Neo’suz Matrix’ten çıkış

Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir.Matrix’i kuranlar Neo’yu, ajan Smith’i türettikleri kazandan döktüler. Neo oyunun içinde herkesin içindeki mücadeleci potansiyeli aşan yapısıyla ajan Smith’ten daha işlevsel değildir. Tek farkı daha eğlenceli ve kahraman olarak sunulmasıdır. Keanu’nun canlandırdığı karakter bir misyonun lideri gibi görünen, ama aslında tek kaleli maçın amigosu olmaktan öteye geçmeyen bir kimliktir.   Devamını oku “Neo’suz Matrix’ten çıkış” →

Matrix-Gerçekliğin hapı ne renk?

 MATRİX – GERÇEKLİĞİN HAPI NE RENK? 

Matrix Wachowski kardeşlerin 1999’da yeni milenyum öncesi dünyayı sarstıkları film. Matrix üzerine çeşitli yorumlar yapıldı. Filozoflar dış dünya gerçekliğini sorguladılar. Din bilginleri mitolojik terimleri hıristiyanlığın, budizmin ve hıristiyanlığın başlangıcındaki sırları bilen mezheplere gönderme olarak yorumladılar. Bu filmlerin kaçınılmaz olarak iğneleyici, batıcı, alaycı, rahatsız edici ve nüktedan şekilde verilen politik yankıları da mevcuttur. Dünyanın nasıl yönetildiğini açımlamaktadırlar.

 

Filmin konusu özetle şöyledir: Bilgisayar hekırı Thomas Anderson dünyada sıradan bir yaşam sürmekte ve 1999 yılında yaşadığını sanmaktadır. Gizemli Morpheus’la tanışınca gerçeğin farklı olduğunu fikrine toslar. Aslında 200 yıl ötededirler ve akıllı makineler dünyada kontrolu ele geçirmişlerdir. Bilgisayarlar 20. yüzyılın sahte bir kopyasını oluşturmuşlardır. Aslında insanlar küçük hücrelerde hapistirler. Bütün bu sahte hayat ve makineler varlıklarını onların ürettiği biyo enerji vasıtasıyla sürdürülebilmektedir. Anderson, Neo yani Yeni lakabıyla makinelerin ürettiği insan kılıklı ajan Smithlerle mücadele etmeye başlar. Dünyayı yeniden insanların idaresine kavuşturmaktır amacı.

 

Bu mega bütçeyle üç bölüm halinde gösterilen film çok ilgi gördü. İnsanlar Matrix’in ana öyküsünde ve Anderson’un mücadelesinde neyi ilginç bulmuşlardı? Film tekniği gerçekten harikaydı. Bu tek başına yetmezdi. Bu öyküde bizi çeken neydi?

 

Ünlü Polonyalı bilim kurgu yazarı Stanislaw Lem meslekdaşlarından birkaç on yıl önce 1964’te yayımlanan summa techonologiae adlı kitabında Phantomat (benim serbest çevirimle düşomat ya da hayalmatik) adlı sanal gerçeklik yaratan bir makineden söz etti. Phantomat’ın içinde yeni bir hayat seçmek mümkündü.

 

İnsan böyle bir şeyi arzu eder mi? İster. Tanrım beni baştan yarat arzusunun şarkılara, romanlara ve operalara konu olmuş çok güçlü ve yaygın bir duygu olduğu unutulmasın.

Düş otomatı bize sufistlerin daima aradıkları şeyi vermekteydi. Materyal dünyadan ve ölümlülükten sıyrılma. Sonsuza dek sanal bir âlemde varolmak. Uyusam uyanmasam derler sıkıntıda olan kimseler. Bunla ölüp gitmekten çok rüyalara dalıp, hayalmatiğe kapılıp eskisinden çok daha olumlu bir gerçekliğe, daha keyifli, katlanılır bir hayata ulaşma özlemini kastederler.

 

Matrix filminde Anderson böyle bir imkânı kırmızı ve mavi haplar yardımıyla elde edecektir. Uyku tanrısı Morpheus kendisine hapları uzatır. Maviyi alırsa eski mutlu sorunsuz, ama sanal olan hayatına dönecektir. Kırmızı hapı yutarsa gerçekliği adım adım tanıyacak ve insanların yeniden normal hayata kavuşmaları için mücadele edecektir. Tabii ki kırmızı hapı seçer. Neo bir seçilmiştir. Bir tür Mesihtir. Kurtarıcıdır.

 

Şimdi zamanımıza hepimizin ittifakla kırmızı ya da mavi hap kürü yaptığını düşündüğü zamanlardayız. Herkes farkındalığından ya da kurmaca düşlerinden memnun. Acaba bu doğru bir saptama mı? Matrix filminde Morpheus’un hovercraftındaki asilerden birinin adı Cypher’dır. Zamanla insan ve makine arasıhdaki bitmez tükenmez savaştan yorulmuştur. Bu gerçeği hiç bilmediği, kozasında mutlu hayatını sürdürdüğü anları özlemektedir. Sonunda aşırı yorulur ve ajan Smith’le bir anlaşma yapar. Neo’nun yerini ele verecek, bunun karşılığında sorunsuz eski durumuna, mavi hap yuttuğu zamanlara dönebilecektir. Arkadaşlarına ihanet eder. Çok kayıplar verdirir ve kendi de telef olur gider.

 

Lem insanların rüyalar âlemini kargaşa ve kavgalarla dolu gerçek dünyaya tercih edeceklerinden korkmaktaydı.  Bu korkuyu simgeleyen Cypher ihaneti karşılığında sadece eski konumuna dönmeyi isterken, bildiği gerçekliği de tümden unutmak ister.

 

Bu mümkün müdür? Şu anda dünyanın her yerinde kitlesel medya tarafından oluşturulmuş illüzyon içinde yaşamayı seçenler vardır. Bunlar sanıldığı gibi tümden mavi hap yutanlar değildirler.

 

Zamanımızda mavi hap konumunda kalmak iyice zorlaşmıştır. Kitle iletişim araçları bizi yamulmuş, anlamı dönmüş de olsa gerçeklikle bombalarlar. Bu nedenle kursaklarımızdan geçen artık kahverengi Cypher hapıdır. Yaşanan illüzyonun gerçek olmadığını, sonsuza kadar devam etmeyeceğini biliriz, ama mış gibi yaparız. Bir sabah mış gibi gerçekliğine uyanacağımızı hayal eder dururuz. Cypherlık yaparak gerçekliği görmezden gelmeye çabalarız. Markalı giysiler, yeni arabalar, hızlı bir bilgisayarla  kaçış yolunda tutunmaya çabalarız. 

 

Sonra bir an gelir, illüzyon çöker ve kaba gerçeklik acımasızca üzerimize abanır. Başta çevre felaketleri olmak üzere bir çok acil sorun bize kırmızı hap sunmak üzere sırasını beklemektedir.

 

Peki kırmızı hapla uyandığımız gerçeklik ne kadar sahidir? Matrix filminde Soru sorunun içindedir.

 

Filmi tartışırken uyanmaya toslamak kaçınılmazdır yani.

Sadık Yemni

Avrupa semalarında eski rüzgarlar

 Tarayıcınız bu resmin gösterilmesini desteklemiyor olabilir. 
– Belçikalı mısın? 
 
Değilim.  
 
– Amerikalı mısın? 
 
Hayır. 
 
– Nerelisin peki? 
 
Türküm. 
 
– Özür dilerim, doluyuz, yerimiz yok. 
 
Yıl 1980. Yer Amsterdam. Bir fitnes salonu yöneticisi beni böyle bir nedenden ötürü müşteri olarak kabul etmiyor. O sırada konuşmamıza tanık olan iki kişi (ikisi de genç kadın) adamı kınıyorlar. Ben üstelemiyorum.  
 
Yıl 2006. Çeyrek asır devrilmiş gitmiş. Yanında neleri sürüklemiş götürmüş. Avrupa’da demokrasi ve insan hakları uygulamalarından en övgüyle söz edildiği ülkelerde bu imajla çelişen gelişmeler yaşanmakta. Tıpkı geçen hafta Türk gazetelerinde yer alan bir haberdeki gibi: Almanya’nın Bielefeld kentinde, spor yaparken aralarında Türkçe konuşan Dilan Nakipoğlu-Floth ile Volkan Aksu’nun üyelikleri iptal edildi. 
 
NEFRET VE PARANOYA  
 
2 Kasım 2004’te Amsterdam’da ünlü yönetmen Theo Van Gogh’un Hollanda’da doğmuş büyümüş, görünürde uyum sorunu olmayan bir Faslı genç tarafından öldürülmesi tetik görevini gördü. Bir sürü cami ve Türk okulları kundaklandı. Parklarda modern görünümlü Türk kızları erkekler tarafından dövüldü. İş başvurularında isimleri Ahmet, Mehmet olanlar şartları uyduğu halde artan bir oranla reddedilmeye başlandılar. Beyin kanaması geçiren bir tanıdığım kimlik tespitinde Türk olduğunu söylemesi üzerine yerli arkadaşlarının gözü önünde ambulans görevlileri tarafından çok hor bir muameleye tabi tutuldu. Sokaklarda Hollandaca’dan başka bir dil konuşulmasın diye bir fetva verildi. Örnekler binleri aşmış durumda. Yan yana dizsek oradan AİHM’ye yol olur. Kısacası esmer tenli, Müslüman yabancıların üzerine amansız bir hışım abanmış durumda.  
 
Başlangıcı bayağı görsel bir efekti andırmaktaydı. Sokaklarda bir anda bakışlar bozuldu. Ansızın olduğu için gün ışığında patlayan bir kâbus bombası gibiydi. Bundan esinlenerek ‘Önce Bakışlar Bozuldu’ başlıklı bir yazı bile yazdım. Muhabbet Evi romanıma epigraf aldım. O denli şoke ediciydi. Oktay Akbal’ın ‘Önce Ekmekler Bozuldu’ adlı kitabını hatırlatıyor şu anda. Medya hem reyting hem güdüm nedeniyle ateşin üstüne körükle gitti. Hollandalı aydınların çoğunluğu Avrupa ve Amerika dışındaki dünyayı pek iyi tanımadıklarını belli eden yazılar ve konuşmalar döktürüp buna ön ayak oldular. Kamil entellektüeller var güçleriyle bu kampanyaya karşı çıktılar, ama sesleri yeterince etkin olamadı. Sıradan bir Hollandalı’nın her an bir terör kurt adamına dönüşebilecek Müslümanlar’dan korkmaması artık neredeyse mümkün değildi. 

Bu kampanya aylar sonra hız kestiğinde umulan etki yaratılmıştı. Komşusundan korkan, paranoyayla kıvranan ve bundan ötürü nefret duyan bir halk tipi davranış girmişti yürürlüğe. Kısaca NEP (Nefret Endişe Paranoya – Hollandaca’da sahte, asılsız demek) adını verdiğim bu etki ırkçılığı körükledi. Dünya olaylarına akılcı bakışın önüne girdaplı duygulardan bir set çekti.  
 
NEP durumu sürüyor. Her an daha sancılı ve geri çevrilemez hale dönüşebilir. Avrupa’ya Türkiye’den bakanların bazılarının bu ayrımcılıkta bir türlü modern yaşama eklemlenmemek için direnen insanları suçlu gördüklerini bilmekteyim. Bu bakış hatalıdır. Bir ülkeyi idare edenler vatandaşlarının, göçmen toplumun eğitiminden sorumludurlar. Uyum sorununa yıllar önceden daha kalıcı ve etkin çözümler bulunabilirdi.  
 
Kaldı ki, yakın tarihte Avrupa’da uyum sorunu bulunmayan farklı insanların kıyıma uğradığını da bilmekteyiz. Modern topluma, şehir adabına uyumda yavaş ve isteksiz davrananların sayılarının artması, bunların büyük şehirlerin demografik yapısında etkili olmaya başlamaları tek neden değil, daha çok bir yan etken, bazı hallerde bir çeşit katalizördür. Duyguların NEP’e dönüşmesini kolaylaştıran bir etken… 
 
İKİ YÜZLÜ POLİTİKA 
 
Temel neden nostaljidir. Geçmişin, refah devletinin, ayrıcalıklı insan modelinin sonsuza dek sürdürülemez hale gelmesinden yabancıları sorumlu tutmanın akılla mantıkla bir ilişkisi yoktur. Dünyada neler olup bittiğini anlamamaktır bu. Avrupalı’nın kibiri Slavoj Zizek’ten ödünç aldığım bir terimle yaralıdır. Bu yaralı bereli kibir gözlerini kamaştırmakta ve içinde harika çözüm yolları barındıran o muhteşem Avrupa mirasının yeniden sorgulanmasını zorlaştırmaktadır.  
 
Irkçılığı körükleyen şeyler kriz ve savaş zamanlarındaki duygu patlamalarıdır. Şu anda Hollanda’da liberal geçinen hükümet bir metal para gibi iki yüzü olduğunu kanıtlamıştır. Bir yüzde liberal hoşgörü, diğer yüzde şiddetli sorunlara yol açabilecek sağ popülizm. Şu anda ikincisi ağır basmaktadır. Halka yakın, geleceğin akılcı çözüm modelleri değil, kibirin cerahatına merhem olacak sözler edilmektedir. Bazı Avrupa filozoflarına göre yer yer post-faşist rüzgarlar esmektedir.  
 
Yalnız son zamanlarda Hollandalı kamil entellektüeller arasında bir toparlanma söz konusu. Avrupalılık yeni bakışla gündemde. Dünya politikasında Avrupa’nın daha etkin bir rol oynamasını isteyenlerin sayısı artıyor. Umarım bu cephenin yükselişi sürecek ve ülke politikasında etkin olacaktır.  
 
Irkçılık eskiden bir mutlak üstünlük ve kültürce erişilmezlik kanılarından beslenirdi. Şu anda ise ırkçılığın ana nedeni egoizmdir. Dünyada az olan, herkese yetmez diye düşünülen şeylerin paylaşımına duyulan isteksizliktir. Bu nedenle Amerika’nın Meksika sınırına, İsrail’in Filistinliler için inşa ettiğine benzer duvarların örülmesi (taş beton yerine elektronik gözler, polis güçleri vb. de olabilir) söz konusudur. Bu yönde bir politik irade hasıl olmuştur. 
 
Bu tür duvarları düşününce aklıma iki şey geliyor. 1- Orta vadede aslında kimlerin duvarların arkasında kalacağı, 2- Edgar Allan Poe’nun Kızıl Ölümün Maskesi adlı öyküsü. Malum, bir yerde veba patlak verir. Zengin efendi şatosunun içine yiyecek içecek yığar ve kapıları mühürletip kapatır. Dışarıda halk vebadan kırılırken içerdekiler balolar düzenleyerek vur patlasın, çal oynasın eğlenirler. Bir gece maskeli baloda birisi Kızıl Ölümün Maskesi’ni takarak onlara kaçınılmazdan haber getirir. 
 
Küreselleşme son tahlilde temel insanlık sorunlarını görmezden gelip kaçılacak yerlerin giderek azalması, bitmesi süreci, yani bir çeşit duvar ve sınır kırıcı dalga değil midir? 

Sadık Yemni

www.sadikyemni.net

http://fikiryongalamagrubu.blogspot.com/

Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com

Entellektüellerin James Bond’u – Len Deighton

  

Len Deighton 1929 yılında Londra’da doğdu. Babası şoför, annesi de bir otelde ahçıydı. Bir süre demiryollarında katiplik yaptıktan sonra askerliğini hava kuvvetlerinde fotoğrafçı olarak katıldığı özel bir araştırma birliğinde bitirdi. Terhis olduktan sonra ilk olarak St Martin’s Sanat Okuluna, ardından burslu okuduğu Royal College of Art’a gitti. Arada garson olarak çalışırken ahçılığa merak saldı.  New York’ta bir süre illüstratör ve Londra’da bir reklam şirketinde sanat yönetmeni olarak çalıştı. Daha sonra yazmaya karar vererek Dordogne’ye gitti. İlk kitabı The Ipcress File 1962’de basıldı ve kendisine büyük bir ün sağladı.  

Okuduğum ilk polisiyeler A.C.Doyle’un Sherlock Holmes’i, Peyami Safa’nın Server Bedi takma adıyla yazdığı Cingöz Recai’leri, Arsen Lüpenler, Fantomalar ve de bir kısmı yerli yazarlarımızın eseri olan Mike Hammer’lardı. Pardayanlar’da da ortaçağa özgü kumpaslar, düğüm çözmeler, iz takipleri gırlaydı tabii. Bir de Edgar Allan Poe’nun Morgue Sokağı Cinayeti öyküsündeki Dupin’i ve Altın Böcek adlı öyküsü 12 13 yaşlarımın unutulmazlarıdır. Yazım üslubumdaki polisiye damarın oluşmasında çok ciddi katkıları olmuştur.

Sherlock Holmes’in  ipuçlarını topladıktan sonra evine çekilerek icra ettiği kokainli ve kemanlı düşünce seansları, Arsen Lüpen’in 813’ündeki teknik düzenekler, usta hırsızlığının yanı sıra hızlı bir Fransız olarak Alsas-Loren meselesine sahip çıkması, Cingöz Recai’nin İstanbul’da çevirdiği fırıldaklar, Fantomanın ele geçirdiği kruvazörün toplarını Monaco sarayına çevirmesi belleğime unutulmaz izler kazımıştır.

Edgar Allan Poe özellikle yukarıda sözünü ettiğim iki öyküsüyle beni çok derinden etkilemiştir. Yarattığı Dupin karakteri modern polisiyenin babası olarak görülür. Polisiyenin iyisinin olmazsa olmazları yetkin kurgu, akıcı dil ve gizem kurmadaki özgünlüktür. Altın Böcek bir definenin bulunuş bilmecesi üzerine kurulmuştur. Bana 13 yaşındayken gizli bir yazı yaratma  ilhamını vermiştir. Hâlâ zaman zaman kullan-maktayım.

O yaşlarda bile yerli yapım Mike  Hammer’lerin diğerlerinden daha farklı olduğunu sezerdim. Cinsellik ıtırlı sahneler daha bir ballı betimlenirdi. İyice göze batsın diye koyu renk basılırdı. Birbirinden şuh ve güzel kadınlarla al takke ver külah oynayan Mike Hammer’ın lise sıralarında utangaçlığı yüzünden mastürbasyonla idare ettiğini öğrenirdik. Kurgular da iyice yamuktu. Zincir şakırtıları, acaip ses efektleriyle sıhhatli kurbanlarına kalp krizi geçirterek öteki dünyaya yollayan seri katiller olurdu. Ama daha çok en sonlarda yoğunlaşan koyu renk basılmış satırları okumaya doyamazdım. Babam bir defa elimde bir Mike Hammer yakalamış ve anneme Ulan bu çocuk bunları mı okuyor? demişti.

Birkaç yıl sonra pazar Agatha Christie’le, Carter Dickson’larla dolmuştu. Zekalarının yanı sıra bol bol silah ve yumruk kullanan Murat Davman’lar, Shell Scot’lar, James Bond’lar kitapçılarda ve filmlerde boy göstermekteydiler. 

James Bond bütün diğer mesajlarının yanı sıra televizyonsuz bir âlemde dünyaya açılan pencerelerdi. Karayipler, New York, Istanbul, İsviçre, Monako, Tayland’ı 007’yle gezer dururdum. Ian Fleming, Rusya’dan Sevgilerle adlı kitabında Bond’un ilk kez müşerref olduğu Türkleri şöyle  betimler:Demek ki modern Türkler şu gördüğü esmer, çirkin, mütevazı duruşlu memurlardı. Bir müddet Bond onların kalın sesli harflerin ve U seslerinin bol olarak kullanıldığı konuşmalarını dinledi, uysal, terbiyeli duruşlarını yalanlayan canlı, kara gözlerini seyretti. Dağlardan henüz inmiş kızgın parlak, vahşi gözlerdi bunlar. Asırlardan beri davar sürülerini gözlemeye, tozlu bozkır ufuklarındaki en küçük hareketleri dahi sezmeye alışmış gözler. Bunlar eldeki bıçağı görmeden sezen, yiyecek kırıntılarını ve kuruşları santimine kadar sayan, satıcının titreyen parmaklarını farkeden gözlerdi. Sert, itimatsız, kıskanç gözler. Başak yayınları. 1965. Sayfa 83.

Bir gün elime The Ipcress File (Ipcress Dosyası) adlı bir kitap geçti. 1965 ya da 1966’ydı. Kahramanı Harry Palmer adlı biriydi. Silah taşımayan, yumruk kullanmayan, yemek pişirmeyi seven, mali sıkıntı içinde yüzen bir İngiliz gizli servis ajanıydı. Bilginleri kaçırıp beyinlerini yıkayan bir şebeke anlatılmaktaydı. Ipcress, İnsan Psikonevrozu Kondisyonel Refleks Sürati kelimelerinin birleşmesinden oluşmuş bir başlıktı çeviriye göre. Aslının farklı olduğu hemen görülecek. Induction of Psycho-neuroses by Conditioned Reflex with Stress. Ani Tehlike adıyla basılan kitap yayımlandığı yıllarda stres kelimesiyle henüz tanışmıyor olmamızın da bir rolü olmalı mutlaka. . Bu başlık James Bond’un Royal Kumarhanesi(2006’da en yeni versiyonu en yeni Bond aktörüyle birlikte gösterime girdi) için de kullanılmıştı. Harry Palmer, soğuk nane Holmes, Viktoryan koket bayan Marple, kendi gri hücrelerine kara sevdalı Poirot, yumruğuna tükürmüş kaslı, aşırı testosteron yüklü hafiyeler ve üçüncü dünyayı çok aşağı gören ve sımsıkı bir soğuk savaş sembolü olan James Bond’dan çok farklıydı. Daha altmışlı yılların başında, dünya Küba kriziyle falan topyekün imha tehlikesi geçirirken Harry Palmer üstlerinin iradesi dışında Sovyet albayı Stok’la ortak menfaat alanlarında işbirliği yapabiliyordu. Harika bir mizah yeteneği, içleri özeleştiri ve ince alay yüklü diyaloglar, ilerici politik görüşlerin yumaklandığı çözümlemeler ve vuruşmadan yaratılan gerilim sanatıyla bezeli metinleri okumak  bana yepyeni bir bakış yolu çizmişti.

Harry Palmer dizisinde yer alan ikinci kitap 1966’da gene Başak yayınları tarafından Canavar Dişi başlığıyla basılan  Horse Under Water(1963)’dı.  Harry Palmer Portekiz’de batık bir denizaltıda bulunan ünlü Weiss listesini, Nazilerle işbirliği yapmaya hazır kimselerin listesini bulmaya yollanır ve çok daha karmaşık bir oyunun içine gömülür. Onu Berlin’deki Cenaze, Funeral in Berlin (1964), Milyarlık Beyin, Billion Dolar Brein(1966), Casus Hikayesi, Spy Story(1974), Pırıl Pırıl Küçük Casus,Twinkle Twinkle Little Spy (1976) gibi polisiye-casusluk türünün klasiği denebilecek kitaplar izledi. İkinci dünya savaşı ve sonrasının politik ve ideolojik satranç oyunlarını derin araştırmalarıyla geniş bir yelpazeden okurlarına sunan yazarın Pırıl Pırıl Küçük Casus’u .bildiğim kadarıyla Türkiye’de basılmadı.  

Harry Palmer dizisini 1983 -1996 yılları arasında yayımlanan dokuz kitaplık Bernard Samson dizisi takip etti. Bu dizinin ilk üç kitabı İngiltere’de televizyon dizisi yapıldı. Avrupa’da ve Amerika’da gösterime girdi. Bu dizinin ilk kitabı olan Berlin Oyun, Berlin Game adlı kitabı Türkiye’de Kelebek Yayınları tarafından Gecenin Gözleri başlığıyla 1985’de basıldı.   

Harry Palmer dizisinden The Ipcress File, Funurel in Berlin ve Billion Brain filme çekildi ve genç aktör Michael Caine’in parlamasında çok ciddi bir rolü oldu. O yılların süper bir dedektif filmi olarak damgalandı.  

Yazarın bunların dışında da romanları var. Bunların bazıları bizde de yayımlandı. İkinci dünya savaşındaki bombardıman pilotlarının yaşamını anlattığı Elveda Miki, Goodbye Mickey Mouse(1982) Kelebek yayınları tarafından 1984’de, İngilizlerin 1943’de Almanya’ya yaptıkları bir hava hücumunu anlattığı Baskın, Bomber(1970) Babil yayınevi tarafından, film dünyasıyla ilgili deneyimlerini kurguladığı harika bir kitap olan Artist, Close up, E-yayınları tarafından 1972’de, Dünkü Casus, Yesterday Spy(1975) güneş yayınları tarafından 1990 yılında basıldı.   

1995 yılında, The Ipcress File’dan tam otuz yıl sonra artık Sir ünvanlı olan Michael Caine, Midnight in St. Petersburg  ve Bullet to Beijing filmleriyle iki kez daha Harry Palmer rolüne çıktı. Aradan çok zaman geçmiş, Berlin duvarı yıkılmıştı. İlgi Orta Doğu’ya yönelmişti. Avrupa dergileri ve  gazetelerinin bazıları Entellektüellerin James Bond‘u başlığını kullandılar, ama esas revaçta olan diğer Bond’lardı. 

Sadık Yemni

www.sadikyemni.net

http://fikiryongalamagrubu.blogspot.com/