Bilimkurgu benzeri gelişmeler

Dragonfly Projesi

Nasa’nın 2026 yılında başlayacağı Titan’la ilgili görev. Güneş sisteminin ikinci büyük ayı olan Titan, Satürn’ün uydusu ve şartları itibariyle dünyanın ilk zamanlarını andırıyor. Kalın bir buz tabakası ile kaplı olsa da metan ve etandan oluşan çok sayıda nehir,göl ve denizlere sahip.Buralarda henüz bilmediğimiz bir tür yaratık türemiş olabilir. Ya da belki ünlü Solaris, Titandır!

Bu arada seyahati dev bir dron yapacakmış.

*

Işığın yeni bir özelliği keşfedildi: ÖZ-tork

Işığın yeni keşfedilen, bir burguyla dönen tirbuşonu andıran andıran özelliği. self-torque. Bu yöntem kullanılarak tıpkı  iletişim cihazlarında frekansların modüle edildiği gibi, son derece ince malzemelerde yapısal değişim gerçekleştirilebileceği söyleniyor.

 

*

AY Yolculuklarında bilmediklerimiz

 

Devamını oku “Bilimkurgu benzeri gelişmeler” →

Yalnızca insan’ı arıyoruz biz

Kozmosa çıkıyoruz, her şeye hazırız: Yalnızlığa, zorluğa, tükenişe, ölüme hazırız. Alçak gönüllükten söylemeye dilimiz varmıyor ama kendimize hayran hayran baktığımız oluyor. Ama çok yazık! Birazcık yakından baktığımızda bütün o şevkin düzmece olduğunu görüyoruz. Aslında kozmosu ele geçirmek değil niyetimiz, yalnızca Yer’in sınırlarını kozmosun sınırlarına dek genişletmek.
…Yalnızca insan’ı arıyoruz biz, başka dünyalara gereksinimimiz yok. Ayna gerek bize. Başka dünyaları ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Tek bir dünya, kendi dünyamız yetiyor bize; ama olduğu gibi de kabul edemiyoruz onu. Kendi dünyamızın ülküsel bir imgesi peşinde koşup duruyoruz hep. bizimkinden üstün bir gezegen, üstün bir uygarlık arıyoruz; ama kendi geçmişimizin prototipi üzerinde gelişmiş olsun istiyoruz. Ve aynı zamanda yüz yüze gelmek istemediğimiz, kendimizi sakınmaya çalıştığımız bir şey var içimizde. Ama o hep içimizde kalıyor; çünkü Yer’den yola çıkarken bir ilk günahsızlık durumunda değiliz. Gerçeklikte nasılsak buraya öyle geliyoruz, sayfa çevrilip de gözlerimizin önüne serilince gerçeklik- sessizce geçiştirmeye çalıştığımız yanımız- artık sevmiyoruz onu.
Stanislaw LEM – Solaris

Büyük ustadan tüm zamanlara dair bir saptama!

 

LEM ve BAKIŞIKÇALAR

Lem’in başyapıtı sayılan Solaris de, iletişimin imkansızlığına ve insanbiçimliliğin sınırlarına adanmış bir romandır: Solaris gezegeninde tek bir canlı yaşamaktadır. Gezegenin yörüngesini bile değiştirebilecek kudrette ve zekada olduğu anlaşılan dev okyanusun canlı olduğuna kimsenin şüphesi yoktur ama okyanusun sırrı o güne dek çözülememiştir. Romanın anlatıcısı Kelvin, Solaris gezegenine indiğinde, araştırma üssünü dağılmış halde bulur. Bilim adamlarından biri kısa süre önce intihar etmiş, ötekiler çıldırmanın eşiğine gelmişlerdir. Kelvin’le birlikte biz de anlarız; Okyanus, gezegendekilerin zihinlerini didik didik ederek onlara kendi yaratısı olan ‘konuk’lar yollamaya başlamıştır. Daha Solaris’teki ilk gecesinde Kelvin de konuğuyla karşılaşır. Yıllar önceki sevgilisi, Kelvin yüzünden intihar etmiş olan Rheya, karşısındadır. Üstelik, ölümünün belgesi, kolundaki iğne iziyle birlikte. Ötekilere göre şanslıdır Kelvin: Konuğu, rüyalarından fırlayıp gelen, bilinç dışının bir ürünü, bir sapkınlık nesnesi değil, eski sevgilisidir. Rheya, bir klon, okyanusun ürünü bir yaratıktır. Gerçek bir insan değildir. Gerçek? Rheya da kim olduğunu bilmez. Konuklar, Solaris’in, “kendi yalnızlığına gömülü bu Tanrı”nın amaçsız yaratılarından biri midir, yoksa insanlarla bir iletişim kurma çabası mı? “Evet, okyanusla iletişim! Bana göre mesele temelde çok basit. İletişim belirli bir bilginin, düşüncelerin, en azından bulguların, açık seçik olguların alışverişi demektir. Ama ya alışveriş olanaksızsa?” der Kelvin, gerçek bir insan olmadığı için kendini tekrar öldürmek isteyen Rheya’ya: “Fil nasıl dev bir mikrop değilse, okyanus da dev bir beyin değil… Tabii ki çok değişik yakınlaşmalar olabilir, bunlardan birinin sonucu da işte burada, şimdi, benimle olman. Seni sevdiğimi anlaman için çırpınıyorum, sırf senin varlığın bile hayatımın Solaris’i araştırmaya adanmış 12 yılını alıp götürüyor, bense seni alıkoymak istiyorum.” Romanın atmosferi ürperticidir; farklı bir canlıyla ilişki öyle bir temele oturmuştur ki, temel problem insanda düğümlenir. Okyanus vardır, hepsi bu. Sorun insanlardadır. İnsanbiçimciliğe (hayvanbiçimciliğe de) ciddi bir saldırıdır Solaris. Lem’in hicvi burada daha karadır, insanî tepkilerle alay, çaresizlikle sarmalanmıştır. Gözlemciler, farkına bile varmadan gözlenmişler, deney yapmaya geldikleri bir dünyada acımasız bir deneye tabi tutulmuşlardır belki de. Acımasızlık? Kuşkusuz, üçdağlar, uzatankaslar, öykünceler, bakışıkçalar, çevikçeler, mantarsılar, omurgamsılar yaratıp sonra onları hemen yok eden Okyanus için, bu türden duyguların anlamı olup olmadığı da belli değildir. Lem’in her zaman sevdiği dil oyunları, uyduruk kelimeler, Solaris’te insanbiçimciliğin sınırını gösterme işlevi üstlenirler: Okyanus’un benzersiz, tek kelimeyle farklı oluşumlarına dünyalı bilimin koyduğu isimlerin tümü de dünyevîdir. Rahatlıkla bilim felsefesi derslerinde ‘yardımcı kitap’ olarak okutulabilecek olan Solaris, en hızlı bilimkurgu romanlarındaki kadar gerilimli, heyecan verici bir kurguya sahiptir. Sonunda Kelvin’i hala Okyanus’u kavramaya çalışırken bırakırız. Tıpkı Yıldızlardan Dönüş’te olduğu gibi. Sürprizli sonlara itibar yoktur: Kelvin bir bakıma hala Rheya’sını bekliyordur, ona bunca acı vermiş bir deneyi tekrar yaşamayı, kabusunu yeniden görmeyi… “Kelvin yeni indiği Solaris istasyonunu neredeyse terkedilmiş bulduğu ve bilim adamı Snow’un onu görüp paniğe kapıldığı sırada, niye kimsenin onu karşılamadığına ya da Snow’un neden böyle davrandığı konusuna dair benim de hiçbir fikrim yoktu. Aslında bütün bir gezegeni kaplayan bir okyanus hakkında da bir fikrim yoktu. Metni izlerken okur bütün bunları nasıl sırayla anladıysa ben de öyle keşfettim. Tek bir farkla; romanın yaratıcısı bendim. Yıldızlardan Dönüş’te, dünyaya geri gelen astronot gördüğü ilk kadınlardan birini korkutunca bir duvara tosladım; “betrizasyon” sözcüğü çıktı ortaya.” (“Reflections on My Life”, Microworlds)

Bakışıkçanın dogumu apansiz bir püskürme gibi olurdu. Daha bir saat önceden onlarca mil karelik alanda okyanus sanki peydahlanır, ışıldamaya başlardı. Yine de akışkan kalır, dalgaların ritminde bir degişme olmazdı. Işıgın bakisıkçalar üstündeki etkisi mavi gün ve kizil gün batimı sirasında özellikle çarpıcıydı. Gezegen an be an oylumlananikizler doguruyordu adeta. Alev alev parlayan dev küre, genişlemesinin sınırina tam erişecekken tepesinden çatlar, dikine yarilmaya başlardı. Bu henüz dagilip parcalanma degildi, o daha sonra gelir ve topu topu birkac saniye sürerdi.  Ciçek zarfı aşaması denirdi buna.

Bakisikca artik en yabanil özelligini sergilemeye başlardı-birtakim fizik yasalarıni CANLANDIRMA, bazen de bu yasaları yalanci çıkarma özelligini…

Enter the Void

155 dakika 5 saniye, dile kolay, Enter the Void filminden bahsediyorum, yorucu, sersemletici ( çekim tekniğinden ötürü), ölüler kitabı, reenkarnasyon, uyuşturucular, talihsizlikler, kazalar duygular, kaçınılamayanlarla dolu insan hayatı. Yönetmen sanki size ölüm sonrasını anlatıyormuş gibi davranıyor fakat sadece insan hayatında gezdiriyor..Zaten ölüp de geri gelen mi var! Bu konular ilginizi çekiyorsa ve sabrınız varsa önerebilirim.

Filmi seyredip de beğenmiş olanlar varsa onlara asıl Donie Darko’yu öneririm ben o filmi on sene önce bile çok daha derin bulmuştum.

*

Ne olyordu bana? Eğer aklımı kaçırıyorduysam, ne kadar çabuk bilincimi yitirsem o kadar iyiydi. Birden yok oluvermek düşüncesi anlatılamaz ama hiç de gerçekçi olmayan bir umut uyandırdı içimde.

…Acaba kontollü bir deney geliştirmek olanaklı mıydı? Önce hayır olanaksız dedim kendime; çünkü hasta beynim (eğer gerçekten hastaysa) öngördüğüm yanılsamaları da yansıtacaktı. Kelvin-Solaris

Bu durum CC deki kontrollü delilik kavramıyla son derece ilintili. Aynı konuyu Sırıtkan Kırmızı Ay kitabı da konu edinmişti.

Aklın Sınır Berisi

     Aklın sınırında daima iki çıkış bulunur. Bilinç  altının giriş kapısı ve daha üst bir farkındalığa ait azıcık aralık duran dev kanatlar.                                    Y. Meyyin 

1976 yılıydı, Amsterdam’da o yıllarda dünya çapında ünlü Melkweg’in(Samanyolu) sinema salonuna acaba ne oynuyor diye girdim. Niyetim on beş dakika kadar film seyredip çıkmaktı. Yarım saat sonra başlayacak bir tiyatro etkinliğini izlemek istiyordum. Daha Hollanda’ya geleli bir yıl olmamıştı. Filmin dili Rusçaydı, Hollandaca alt yazıların yarıdan fazlasını anlayamıyordum. Gene de yerimde çakıldım kaldım.

Tarkovski’nin Solaris’ine Chris Kelvin’in, Snow’la konuşması sahnesinde girmiştim.

“Eğer benden başkasına raslarsan, benden ve Sartorius’dan başka birine yani, o zaman…”

“O zaman ne?”

“O zaman bir şey yapayım deme.”

“Kimi görebilirim ki? Hayalet mi?”

Sonradan filmi beş on kez daha izledim. Kitabını defalarca okudum. Beni en çok heyecanlandıran yer o sahne kalmaya devam etti. 1972 yılında yapılan Tarkovski’nin Solaris’inin Rusların, 2001 Bir Uzay Destanı(2001 A space Odyssey- 1968) filmine karşılık olduğu söylenip durmaktaydı. Rusların marifeti aklın algının kavrama sınırına toslamasının ve bilinçaltının keşfedilemezliğinin serüvenini, bunu en iyi gerçekleştirebilecekleri bir kitabı kullanarak filme dönüştürmeleridir. Bu  marifet 34 yıl sonra dahi aşılamamıştır.  

2001 A Space Odyssey’in daha ünlü olması, sadece İngilizce dili, kavranamazın daha kolay anlaşılır şekilde çok derine inmeden işlenmesi ve tabii ki koruyucu süper bir babaya kapılanmanın evrensel huzurudur.  BK kitap kalitesi olarak Stanislaw Lem’in Solaris’i,  A.C. Clarke’ın Nöbetçi (The Sentinel) adlı bir öyküsünden hareketle, film senaryosundan bozularak kitaplaşan 2001’den kıyaslanamaz ölçüde üstündür. Bence algının tülden parmaklarla, yani ancak sezgiyle dokunabildiği yerlerden gelen  yankılar filmi olarak 1972 yılından bu yana hâlâ zirvede durmaktadır. Carl Sagan’ın Temas isimli kitabından filme uyarlanan (Contact-1997) öykü hem yazarın, hem de yapımcıların yıllar sonra hâlâ Solaris’in etkisinde olduklarını göstermesi açısından çok ilginçtir.    

2001 bir Uzay destanı bilindiği gibi ayda daha yüksek bir teknoloji tarafından bırakılmış bir siyah taş levhanın bulunmasıyla başlar. Bu monolit kazıyla çıkartılınca Jüpiter’in arkasında bir yere sinyal gönderir. Aradan kısa bir süre sonra Martin Bowman ve arkadaşları o sinyalin yollandığı yeri araştırmak üzere yola çıkarlar. Çok gelişmiş bilgisayar HAL kişilik krizi geçirip astronotları öldürür. Tek başına kalan Bowman HAL’ı safdışı etmeyi başararak sadece kendi aklıyla gemiyi o noktaya ulaştırmayı başarır. Kavranamaz büyüklükte bir zekayla safhaların anlamını kestiremediği bir buluşma yaşar. Her şey çok hızlı gerçekleşir. Bowman’ın ilkel! benliği uyarlanır ve dünyanın kayıtsız şartsız efendisi kılınır. 

Kitap şu satırlarla biter:

İşte önünde hiçbir Yıldız Çocuğunun karşı koyamayacağı bir oyuncak duruyordu. Bütün insanlarıyla dünya gezegeni.

Tam zamanında geri gelmişti. Aşağıda o kalabalık küre üstünde, radar aygıtları harekete geçecek, büyük teleskoplar gökyüzünü tarayacaklar ve insanoğluna göre tarih dönemini yitirecekti.

1500 kilometre ötede ölümü simgeleyen yükün uyarılmış olduğunu fark etti. Dünya ekseni etrafında sarsakça dönüyordu. Sahip olduğu güçsüz enerji kendisini korkutmuyordu, ama daha belirgin bir geleceği yeğlerdi. Arzularına uydu, megatonlara

dönüşen sessiz bir patlama ile kürenin yarı uyanık kısmına sahte, kısa bir aydınlık getirdi.

Sonra düşüncelerini düzene sokup henüz denemediği gücünün yeteneklerini anlamak için bekledi. Şu anda dünyanın sahibiydi, ama ne yapacağına karar veremiyordu.

Günün birinde yapılması gereken şeyi bulacak ve yapacaktı. Kesinlikle en iyi bir biçimde.

Beleşten tanrılaşmak, megatekno-sınıf atlamak hiç de fena bir sonuç değildir Bowman için. Ama Solaris gezegenindeki araştırma gemisine gelen Chris Kelvin’i bekleyen gerçek bambaşkadır. Üç astronottan biri intihar etmiştir. Yıllardır yapılan araştırmalar zeka sahibi olduğu bilinen gezegenle anlaşılır düzeyde bir iletişim kurmaya yetmemiştir. Bu da yetmiyormuş gibi intihar ederek kendini öldüren sevgilisi ziyaretine gelmiştir. Kadının vücudu, yüzü, ısısı her şeyi eski sevgilisine benzemektedir. Ama fena halde o değildir. Nötrinodan yapıldığı için ölmesi, fizik zarar görmesi kolay değildir. Kadının yüzü, gözbebekleri, konuşma şekli tıpatıp ölü sevgilisinin aynısıdır. Hatta Kelvin’e kendi ölümünden sonraki devirlerde tanıdığı kimselerden söz ederken gerçeği bile aşmıştır. Bir iki çok anlamlı küçük fizik fark dışında.

Soyunmaya çalışırken olağanüstü bir şey daha anlaşıldı:Giysisinde ne fermuar ne toka vardı, öndeki kırmızı düğmeler sırf süs içindi.

Giysilerindeki ayrıntıların işlevsizliği kadının varlığının Kelvin’in zihninde kurgulandığı gerçeğini gözler önüne sermektedir. Buradan Bowman’ın insan bilinçli son anlarına geçelim usulca.

Uzay küresindeki dairenin mobilyasız kısmından otel odası kısmına doğru yürüdü. Yaklaştıkça masanın ve iskemleningözden kaybolacağını sanmıştı, ama işte yine yanılmıştı. Her şey gerçekte olduğu gibi yerli yerine oturtulmuştu. Üstüne oturunca devrilmeyecekti.

Sehpanın yanında durdu. Üstünde bir telefon rehberi, yanında da Bell telefon şirketinin videolu telefonu vardı. Eldivenli elleriyle rehberi aldı. Üstünde Washington D.C. yazılıydı. Bu yazıyı Amerika’dayken belki binlerce defa görmüştü.

…

Rehberin üzerinde sadece Washington yazısı okunabiliyordu. D.C harfleriyse bir gazete fotoğrafından kopye edilmiş gibi bulanıktı. Rehberi açıp sayfaları gözden geçirdi. Kağıda çok benzeyen, fakat dokunulduğunda kağıt olmadığı hemen anlaşılan beyaz bir maddeden yapılmıştı. Sayfaların hepsi boştu.

Telefonu açtı, kulaklığı dinledi. Hayır ses gelmiyordu. Umduğu gibi hiç ses gelmedi. “Hatlar kesikti” anlaşılan.

Demek bunlar çok başarılı birir kopyadan başka bir şey değildi. Aldatmak için değil, ona güvenlik vermek için yapılmıştı.

Bu kadar üstün bir zekanın eşya kopyalamadaki eksikliği insan zihnini çağrıştırsa da Clarke burayı Bowman’ın eski yaşamını canlandıran bir tiyatro dekoru benzetmesiyle aşmayı dener. Bowman’ın karşılaştığı şeyler hep cansızdır. Tanrılaştığı için olmalı artık yalnızdır. Kevin’i bekleyen bir dizi şokun içindeyse saf insani duygular kıpırdaşmaktadır.

“Nerdeyiz Rheya?”

“Evdeyiz.”

“Evimiz neresi?”

Kadının gözlerinden biri açılıp kapandı. Upuzun kirpikleri avucuma değdi.

“Chris.”

“Ne var?”

“Mutluyum.”

2001 Bir Uzay Destanı filmi 1968’de yapıldı. Üzerinden neredeyse 40 yıl geçti. Şu ana kadar bir yeniden yapım lafı duymadım. 1972’de yapılan Solaris, 2002’de Soderbergh tarafından yeniden filme çekildi. Bir aşk hikayesi olarak bu defa. Solaris gezegenindeki zekayla iletişim kuramamanın bunaltıcılığı, onu bir türlü kavrayamamanın şaşkınlığı, insanın çok güvendiği zekasının(aydınlanma meşalesinin) yaya kalmasından duyduğu yitiklik duygusu, akılcı böbürlenmenin çöküşü falan gibi hep güncel kalan gerçeklikler, felsefik düğümler iyice arka planlara itilmişti.  George Clooney’e rağmen film kötü not aldı. Hak ettiği dereceyi yaptı yani.

Lem ve Tarkovski’nin Solaris’leri hâlâ klasik erişilmezliklerini koruyorlar.

Chris Kelvin’in zihnin sınırının azıcık berisinde geçirdiği serüven kaliteli bilimkurgu okumayı sevenler ve yazma planları olanlar için anıtsal bir yapıttır. 2001’in ana konusuysa bugünlerde daha çok bir Orta Doğu masalını andırmakta. 

 Sadık Yemni

Alıntılar:
Stanislaw Lem – Solaris  – Maya yayınları 1983
Arthur C. Clarke – 2001 Bir Uzay Destanı – Deniz Kitaplar yayınevi 1983

www.sadikyemni.net

www.fikiryongalamagrubu.blogspot.com