Sanal Şifa: Plasebo

Tıp ve bilim dünyası, her dakika insan sağlığı için uzun uğraşlarla elde edilen yeni bilimsel yöntemler keşfederken uzun yıllardır kullanılan epey farklı ve aslında çözülememiş ilginç bir yöntem mevcut: Plasebo.

Hastanın bilgisi dışında kullanılması sebebiyle bazı toplumbilimciler tarafından (John. Forrester-Hakikat Oyunları) bilimsel tıbbın utancı diye nitelendirilen Plasebo, Latincedir ve kelime anlamıyla ‘hoşnut olacağım’ demektir. Hoşnut olmak deyimi özelleşerek, bugün artık ilaç veya deva niyetine alınan, aslında bilimsel olarak etkisiz olduğu kabul edilen bir şeyin özel olumlu etkisini anlatmakta kullanılmaktadır.

Plasebo olgusu, klinik Farmakolojide ( ilaçbilim) yeni ilaçların deneylendiği aşamada önemli bir karşılaştırma unsuru olarak yaygın olarak kullanılmaya başlandıktan sonra şaşırtıcı sonuçlar getirmiştir tıp dünyasına. Aslında plasebonun etkisinin ne olduğuna dair tartışmalar çok daha eski tarihlere kadar gider.

Klasik tıbbın “Plasebo”ya bakışı

Tıp tarihinde hastalıklar kabaca iki tipe ayrılarak olgulanmıştır. Hipokratif veya varlıkbilimsel olarak adlandırılan birinci bakış açısında, hastalık kendine özgü bir varlık alanı olarak değerlendirilir. Bunun tersini savunan Fizyolojik Tıp ise bireyin biyografisini esas alır. Kısaca, Hipokratif Tıp insandaki hastalığa, Fizyolojik Tıp, hastalık içindeki insana odaklanır. Bugünkü modern tıp biliminde Hipokratif Tıp anlayışı yaygın biçimde üstünlük sağlayıp egemen olmuştur. Hipokratif Tıp anlayışı, hastalığın kendisine odaklandığından sadece o hastalığın kendine özgü etkenlerini araştırmaya yönelip, çevresel, toplumsal, kişisel etkenleri devre dışı bırakarak ilerlemiştir. Özgül ve özgül olmayan diye adlandırılan etkenlerin karşılaştırılıp tartışılması, aslında doğrudan doğruya plasebo olgusunu da ilgilendirmektedir. Çünkü Hipokratif Tıp, plaseboyu özgül olmayan etkenlerin içine koyup aşağılamıştır.

1950’lerde psikofarmakoloji ve davranışsal farmakolojinin ortaya çıkmasıyla, özgül olmayan etkenler diye kabul görmeyerek bir tarafa atılan etkenlerin hasta ve hastalıkta sanılandan çok daha önemli olduğu tekrar kabul görmeye başlamıştır ve plasebo olgusu da farklı bir önem kazanmıştır.

Plasebo çalışmalarında, yeni bulunan bir ilacın hasta üzerindeki etkisini gerçek anlamda tespit edebilmek için yapılan deneylerde hastalar gruplara ayrılır. Hastalığın özelliklerine göre alt gruplara da ayrılan deney gruplarından birine yeni ilaç kullandırılır ve iyileşme aşamaları gözlemlenip tespit edilir. Diğer bir hasta grubuna ise bilimsel olarak aslında ilaç olarak kabul edilmeyen basit maddeler ilaçmış gibi verilir. Hasta bu aşamada hastalığına iyi geleceğini düşündüğü bir ilacı aldığını sanırken aslında tuzlu su- şeker tabletleri- zararsız maddeler içeren sahte kapsüller vb almaktadır. Beklenen gelişme, bilimsel gerçeklere göre hakiki ilacı alanların gösterdiği iyileşmenin çok daha fazla olmasıdır. İşte asıl gizem bu sonuçlarda görülür ki, sahte plasebo ilacı alan hastaların iyileşme oranı gerçek ilacı alanlarla neredeyse aynıdır genellikle.

Parkinson hastalığına yakalanmış kurbanların beyinlerinin bazı bölümlerinde nöron faaliyetlerinde belirgin bir artış gözlemleniyor. Bu da ellerin titremesine neden oluyor. Bir çalışmada bu hastalara tuzlu bir sıvı veriyor ancak bunun çok etkili yeni bir ilaç olduğunu söyleniyor. Bu hastalar o derecede ikna oluyorlar ki, beyinlerindeki artmış nöron faaliyetinde dikkat çekici bir düşüş oluyor. Sonuç olarak da, ellerin titremesi kesiliyor.

Bir başka deneyde sabah bulantılarından şikayet eden hamile kadınlara doktorların bu sıkıntıları gidereceği konusunda garanti verdikleri haplar veriliyor. Gerçekte bu ilaç kusmayı tetikleyen bir ilaçtır. Yine de kadınların büyük bir bölümü ilacı kullandıktan sonra çok daha iyi hissettiklerini ve midelerinin sakinleştiğini rapor etmiştir. Plasebo etkisi ilaca üretiliş amacının tersine bir etki kazandırmıştı üstelik.

Değişik hastalıklarda tekrarlanan deneylerin çoğunda bu konuda şaşırtıcı sonuçların alınması, bilimsel tıbbı gerçekten zor ve komik durumlara sokmuştur çoğunlukla. İlaç firmalarının korkulu rüyası olan bu deneyler, farmakoloji dışında salt plasebo etkisinin araştırılması için de yapılmıştır. Tıp ve farmakoloji literatüründe yer alan ilginç örneklerin sayısı epeyce fazladır ve Plasebo etkisi, bugün bilimin çözemediği önemli on olayın içinde yer almaktadır.

Yakın zamana dek doktorlar plasebo etkisi ile alay etmekteydiler. Ama artık araştırmalarda ortaya çıkan bir gerçek var ki, plasebo kullanıldığında bir etki ortaya çıkıyor.

Bu etkinin sinir sisteminde biyolojik bir kaynağı var ve vücutta ölçülebilir değişimlere neden oluyor. Şimdilerde geleneksel homeopati, fitoterapi, enerji dengeleme ve akupunktur gibi tedaviler yeni bir ışık altında inceleniyor. Tedavi tıbbi açıdan bilimsel görünmese bile eğer vücudun doğal iyileşme gücünü aktive edip etkili olabiliyor. Şifacı olduğu düşünülen kişilerin ne yaptığına bir de bu açıdan tekrar bakmak gerek.

Neden hastalar ilaç aldıklarını düşündüklerinde gerçekten daha iyi hissetmeye başlıyorlar? Neden hasta kişiler genellikle aldıkları gerçek ilaç olmadığı halde iyileşebiliyorlar?

Plasebo’ya spritüel bakış

Tıbbın ve bilimin bakış açısından çözümsüz kabul edilen plasebo etkisini anlayabilmek için belki de çok farklı bir bakış açısından hareket etmek gerekiyor.

Yaşamı deneyimlemek üzere büründüğümüz beden, bir sürü sistemin ve milyarlarca hücrenin barınağıdır. Mucize gibi fonksiyonların her saniye mükemmel bir düzende işlediği bedenin sırlarını tam olarak bildiğimiz söylenemez. Sağlıklı bir bedende yaşamak için pek çok etkene ihtiyacımız var ki, listesi sayfalara sığmaz.

Spritüalistler, maddi bedenimizden başka bedenlerimiz de olduğunu söyler. Ruhsal beden, zihinsel beden, duygusal beden, eterik beden olarak adlandırılan bu bedenlerin yapısı hakkında bildiklerimiz ise çok sınırlıdır.

İnsan bedenini çevreleyen gözle görünmeyen manyetik bir alan mevcuttur ve aura olarak adlandırılır. Aura dört ayrı katmandan oluşur.

Fiziksel bedenimizi çevreleyen ilk katman eterik bedendir. Fiziksel bedenin üzerine giydirilmiş bir elbise gibidir ve sağlıklı bir insanda 15-20 cm yi bulur. Üst katmanlardan gelen enerjileri fiziksel bedene ulaştır ve hastalık durumlarında genişliği azalır.

Eterik bedenin sadece insanlarda değil hayvanlarda ve bitkilerde bulunduğu da tespit edilmiştir. Kirlian fotoğraf tekniği ile bir bölümü kopan bitki ve hayvanlarda kopan bölümün eterik bedenin varlığının sürdüğü ispat edilmiştir.

Eterik bedenin üstünde duygusal beden yer alır ve değişken gökkuşağı renklerine sahiptir. Değişen duygu durumlarında bu katmanın taşıdığı renk değişir, örneğin kızgınlık ve öfke halindeyken kırmızı görünüm aldığı bilinir. Üst katmanlardan gelen etkiler burada bir süzgeçten geçirilir ve alt bedenlere iletilir.

Zihinsel beden duygusal beden ile ruhsal beden arasında bulunur ve sarı renklidir. Fikir ve düşüncelerimizin yapısını barındırır. Bu katmandaki durum pek çok hastalığımızın sebebidir. Düşünce sistemimizdeki yanlışlıklar hastalık olarak sırasıyla alt bedenlere iletilir. Zihinsel bedenimizin zayıflığı diğer insanların yönlendirmesine veya farklı etkilerine maruz kalmamıza neden olur. Kendimiz olmaktan uzak olduğumuz bu zayıflık hali, gerçekte bedenimizde oluşan pek çok hastalığın hakiki sebebidir. Hastalıkları izah etmek için elle tutulur bir sebep gibi görünmese de bilim aslında bunun ispatını çoktan yapmıştır ve parçalanıp birleştirilmemiş puzzle parçaları gibi gözümüzün önünde dağınık durmaktadır sadece.

Ruhsal bedenimiz en son katmandır ve titreşimi çok yüksektir. Bütün ile bağlantımızı sağlayan bu beden evrensel enerjileri aldığımız bedenimizdir. Ruhsal bedenin genişliği kişinin ruhsal gelişimiyle bağlantılıdır ve kilometrelerce genişlikte olabilir. Ruhsal beden kendisine en uygun evrensel enerjileri alır, uyumlayarak kendi iç bedenlerine yönlendirir. Ruhsal gelişimleri üstün olan insanların yanında huzur ve sükunet duyarız.

Ruhsal, zihinsel, duygusal ve eterik bedenlerin gerçeklikleri fizik ötesi gibi algılanmaya devam etse de modern tıbbın çalışmaları artık bu bedenlerimizi de dikkate almaya başlamıştır. Fiziksel bedenin etrafını çevreleyen diğer bedenlerin tanımlarının içinde yer alan kelimeler ışığında plaseboya tekrar baktığımızda onun etkisinin özelliklerini daha ayrıntılı incelemek zorundayız.

Plasebo etkisinin özellikleri, üç nedenle dikkat çekicidir. Bunlardan ilki, plasebonun “deneye dayalı bilimsel tıbbın savlarının test edilmesine yarayan bir ilaç” şeklinde sağlık bilimlerinde yaygın bir kullanışı olmasına rağmen, plasebo etkisinin asla bu tanımla sınırlı olmadığıdır. Hatta öyle ki plasebo etkisini tanımlama gereği bile duymadan bazı hayvan deneylerinde bile plasebo kontrol grupları kullanıldığı görülmektedir.

İkinci özellik, Plasebo etkisinin olabilmesi için hastanın kendisine yapılanlardan habersiz olması gerekir ve hatta plasebo etkisinin en güvenilir biçiminde, hastayla birlikte hekimin ya da diğer meslek erbabının da bir bütün olarak yapılandan habersiz olması zorunludur. Plasebonun bu özelliğinin “hile”, “aldatma” ve “yalan”la bağlantılı olması ve plasebonun üçüncü dikkat çeken özelliğine de buradan geçilir. Plasebo etkisi, özellikle aldatmayı zorunlu görmesi yüzünden, tıbbi tedavi etiğine ilişkin son dönemde ilgilerin üzerine toplandığı bir odaktır. Oysa etik olarak şu sorunun tartışılmasına gereksinim vardır:

Hastanın aldatılmasını zorunlu kılan herhangi bir tıbbi tedavi biçimi haklı olabilir mi?

Tedavinin etikliğinin tartışılması mutlaka gereklidir ama sonuç olarak ortaya çıkan gerçek bizi çok başka bir soruyu tartışmaya götürür.

İnsan inandığında bedeninde ve beyninde neler değişmektedir ki bu inanç, sonuç olarak onu iyileştirmektedir?

Bu sorunun cevabını modern tıp ve bilim veremediği sürece cevabı fizik ötesinde(şimdilik kaydıyla!) yani manada aramaktan başka kaderimiz yoktur. Bu yüzden fiziksel bedenimizin üzerinde olduğu söylenen diğer bedenlerimiz konusunda biraz daha derine inmek gereklidir.

İnsan, bir dil, bir anlam ağı içine doğan ve sürekli onun içinde kalan bir varlıktır. Bilincinin açık olduğu her anda insan bir anlam dünyasının içindedir ve sürekli olarak yorum yapmakta, anlam üretmektedir. İnsanın bu yorumlama ve anlam üretme etkinliği yaşamına farklı renkler katar ve paradigmalar oluşturur.

İnsan hastalığına da bu hastalığı iyileştirmek için yapılan girişimlere de bir anlam ve bakış açısı yüklemektedir. Her insan, insan olması nedeniyle kaçınılmaz biçimde bu yorumsal üretimi yapmaktadır. Plasebo etkisinde belirleyici olan, tedavi sürecine katılan deneklerin herhangi bir şeyin “iyi geleceği”ni düşünmesi onun anlam ağına güçlü bir etken katmaktadır.

İnsanın bu düşünce ile yeniden yapılanması esnasında zihinsel bedeninde ciddi değişimler meydana gelir ve değişiklikler en altta bulunan fiziksel bedene kadar ulaşır. Spritüel bakış açısına göre çok kolay tanımlanan bu sav aslında bugünkü görüntüleme ve tespit çalışmalarıyla pozitif olarak da tespit edilmiştir.

Beynin fonksiyonları konusunda yapılan çalışmalarda manyetik dalga boylarının düşünce yoluyla değiştiğinin ispatı çoktan yapılmıştır ve bize geriye parçaları birleştirmek kalır. Beynin dalga boylarının değişmesi ile DNA’nın da değişim gösterdiği gerçeğini bir kez daha hatırlamak plasebonun etkisindeki mucizeyi anlamakta birinci yardımcımız olacaktır.

Pozitif bilim kaynakları Plasebonun etkisini hala çözülemeyen olaylar sınıfında ele almaya devam etse de, mevcut tıp bilgileri ve tedavi yöntemlerinin; hastalığa özgü etkenlerin dışında kalan diğer etkenlerin de çok önemli olduğunu kabul eden Fizyolojik Tıp anlayışına yaklaşarak gelişmeye devam etmesi zorunludur.

Bilimsellikten henüz uzak kavramlar olan umut, beklenti ve inanç gibi etkenlerin de değerlendirilebileceği bir tıp bilimi gelişirse; niye iyileşme beklentisi ve umudu fazla olanların olmayanlara göre tedaviden daha çok yararlandıkları açıklanabilecektir.

Plasebo artık bir sır olmaktan çıkmıştır ve her şey gibi onun da gizeminin anahtarı aslında yine kendi içimizdeki hakikatte saklıdır. Tıpkı yüzyıllar önce bir büyük insanın dediği gibi, her yol kendimize çıkıyor nedense…

Hararet nardadır, sacda değildir. Akıl baştadır taçta değildir. Her ne ararsan kendinde ara, Mekke’de Kudüs’te Hac’da değildir.-Hacı Bektaş-i Veli-

Yolumuz ışık olsun hep birlikte…

Nesrin Dabağlar

http://indigodergisi.com

GEN Mİ ÇEVRE Mİ? (NATURE- NURTURE)

Bugün artık bebek daha anne karnındayken tespit edilen hatalı genlerin değiştirilmesi ile yapılacak “genetik tedavi” tıp dünyasının en büyük hedeflerinden birisi haline gelmiş ve bu yolda önemli adımlar gerçekleştirilmeye başlanmıştır.

Sadece tıp dünyasının değil farmakolojinin, genetik mühendisliğinin ve biyoteknolojinin de araştırma alanına giren genlerin tespiti, değişimi ve tedavisi geliştikçe, temel bazı konuların tekrar değerlendirilmesine ve yeni bakış açılarına, hatta bilimde devrimlere sebep olmaktadır. Çalışmalar hayal gücünü bile aşan öyle noktalara varmaya başlamıştır ki, vaktiyle bilimsel ve teknolojik çalışmalara din adamları karşı çıkarken, bilim adamları artık kendi kendilerini durdurmak üzere aralarında anlaşmalara yapmaya başlamışlardır. Bu konudaki en önemli anlaşmalar insan embriyosu ile yapılacak çalışmalar ile ilgilidir.

Yeni doğacak bebek merakla beklenir “acaba kime benziyor” kaygısıyla…

Doğar doğmaz herkes bir fikir beyan eder, babasına, annesine ya da dayısına vs benziyor diye… İnsan bir taraftan ideal canlı diye tanımlansa da pek çok özelliği kritize edilerek iyi ya da kötü diye değerlendirilir. Fiziki kusurların yanı sıra, olumsuz huylar için de ayrıca değerlendirmeler yapılır ve hiç kimse yeni doğan bir bebeğin kötü diye tanımlanan fiziki, ruhsal ya da psikolojik özellikleri almış olmasını istemez. Eşler birbirlerine tahammül edemedikleri konulara atfen, çocuklarına kızdıklarında “kör olasıca babasına benzemiş” ya da “çekmez olası annesine çekmiş” gibi yargılarda bulunurlar. Kim değerlendiriyorsa iyi taraflar kendine, kötü taraflar kızgın olunan eşe mal edilir komik bir biçimde. Hala toplum içinde “anasına bak kızını al” hükmü geçerlidir. Önemli işler söz konusu olduğunda, şirketler alacağı elemanın diğer özellikleriyle birlikte geçmiş soyuna bile dikkat eder titizlikle. Siyasette atalarının bu konuda bir tecrübesi varsa adayların öne çıkma eğilimi vardır, tam tersi örneklerin çokluğuna rağmen. Pek çok başarılı babanın oğulları siyasette denenmiş ve başarılı olamamıştır oysaki. Eş seçimi konusunda özellikle mezhep ayrılıklarında aileler hala tutucudur, soylarının devamını düşünerek…

Epigenetik Değişimler

Bu konudaki ısrarlı bakışın sebebi, insanın gen yapısının atadan oğula miras olarak geçtiği bilgisidir. Biyologlar elli yıldır kalıtımın temel unsurunun DNA olduğunu söylüyorlarsa da, son yıllarda sadece DNA’nın kendisinin değil, molekülü etrafında meydana gelen karmaşık kimyasal değişimlerle, yani epigenetik değişimler ile de bir takım özelliklerin kuşaklar arasında aktarıldığını savunan bilim adamları mevcuttur. (Epigenetik, DNA dizisindeki değişikliklerle açıklanamayan, mitoz veya mayoz yoluyla aktarılan gen ifadesi değişikliklerini inceleyen bilim dalıdır.)Bu konuda yapılan çalışmalar genetik ile ilgili yazılan kitapların değişmesine yol açacak kadar önemli boyuttadır. Epigenetik kalıtım tezi ile ilgili çalışmalar İsrail, Fransa ve İngiltere’de halen devam etmekte. Konuyla ilgili ilk tezi İsrail’den Eva Jablonka 1995’re ortaya atmasına karşın o zaman pek kabul görmedi. Jablonka’nın tezi, zoolog Lamarck’ın da iki yüz yıl önce “koşulların etkisiyle doğanın insanlara kazandırdığı ya da kaybettirdiği özellikleri gelecek kuşaklar için sakladığı” teziyle aynı doğrultudaydı ve Lamarck’ın tezi o zaman Darwin tarafından kesinlikle reddedilmişti. Darwin evrim konusunda tartışılmaz bir otorite olarak görüldüğünden Jablonka da pek dikkate alınmadı.

Bu konuyu destekleyen eski bir çalışmada ise, İkinci dünya savaşı sırasındaki kıtlıkta doğan düşük kilolu bebeklerin devam eden soylarında da aynı düşük kilonun tekrar görülmesi dikkat çekiciydi. Koşullar iyileşmiş olsa bile doğan düşük kilolu ikinci ve üçüncü kuşak bebekler için klasik genetik teorileriyle bir cevap bulunamamış ve araştırma sonuçları rafa kaldırılmıştı. Klasik kalıtım kurallarına göre; sonradan oluşan koşullarla ilgili bu değişim, gelecek kuşaklara aktarılmamış olmalıydı.

2000’li yıllarda yapılan bir araştırmada çocukken çok iyi beslenen kişilerin torunlarının şeker hastalığına yakalanma riskinin çok yükseldiği tespit edildi. 9 -12 yaşları arasında yetersiz beslenenlerin torunlarının ise daha uzun yaşadığı gibi ilginç bir sonuç bulundu. Yine bir çalışmada 10 yaşından önce sigaraya başlayanların torunlarının obez olduğu saptandı. İlginç olan, çevresel faktörlerin yaptığı varsayılan değişikliğin birinci kuşakta kayıt edildiği ve ortaya çıkmadığı, ancak ikinci kuşakta mutasyon sonucunun gözlendiğidir.

Sorunsuz DNA

Birçok rahatsızlığın genetik olarak kuşaktan kuşağa geçtiğini kesinlikle bilmemize rağmen ruhsal rahatsızlıkların mutlaka ve mutlaka aktarıldığına dair kesin kanıt olmadığı kabul edilir. Birbirinden ayrı büyüyen ve ailesinde ruhsal rahatsızlık bulunan tek yumurta ikizlerinin, ayrı ve farklı ortamlarda büyüyen kardeşlerin izlenmesi ve incelenmesi bu konuda en önemli gözlem verisidir. Aynı ailenin içinde görülme sıklığı fazla olan bir ruhsal hastalığın geçiş aracı tek bir gen değil de genler grubu olarak biliniyorken, şimdi epigenetiğin de faktörlerin arasına katılması ile durum daha karmaşık bir hal almıştır. Epigenetiğe göre; atadan oğula aktarılan sorunsuz DNA değişmeden geçtiği halde, taşıyıcı başka proteinler sorunlu özelliği gelecek kuşağa taşımaktadır. Bu noktada hem DNA’nın, hem de DNA dışı taşıyıcıların değerlendirme kriterleri içine sokulması gerekmektedir.

Şizofrenide kalıtım durumu

Önemli bir hastalık olan şizofrenide kalıtım durumu incelendiğinde düşünülmesi gereken ilginç rakamlarla karşılaşırız. Şizofrenik bireylerin kardeşlerinde hastalığın görülme sıklığı %8, şizofrenik ebeveynin çocuklarında görülme sıklığı sadece bir ebeveyn şizofrenikse %12; her iki ebeveyn de şizofrenikse %40 dır. Şizofrenik bir bireyin eş yumurta ikizinde şizofreni görülme sıklığı ise %48′ e kadar yükselmektedir. Her şey sadece DNA’ya bağlıysa aynı genleri taşıyan kardeşlerin şizofreni oranı % 100 ya da buna yakın olmalıydı oysaki.

Bu tür inceleme ve sonuçlar; bize genetik hastalıklarda bile bütün aktarımların sadece genlere bağlı oluşmadığı konusunda yeterince kanıttır.

“Doğuştan taşıdığımız genetik miras mı, yoksa sonradan kazandığımız kültürel-çevresel etkenler mi davranışlarımızın şekillenmesinde önem taşırlar” ikilemini yıllardır tartışırız.

Doğa mı yetiştirme mi ( nature – nurture) tartışmasının, taraflardan biri lehine kesin bir cevabı yoktur ve insan doğaya karşı direnmeye ve kendini değiştirip pozitif geliştirmeye doğru hızla evrimleşmektedir. Bütün değişimlerin pozitif olmayacağı gerçeğinin tartışılmaz doğru olması noktasında, epigenetiğin ne kadar önemli bir konuyu incelediği önemlidir. Epigenetik, genetik bilimi içinde açılmış önemli bir parantez gibidir.

İnsanın davranışlarını genler mi, bilinç mi belirler veya hangi oranlarda belirler sorusunun cevabı, bizi hem bilim, hem ahlak konusunda bilgilenmeye zorlar. Bu bilgiler ise düşünce ve dinler tarihinin uzun yıllardır sürdürdüğü tartışmalara götürür. İnsan davranışlarını inceleyip nedenlerini aradığımızda, insanın kalıtsal yanının ne kadar davranışsal sonuçlara ulaştığını genetik bilimi bir ölçüde açıklayabilmiştir. Fakat insan var oluşunun, karmaşıklığı ve zenginliği dolayısıyla, basitçe genlerin etkisiyle açıklanamayacağı gerçeğini görmezden gelemeyiz.

Düşünce Gücüyle Değişme ve İyileşme Gerçekleşebilir mi?

Eskiden bilimdışı kabul edilen enerji dengeleme, düşünce gücü, şifalanma, telekinezi, uzaduyum, astral seyahat gibi bazı kavramlar artık modern insanda çok fazla ilgi uyandırıyor. Düşünce gücünün üzerinde yapılan çalışmalar ve yazılan kitaplar zaten eskiden beri var olan ama isimlendirilip bir konu başlığında sunulmamış bir kavramı ortaya koydu: “Bilinç ve düşüncenin değiştirebilme ve iyileştirme gücü”.

İnsan; kendi kendine telkin, iyiyi ve güzeli, başarıyı hedefleyip kendine çekme ve amaca odaklanarak mutlak gerçekleştirme yöntemleri konusunda doğal seyrinden çıkıp, bu konuda yazılan eserlerle, danışman ve rehberlerle karşılaşınca, bilinç ve düşünce alanında yükselen ani bir ivme gösterdi. Bilim- din- bilinç üçgeninin içinde kalan kendi gerçekliğini daha fazla değerlendirip, kendini kendi gücünle değiştirmeye başladı. Bu durum daha fazla ego sahibi olmasına neden olsa da, taşıdığı gücün farkında olması ile kendine daha fazla fayda sağlayabilmesi, insanlığın toplam ilerleyişi için de pozitiftir aslında. Dengelemesi gereken ego şımarıklığı, ilerleyen zaman içinde tabiatın doğal eleme yöntemi ile mutlaka doğru çizgiye çekilecektir. Evren kendi doğallığına ters gelen keskin köşeleri vakti geldiğinde düzeltmekte ustadır.

DNA ve psişik yetenekler

İnsanın kendini değiştirmesinin yanında, etrafında ona etki edecek binlerce maddi ve manevi etmen mevcut. Teknolojinin yaydığı manyetik alanlardan tutun da güneşin ısı ve ışığına, atmosferin değişen içeriğine, çevre ve gürültü kirliliğine, toplumun sosyal değişiminden doğan kötü olaylara, kişilerden aldığımız iyi, kötü etkilere kadar binlerce etki faktörü ile her an karşı karşıyayız. Kullandığımız sözcüklerin ve içerdikleri titreşimlerin bile DNA yapısını değiştirdiği de bilimsel olarak öngörülüyor.

DNA’nın yüksek iletişimsel yapısını da gözler önüne seren bir araştırmada DNA’nın protein üretmek için kullanılan %10’luk potansiyelinden geriye kalan %90’lık sözde işe yaramayan potansiyelinin psişik yetenekler için kullanıldığı hakkında önemli ipuçları içeriyor. Yaşayan dokudaki DNA özü, sözcüklere göre uygun frekanslara ayarlanan lazer ışınlarına ve radyo dalgalarına pozitif tepkiler veriyor. Bu şekilde, X ışınları ile bozulan genetik yapının onarılması bile mümkün oluyor. Ayrıca sağlıklı bir genin yapısı, sağlıksız genin yapısına aktarılarak yeniden sağlıklı bir yapıya ulaşılabiliyor. Böylece DNA’ya yapılan küçük bir müdahale ile iyileşme gerçekleştirilmiş oluyor. Böylece, kelimelerin ve düşüncelerin DNA üzerindeki gücü de bilimsel olarak açıklanmış oluyor.

Su kristalleri deneyi

Burada bir parantez açarak Masaru Emetu’nun su kristalleriyle ilgili inanılmaz çalışmasından bahsedebiliriz. Su kristallerinin düşünceleri, duyguları kaydettiğini ve değişip farklılaştığını kesin olarak ispatlayan bilim adamı, insanın %70’in su olduğu düşünüldüğünde olağanüstü bir bakış açısı yaratmıştır. Hücreler ve proteinler dolayısıyla bütün yapıtaşlarımız su olduğu için, DNA boyutunda da düşünce ve duygu ile değişebiliriz demektir.

DNA’ya Bilimsel Müdahale hangi Noktada

Bütün bu çalışmalar sadece genlerimizin doğasının değil, çevrede ve düşüncemizde oluşan her türlü koşulun değişim ve gelişim için bizi etkilediği kesinlikle ortaya çıkıyor. Üstelik bu değişimler sadece bizde oluşmakla kalmayıp bizden sonraki kuşaklara da taşınabiliyor. Bu taşınma seçiminin neye göre yapıldığı ise en kritik soru. Milyonlarca hatta milyarlarca etkinin sonuçları DNA’mızda ya da farklı hücre yapılarımızda depolanırken hangisinin bir sonraki kuşakta dominant görünüme kavuşacağı olasılığı sanırım matematikçileri zorlayan bir üslü çokluğu gösteriyor.

Çevredeki tüm materyaller, olaylar, bilinç ve hatta kelimeler bile DNA yapımızı değiştirirken, insanoğlunun bilimsel bilinçli müdahalesi sonucu genlerde yaratacağı değişiklikler, gelişim ve değişimin hızını katlayarak arttıracaktır. Buna örnek bir çalışmanın sonuçları yeni açıklandı ve belki de bilim dünyasında yeni bir çağın başlangıcı olacak.

Bilimadamları, DNA’ya özgü bilgi saklama özelliğine sahip bir molekül dizisi üretmeyi başardılar. Danimarka’nın Kopenhag Üniversitesinden Prof. Dr. Peter E. Nielsen ve ekibinin 15 yıllık çalışmalarının ürünü olan bu polimer meleküle PNA (Peptid Nükleik Asit) adı verildi. PNA molekülünün, DNA’nın hücrede üstlendiği genetik kodların saklanması ve çoğaltılması işlevini gördüğü açıklandı. Hücreye enjekte edilebilen PNA’nın bir başka özelliği ise 3’üncü sarmal olarak DNA’ya eklenebilmesi. Eklenen 3’üncü sarmal, DNA’ya destek olup hatalı proteinlerin üretilmesine engel olacak ve hasar görmüş DNA’nın onarılmasında etkin rol üstlenecek. PNA ile yapay yaşam oluşturulabilecek ve yaşam nasıl oluştu sorusunun cevabı verilebilecek

Nature – nurture tartışmasının dönüm noktası olabilecek bu keşif, her şeyi değiştirebilir. Genlerin aktarımına müdahale edilebilecek, hatalı gen üremesine engel olunabilecekse, insanın doğal seyrinin rotası değişecek demektir. Kendi fıtratımızdan çıkıp programlanan bir insan yapısına doğru gidiyoruz. Bir süre sonra doğacak bebeğimizi beklerken şimdiki kadar merak ve endişede olmayacağız. Doğacak bebeğin hatalı genlerini değiştirip, istediğimiz özellikleri yükleyip, bize daha az benzeyen çocuklar yaratacağız. “Anasına bak kızı al” deyimi tarihe karışacak.

Kendi kendimize nerede dur diyeceğimiz ise büyük bir meçhul!

Nesrin Dabağlar

www.indigodergisi.com’dan alıntıdır

KAYIP TANRILAR NEREDE

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Yaradılışımıza dair geleneksel öyküyü hepimiz biliriz. Adem ile Havva, yılan-iblis, yasak elma, Nuh tufanı, melekler, şeytan, günahlar, cennet- cehennem gibi olgularla dolu dine dayalı eski var oluş hikayelerinin karşısına Evrim teorisi denen ve bilimsel platformda ciddi kabul gören bir sav çıktığından beri, yaratılış öyküsü ile Darwinizm savaşır durur. Çünkü dinler, bir yaradan tarafından ideal olarak birden yaratıldığımızı, Evrim ise tek hücreden bugüne dönüşerek ve evrimleşerek uzun zamanda kendiliğinden oluştuğumuzu söyler.

İnsanlığın kökeni ve gelişimiyle ilgili bu alışılmış düşünceler, 21.yüzyıl adına artık yeterli görünmüyor ve Evrim’cilik ve Yaratışcılığın yazdığı geriye dönük olası senaryoların verdiği cevaplar, tarafsız beyinlerde soruların tam karşısına oturamıyor. Çünkü iki taraf tüm kanıtlarını sunsa da parçalar arasındaki boşluk, bugünkü insanın dünya üzerindeki geçmişini mantıklı bir düzleme koymamıza engel oluyor. Şüphesiz ki eldeki somut verilerle gerçeğin tamamına erişmemiz henüz söz konusu değil ama bu durum, bizim bazı olasılıkları yok saymamızı gerektirmiyor. Sıra dışı senaryoların gerçek olabilme ihtimalini düşünmeden edemiyoruz. Geçmişimiz üzerinde tartışmaya, düşünmeye, araştırmaya elbette devam edeceğiz, ta ki somut ve tam gerçeğe ulaştığımızı bütün insanlık olarak kabul edene kadar. Tabii ki mevcut sistemik rantlara tehdit oluşturan sıra dışı fikirleri dile getirenlerin tarihte başına gelenleri bilmemize rağmen…

Metafizik olguların; insanın yaratılışına dair geleneksel bilgilerin içinde, tek tanrı tarafından yaratılmışlık ya da Evrimcilik kalıbından taşan bambaşka bir savunusu var ki, o da insanın yaratılışında bir takım dış etkilerin bilinçli müdahalesi olduğudur. Güncel söylemiyle UFO’lar ya da uzaylılar tarafından ademoğluna etkilerde bulunulduğu düşüncesi son yıllarda çok fazla taraftar buldu ve işte bu noktada son elli yıldır yaratışçılık ve evrimcilik söyleminden çıkıp metafizik bir bakış açısına yönelme yolu açıldı:

İnsanoğlu geçmişte Dünya dışından etki ve müdahale görmüştür, bu müdahaleler hala devam etmektedir.

Biraz sıra dışı gelse de bu iddia çok ciddi kanıtlarla her geçen gün daha fazla gerçekliğiyle karşımıza çıkıyor. Öncelikle arkeolojik keşifler reddedilemez durumda artık. Özellikle son otuz yılda, öncelikle çok da ciddiye alınmayan Daniken’den sonra Sitchin ayakları daha yere basan iddialarda bulundu. 12.Gezegen’le başlayan kitaplar dizisi bize Nibiru ve Anunnakiler kelimelerini tanıştırdı. Sitchin’in Dünya kronolojisi olarak hazırladığı liste, şimdiye kadar bildiğimiz her şeyin üstüne çizik atıyor ve bambaşka bir senaryo yazıyor:

EVRİMİMİZ KENDİ DOĞAL YOLUNDA DEĞİL

Gökyüzünden yere inen tanrılar, maymun kadının yumurtası ile kendi spermlerinden bir Adamu yarattılar ve üreyen yeni ırkla yeryüzünde medeniyetler kurdular, şehirler yönettiler. Geçmiş uygarlıkların kalıntıları ve genlerimiz onların izlerini taşıyor. Dünyalı ırk, Göksel tanrıların medeniyetleri için kölelik yaparken, uzaylı tanrılar birbirlerine düştüler, kavgalar ve savaşlar sonucunda yeryüzünden çekildiler ve insanoğlunu kendi kaderinle baş başa bıraktılar.(ya da biz öyle sanıyoruz!) Ve hala bizi yine “gözlemeleri” ve kurtarmaları için dönmelerini bekliyoruz, Mesih, Mehdi, İsa ya da herhangi başka bir isimle…

Çözümlenen binlerce Sümer tableti sanki bir bilim kurgu filminin senaryosu gibi Sitchin tarafından önümüze atıldı, ister filmin kahramanlarından birini oynayın, ister sinema locasından patlamış mısır yiyerek seyredin! Seçim sizin…

Üstelik Sitchin bu konuda yalnız ve desteksiz de değil, Graham Hancock, Peter Thomson, D.S Allan gibi isimlerin arkeolojik ve kayıtsal araştırmaları mit olarak kabul edilen bazı gerçeklerin kabulünü sağlamaya yardımcı oldu. Çünkü sadece Sümer’ler değil, mevcut dinlerden önceki diğer eski mitlerin ve uygarlıkların gizemleri de, “dış müdahale” savunusunun altını hızla dolduran hikayeler içerir.

Uçan Tanrılar, insanla konuşan kanatlı melekler, gökyüzünde giden ateş arabaları, tanrının ateş saçan okları, denizin üstünde dolaşabilen, gökyüzünden insana korkunç seslerle seslenebilen tanrılar gibi mitsel olgular eskisi kadar hayal ürünü sayılmıyor artık. Hint – Maya – İnka –Sümer- Göktürk vb. bir sürü yaratılış efsanesindeki göksel etkiler, birbirinden epey uzak coğrafyalarda bile ortak noktalar taşır. Birçok efsane ve mit; köklerimiz ve medeniyetlerimizin başlangıç noktasında göklerden gelen bir takım sıra dışı tanrısal olgulardan bahseder. Bu hikayelerde dünyayı ziyaret eden göksel tanrıların, birbiriyle gökte savaştığı, insanlara teknik ve yaşamsal bilgiler verdiği, insanlarla cinsel ilişkiye girdiği, dünyada medeniyetler ve hanedanlıklar kurduğu anlatılır.

Dünyanın pek çok yerinde hala ayakta kalan olağanüstü mimari taşıyan eserlerin nasıl yapıldığı gerçek anlamda bir sır. Mısır’daki piramitler, Lübnan’daki Baalbek, Bolivya’da Titicaca gölü yakınındaki Tiahuanaco, Peru’daki Machu Picchu, Kamboçya’daki, Angkor Wat tapınağı, Meksika ve merkez Amerika’daki büyük tapınaklar, Çin’deki piramitler örnekleri teşkil etmektedir. Türkiye’deki 8000 yıllık Çatalhöyük’te son derece iyi parlatılmış obsidiyen ayna, modern teknoloji ile yapılabilecek küçük delikleri olan taş boncuklar ve madenlerin eritilip kullanılması ile ilgili mevcut bilimin kabul ettiği hiçbir mantıklı açıklama yoktur. Somut arkeolojik eserler kadar bilim, matematik, astronomi, takvimler ve ezoterik bilgiler ile ilgili ilk kaynakların yolu hep gökyüzünden gelen tanrılara çıkar.

ANUNNAKİLER KİMDİ?

Birçok uzman ve araştırmacıya göre Sümer tarihindeki anlatılar Tevrat’a oradan da İncil’e aksetmiştir. Ve Sümer yazıtları “dış müdahale”nin en ayrıntılı kanıtlarıdır. Sümer’lere göre; Güneş sisteminin bizim tanımadığımız bir gezegeni olan Nibiru ‘dan gelen Anunnaki’ler dünyadaki altını çıkarmak üzere işçi yaratmak istemiş. Dünyadaki ilkel dişinin yumurtası ve Anunnaki spermlerinin birleştirilmesi ile laboratuar koşullarında oluşan zigot, (bugünkü tüp bebek) taşıyıcı Nibiru kadının rahmine yerleştirilmiş ve güçlü maden işçisi yaratılmış (homo sapiens sapiens olduğu düşünülüyor). İlk yaratılan erkeklerden sonra taşıyıcı annelerin zorlanması sebebiyle kendi kendilerine üresinler diye ilk Adamu’nun hücrelerinden dişisi yaratılmış. Bu ilk yaratılan Anunnaki – insan melezi çiftinin kutsal kitaplardaki Adem ile Havva olduğu iddia ediliyor.

Kendileri kadar uzun ömürlü ve zeki olmasını istemedikleri Adamunun yüzünden, Niburu’nun devrik komutanı Anu’un oğulları (Anu dünyayı iki oğlu arasında paylaştırmış) Enlil ve Enki birbirlerine düşmüşler. Yeni oluşan insan ırkına yardım eden tanrı Enki olmuş. (zira Adem onun genlerini taşıyormuş) Adem ve Havva dünya yüzünde çoğalmış ve Anunnakilerden öğrendiği bilgilerle medeniyetler yaratmış. Sitchin’in kronolojisinde 300.000 yıl öncesinde başlayan bu yeni ırk M.Ö 11.000 de oluşan Tufana kadar, ilkel işçi Adamu’dan, düşünebilen, konuşabilen, üreyebilen, olağanüstü kentler kuran, astronomi öğrenen, matematik bilen, tanrıları adına savaşabilen, tanrılara benzemek için gökyüzüne çıkmanın ve ölümsüzlüğün sırlarını bulmaya çalışan, dünyasal hırsları olan insana dönüşmüş.

11.000. yılda olan (kaçıncı olduğunu tam bilmediğimiz) Tufanın sebebi; Sümer yazıtlarına göre geçiş gezegeni olan Nibiru’dur. (Yörüngesi 3600 yıldır) Onun geçişinden oluşan çekim alanından dünyada meydana gelecek etkiler Anunnakiler tarafından bilindiği için dünyalı Zuisudra, (muhtemelen Enki’nin dünyalı bir dişiden olan oğlu) Enki tarafından gizlice uyarılmış. (Enlil yaratılan Adamu ırkının yok olmasını istiyormuş) Zuisudra kendisi ve diğer canlılar için Enki’nin tarif ettiği gibi bir gemi yapmış. Tufan sonrası ise nehirlerin taşan sularına bentler yapıp, tarım ve yerleşim için Zuisudra’ya ve beraberindekilere yardım etmiş. Medeniyet yeniden oluşturulmuş ve tarım yeniden başlatılmış. Yeni medeniyet döneminde de kardeş komutanlar arasında devam eden güç ve paylaşım sorunları bitmek bilmeden uzun sürelerce devam etmiş hatta dünya üzerinde bilinen ilk Nükleer savaşa (Sodom ve Gomora) neden olmuş. Bugün kutsal kentler olarak bilinen pek çok şehir o zamanın uzay üstleri ve kritik komuta merkezleriymiş.( özellikle Kudüs) Altının üretim, kontrol ve ulaştırma merkezleri olmak üzere kurulan şehirlerde savaşlar olmuş. Sina çölünde bugün bile izleri olan ve uzaydan görülebilen etkiler bırakan savaş medeniyetin de sonunu getirmiş ve Anunnakilerin (M.Ö2023) dünya yönetiminden çekilmesine neden olmuş. Tevrat’ta Anunnakilerin adı Nefilimler olarak geçer ve İngilizceye “devler” olarak çevrilmesine rağmen gerçek kelime anlamı “gökten inenler” ve “gözcüler”dir.

Anunnakiler, yeryüzünden çekilirler fakat bıraktıkları ezoterik bilgiler binlerce yıl pek çok kültürün ve topluluğun içinde şifrelenerek saklanır. Bu grupların içinde Simyacılar, Mecusiler, Kabalistler, Gnostikler, Şövalyeler ve masonlar vardır. Masonluğun kurucusu kabul edilen Hiram Abif, 3000 yıl önce Küdüs’te Solomon tapınağını yaparken gerçek Anunnaki ile İsrailoğullarının YHVH adını verdiği tanrı arasındaki bağlantıyı biliyordu. Bu bilgisi yüzünden İsrailoğullarıyla ters düştüğü için öldürüldü. Ve bu bilgilerin hala sır olarak Masonlarda olduğu söylenir.

Eski mitlerden sonra var olagelen dinlerde ise dış dünya müdahalesi peygamberler aracılığıyla devam eder. Örneğin Ezekiel peygamber “ alevli bir arabayla” yukarıya kaçırılmıştır. (İncil 8. bölüm) Nuh ve Enoch’un da uzaya götürüldüğünden bahsedilir. Kutsal kitaplarda ve dinlerde yer alan Tanrı, melek, şeytan, günah, cennet, cehennem gibi olguların ilk çıkış noktaları dünya dışı varlıkların dünyalı ile oluşan ilişkisi sonucu meydana gelen olaylardadır.

Uzaylı tanrılar kendi aralarında paylaşım ve iktidar kavgaları yaparken insanoğlu da bu kavgalardan nasibini farklı şekillerde almış. Kendi bilinci yükseldikçe bağımsızlığı için verdiği tepkiler ortaya çıktıkça dost olan Anunnaki’lerden de yardım almaya devam etmiş. İyi tanrılar insana yardım ettiği için kötü tanrılar tarafından sürgüne gönderilmiş ve tarih her seferinde kazanan tarafından yeniden yazılmış.

Tanrıların çekildiği M.Ö 2023 den itibaren dünya çok hızlı değişimler gördü ve terk eden tanrıların adını kullanıp korku yaratarak, Adem ırkını kandıran güç merkezleri, kendi aralarındaki ittifaklarla 4000 yıl içinde inanılmaz ilerleme kaydettiler. Güç sahibi olanlar kiliselerle işbirliği yaparak yeni icatları kendi lehlerinde kullandılar. Zenginleştikçe halkı etkisiz hale getirdiler, aç kalmaktan korkan işçi sınıfı oluştu. Batı dünyası yüzyıllarca kilise engizisyonu altında inledi, binlerce kadın yakıldı, milyonlarca insan eğitimden, bilgiden uzak kaldı, bilgilenmeyi günah saydı. Bilimin, politikanın para tuzaklarına düşmesiyle oluşan dar görüşler, metafizik deneyimleri anormal, bilincin en önemli unsurlarını ise paranormal olarak karaladılar, bireysel bilinç uyuşturuldu ve toplu bilinç geriledi. Resmi ve maddeci bilim endüstriyel gücün elinde uşak oldu. Şehirsel yanlış büyüme, otobanlar, kutu gibi binalar, fabrika ve maden atıkları, çöpler, gürültü ve kirlilikle uçan araçlar doğal eko sistemimizi yok etti. 21. yy girdiğimizden beri kuantum düşünce ile fizik; bilinci yeniden keşfetmiştir, psikoloji insana bütünsel açıdan odaklanmıştır, tıp kendi kendini iyileştirme gerçeğiyle karşı karşıya kalmıştır. Doğal bilim, spiritüalizm, felsefe hak ettiği yere çıkmaya başlamıştır.

Metafizik ve tarihsel kayıtlara göre insanoğlu var olduğundan beri fiziksel olmayan varlıklardan bilgi almış, görüntüler görmüş, sesler duymuş eterik ya da etten kemikten varlıklarla karşı karşıya gelmiştir. Bu bilgilerin doğruluğunu kabul etmeden önce gerçekliğini kontrol etmeliyiz ve bunun yolu tüm bilgi felsefesi yöntemlerini verimli şekilde kullanmaktan geçer.(epistomoloji) Epistomoloji ise bizi eski mitlerden, kutsal kitaplardan, gen bilimden, coğrafyadan, arkeolojiden, tarihten, dilbilimden, astronomiden metafiziğe kadar geniş bir yelpazede gezdirir.

Bu gezintilerden birisi de DNA çalışmalarının takibidir. Science dergisince “kafa karıştırıcı buluş” olarak adlandırılan bir açıklama yapıldı. İnsan genetik yapısında bulunan 223 genin, genetik evrim ağacında bulunması gereken evrimsel öncelleri yoktu! İnsan, bu genleri nereden almıştı acaba? Bakteriden omurgasızlara ve nihayet modern insana doğru uzanan evrimsel gelişmede, bu 223 gen omurgasız aşamada hiçbir biçimde yoktu. Bu nedenle, bilim adamları bu genlerin varlığını açıklamakta zorlanıyorlar ve tahminlerde bulunmaktan başka bir şey yapamıyorlar. Daha önce yapılan çalışmalarda Mitokondriyal DNA ile yapılan tespitlerde tek bir kadından ürediğimiz kesinleşmişti ve 223 farklı gen açıklaması ile Evrim teorisi bir yara daha aldı.

Bilimsel çalışmalar birbirinden ilginç sonuçlarla her geçen gün dünya dışı varlıklar mitine bizi biraz daha yaklaştırırken son yıllarda raporlanan UFO olayları resmi olarak ülkelerce kabul edilmeye başladı. Geçtiğimiz yıl ülkemizde (Kumburgaz) Yalçın Yalman tarafından çekilen UFO görüntüleri araştırmalara göre bilinmeyen varlıklara ait. Kabul edilen bilinç henüz dünya dışı yaşamı kabul etmese de evrendeki yerine ait parçaları bir araya getiren yenilikçi ve bağımsız düşünürler çok boyutlu, bilinçli, çok varlıklı bir evrende yeni bir kozmolojiyi gözümüzün önüne seriyor.

Matematiksel gerçeklere göre de evrende yalnız olmamız mümkün değil. Bütün kanıtların gerçekliğine rağmen insan tarihinde gelişmiş dünya dışı varlıkların etkisini yok sayıp başımızı kuma gömmeye devam edebilir miyiz? Yoksa çok boyutlu ve bizden başka varlıkların da yaşadığı evren gerçeğini kabul etmeye başlayacak mıyız? Türümüzün bölünmüş kişiliğini doğal bütünümüze tamamlamaya çalışacak mıyız?

Kayıp Tanrılar acaba şimdi neredeler, bizi ziyaret etmeye devam ediyorlar mı?

Bekleyip göreceğiz…

Nesrin Dabağlar
İNDİGO DERGİSİ

AYNI TENGRİNİN ÇOCUKLARI

Türklerle Kızılderililerin ataları aynı mı?

İnsanların birbiri ile iletişim kurmasının en bilinen yolu konuşmaktır ve bunun aracı da dildir… Dilin söylediğini unutmamak ve duymayanlara aktarabilmek için “yazı” denen sembolleştirme yöntemine ihtiyacımız vardır. Yeryüzünde bugün mevcut olan yüzlerce farklı dil ve yazı; aynı atadan geldiğine inanılan insanı ne yazık ki “iletişimsizlik” konumuna düşürmüştür. Evrensel dil yapılma çabasında olunan İngilizcenin, ‘ Tüm’ halkları birbiri ile nasıl iletiştirdiği ise tartışılır bir konu bence…

Yazı ve semboller olarak elimizde bulunan tüm kaynaklar şimdiye kadar doğru yorumlanabilmiş midir?
Bizim klasik bilgilerimizle uygarlık tarihimiz 6.000 yıla dayanıyor olsa da, acaba tüm gerçek bu kadar mıdır?

İlk yazıyı Sümer’ler mi kullandı gerçekten?

Sümer’lerin kendi dillerine ait sesleri semboller halinde tabletlere geçirmiş olmaları ve bunun çözümlenmesine kadar geçen 5500 yıl, insanın var oluş cetvelindeki bütün uygarlığı temsil etmekte yeterli midir?

Yazının Sümerlerden intikal ettiği söylenen; Akadlar, Elamlılar, Babilliler, Asur, Hitit ve Urartu sıralaması ve dağılımı ne kadar doğrudur?

Bu soruların sayısı epeyce arttırılabilir.

Aslında son yıllarda bilinen bazı gerçeklerin o kadar da “ gerçek” olmadığı yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlasa da, Arkeolojik yaş tespiti için kullandığımız eski metotların yerini alacak yeni yöntemler, geçmiş tarihimizin yeniden yazılmasını sağlayana kadar bazı şeyler sadece iddia olmaktan öte geçemeyecek bir süre daha.

Bu iddialardan bir tanesi var ki çok ilginçtir:

Türkler ile Kızılderililer’in ataları aynı (mı)?

Asya’da uygarlık yaratan Türkler ile Amerika kıtasında yaşayan eski uygarlıklar Maya- Aztek- Olmek uygarlıkları arasında sembollerle başlayan benzerlik, bir sürü konuda şaşırtıcı noktalara ulaştı.

Asya’da Hitit Güneşi olarak bilinen semboldeki TENGRİ (yani evrenin her yerindeki tanrı) ile Maya ve Aztek tanrısı Quetzalcoatl ‘ın sembolü arasındaki benzerlik karşılaştırmaya değer. Hele bu tanrının adını “kutsal katlı” olarak okuduğumuzu düşünürsek anlamsal ve sembolik benzerlik iyice artar. (Kutsal katlı, Tengri ile aynı anlamdadır)

Maya ve Aztek tanrı isimlerinde Türkçe ile başka hoş benzerlikler de mevcuttur.

Chac: Yani “Çak” Mayaların yıldırım ve şimşek tanrısıdır. Çak şeklinde okunan bu sözcük halen bile dilimizde “Şimşek çaktı” şeklinde varlığını sürdürmektedir.

Kinich Ahau: Maya güneş tanrısıdır. Kinich veya Küniş, Türkçe “Güneş” kelimesi ile neredeyse birebir aynıdır. Eski Türk inancında “Künhan” Güneş-Han adı kutsal güneşe verilen isimlerden biridir. Ahau ile Han sözlerinin yakınlığı ise dikkat çekicidir.

Xiuhtecuhtli: ateş ve zaman tanrısıdır, çifte göreve sahiptir ve çifte kutlu olarak okunabilir.
Tezcatlipoca: Tez = hızlı, Katlı = Kat eden (hareket eden) ve B den P ye dönüşümle Bora sözü “poca” şeklini almış olabilir. Tezkatlıbora rüzgâr tanrısıdır.
Xochiquetzal: Güzellik ve çiçek tanrıçası idi. Burada “quetzal” sözünün kutsal olduğunu Xochi’nin çok olduğunu kabul edersek bu durumda “Çokkutsal” adı ortaya çıkmış olur.
Aşağıda sıralanan Kızılderili dilinde kullanılan kelimeler ile Türkçe arasındaki benzerlikler gerçekten dikkat çekici.

Yat-kı: yatılan ev

Tamazkal: Hamam, temiz kalmak

Yanunda: yanında

T- sün: uzun

Misssigi: Mısır

Tepek: tepe

Hu: selam

Türe: töre

Tete: dede

Atış-ka: ateş

Aş- köz: yemek

Yu: su

Yu-mak: yıkamak

Köç: göç

Tekun: tekin

Atağ: ata

Yaşıl: yeşil

Çakira: çakır

Kün: Gün

Atapaskan: Kızılderili kabilesinin adı

Ata-Hualpa: Son Maya kralının adı

Kalakmul, Uaxactun, Kopan: Maya şehirlerinin isimleri

Kızılderili kelimeleri ile Türkçenin karşılaştırıldığı bu birkaç örnek dışında Fransız dilbilimci Dumesnil, Kızılderililerin kullandığı 320 kelimenin Türkçe ile aynı olduğunu tespit etmiştir. Tarihçi Ord.Prof. Denis Sinor’ un araştırmalarına göre, töre, kültür, inanış, din, semboller, dil ve gelenekler arasında çok ciddi benzerlikler mevcut. Bazı bilim adamı ve tarihçilere göre genetik incelemelerde de ciddi kanıtlar tespit edilmiştir. (Gen araştırmaları etiklik açısından genellikle gizli yapıldığı için kaynaklarımız sınırlı ne yazık ki.)
Türk kelimesinin tarihine baktığımızda Sümer tanrıçası İnanna ile karşılaşırız, tıpkı Anadolu kültüründe olduğu gibi…

Tarihteki araştırmalara göre Kızılderili gelenekleri ile Türk gelenekleri arasında aşağıda listelenen benzerlikler tespit edilmiştir.

Sümer Tanrıçası İnanna’yı sembolize eden “Ay kayığı”simgesi olan hilal şeklindeki, boğaza takılan kolyeye Tork denilmektedir. (Anadolu’da Hitit devleti kurulmadan evvel yaşayan Tork-lar (Torkom) Hitit devleti sonrası kralları Pamba devrinde Hititlere boyun eğmek zorunda kalmışlardı.)

Tork isimli, hilal şeklinde kolyeyi tıpkı Torkom’lar gibi Bozok kabileleri olan sarışın Kızılderili kabilelerinden Navajo’lar, Şanı’lar, Ocibya’lar kemikten yapılmış olarak boyunlarına takmaktadırlar. Bu “Tork”ları, Çokta Kızılderilileri hilalin ortasına yıldız koyarak göğsü kaplayan geniş bir Ay yıldız kolye olarak kullanırlar.

Mayalar kendi dillerine aynı bizim ifademizle Mayanca demektedirler. Maya’ların Orta Amerika’daki önemli yerleşim yerlerinden olan “Yuka-tan” isminin Türkistan’ın Yok-Tan bölgesinden gelme olduğu anlaşılmıştır. Bu bölge Sümer Türklerinin Mezopotamya’ya göçmeden evvelki yerleşim sahası idi…

Tahiti adasına ayak basan Kaptan Cook Kızılderililerin başlarına taktıkları çiçekten başlığa Türk adı verdiklerini 1769 yılında tespit etmiştir.

Fiji adalarında Rotuma yerlilerinin dillerinin Altaik dil olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca Endonezya adalarının dillerinin de Altay dillerinden olduğu anlaşılmıştır.

Doktor kelimesi yerine Ah-men, kırık çıkıkçıya Kak-bak, şifacı hekime Ah-bak, çocuk doğurtan ebeye ilk-alan-zah derlerdi. Bütün Altaylılar gibi Kızılderililer birbirlerine amca, baba, teyze, hala, ağabey diye hitap ederler. Maya Kızılderililerinde 1878 yılında el öpme adeti tespit edilmiştir.
Mohavk Kızılderilileri uzun eşek oyunu da dahil 12 Anadolu oyununun 11 tanesini bilmektedirler. Güreş ise bütün Kızılderili kabilelerinde dua ile başlanılan en önemli ata sporu olarak tatbik edilmektedir.

Anadolu Türklerinin parmaklar arasına sicim gererek oynadıkları sicim oyunu Atapaskan ve Keçuva kabilelerinde de oynanmaktadır. Üstelik figürler ve isimler de aynıdır. Eğer Anadolu’da bir figüre yıldız deniliyorsa, Kızılderililerde de yıldız denmektedir.

İnka’lar kök sülalesine “Ay-ullu” yani ulu soy demekle beraber, kendi yöneticilerine Kur-Hakan demekteydiler.

İnka’lar çocuklarına bir kahramanlık gösterene kadar ad vermezlerdi. Ad verme işlemi merasimle yapılırdı bir kişi ölene kadar bir düzine ad ve nam sahibi olabilirdi. (Dede Korkut Hikayelerinden Boğaç Han’ın Hikayesini hatırlatıyor.)
Kına yakma bütün Kızılderili kabilelerinde, Anadolu ve Orta Asyalı Altaylılar gibi uygulanmaktadır. Beşik kertmesi töresi aynı şekilde yaygın bir töredir.

Loğusa kadın bütün Altaylılar gibi kutsal sayılırdı. Loğusanın kırkını yaparlardı. Ölülerini bütün Altaylılar gibi, silahları ve atı ile birlikte “Kur-gan”lara gömerler. Kan davası bir töre olarak uygulanırdı.
Mayalar ölüm yıl dönümünde Yıl aşı verirler, cenaze törenlerinde erkekler yüzlerine kara boyalar sürerlerdi.

Toltek Kızılderililerinin gebelik ve bereket tanrısı Tez Katlı Poka (Tez katlı boğa)dır. Kızılderililerde cennet ve sırat köprüsü kavramı vardır. Cennete Vakui (Akui-(Altından ırmaklar akan yer) derlerdi.

Siu Kızılderilileri’nin 1870 yılı sonlarında Papıti, Muhave, Kalamat, Şoson, Irok gibi kabilelerinde “Hu” çekerek Bektaşi semahlarına benzeyen ayinler yaptıkları tespit edilmiştir.

İnkalarda Kopuz benzeri bir saz kullanıldığı tespit edilmiştir. Aztek ve Mayalar Ç-şıra (şıra) isimli içki içerler. İnkalar ise bu içkiye Çira derlerdi.

Tarihte Türklere ait heykel başları
Meksika’da Parque Muzesindeki Olmec heykel başları

Bu ilginç benzeyişlerin gerçek sebebi ne olabilir?

Peki ama dilde, sembolde, dinde, kültürde bu kadar benzeşmemiz biraz şaşırtıcı değil mi? Biz daha motorlu gemileri ve uçağı yeni bulmuşken, binlerce yıl önce aradaki koskoca Pasifik Okyanusu nasıl aşılabilmiş ve aynı genlere, aynı dile, aynı törelere, aynı törenlere, aynı sembollere nasıl sahip olmuşuz acaba?
Bu sorunun cevabını ararken karşılaştığımız kaynaklar bize şimdiye kadar öğretilen tarih bilgisinin eksiklerle ve yanlışlarla dolu olduğunu göstermeye yetiyor bence. Resmi tarihte bulunan eksiklikler, maddesel kanıtların yokluğundan kaynaklanmaktadır ama Dilbilim söz konusu olduğunda dillerdeki benzeyişler yeterince kanıt olmalıdır.

Atatürk’ün ilgisi

Yıllar öncesinde Atatürk’ü epey heyecanlandıran bir araştırma Türkiye’de ortaya çıkabilmek için yıllarca beklemek zorunda kalmıştır. Türk tarihinin ve coğrafyasının araştırılmasını isteyen Atatürk, ilkel diller uzmanı ve tarihçi-diplomat Tahsin Mayatepek’i görevlendirmiş ve ömrünün son yıllarında ilginç kaynaklara ulaşmıştır. Mayatepek’in sunduğu ön raporda Güney Amerika uygarlıklarından Maya uygarlığının dil ve kültürleriyle Anadolu ve Orta Asya kültürleri arasındaki benzerlik dikkat çekiciydi. Süreci inceleyip Atatürk’e raporlar halinde iletmesi için 1935’de Meksika’ya maslahatgüzar atandı ve Arkeolog William Niven’in Meksika’da yaptığı kazılarda bulduğu yaklaşık 15 bin yıl öncesine ait tabletlerin deşifrelerinden ve ardından James Churcward’ın Hindistan’da bulduğu benzer tabletlerin çevrilerinden Atatürk’ü haberdar etti. Sağlığının bozuk olmasına rağmen Atatürk, Türkiye’ye getirilen kitaplarla çok ilgilendi ve hızlıca çevirilerini yaptırıp, bizzat kendisi geceler boyu okuyup üzerlerinde notlar aldı. Halen Anıt kabir’de bir kısmı sergilenen kitaplar ancak 2000 li yıllarda Türkçeye çevrilebildi. (Kayıp Kıta Mu , Mu’nun Sembolleri)

Günümüzde bile bilimselliği hala tartışılan adres, MU kıtasından başka bir yer değildi. Mu kıtası üç büyük kara parçasından oluşuyordu, günümüzde küçük adacıkların olduğu bölgede dört ayrı ırk, tek tanrılı bir din, sembolizme dayalı bir öğretim sistemi ve gelişmiş bir uygarlık mevcuttu. Kıtadaki uygarlık devam ederken Asya’da ve diğer kıtalarda koloniler kurmuşlardı. Bu kolonilerden bir tanesi de Uygurlardı.

Azımsanmayacak sayıda bilim adamına, mevcut ve geçmiş medeniyetlerdeki pek çok ortak noktanın kaynağının Mu kıtası olduğunu düşündüren kanıtlar ciddiye alınmayacak gibi değil. Sadece yazılı kaynakların değil, imgelere ve simgelere dayanan kültürel tarihin de incelenmesi bugünkü geçmiş tarih bilgimizin değişmesini sağlayacaktır. Buzul çağından önce yani, günümüzden 30.000 ile 15.000 yıl öncesi göçlerle oluşan Maya, Aztek, İnka kültürlerinin incelenmesi, efsanelerinin tekrar gözden geçirilmesi bakış açımızı mutlaka değiştirecektir.

Mu kıtasının Pasifik Okyanusta batacağını anlayan uygarlığın yaşamın devamını sağlayabilmek için diğer kıtalara göçler yaptığı Dil ve kültür araştırmalarında ortaya çıkmaktadır, tıpkı yıllardır konuşulan Kızılderililer ile Türkler arasındaki benzeyişler gibi…

İstanbul Üniversitesi Mezunları Derneği USA (IEMEZUSA) 26 Ocak tarihinde New York’ta İki kültürün benzerlikleri konusunda bir panel düzenledi:

Türk dünyası ile Kızılderililer arasındaki ortak bağlar?

Panel konuşmacıları:

Prof. Türker Erdoğan (George Washington Üniversitesi), Prof. Timur Kocaoğlu (Michigan Devlet Üniversitesi), Araştirma Profesörü Marjorie Mandelstam Balzer (Georgetown Üniversitesi & Eurasia Antropoloji ve Arkeoji Dergisi Editörü), Doçent Carol Lujan, Ph.D , (Amerikan Kizilderilileri Araştirma Bölümü, Arizona Devlet Üniversitesi)

Diliyorum ki; Milliyetçi bakış açılarının o ince tehlikeli çizgisinde sınırlı kalmadan, sadece Kızılderililer ile Türk dil ve kültürlerinin değil, bilinen eski uygarlıkların bıraktığı tüm maddesel ve sembolik kanıtlar, bütün dünya ülkelerinin katılacağı geniş kapsamlı sempozyumlarla araştırılır ve Mu Kıtasının gerçekte var olup olmadığı anlaşılır bir gün…

MU kıtasının var olduğu iddiasını savunan kaynaklar:

Dr. William Niven’in 1921-1923 yılları arasında keşfettiği, günümüzde Mexico Müzesi’nde bulunan 2600 tablet. Yucatan’da hazırlanmış eski bir Maya kitabı olan ‘Troano El Yazması’. (British Museum’da bulunmaktadir) Maya kitabı olan Cortesianus Kodeksi. (Bugün Madrid Ulusal Müzesi’nde bulunmaktadır.) Paul Schlieman tarafından Tibet’teki bir Budist tapınağında keşfedildiği ileri sürülen “Lhassa Belgesi”. Yucatan’da (Meksika) Churchward’un batan Mu kıtasının anısına inşa edilmiş olduğunu ileri sürdüğü Uxmal tapınağındaki (bana uç mahal kelimesini hatırlattı nedense) yazıtlar. Bu tapınaktaki yazıtlarda “geldiğimiz yer olan Batı ülkelerinin anısını korumak için inşa edilmiştir” ifadesi bulunmaktadır. Meksiko şehrinin 96 km. güneybatısında yer alan Xochicalo Piramiti yazıtları. (Bu piramit, üzerindeki yazıtlara göre, “Batı ülkelerinin yıkımının anısına” inşa edilmiştir. ), Perezianus ve Dresden kodeksleri.

Kaynağımız neresi olursa olsun hepimiz aynı Tengri’nin çocuklarıyız!

NESRİN DABAĞLAR indigo dergisi