve dalga boylarındaki titreşimlerin hepsi bu ortak boğum noktalarından birlikte başlayıp birlikte biterler. Bu muhtemelen çeşitli titreşimlerin ve frekansların değişik dalga boylarının bir müzik gamındaki notalar gibi, kesin matematiksel oranlarla bir diğerini doğurmasından kaynaklanmaktadır. Titreşim dalgaları ya da uzaysal dağılımı açısından salınımı bozuk titreşimler ortak boğum noktalarında diğer dalgaların müdahalesiyle nötrleşir. Hem kısa hem uzun bir çok dalga boyunun döngülerine birlikte başlayıp, son bulduğu yerde, boyutlar arasında kaymak ve yüksek ruhsal titreşim dalgalarını tecrübe etmek ve sonsuz hızla hareket eden Atman’a yaklaşmak mümkün olabilir. Bu ortak boğum noktalarında enerjinin bir oktavdan ya da düzlemden diğerine dönüşümü de, yüksek enerji boyutlarından alçak boyutlara bir akışla mümkün olabilir. Böylece alt boyutlarda bulunan titreşim kalıplarının daha üsttekilere dönüştürülmesi mümkün olur. Daha sonra ruh kişilik yapısını, insanoğlunun gidişatında elverişli bir ruhsal dışavurum aracı yaparak kontrol edebilir. Bu meditasyon biçimi konsantrasyonun Tek-noktalılığını geliştirir.

Sanrı uyandırıcı maddelerin kullanımı yüksek düzlemlerden alçak düzlemlere çok büyük miktarda enerji akışını uyardığından, sanrısal bir oturum sırasında oluşan herhangi bir düşünce ya da duygu kalıbı çok güçlü biçimde damgalanır ve titreşim yapılarına katılmış büyük miktarlarda enerji içerir. Bu düşünce ve duygu kalıpları daha sonra güçlü bilinçdışı etmenler olarak günlük yaşantımızda belirleyici rol oynarlar. Bu yüzden sanrısal bir oturum sırasında yapıcı damgalar oluşturulması son derece önemlidir. Dikkati kontrol etmek bunu sağlayabilir.

Bu hususta son olarak bir kaç noktada tavsiyede bulunmak isterim. Dikkati bir şeyden bir başkasına çok hızlı odaklamamaya çalışın. Tamamlanana kadar bir düşünce ya da meditasyonda devam edin. Ürkütücü vizyonlar ya da halisünasyonlar ortaya çıkarsa panik yapmayın. Korku onlar üzerinde daha fazla yoğunlaşmanıza neden olacaktır ve böylece onları sizin dikkatinizin gücüyle besleyecektir.

Bağımsız kalın ve dikkatinizi halisünasyonları tecrübe eden içinizdeki bilince yöneltin. Tanrı’nın sizin içinizde sizin dikkat gücünüz olarak bulunduğunu ve doğru yönlendirildiğinde daha küçük güçlerin hepsini idare edeceğini her zaman hatırlayın.

Bazı araştırmacılar, okültistler ve yogiler tarafından sanrı uyandırıcı maddelerin Sahasraram ve Agna çakra’yla (aynı zamanda Bin Taçyapraklı Lotus ve üçüncü Göz Merkezi de denir) bağlantılı olarak bilinen pineal ve hipofiz bezlerinin salgı işlemini uyardığına inanıyor. Bu uyarım ruhsal ve fiziksel beden arasındaki enerji akışını arttırır. Sanrı uyandırıcı maddeler fiziksel bedenin hücrelerini stres altına sokuyor olabilir, böylece stresin üstesinden gelme etkinliklerini hızlandırıyor olmalılar. Hücrelerin etkinliği artınca titreşim dalgaları da artar, böylece onları gizli fizikötesi enerji düzlemlerindeki yüksek titreşim dalgalarıyla armonik bir tınıya sokar. Bu işlem bez sistemlerinde, beyin ve sinir sistemlerinde daha yüksek bir bilinçliliğin dışavurumunu mümkün kılabilir.

Arttırılmış fiziksel hücre etkinliği fiziksel bedenin yükseltilen etkinliğini sürdürmek için ruhsal bedende daha fazla çalışma ve etkinlik gerektirir. Böylece ruhsal bedenin titreşimsel dalgası hızlandırılır bu da ruhsal bedenle armonik uyumda kalmak ve devam ettirmek için astral bedende etkinliğin arttırılmasını gerektirir. Astral bedenin titreşim dalgalarının arttırılması ve yükseltilmiş etkinlik, zihinsel bedende titreşimsel dalga etkinliğinin arttırılmasını gerektirir. Bu zihinsel bedeni sırasıyla ruhun gücü, sevgisi ve bilgeliğiyle daha bütünsel olarak uyumlu kılar. Böylece bütün seviyelerdeki tüm varoluşun sıralanması sağlanır ve motif dalgalarının ve çeşitli oktavlar ya da enerji düzlemlerinin arasında enerji değişimi daha hızlı gerçekleşir.

Ayrıca sanrı uyandırıcı maddelerin yüksek düzlemlerdeki belirli anahtar frekansların düşük armonileriyle mükemmel rezonansta olmalarını sağlayan kimyasal bir yapıları da olabilir ve böylece fiziksel bedendeki bu titreşimlerin yansıması için bir giriş noktası rolü oynuyor olabilirler. Böylece bir çok farklı boyutun titreşim yapısında ortak boğum noktaları oluşturmayı sağlayabilirler.

Yalnızca benliğin yaşamında ruhun sevgisi, bilgeliği ve gücünü doğurmuş olmakla kalınmaz, aynı zamanda evrimsel süreçte üretilen fiziksel bedenin ve ruhsal, astral ve zihinsel bedenlerin uyumlu organizasyonu ruha armonik olarak yansıtılmış ve korunmuş olur. Fiziksel beden en az sürekliliğe sahip olan, en yoğun olan ve en alt düzlemin maddelerinden oluşmuş olduğundan evrimsel ifadeyle en yeni olan ve yapısal olarak en yüksek organize olandır. Bu yüzden onun gizli düzlemlerin enerji maddesinden yapılmış tam bir kopyası, ruh ve gizli bedenler için evrimsel bir kazanımdır. Fiziksel beden daha yüksek boyutlardan enerji akışıyla yeterince canlandırıldığında, akasha’yı ya da yüksek düzlemlerin enerji maddesinde kendi üst armonilerini yaratmaya başlar ve böylece modeli korunur ve ölümsüz kılınır.

Bu yüzden doğru kullanıldıklarında sanrı uyandırıcı maddeler evrimsel süreci hızlandırmayı sağlar. İnsan, üstinsana evirildiğinde evrimde göründüğü gibi Tanrısal istekle uyum içinde, bilinç üstü zihnin yönlendirmesiyle; mineral, bitki ve hayvan alemlerinin evrimsel biçimlendirmesi ve yönlendirilmesinde aktif bir rol alacaktır. Bugün bile, insanın titreşimleri bu alemlerin doğasını içtenlikle iyi ya da kötü yönde etkilemektedir.

Boşluk: Yaratıcı Karanlık

Alıntıdır…

Yazar Cem Şen

Şekil boşluktur ve boşluk şekildir. Şekil boşluktan başka bir şey değildir. Boşluk şekilden başka bir şey değildir. Şekil ne ise boşluk da odur. Boşluk ne ise şekil de odur. Algı, algılama ve bilgi de boşluktur. Şekil şekildir ve boşluk boşluktur.
—Prajna Paramita Sutra

Adlandırılabilen Tao, Tao değildir.
Ona verilen adlar, onun adı değildir.
—Tao Te Ching,

Karanlığın içinde ışığı ararken zamanla olguların birbirlerine göre ve en nihayetinde de kendime göre biçim aldığını fark ederim. Demek ki tanım, bana göre oluşmaktadır. Bu anlayışla kimseyi suçlamamaya başlarım. Kendi hayatım için teşekkür edebileceğim ya da suçlayabileceğim kimse yoktur. Kendi gerçekliğimi kendim yaratmaktayımdır. Bunun üzerine kendimi değiştirdiğimde gerçekliği değiştirebileceğimi fark ederim. Bu farkındalıkla yaratma girişiminde bulunarak, tanrı ile ortaklık kurmaya kalkarım. Fakat yaratma eylemi, “benim” aklımdan, duyularımdan, duygularımdan, korkularımdan, arzularımdan ve elbette sahip olma isteğimden kaynaklandığı için gerçek bir yaratım değildir. Olsa olsa yaratımın kaba, eksik ve çoğu zaman da zararlı bir kopyasıdır. Olmak, yerini bir kez daha sahip olmaya bırakır. Mutluluğu yaratabileceğimi ve ona sahip olabileceğimi sanırım.

İlk başlarda her şey yolundadır. İstediğim gerçekliği, kaba bir düzeyde de olsa gerçekleştirmeye başlarım. Yine de zaman geçtikçe beni yeni bir ıstırabın beklediğine tanık olurum. Bu ıstırabın iki temel nedeni vardır: Birincisi, istediğim her şeyi yaratamam, ikincisi ise yaratımlarım gerçekten de beni mutlu etmez. İçimde, sahip oldukça kendini fakir hisseden insanın huzursuzluğu büyümeye başlar. Belki de hatalı şeyler istiyorumdur diye düşünürüm. Doğru şeyleri istemeliyimdir belki? Kendim için istemeyi bırakmalı ve başkaları için istemeliyim; fakat bu da mutlu etmez beni.
O zaman gerçek isteklerimi keşfetmeliyim. Belki de istemeyi bırakmalıyım? Peki ama isteyen Ben kim? Gerçek isteklerimi ya da onları isteyeni keşfetmek için “Ben” dediğim kişinin kim ya da ne olduğunu anlamalıyım. Bu arayışa giriştiğimde, kullandığım yöntem geçmiş yaşamlarımı bulmak da olsa psikoterapi de olsa durum değişmez. Mutsuzluğum hâlâ devam etmektedir. Mutsuzumdur, çünkü hâlâ bir tanım peşinde koşuyor ve bir şeye, “Ben” dediğim bir şeye sahip olmaya çalışıyorumdur. Gerçekliği değiştiren ve değiştirme arzusunda olan da bu Ben’dir. Her şey, bu Ben’e göre şekil almaktadır. Peki ama eğer tüm gerçeklik bana göre oluşuyorsa, gerçekten de kimdir bu Ben dediğim küçük insan?

Derken, Ben hakkında bildiğim her şeyi unutur ve tarafsız bir şekilde “Ben” dediğim şeyi gözlemlemeye başlarım. Gözlemlemenin ilk aşaması oldukça zordur. İnsanın elinde son derece kaygan bir buz tabakasını tutmaya çalışmasına benzer. Bir an yakalar gibi olur beni, hemen ardından kaybediverir. Bene bakarken, onu kendi bakış açısına göre biçimlendirdiğini fark eder. Her şey benim bakış açıma ve niyetime göre biçim almaktadır bu evrende. Ben dediğim şey de bu gerçeklikten ayrı bir yerde durmamaktadır. Beni, yalnızca “bana göre” gözlemleyebilirim. Ben, benim ona yönlendirdiğim niyete göre biçim alır. Tıpkı, ışığı parçacık olarak gözlemlemeye niyetlenen bir gözlemcinin onu parçacık, dalga olarak gözlemlemeye niyetlenen gözlemcinin onu dalga olarak görmesi gibi. Peki ama ışık gerçekte nedir? Ben nedir? Bunun için gözlemi bırakmalı mıyım? Fakat eğer onu gözlemlemezsem onun ne olduğunu nasıl anlayabilirim? Ben, beni nasıl gözlemleyebilir? Göz kendini nasıl görebilir? Bunun tek bir yolu olabilir diye düşünürüm; kendi gözümü ancak bir başkasının gözünden ya da bir yansıtıcıdan görebilirim. Bunun üzerine beni bana anlatacak kişileri kullanmaya başlarım. Elbette bu çaba boş bir çabadır; çünkü beni gözlemleyen ve bana anlatan, beni kendi benine göre gözlemlemektedir.

Bu durumda, Ben dediğim şeyi tarafsız, olduğu haliyle gözlemlemek için ne yapabileceğim konusunda aklım karışır. Ben, beni gözlemleyemez çünkü ben, beni gözlemlemeye kalkıştığında onu bana göre değiştirir. Başkası beni gözlemleyemez çünkü başkası beni kendine göre değiştirir. Ben, kimim ya da neyim? Ben’i nasıl gözlemleyebilirim?

Sonunda vazgeçerim. Bilirim ki Ben dediğim şeyi gözlemlememin bir yolu yoktur. Onu gözlemleme niyetim olmadan otururum. Bütün niyetler, bütün istekler ve bütün tanımlar anlamını yitirir. Bilirim ki bütün tanımlarım, bütün niyetlerim, Ben dediğim şeyi bana göre değiştirecektir. Bilirim ki, bilgim, bilmenin önündeki engeldir. Bunun üzerine, zihnimi bir ayna yapar ve gözlemleme niyetim olmadan gözlemlemeye başlarım. Gözlemleyen gözlemlenen olur. Derken yavaşça şekil boşluğa, boşluk ise şekile dönüşmeye başlar. Soru sormam, bir şey beklemem, niyetlenmem, yalnızca durur ve bakarım. Bakarım. Bakarım…

Derken, şekil kendini çözündürmeye başlar. Ben dediğim şeyin kocaman bir yanılgı olduğunu fark etmeye başlarım. Her şeyden ayrı ve bağımsız bir ben yoktur. Her şeyden öte, Ben yoktur. Tanımlanan şey Ben değildir. Yalnızca bir yanılgıdır. Bir cehalettir. Ben olarak adlandırdığım şey, yokluğun kendini var sanmasından başka bir şey değildir. Bilen bir Ben yoktur.
Baktıkça, çözünmeye başlar her şey ve geriye boşluktan başka bir şey kalmaz.
Bu boşluk, her şeyin temelindeki boşluktur. Her şey bu boşluktan yaratılmaktadır.

Peki ama boş olan bir şey nasıl yaratabilir?
Boşluğu gözlemlemeyi sürdürürken içimi mutlu bir duygu kaplamaya başlar. Tanımlayamam onu; boşluktayımdır çünkü. Yine de mutlu bir duygu olduğunu bilirim bunun. Sevgi ve cesarete benzer bir duygudur.
Boşluk, gözümün önünde gittikçe büyüyen bir ışık gibi parlamaya başlarken ilk aydınlanmamı yaşarım. Doğmadığımı ve ölmeyeceğimi anlarım.
Işık gittikçeartarken bunun gerçek bir ışık olduğunu anlarım. Boşluk, ışıktır! Gözlerimin gerisinde bir yerlerde parlar. Tüm evreni doldurur.
Boşluğu gözlemlemeyi sürdürürüm. Yavaş yavaş beni oluşturan şeyin boşluğa dönüştüğünü hissederim.
Işık olarak algıladığım boşluk her yer ve tüm zamanlardır; aynı zamanda hiçbir yer ve hiçbir zamandır. Boşluğun zamansız ve mekansız olduğunu fark ederim. Bir toplu iğne başındaki miktarı ile tüm evrendeki miktarının aynı olduğunu fark ederim.
Işığı izlemeyi sürdürürüm.
İzlerken, onun aynı zamanda yaratılışın temel nedeni ve kendisi olduğunu anlarım.
Işığın içinde bir bilincin varolduğunu fark ederim şaşkınlıkla.
Ve ışık bana ne olduğunu anlatır.
Işık, erdemdir!

Mu… Atlantis ve Öncesi

Alıntıdır…

“MU.. ATLANTİS VE ÖNCESİ…

Size anlatacaklarıma inanıp inanmamanız beni ilgilendirmez. Her büyük bilgelikte olduğu gibi, kendi kabul ediş derecenize, Kendi şuur noktanız karar verecektir. Bu dünyadan insanlığın farkında olmadığı birçok büyük uygarlıklar gelip geçmiştir.

Ökült öğretilere göre Raund denilen her büyük dünya devresinde 7 kök ırk yaşar ve her ırk da ayrıca 7 alt ırka ayrılır. İşte biraz sonra sözünü edeceğimiz Cordemia uygarlığı bu raund’un 1. kök ırkını oluşturur. Kendinden doğumlular olan yoga oğulları, 52 metre boyunda olan, âdem ırkı 1,5 milyar yıl önce ortaya çıktılar.1.kök ırkın kalıntıları Afganistan’daki bamyan kenti yakınındaki devasa heykellerde görülür. Vadi devasa kayalıklarla kuşatılmıştır. İnsan eli ile açılmış olan mağaraların bazılarının girişinde beş adet muazzam heykeller yer almaktadır. Bu heykellerin en büyüğü 52 metreyi bulur. İşte 1. kök ırka ait olan heykellerdir. Birincisi gibi kayaya oyulmuş olan 2. heykelde 38 metredir.(2, kök ırkı oluşturanlar hiperboreanlar) 3. heykelinse 18 metreye ulaşmıştır.(3, kök ırkı oluşturanlar lemuryalılar). 4.heykelise9 metre boyundadır.(4.kök ırkı oluşturan Atlantisliler ) .5.heykel ise daha kısa boylu olup, şimdiki insan ırkının yüksek boylu insanından biraz daha iricedir.(5.kök ırkı oluşturanlar aryenler)

İnsanlık bu dünya üzerine yerleştirildiğinde, insanlık, Yaradan’ın kendi mükemmelliğine benzetilerek yaratılmıştı. İnsanlık dünya üzerinde ilk kez yürüdüğünde hatanın ne olduğunu bilmeksizin mükemmel bir yaşam sürmüştü. CORDEMİA adıyla bilinen ve insanlığın bu dünya üzerindeki ilk büyük uygarlığı olan bir uygarlıkta yaşamıştı. Bu uygarlığın coğrafi konumu, ölü deniz dediğimiz su kütlesinin civarına rastlıyordu. Bu yeryüzünün ilk sakinleri sadece ruhtan daha yoğundular. Bu yoğunluktaki varlıklar dünyaya gelmeden önce, andromeda, sirius ve Orion galaksilerinden ve diğer boyutlardan güneş sistemimizdekiVenüs’e göç etmişlerdir. Bilindiği gibi Venüs üzerinde insanların yaşayamayacakları bir gezegendir. Bu yüzden oralarda fiziksel olmayan buharımsı bedenlerde varlıklarınısürdürdüler.(Cordemia uygarlığı birinci kök ırkı oluşturur.)
Hiperborea kıtası hakkında ise pek fazla bilgi kaynağı bulunmamaktadır. Hiperborea, ezoterik tradisyona göre, Dünya ekseninin değişmesinden önce, şimdi kuzey kutbunun bulunduğu bölgede yer almaktaydı. Yüzbinlerce yıl önce, ilk ”toplu doğal afetler dönemi”nde sulara gömülmüş, sonraki bir dönemde meydana gelen eksen değişikliğinden ötürü bölge buzullarla kaplanmıştır. Hiperborea’lılar sarı saçlı, mavi gözlü bir ırk olarak, hastalığı tanımayan, çok uzun ömürlü, mutlu insanların kıtası olarak betimlenir. Ve beyaz ırkın da ilk atalarını oluşturuyorlardı. Tufandan önce kutup bölgelerinin oldukça sıcak alanlar olduğu ezoterik tradisyonların genel bir kabulüdür. Tufandan önce, kutup bölgeleri oldukça sıcak alanlardı çünkü dünya, güneşe daha yıkan bir yörüngede dönüyordu, ekseni dikti. Dolayısıyla mevsimler yoktu.. Hatta Maya ve Hint tradisyonlarında Hiperborea Tanrılarıyla Lemurya majisyenleri arasındaki savaşın anlatıldığı metinler vardır. Bu savaş o kadar büyük ve etkileyici olmuştur ki, dünya üzerinde büyük iklim değişiklikleri meydana gelmiş ve buzul çağına girilmiştir.(Hiperboreanlar 2,kök ırkı oluşturur.)

Venüs’teki tekâmülleri sırasında henüz deneyimlemedikleri fiziksel var oluşu deneyimlemek için mavi ve yeşil bir gezegen olan dünyada ortaya çıkan zeki bir yaşam formuna girerler. Bu durumda kendilerine uygun bir yer bulmak için bu sezgisel olarak yapılan taranmada lemurya denilen kıtaya yerleşmeye karar verdiler. Lemuryadaki bu zeki yaşam formları ince uzun bedenlere, yakışıklı hoş bir görünüme, esmer bir tene, koyu renkli gözlere ve parlak siyah saçlara sahiptiler.

Lemuryada yaşamak mitolojik cennet bahçesinde yaşamak gibiydi. Bu dertsiz ve tasasız bir yaşamdı. “Acele et” sözü Lemuryada asla kullanılmazdı. Tropikal ve astropikal bitki örtüsü meyve, sebze, şifalı bitki ve kabuklu yeşimlerle doluydu.

Yerküre, enerjisinin ley hatları olarak bilinen meridyenler boyunca akması bakımından bir insan bedenine benzer. Bu ley hatları yer kürenin sinir sistemidir. Lemuryalılar bu ley hatlarına enerji ağı derlerdi. Bu enerji ağı üzerinde belli noktalarda muazzam enerji vorteksleri(anaforları) içeren akupunktur noktaları bulunur. İngiletere’deki Glastonbury, California’daki Shasta dağı ve Yeni Zelanda’daki Taupo gölü aynı enerji ağları ile birbirine bağlıdır.
O başlangıç dönemimdeki ruhlar yukarıdaki âlem ile tam bir irtibat içersinde yaşadılar. Yasak meyve sembolizmi ve elmanın yenmesi, insanlığın yaşam alanına irade özgürlüğünün girişini temsil ediyordu. Bundan böyle insanlığın masumiyeti yerini, sağ kalmak için gösterdiği çabalar ile kendilerince yaratılan yaşam güçlükleri almıştı. Zamanla ruhsal varlıklarla olan irtibatları devam etti ama zamanla bu tür irtibatlar insanlığın kendi yoğunluğu ile kesildi ve böyle insanlık kendi arzusu ile güzelim bahçesinden atıldı.

Atlantisliler evrim yasasına uygun olarak dördüncü alt ırkın ortalarına doğru fizik güzellikleri ile güçlerinin doruğuna varan devlerdi Dünyanın her yanında eskiden var olan bir devler ırkına yazılı ve sözlü tradisyonlar mevcuttur. Agarek dünyasında titanlar, Hindistan da danavalar, Kalde de izdubarlar… Türkçedeki ızbandut kelimesinin burdan geldiği aşikârdır.
Hz. Musa 4.60 metre yüksekliğinde ve 1.20 metre genişliğinde bir kral olan Og’dan bahseder.(Tevrat tesniye–3/11) Yine bu dönemde yaşamış olan Titanlar ve kikloplar Atlantis ırkına aittir. Kiklpolar gerçekten de üç gözlü ölümlülerdi. Üçüncü kök ırkın insanları fiziki bir üçüncü gözü vardı. Dördüncü kök ırkın üçüncü alt ırkının ortalarında insan organizmasının mükemmel v simetrik bir hale gelmeye başlamasından itibaren ancak bu beşinci kök ırkta tamamlanmıştır. Üçüncü gözde insanın anatomisinden kalkmıştır. Üçüncü gözün zihin ve görsel algılamaları hemen hemen dördüncü kök ırkın sonuna kadar sürmüş, Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batması ndan öncede üçüncü gözün işlevi tamamen bitmiştir. Ancak arkasında bir zamanki varlığına tanıklık edecek bir iz bırakmıştır. Bu tanık beyin hipofizi’dir.

İlk iki kök ırk hakkında fazlaca bir bilgi bulunmaz Ancak 3,kök ırk ile bilgiler yavaş yavaş açılmaya başlar.
3.kök ırkı oluşturan lemuryalılar, o dönemde devasa kara parçası halinde günümüzde Tibet. Moğolistan, Gobi çölünün yer aldığı bölgeyi kapsayan iç denizden kendisine ayıran Himalayaların eteklerinden başlayarak güneyde antartiğe, batıda Avusturalyayı içine alarak Pasifik okyanusundan Paskalya adalarına kadar uzanıyordu. Paskalya adası 3,ırkın ilk uygarlığına aittir. Diğer kara parçaları ile birlikte sulara gömülmüş olan bu yer, Volkanik bir faaliyet sonucu okyanus yatağından aniden yükselmesi sonucu, volkanı ve heykelleri ile birlikte, kadim çağların el değmemiş küçük bir kalıntısı halinde Lemuryanın mevcudiyetinin bir tanığı olarak su üstüne çıktı.

Üçüncü kök ırk insanlarının fiziki bir üçüncü gözü vardı. Dördüncü kök ırkın üçüncüsü alt ırkın ortalarında beşeri organizmanın mükemmel ve simetrik bir hale gelmeye başlamasından itibaren ki ancak beşinci kök ırkta tamamlanmıştır. Üçüncü gözde insanlığın dış anatomisinden kalkmıştır. Fakat fiziki ve spritüel olarak, üçüncü gözün zihni ve görsel algılamaları dördüncü ırk’ın hemen hemen sonuna kadar sürmüş ve Atlantis kıtasının büyük bir kısmının batmasından önce de insanlığın maddiyata yönelik ve yozlaşmış durumdan ötürü üçüncü gözün işlevi tamamen yok olmuştur.
Dördüncü kök ırkı oluşturanatlantisliler,gerçekte, tamamıyla beşeri ve dünyasal mahiyette olan ilk ırktı. Ondan önceki ırklar, insani vegörünür hale gelebilmiş olmaktan ziyade ilahi ve etgerik mahiyetteydiler Atlantis ırkının 7 alt ırkı sırasıyla şunlardı.
1-Rmoahlar: lisanın ilk örneklerini geliştirdiler
2-Tlavatli’ler: Olumlu hırs ve hafıza doğdu
3-Toltekler: Kamu kuruluşlarını ve babadan oğla gecen yönetimi tesisi ettiler, ulusları başlattılar
4-Turanlar: Hırsı, nefsanî yönde, arzuların tatmininde kullandılar
5-Orijinal Samiler: Düşünce kudretine, muhakeme yeteneğine değer vermeyi öğrendiler, zeki olanlar ön saflara geçtiler.
6- Akatlar: Bireysel düşünceyi genel kanunlarla sınırlama ihtiyacını duydular, hak ve kanun sistemini kurdular
7-Moğollar: Düşünce gücü çok gelişti. En yaşlı olanın en akıllı olduğuna inandılar.

Her hangi bir büyük uygarlık dezentegre olmadan önce, bir sonrakinin tohumlarını emniyete alır. Bu gün mevcut olan ırkların kurucuları olacak olan halklar da Atlantis’ten çıkmışlardı. Şimdiki ırksal özelliklerin hepsi Atlantis’ten kaynaklanmıştır.

Bir zamanlar Atlantis yöneticileri dünyaya kâinatın başka bir yerinden gelmiş olan bir grup bilge ve yüce öğretmenlerce sevk ve idare ediliyorlardı. Bu ziyaretçilerden bazıları dünyalılarla evlenerek kendi türlerinden diğer varlıklarında uygun bedenler içinde enkarne olmalarını sağlamıştır. Böylece ilk ziyaretçiler uzay araçları ile fiziki olarak gelmişlerssede, bundan sonrakiler spritüel yoldan seyahat yaparak kendi seçtikleri bedenlerde doğmuşlardır.

Atlantis güneş sisteminin bir başka yerinde mevcut olup, dünyadaki Atlantis ölmekte olan bir planetin sakinlerini barındırmak üzere kurulan bir koloniydi. Atlantislilerin uygarlığı, mısırlılarınkinden daha büyüktü. Tüm dünya tarihi burçlar kuşağına kayıtlıdır. Mısırın kadim mabetlerinde bu hususa denderah burçlar kuşağı tanıklık eder. Burçlar kuşağı her biri 25868 yıl süren üç devrenin geçişini gösterir. Çünkü bu burçlar kuşağında aslan burçu ile terazi burçu arasında tam üç tane başak burçu kuşağı vardır. İşte bu üçlü kuşak beşinci kök ırkın dördüncü alt ırkının üç ayrı dönemini yansıtır. Alt ırkların ilki olan aryen Asyalılar, miyosen çağının kapanışına doğru. Yani 850000 yıl önceRuta ve daitya ada kıtaları ile birlikte dev Atlantislilerin son halkalarının yok oluşuna tanık olmuştur. Dördüncü alt ırk ise yaklaşıl 11000 yıl önce son Atlantis adasındaki aryen-Atlantislilerin yok oluşuna tanık oldular. İşte bizim dâhil olduğumuz 5.kök ırk, aşağı yukarı 1000000 yıldır mevcuttur.

KAYNAKÇA:
Bilim araştırma merkezi yayınları: tarih öncesi evrensel uygarlık
Lauren O Thyme & Sareya Otion: Lemurya yolu
Yüksel Yazıcı: İnsanın Ötesi
Jean Paul Bourre: Ölümsüzler ülkesi Agatra

TURHAN YENGÜL”

Luvi dili

Luvi dili\ Anadolu’nun yerli halklarından biri olarak kabul edilen Luviler’in dili olup, Anadolu’nun en eski dillerinden biridir. Bu aynı zamanda, Hititler’in hiyeroglif yazılarında kullandıkları dildir.(Mısır ve Girit hiyeroglif yazısından farklı olan bu hiyeroglif yazısı daha çok mühürlerde ve kaya anıtları gibi büyük yazıtlarda kullanılmıştır.)

Anadolu’nun Hitit-öncesi tarihi henüz tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, 20.yy.’daki arkeolojik bulgular, Anadolu’ya yapılan Yunan göçünden çok daha önce, bu topraklarda Anadolu’nun yerlileri sayılabilecek Luvi ulusunun yaşadığını ortaya koymuştur.

Hititler’in çivi yazılı belgelerinde bu halktan Luvili (Luwi’li) olarak söz edilmektedir. Hitit imparatorluğunun yıkılmasından sonra Hititler’in çivi yazısının unutulmuş olmasına karşın, Luvi dili ve yazısı biraz değişikliğe uğramakla birlikte Anadolu’da varlığını sürdürmüştür. Bilge Umar’ın “Türkiye’deki Tarihsel Adlar” adlı ünlü yapıtında belirttiği gibi, Pelasgos denilen insanlardan kalma tarihsel adların Luvi dili temeline dayandığı ortaya çıkmıştır.
Anadolu’nun en eski dillerinden biri olan Luvi dilinin ve lehçelerinin çözülmesi kültürel gelişimin Mezopotamya’dan veya Yunan yarımadasından Anadolu’ya değil, Anadolu’dan daha güneye ve batıya doğru yayıldığı tezini güçlendirmiştir.

Luvi diliyle yazılan Hitit hiyeroglif yazısı H.T. Bossert’in katkılarıyla 1946 yılında çözülmeye başlanmış ve çözülme çalışması tam anlamıyla 1960’ta Emmanuel Laroche tarafından tamamlanmış olduğundan, yer ve ilah adlarına ilişkin olarak, Batı’da bu tarihten önceki etimolojik açıklama getiren yazılar geçerliğini yitirmeye başlamıştır. Büyük İskender döneminde Anadolu’nun Luvi ve Hitit kökenli adları hellenleştirilmeye çalışılmışsa da, esas yapılarını korumuşlardır. Anadolu ve Trakya’daki Yunanca yer adlarının yüzde yüzü olmasa da çok büyük bir kısmının Luvi dilindeki adlarından türetildiği anlaşılmış bulunmaktadır. Ayrıca eski Yunanca sanılan pek çok sözcüğün (dram, drama, tiyatro, komedya, tragedya vs.) Luvi kökenli olduğu konusunda çeşitli görüşler bulunmaktadır.

Luvi dili üzerine en fazla araştırma yapmış yabancı isimler arasında Emmanuel Laroche, 1973’te bu dili “Luvi dili” olarak kabul edip, tanıtan David Hawkins, Piero Meriggi ve Türk isimler arasında Bilge Umar ve Ali M. Dinçol sayılabilir. Luvi sözcüğü Hitit dilinde “ışık insanı” anlamına gelir ki, Luvi dilinde “ışık, parıltı” anlamına gelen “lu” kökü birçok dile “ışık” anlamında geçmiş olup, birçok dilde halen kullanılmaktadır (Örneğin, ilah Apollon’un Likya’lı sıfatının kökeni Luvi dilinde ışık anlamına gelen, kurt anlamındaki “lyk” ya da “lu” sözcüğüdür ki, sözcük Latince’de lux biçimine dönüşmüştür. Ayrıca, Hellen dilinde hiçbir anlamı bulunmayan Apollon adının kökeni de Luvi dilinde “su” anlamına gelen “apa” sözcüğünden gelmekte olup, ilk yazılışı Luvice ap(a)-ull(a)-wana’dır; bu ilah, Etrüsk dilinde Aplu, Apulu, ya da Aplum biçimlerinde belirtilmiştir).

Günümüzde, Likçe denilen Likya dilinin Luvi dilinin bir türevi olduğu kabul edilmektedir. Luviler’in yaşadığı kentlerden biri, Luvi dilinin konuşulduğu Truva’dır (Troya). Yedinci Truva kentinin B katmanında bulunan hiyeroglifik mühür Bir grup bilimci Luviler’in Kafkas ya da Orta-Asya kökenli olduğunu ve Etrüskler’in Luviler’in bir kolu olduğunu düşünmektedir.

ALINTIDIR…

Kayıtsız şartsız teslimiyet

İnsanların manevi anlamda yaptıkları, yapacakları her eylemin bir gün öldüklerinde kendilerin layık görülen mevkiinin cennet olmasıdır. Oysa insanoğlu hangi dine mensup olursa olsun her eyleminden sonra gideceğin yerin bir gün cennet olmasını istedikten sonra o iyiliğin mükafatını düşünmesi kendi kafasında inandığı Yaradan’ına şart koşmak değil de nedir? -ben bu iyiliği yaparsam sen de beni cennete göndereceksin- asıl önemli olan yapılan eylemin kayıtsız şartsız yapılmasıdır. Aksi takdirde Yaradan’a şart koşmak olur mu? -ben bu eylemi yaparım ama beni cennete layık görürsen!- Bu pazarlık değil de nedir?
Bu iyilik olarak nitelenen eylemleri başkaları yada ilahi varlıklar için yapmamalısınız; kendiniz için yapmalısınız. İşte o zaman kendinizi çok iyi hissedecek ve dünyanın en mutlu insanı olacaksınız. Dünyada da cenneti yakalamış olacaksınız.

İyilik yap ama kendin için yap ve yaparken duygularına dikkat et. Çünkü bu duyguyu bilincine varınca onu tekrar tekrar yaşamak isteyeceksiniz. İşte tarif edilen cennet o duygunun merkezindedir.