Sevgili Dostlar;
Bu başlık altında yeni bir yazı dizisine başlıyorum. Dünyadaki çoğu yabancı ünlü şahsiyetlerin aslen Türk olduklarını göstereceğim. Bunların kimi Müslüman, kimi başka bir dinden kimi de ateist.
Sanıyorum böyle bir çalışma şimdiye kadar Dünyada yapılmış değil. Alanında ilk olan bir çalışmadır. Gözlerinize inanamayacaksınız!
Artık ezberlerimizi bozma zamanı geldi. Hazır olun. Tarih yeniden yazılıyor.
İlk olarak çok ünlü bir kişilikle başlayalım;
Hz. Muhammed Türk müydü?
‘Hz. Muhammed’in kökeni ve Ehl-i beyt’in Türkler tarafından neden bu kadar sevildiği hakkında bazı bilinmeyenleri sizlerle paylaşmak istedim..
Hazreti Muhammed, Hz İbrahim’in soyundandır. Hz. İbrahim ise, Sümer kavmine gönderilen bir peygamberdir.
Sümerler hakkında yapılan bir çok bilimsel araştırma sonucunda, Sümer ırkı yerli ve yabancı Sümerologlar tarafından Türk ırkı (Turani bir ırk) olarak kabul edilmektir. ( Örneğin, dünyaca ünlü Sümerolog Muazzez İlmiye Çığ’ın araştırmalarına bakılabilir)(Muazzez İlmiye Çığ’ın Bilim ve Ütopya dergisinin Nisan 2009 sayısında bu konuda yayınlanmış yazısına bakılabilir. kutadgu)
Sümerler mezapotomya milletlerinin genel adıdır. abi. ad, semud ve ba’al kavimlerinde oluşmuşlardır. Hz. Muhammed(s.a.v) efendimizin kökeni Araplarda Adnani’ler diye geçen Arap kökenli olmayıp ‘Araplaşmış Arap’ diye tabir edilen bir kavimden gelir..
“…Araplar bendendir, ama ben Arap değilim…” Hadis-i Şerif’i belki de bu gerçeği açığa vurmaktadır.
Ve ilginç olan yapılan araştırmalar sonucunda Adnanilerin aslında beyaz bir ırk olduğu görüldüğüdür (esmer tenli Arapların aksine)
Yine, Hz. İbrahim’in oğlu, Hz İsmail’in soyundan gelen, Hz Muhammed’de bir çok hadis kaynağında kendi soyunu İbrahim(a.s)’a dayandırdığını görürüz.
Hz. İbrahim’in iki oğlundan, Hz İsmail Mekke’de yaşamış ve orada vefat etmiştir. Hz İbrahim diğer oğlu İshak Kudüs’e gitmiştir. Burada hemen belirtmek gerekir ki, Bütün peygamber’lerin soyu, ve Hz. İbrahim’in soyuna dayanır. Bu Hıristiyan, Yahudi ve dahi birçok semavi dinde böyledir. Ve Dinler arasında bu konuda bir çelişme yoktur.
Beklide Hz. Muhammed bu nedenle bir hadis-i şerifinde “..Kendisinin her kavimle bir akrabalığı olduğunu..” söylemiştir.
Hz. Muhammed’in, Neden Medine’ye hicret ettiği de çok önemle üzerinde durulmalıdır. Peygamberi medineye bizzat davet eden İsrail oğullarından Yahudi olan, Evs ve Hazrec kabileleri Sümer asıllı Yahudilerdendi. Yani (Yahudi olan hazar Türkleri gibi), Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. (Bu konuda yazara katılmıyorum. Hz. Muhammedi Medineye davet eden Evs ve Hazrec, yani Hicretten sonra ENSAR(yardım eden) olarak adlandırılacak Medineli kabileler yahudi değildi. Medineli Yahudiler ayrı bir grup oluşturuyordu. Yanlız bu Evs ve Hazrec kabileleri Sümer kökenli Türkler olabilir! Unutmayalım Biz Türklerin çok saygı duyduğu İstanbuldaki Eyüp Sultan Hz. de Medineli ve Ensardandı, yani Türk asıllı olma ihtimali var. Türklerin alacağı İstanbula önceden geldi ve kuşatmada vefat etti. Peygamberin teşvikiyle İstanbula geldi. Kutadgu)
Akabe biatinde “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamber, Sümer ırkından gelen, Evs ve Hazrec kavimlerine hitaben,
“Kanınız kanımdandır” yanıtını almışlardı..
Asıl ilginç olan olan ise, putperest, Kureyş kabilesi ile Hz. Ali’nin babası ve Hz. Muhammed’in amcası Ebu Talip arasında geçen şu diyalogdur:
“… Ey Ebu Talip! Ya yeğenini susturup davasından vazgeçir! Ya da Türk yurtlarına çekilip gidin!..”
Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
“…Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor
Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler
Allah’ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/
İşleri karmakarış etmeden ne Mekke’yi terk/
Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz.”
Ebu Talip’in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.
Hazreti Peygamber’in torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlarına gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti…
Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber: “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye yanıt verdi…
Yazın oluşturulurken yararlanılan kaynak: Muharrem Kılıçın Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed’
http://www.alevileriz.biz/showthread.php?t=55684
Yukarıdaki yazıya katılıyorum. Bu bilgilerin yüzde yüz doğru olduğundan emin değiliz, ama doğru olma olasılığı çok yüksektir.
Hz. İbrahim eğer Sümer peygamberi ise, Sümerlerin Türk olduğu artık ispatlandığına göre Hz. Muhammed de Türk kökenli olmaktadır.
Hz. İbrahim Sümer kenti olan Urukta(veya Ur) yaşamış daha sonra Türkiyede Urfa’ya geldiği söylenmektedir. Urfa’nın Ur’u oradan gelmektedir ve Türkçedir. daha sonra Mısır ve Filistine gidiyor. Kabri Filistindedir.
Nemrut zalim ve puta tapan bir Babil kralıdır. Ve Hz. İbrahimi mancınıkla ateşe atıyor ama ateş bir gül bahçesine dönüşüyor.
Hz. İbrahimin oğlu İsmail Mekkeye geliyor ve oraya yerleşiyor. dolayısıyla Arapların arasına karışıyor ve soyu Hz. Muhammede kadar geliyor.
Muhammed Türk müydü?
Irkçılığın dibini buldurmak böyle bir şey sanırım,şu halde Muhammed Kızılderili de olabilir,hatta Eskimo da,
Aslında tüm dünya Türk’tür,
Hatta Mars bile eskiden Türkmüş,nereden mi biliyoruz,Marsa yollanan robot Phoenix yüzey altında ne buldu?
“Buz”,
Türklerin milli içkisi “kımız”ı saymazsak nedir? Tabi ki “rakı”,rakı nesiz olmaz?
Buzsuz,
Demek ki marsta “at” olmadığından akşamcı Türkler kımız bulamadı buzlu rakı takıldı…:)
Bizimle uçtuğunuz için teşekkür ederiz…
Türkiye Cumhuriyeti Türk Tarih Kurumunun 1932 yılında yapılmış konferansına katılarak söz alan Reis-i Cumhur Mustafa Kemal Atatürk’ün konuşmalarından bazı alıntılar:
Milliyet teorisini milliyet ülküsünü çözüp dağıtmaya çalışan teorilerin Dünya üzerinde uygulama kabiliyeti bulunmamıştır. Çünkü; tarih olayları hadiseler, gözlemler, insanlar ve milletler için her zaman milliyetin hakim olduğunu göstermektedir. Bugün Türk çocukları biliyor ve bilecektir ki onlar yalnız dört yüz çadırlık bir aşiretten değil on bin yıllık ari, medeni ve yüce bir ırktan gelen yüksek kabiliyetli bir millettendirler.
Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan yapana sadık kalmaz ise değişik olan hakikatler şüpheli bir şekil alırlar. Böylece de beşeriyetin yolunu değiştirirler..
Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani oldukça, süslemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız. Her şeyden evvel kendi insiyatifimizi ve de milli süzgecinizi kullanınız. Çünkü tarihi hadiseler ve müşahedeler, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hakim olduğunu göstermiştir. Dünyanın bize hürmet etmesini istiyorsak, ilk önce biz kendi benliğimize ve de milletimize bu hürmeti, hissi, fikri ve fiili olarak bütün davranış ve hareketlerimizle gösterelim.. Bilelim ki Milli benliğini bulamayan milletler başka milletlerin esiridirler..
“Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz.”
– M. Kemal Atatürk
“Hz. Muhammed; özü özüne, sütü sütüne Türktür.”
– Ziya Şakir
“Eğer araştırırsanız Peygamberimizin Türk olduğunu ispat edebilirsiniz” ATATÜRK
Muharrem Kılıç, Büyük Atatürk’ün bu araştırma isteğinin/buyruğunun izine düşmüş ve bana sorarsanız bir hayli de yol almış. Toplumsal Çözüm Yayınları arasından yeni çıkan “Gizlenen Türk Tarihi/Hazreti Muhammed” adlı kitabını okuyunca vardım bu kanıya.
Kitabı esas olarak iki bölüme ayırabiliriz. İlk bölümde varlığı Naakal Tabletleri ile ortaya çıkan MU uygarlığının bir Türk uygarlığı olduğu, MU kıtasının o “Büyük Tufan” la yok olduğunda, bu uygarlığın Uygur Türkleri aracılığı ile dünyanın muhtelif yerlerine saçıldığı iddiası (Aztek, Maya, İnka gibi); sağlam kanıt, bulgu ve bilgilerle berkitiliyor. Sümerler de işte bu Uygurların devamı. Öz be öz Türkler ve dilleri de Turanî bir dil. Dahası; Türk dili, o zamanlar bütün insanlığın ortak diliydi. (Bu son tespit, Atatürk’ün “Güneş-dil Teorisi” ni yeniden gündeme sokuyor.)
İkinci bölümde ise, Hazreti İbrahim’in, Musevilerin iddialarının aksine (Kur’an-ı Kerim de bu iddiayı yalanlıyor) Yahudi değil, Sümer asıllı bir Türk olduğu kanıtlanıyor. Muharrem Kılıç Bey, işte tam burada, benim de çocukluğumda Hocalardan bellediğim bir ifadeye dikkati çekiyor: “Muhammed’in ümmmetinden, İbrahim’in milletindenim.”
Aslında Hazreti Peygamber de İbrahim’in milletinden. Muharrem Kılıç Bey, Yüce Peygamber’in kısa ve uzun şeceresini de kitabına almış. Bu kitapta bu şecereyi destekleyen ve doğrulayan sayısız delil var. Bunların bir kısmını aktaralım.
-Hazreti Peygamberi Medine’ye davet eden Evs ve Hazreç kabileleri Sümer asıllı idiler, Sümerler’in dağılışı sırasında Yemen’e göçmüşlerdi. Medine’ye gelişleri daha sonraydı. Akabe biatında “Muhammed bizdendir” demişlerdi ve Hazreti Peygamberden “Kanınız kanımdır” yanıtını almışlardı.
-Kureyş ileri gelenleri Ebu Talip’in yanına gelmişler ve ona; ya yeğenini susturup davasından vazgeçirmesini ya da Türk yurtlarına çekip gitmelerini tavsiye etmişlerdi. Peygamberimizin amcası Ebu Talip, bu tehdit dolu talebe, 94 beyitten oluşan “Kaside-i Lamiyye” ile cevap verdi. İşte o şiirden bazı bölümler:
“Düşman bizim gücümüze boyun eğip kahroluyor/Halbuki onlar bizim Türk ve Aftalitler kapılarına sığınmamızı isterler/Allah”ın evine ant olsun ki sizler yalan söylüyorsunuz/İşleri karmakarış etmeden ne Mekke”yi terk/Ne de buralardan Türk yurtlarına gitmeyeceğiz.”
Ebu Talip”in bu şiirinde Türkler yanında “Aftalitler” yani “Akhunlar” dan söz etmesi oldukça ilginç ve önemli. Demek ki Araplar Hazreti Peygamber’in soyunu sopunu çok iyi biliyorlardı.
-Hazreti Peygamberin torunu Hazreti Hüseyin’in Kerbela olayından önce Türk yurtlara gitme isteği, Yezit tarafından reddedildi, çünkü Hazreti Hüseyin Horasan’daki soydaşlarıyla birleşerek tekrar gelecekti.
-Bir gün Peygamberimiz ashabıyla otururken, bilinmeyen bir dille “Ne güzel üzüm” dedi. Sahabe anlamayarak “Ya Muhammed Arapça konuş” dediler. Yüce Peygamber: “Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim” diye yanıt verdi.
Bu kitap her Müslüman Türk’ün kütüphanesinde olmalıdır. Yazarı ve yayıncıyı yürekten kutlarım.
Cazim Gürbüz
Yeniçağ
link to geocities.com
Gizlenen Türk Tarihi ve Hz. Muhammed
Yazan: admin 19 Nisan 2009
Türk Tarihine Türk gözüyle bakılması ve aşağılık duygusundan kurtularak geçmişimizin onurlu izlerini görmek, kendini Türk hisseden her insanımızın beklentisidir. Bugün bu yaklaşımla kaleme alınmış bir eser hakkında yazmak istiyorum. Türk Tarihi açısından bir çok önemli konuya açıklık getirildiğine ve tarihin aydınlandığına şahit olacağınız bu esere mutlaka sahip olmalısınız.
Gizlenen Türk Tarihi ve Hz. Muhammed “Muharrem KILIÇ”
Tarih bilinci oluşturmayı hedefleyen bu nadide eser, tarihimizi dar bir kalıba sokarak yapılmak istenilen sığlaştırma mücadelesine karşı; Türk Gençliğinin kendi geçmişine bakışını değiştirecek ve geleceğe yönelik özgüvenini artıracak bir yaklaşımı ifade etmektedir.
Geçmiş dönemdeki arkeolojik araştırmalarda kullanılan yöntem ve teknoloji, bugün büyük gelişmeler kat etmiştir. Bu gelişmeler yeni bulgulara ulaşma da önemli yer tutarken, gizlenen tarihi gerçeklerin keşfinde de çok etkili olmaktadır.
Yazar yaptığı araştırmaların temeline oturan kaynaklarla ve gizliliği ortadan kaldıran gerçeklikle, Türk Tarihinin derinliklerine inmeyi başarmıştır.
Naahal, Sümer, Maya, Mısır tabletleri, duvar yazıları, Çin’de bulunan “Beyaz Piramit” ve yüze yakın irili ufaklı piramit, Mısır, Maya, Aztek, İnka piramitleri, Kumran Ruloları ve kutsal kitaplardaki anlatımları; kaynak ve referans olarak kullanan araştırma, gizli kalmış gerçeklerimizi tarihin derinliklerinden söküp, gün ışığına çıkarmış bir eser olarak tarih araştırmalarındaki önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
Yaratılış inançları, gizemini korumaya devam eden Mu kıtası, büyük tufan, Uygur Türklerinin kıtalara geçişi, Uygurların Mezopotamya’ya göçü ve burada kurulan Sümer Medeniyeti, Sümer tabletleri ile Tevrat’ta yazılanların metin benzerliği, Hz. İbrahim’den Hz. Muhammed(sav)’e ve Peygamberimiz(sav)’in Türklük bağlantısına uzanan konu bütünlüğü, kronolojik yapılandırma, anlatımdaki sadelik ile her yaşta ve eğitim düzeyinde insanımızın kaynak olarak kullanabileceği eser, tarih şuuru kazandıracak, araştırmacılara izleyecekleri yolu gösterecek bir kılavuz niteliği taşımaktadır.
Geçmişimizin ve günümüzün uyutulan meselelerini irdeleyen yazar Muharrem Kılıç’ın eseri, kendisini arayan ve gelecekte geçmişini sorgulayacak nesiller için bir başucu kılavuzu olarak tarihe mal olacak niteliktedir.
Yazar Muharrem KILIÇ’a, Türk evlatları olarak çalışmalarından, bizlere kazandırdığı ve kazandıracağı eserlerden dolayı minnet duygularımızı ifade ediyoruz.
Başarılı çalışmalarının devamı dileğiyle…
Gerçeklerimiz Ekibi adına,
İsmail KANDEMİR
link to geocities.com
Bu işin sonu Adem’e gidiyor. Adem türktü deyin kurtulun bence. Bütün dünyanın veya peygamberin türk olması ne işimize yaraycaksa??
)kapa parantez
Hazreti Muhammed soy olarak Türk’tür.
IŞIĞA DOĞRU
Hazreti İbrahim Sümerli mi?
06.02.2005
NAMIK KEMAL ZEYBEK
SÖYLEDİĞİMİ yeniden söylemek istiyorum… En yüce insan olan Hazreti Muhammed, Hazreti İbrahim’in oğlu Hazreti İsmail’in soyundandır.
Hazreti İbrahim, bir Sümerlidir…
Sümerler Türk’tür…
Öyleyse, Hazreti Muhammed soy olarak Türk’tür.
Bunu dedim ve diyorum ki, böylesine yüce bir insanın Türk soylu olmasından kendisini Türk sayan herkes kıvanç ve övünç duyar. Ben de kıvanıyorum ve övünüyorum.
Peygamberimiz’in, İbrahim Peygamber’in soyundan olduğu konusunda tartışma yok… Sümerler’in Türklüğü’nü ise yazmıştım.
Bu yazıda ise Hazreti İbrahim’in, Sümerli olup olmadığını incelemek istiyorum.
Elimde Prof. Dr. Mümin Köksoy’un yazdığı Nuh Tufanı ve Sümerler’in Kökeni adlı eser var. Yeni Avrasya Yayınları’ndan çıktı. Meraklısı için telefon 0.312 4687248..
Sümerler, ilk Türkler
KÖKSOY Hoca’ya göre, Sümer halkına Âdem’den sonra da peygamberler gönderildi. Bunlardan en ünlüsü, Peygamber Âdem’in 10. nesilden torunu olan ve MÖ 2900’lü yıllarda yaşamış olan Nuh Peygamber’dir. Nuh’un tufandan sonraki hayatıyla İbrahim’e kadar olan çocukları ve torunları, Yukarı Mezopotamya’da yaşamışlardır. Nuh, Sümer ülkesinin Şuruppak şehrinde doğmuştur. Best’a (1999) göre Nuh, Sümer şehir devletlerinden birisi olan Şuruppak’ın kralıdır.
Hz. Nuh’un torunları Hz. İbrahim’in önderliğinde âdeta göçe zorlanmışlardır. Hz. İbrahim ve yakınları bir süre Harran’da kaldıktan sonra, Filistin’e göç etmiş ve orada İbrahim’in (İbrahimoğullarının) atası durumuna gelmiştir. Bu yönüyle Hz. İbrahim, dünyanın en etkin kültür taşıyıcısı sıfatıyla anılmaktadır.
Sümerce konusunda araştırma yapan her ülkedeki bilim adamının birleşmiş oldukları en önemli husus, Sümerce’nin Ural-Altay Dil Grubu’na ait olduğu ve özellikle Türkçe ile çok yakın akrabalık ilişkisinin bulunduğudur.
Ayrıca bilim adamları, Sümerce ile Türkçe arasında bugüne kadar 1000 kadar ortak kelime tespit etmişlerdir. Her geçen gün elde edilen yeni veriler, Sümerler’in ve Türkler’in ilk Türkler (Proto Türkler) diyebileceğimiz ortak bir kökten gelmiş olabileceklerine dair yaygın görüşü destekler niteliktedir.
M. İhsan Oğuz’dan
KASTAMONULU büyük bilgin ve mürşit Muhammed İhsan Oğuz’un İslam’da Mübarek Günler ve Geceler adlı kitabından da bir bölümü birlikte okuyalım mı:
link to biroybil.com
link to geocities.com
Benim de bazı konularda araştırmalarım var.Hazır olun gündemi sarsacağım.Büyük su oyununu bütün açıklığıyla ortaya koyacağım.İnsanların suya ihtiyacı yoktur.Bu büyük bir oyundur.Zorla suya alıştırılmışızdır.Atalarımız su içmezdi.İmanları tamdı.Sonradan oyuna gelmişlerdir.Suya bağımlı hale getirilmiş ve susuz yaşayamaz olmuşlardır.Bekleyin yakında kaynaklarıyla açıklayacağım.
Bu saçmalıklara artık bir son versen diyorum.
1- Arap / Türk ayrımı, kafatası ölçümlerinden kolayca yapılır. Peygamber Türk ise bütün araplar Türktür. Böylesi bir önerme akıllara zarar bence…
2- Mustafa Kemal’in böyle bir şey dediğinin kanıtı nedir?
3- Ve gerçekler :
Pantolon giydiler diye kırbaçlandılar! BBC – 14.07.2009
Sudan’ın başkenti Hartum’da, “açık saçık” giyinmekle suçlanan 13 kadın kırbaçlanarak cezalandırıldı.
BBC’nin haberine göre, 40 kırbaç cezasına çarptırılan gazeteci Lubna Ahmed El Hüseyin, kendisi gibi pantolon giyen 12 kadının Hartum’daki bir lokantada tutuklandıklarını belirterek, kadınlardan kimilerinin suçlamayı kabul ettiklerini ve derhal 10 kez kırbaçlandıklarını bildirdi.
20 ila 30 polisten oluşan bir ekibin tutukladığı El Hüseyin, “Pantolon ve bluz giymiştim. Benim gibi giyinen 10 kız bu işin bir an önce bitmesi için suçu kabullendiler ve oracıkta 10 kez kırbaçlandılar. Ama ben ve diğerleri avukatlarımızla konuşma ve akıbetimizi beklemeyi tercih ettik” diye konuştu.
El Hüseyin, kırbaçlanan kadınların çoğunun Güney Sudan’ın Hıristiyan ve Animist bölgelerinden geldiklerini söyledi.
Sudan’ın tanınmış gazetecilerinden El Hüseyin, aynı zamanda Sudan’daki Birleşmiş Milletler (BM) temsilciliğinde çalışıyor.
Güney Sudan’ın tersine şeriatın uygulandığı Hartum’da, “açık saçık” giyinmenin cezası 40 kırbaç
Sonuç: Bir şeyi sevmenin, ona tutkun olmanın ötesinde insan için bazı değerler vardır. Bu değerler DİN adına yokedilmektedir. Her şekilde gördüğümüz; islam adına yönetimi ele alanların, islam adına konuşanların, kendilerinden olmadıklarını hissettikleri her bireyi koşulsuz, sorgusuz cezalandırıp isterlerse öldürebildikleridir. Sizler istediğiniz kadar onlar islamı yanlış anladı diye yırtınınız sonuç asla değişmeyecektir. İnsanların islamdan anladıkları budur. Dogmanın gücü insanın gücünden fazladır ve hep fazla olacaktır.
Oikos biz bilim yapıyoruz, tarih yazıyoruz. Kitap, kaynak gösteriyoruz. Sizin yazdıklarınızın konumuzla ne alakası var? Varsa karşıt bir teziniz onu yazın lütfen.
Hz. Muhammedin Türk olabileceğinden neden rahatsız oluyorsun arkadaşım? Arap deyince kötülüyorsunuz, biz Arap değiliz diyorsunuz, Türk diyoruz, bu sefer yine bir rahatsızlık!! Demekki sizin niyetiniz üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek! Peygamberin Türk olması seni neden bu kadar geriyor arkadaşım?
Valla ben de ne diyeceğimi şaşırdım! İngilizdi desem mutlu olur musun? Bence ilk önce siz ne olduğunuza karar verin.
link to geocities.com
Toplumda bilmeden anlamadan ve özellikle araştırmadan karşı çıkma alışkanlığı var. Ama hemen her şeye…Bu duruma “negatiflik alışkanlığı” da diyebiliriz.
Altta yatan kompleks nedir biliyormusunuz? “Ben herşeyi bilirim, kimse benden fazla bilemez” saplantısı. Bu saplantı olduğu sürece ne bilim yapılabilir ne de düzgün bir fikir tartışılabilir.
Türkçe yazarım okumaz, İngilizce yazarım “neden ingilizce yazıyorsun” diye karşı çıkar. Bilimsel kanıt gösteririm tartışmaz…vs vs
Bu yüzden ben de artık bildiğimi yapıyorum ve saçma sapan itirazları ciddiye alıp yanıt bile vermiyorum.
sevgilerimle…
Gayet haklısınız.Yukarıdaki yazımda belirttim.Suya ihtiyacımız yok.Bekleyin, göreceksiniz tarih yeniden yazılacak dedim.Ama yok illa itiraz.Kardeşim araştır bak.Su hayvanlar için yaratılmış.Bizimle ilgisi yok.Bu bizi hayvanlarla bir düzeye getirmek isteyenlerin oyunu.Ben de araştırmalarımda bildiğimi yapacam ve saçma sapan itirazlara yanıt bile vermiycem.Yakınmanızda çok haklısınız.Ey insanlar araştırın,kompleks olmayın.
Sn Hocam aynen belirttiğiniz gibi malesef. Neden bazı arkadaşlar bir şey okuduklarında bu kadar negatif tepki veriyorlar anlayamıyorum!
Yazılan görüşlere kimse inanmak zorunda değil. Ama en azından önyargısız olarak okumak ve eğer doğru bulmuyorsanız, karşıt görüşlerle yanıt vermeniz gerekmez mi?
Ama malesef hiç böyle olmuyor. Karşı bir düşünce yazma yerine imalı, alaycı sözlerle yazı yazan, emek harcayan kişiler hiç bir orjinal görüşü olmayan kişiler tarafından tu kaka ediliyor.
Bilim, milim diyenler, bilimselliğin yanından bile geçmiyorlar. Sadece emek ürünü yazıların altına birkaç alakasız cümlecikler çiziktirerek konuyu sulandırmaya, saptırmaya çalışıyor ve tabir yerindeyse hackerlik yapıyorlar.
link to geocities.com
Durun yakınmayın, ben köküm olan Hz. İbrahim’in dili ile konuşuyorum, Arap benden ama ben Arap’tan değilim
Burada ki söz tam tersi, “Ben arabım, ama arap benden değildir” demiştir. Sanırım tezi doğrulamak için ufak bir değiştirme yapılmış.
Kutadgubilig’den;***
Bilim, milim diyenler, bilimselliğin yanından bile geçmiyorlar. Sadece emek ürünü yazıların altına birkaç alakasız cümlecikler çiziktirerek konuyu sulandırmaya, saptırmaya çalışıyor ve tabir yerindeyse hackerlik yapıyorlar.”
***
Kopyala/yapıştır yapmak ile emek harcama arasındaki farkı bile anlamayan size az bile yapılmış gördüğüm kadarıyla,
Bir de yakınmışsınız “tarihi belge,delil,bilimsel gerçek getiriyoruz” diye,ne zamandır masallar “bilimsel gerçek” oldu?
İbrahimin,İsmailin ve hatta Muhammedin yaşadığına bile tek delil yok siz bir de seceresini dökmüşsünüz kanıt diye getirdiğiniz düşünce kabızı kopyala/yapıştırlarla,
Bilmiyorsanız “kanıt-ispat” ne demek sözlükten bakın,işkembe-i kübra buralarda referans sayılmaz…
Bilimsellik kim siz kim,Neymiş İbrahimi mancınıkla ateşe atmışlarmış da efendime söyliyeyim ateş güllere dönüşmüşmüş,süper bilimsel,müthiş belgeli,ispatlı,bunu mu ciddiye alacağız,bunu yazan astarsız zata ne desek az,bilim böyle mi çalışır be arkadaşım,bunu hangi aklı evvel söyledi size,doğrusunu öğrenin bence,bilim bu değil,
Ya da hadi gidin kumda oynayın…
“İbrahimin,İsmailin ve hatta Muhammedin yaşadığına bile tek delil yok siz bir de seceresini dökmüşsünüz kanıt diye getirdiğiniz düşünce kabızı kopyala/yapıştırlarla,
Bilmiyorsanız “kanıt-ispat” ne demek sözlükten bakın,işkembe-i kübra buralarda referans sayılmaz…”
PEYGAMBERİMİZ’İN TEMİZ SOYU:
Peygamberimiz Hz. Muhammed[s.a.v.] Araplar arasında en eski ve asaletli bir aile içinde doğdu. Babası Kureyş kabilesine mensup Haşim oğullarından Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah, annesi Beni Zühre kabilesinden Veheb’in kızı Amine’dir. Gözleri nurlandıran ve gönüllere iman hüzmelerini saçan hidayet güneşi, insanlık alemi, cehaletin karanlığı içinde bunaldığı ve yanık gönüller kendilerine bir kurtarıcı ve selamet yolunu gösterecek bir mürşid aradığı devirde alemlere rahmet olmak üzere gönderildi. Bu hakikati Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’in Enbiya Suresinin 107. ayetinde;”Ey Habibim! Seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik”, Peygamberimiz’in temiz bir soydan geldiğini de, Tevbe Suresinin 128. ayetinde işaret buyurarak;”Ey insanlar! İnanınız ki, sizin kendi cinsinizden soyu en temiz bir peygamber geldi. O azizdir, yüksek şeref sahibidir. Bütün mü’minlere çok şevkatli ve pek merhametlidir.” buyurur.
PEYGAMBERİMİZ’İN NESEP SİLSİLESİ:
Peygamberimiz’in nesep silsilesi tarihte pek az kimselere müyesser olacak kadar tam bir sıhhat ve isabetli mazbuttur. Peygamberimiz’in nesep silsilesini Buhari Şerif şöyle sıralar:
Muhammed[S.A.V.]
1.Abdullah
2.Abdülmuttalib
3.Haşim
4.Abdimenaf
5.Kusay
3.Kilab
7.Mürre
8.Ka’b
9.Lüey
10.Galib
11.Fihr
12.Malik
13.Nadr
14.Kinane
15.Kuzeyme
16.Müdrike
17.İlyas
18.Mudar
19.Nizar
20.Ma’d
21.Adnan
Resul-i Ekrem Efendimiz’in bu nesep silsilesi cumhur ulemaca ittifakla kabul edildiği gibi, Adnan ile Adem arasındaki şecere silsilesi de ehl-i kitap müverrihleri arasında meşhur ve tarih kitaplarında mezkurdur. Yukarıda zikrolunan isimler Peygamberimiz’in adından başlayıp babadan sonra devam eden cedd-i kiramıdır.
PEYGAMBERİMİZ’İN DOĞUM YERİ VE YILI:
Peygamber Efendimiz’in doğum ayının Arabi aylardan Rebiülevvel’in onikinci Pazartesi gecesi olduğu söylenmektedir. Ancak yapılan ilmi araştırma neticesinde Hz.Muhammed’in doğum tarihinin Miladi 571 senesinin 20 Nisan’ına tesadüf eden Rebiülevvel ayının 8. Pazartesi günü sabaha karşı dünyaya geldiği tesbit edilmiştir. Peygamberimiz 571 yılında Mekke’de Beni Haşim mahallesinde bulunan sevimli bir evde dünyaya geldiler. Bu güzel ev babası Abdullah’dan kalmıştı. Bilahare Mekke’den Medine’ye hicret ettikten sonra amcasının oğlu Akil’in zimmetine geçti. Tekrar Mekke şehri fethedildikten sonra Akil islamiyeti kabul ettiği için Peygamberimiz baba yadigarı olan evini amcasının oğlı Akil’e bağışladı. Daha sonraları Harun Reşid’in anası Heyzüran Hanım bir hac esnasında Mekke’ye geldiğinde Peygamberimiz’in doğduğu evi satın alarak yerine bir mescid yaptırdı. O gün Allah’ın Peygamberi’ne ev olan bu kutu mekan, bugün Allah’ın evi olarak devam etmektedir.
PEYGAMBERİMİZ’İN KUR’AN’DA BİLDİRİLEN MUHAMMED VE AHMED İSİMLERİ:
Peygamberimiz’in asıl adı Muhammed’dir. Bu güzel adı dedesi Abdulmuttalib vermiştir. Resulullah’ın doğumu üzerine bir ziyafet veren dedesi Abdulmuttalib, davetlilere hitaben şöyle konuşmuştur: “Aziz misafirler! Bu sofra, yeni dünyaya gelen yavrumun şeref ve sevinç sofrasıdır. Ümid ediyorum ki, Beni Haşim yurdunda açılan sofra bütün insanlık alemi için serilecek hidayet sofrasına mebde teşkil eder. Adını Muhammed koydum, Allah’ın gökte, insanların da yeryüzünde övmelerini temenni ederim. “Peygamberimiz’in en meşhur isimleri Muhammed’le Ahmed’dir. Bu adlar Kur’an’da bildirilmiştir. Muhammed adı Fetih suresinde “Resulullah” diye tavsif olunduğu gibi, Ahmed adı da Saf Suresinin 6,ayetinde şöyle haber verilmiştir: “Ya Muhammed! Meryem oğlu İsa’nın Beni İsrail’e şu şekilde konuştuğunu hatırla: Ey İsrail oğulları! Ben size Allah’ın Resulüyüm. Önümde Tevrat’ın umdelerini tasdik ederek ve benden sonra gelecek Ahmed adlı bir Peygamberin müjdecisi olarak geldim.” Peygamberimiz’in kendi adını taşıyan Kur’an suresinde de Muhammed ismi geçmektedir. Her iki ismin de lugat manası, “Hamd” maddesine dayanmaktadır.
PEYGAMBERİMİZ’İN SÜT ANNELERİ:
Peygamberimiz doğmadan, babası Abdullah vefat etmişti. Annesi Amine Hatun bin ümitle bir evlat bekliyordu. Her gece olduğu gibi son gece de evinin penceresinden Mekke şehrini çevreleyen yalçın kayalara akseden ay ışığını seyrediyordu, biraz ilerdeki Kabe’nin azametini düşünüyor ve dua ediyordu. Bütün insanlar uykuya dalmış, tabiat sükun halinde, Güneşin hareketleriyle ısınan kumlar gecenin rüzgarıyla serinliyordu. Fakat Amine Hatun uyanıktı, daha doğrusu uyuyamıyordu. Sevinç ve heyecan ruhunu sarmıştı. Bu gece başka bir gece idi, çünkü Hazret-i Muhammed’in doğum gecesi idi. Vakit ilerledikçe Amine Hatun heyecanlanıyor, yalnızlığın verdiği hisle penceresinin kanadını açarak, ılık ılık esen rüzgarların kır çiçeklerinden getirdiği nefis havayı adeta yudum yudum içiyordu. Artık sabah yaklaşmıştı. Hidayet Güneşi’nin doğma zamanı gelmişti. Fecr patlamış, her tarafa feyiz fışkırıyordu, adı güzel Muhammed[s.a.v.]iki cihanın güneşi olarak dünyaya geldi. Resul-i Ekrem Efendimiz’i evvela validesi Hazret-i Amine emzirmiştir. Sonra da Süveybe ile Halime adındaki hanımlar emzirerek süt analığı yapmışlardır.
PEYGAMBERİMİZİN GÜZEL AHLAKI:
Peygamberimiz insanlık alemi için ahlak örneği idi. Bu gerçeği Cenab-ı Allah Kur’an-ı Kerim’inde şöyle buyuruyor: “Ya Muhammed! Ne büyük bir ahlaka sahipsin”. Peygamberimiz de bu hususu şöyle açıklar: “Ben ancak güzel huyları tamamlamak için gönderildim. “Resul-ü Ekrem Efendimiz çocukları çok severdi. Hiç kimsenin gönlünü incitmezlerdi. Şefkati sonsuz, merhameti pek boldu. Muhtaçların yardımına koşar, düşkünlerin elinden tutardı. Hastaları ziyaret eder, yakınlarını ihmal etmezdi. Kendisi için sevdiği bir şeyi başkaları için de arzu ederdi. Evine, ailesine çok bağlı, hanımlarına karşı pek muhabbetli idi. Komşularıyla iyi geçinir, misafirlerine ziyadesiyle ikram ederdi. Az konuşur,çok düşünürdü. Kur’an okumaktan haz duyar, ibadet etmekten zevk alırdı. Çalışmayı ibadet sayar, ilim öğrenmeyi farz kabul ederdi. Rızkın helalini ticarette arar, san’ata önem verirdi. Beden temizliğini çok sever, ruh temizliğini pek överdi. Kılık kıyafeti muntazam, evi barkı intizamlı idi. Sözünde sadık, sohbetinde samimi idi.
link to geocities.com
Kutadgubilig,her geçen gün sizin dehanızın daha bir farkına varıyorum.Görüşlerinizi bunca kendini bilmez alaycının alaylarına ve bilimsellikten zerre anlamayan kimselerin boş itirazlarına rağmen bizimle ısrarla palaşmanızı takdir ettiğimi bilmenizi isterim.
“Bize Yezidin çok büyük bir zalim olduğu inandırıldığı için bu satırlar bazılarımıza çok aykırı gelebilir. Oysa gerçekler araştırılmaya muhtaçtır.
O satırların doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın?”
Bu görüşünüzü okuduğumda yerimde duramayacak denli heyecanlandım.Yıllardır bu görüşün bilimsel bir ölçüt olması gerektiğinin mücadelesini veriyorum.Ben konuyu araştırmak, işime gelen sonucu bulmakla mükellefim.Birileri bu sonucun doğru olmadığını mı düşünüyor bu beni neden ilgilendirsin? Doğru olmadığını düşünen doğru olmadığını ispat etsin göreyim.Bakın ben insanların oyuna getirilmeden önce su içmeden yaşadıklarını buldum.Su içenlerin sadece hayvanlar olduğunu buldum.Bizler su içmiyormuşuz.Aynen eroinmanlar gibi suman olmuşuz.Oyun bu. Hemen itirazlar yükseldi.Ben de dedimki bu sözlerin doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın? Sustular tabiatiyle.Ama içten içe olur mu yahu böyle şey,hiç susuz yaşanır mı?
diye düşünmeye devam ettiler.Gerçeklerin kabul edilmesi kolay olmuyor.
Yukarıda ne güzel secereyi yazmışsınız.Ben de elime kağıt alıp kendi seceremi yazdım.Soyumun
kimlere dayandığını yakında açıklayacağım.Yer yerinden oynayacak.Gönlüm rahat çünkü benim bu secereyi ispatla yükümlülüğüm yok.Ben ve bizim mahalleden arkadaşlarımın hepsi hemfikiriz bu konuda.Akşam sahilde kendimizden geçerek yazdık bu secereyi.İnanır mısınız kimse kimsenin ne yazdığına bakmadı.Hepimiz benim seceremi kendi bildiği gibi yazdı.Sonra karşılaştırdık bire bir aynı.Görmeniz lazımdı.Nasılda ağlaştık.Sonra bunu anlatınca itirazlar geldi mahalleden.Ben de dedim ki
O satırların doğru olmadığına dair elimizde bir kanıt var mıdır? Neden doğru olmasın?
Tahmin edeceğiniz gibi sustular tabiatiyle.
Efendim bilimsel gerçeklerin ortaya çıkarılması konusunda Allah yardımcımız olsun, yolumuzu açık etsin.Kalın sağlıcakla.
Anadolu’lu olduğum için gururla ifşa ederim.
uzun zaman olmuş çok uzun zaman….gözlerimden yaşlar gelerek birini alkışlama isteği duymayalı….teşekkürler oik0s..
Dedemin büyük dedesinden öteye gidemem. Hani daha gelişmiş ülkeler nüfus kayıtları falan tutulduğunu varsaysak bile onlar bile kaç kuşak geriye gidebilir şüpheli. Ama görüyoruz ki
Adem ile Adnan arasında ki secere silsilesi bile kitaplarda (hangi kitapsa artık bu) varmış. Bir yerde dincilerin söylediği bir şey vardı Adem baba 6 bin yıllık falan diye. Hani öyle kabul etsek bile, (gerçi buna kimsenin katılacağını sanmıyorum.) 3 bin yıllık secereyi kim nasıl çıkarmış.
Ya arkadaşlar tamam uydurulur, bende uyduruyorum ara sıra, sahte hikayeler diye bölüm açtırdım hatta sonsuz.us a. Uydurmayın demiyorum. Ama bu kadar da ciddi görünüşlü uydurulmaz ki. Dalga geçenler aranıyordu ya, dalga geçenler sanırım bunları ciddi ciddi öne süren insanlar…
xenix
bilim yapan arkadaşı içtenlikle kutluyorum.saçmalama bilimi son günlerin bilim dünyasında fazla rağbet görüyor.tübitak ile bağlantıya geçtim.ödülünüz en kısa zamanda adresinize gönderilecektir.
not: saçmalama bilimi ile ilgili yazılarınızdan imzalı bir adet gönderirmisiniz?hatta öğrenciniz olmak istiyorum…lütfeeennnnn…
Ve Türk Müslüman Oldu-İlk Müslüman Türk şehidi-
Türk milleti İslâm dini ile 9’uncu yüzyılın ilk çeyreğinde tanışmaya başladı ve Yılmaz Öztüna’nın ifadeleri ile 10’uncu yüzyıla kadar yavaş ve 10’uncu yüzyıldan sonra ise büyük bir hızla İslamiyet Türkler arasında yayıldı ve nihayet öyle bir hâl aldı ki, Haçlı dünyasında bir Hıristiyan İslâm dinine geçtiğinde ona, “Türk oldu!” denildi.
İslâm dini Hz. Muhammed aleyhisselâm tarafından milâdi 610 yılında tebliğe başlandığına göre Türklerin İslâm dini ile tanışması ve onu benimsemesi arasında neredeyse 350-400(200-250 yıl olması lazım kb) yıl var demektir.
Lâkin ilk Türk’ün İslâm’a girişi ile Peygamberimizin İslâm’ı tebliğ ettiği yıl, aynı, yani milâdi 610’dur. Evet, bir Türk İslâm’ın Mekke döneminde Hz. Muhammed’in dâvetine evet demiş ve azılı İslâm düşmanı Ebu Cehil’in çok ağır işkencelerine maruz kalmış ve nihayet yine o pis Ebu Cehil’in bağrına sapladığı mızrağı ile şehit olmuştur.
Ve İslâm’ın ilk şehidi işte Bu Türk evlâdıdır.
Allah (c.c.) katında şehitlerin durumunu bu dini az buçuk bilenler bilir ve Allah kendisi için İslâm kimliği ile ilk şehit olanın bir Türk evladı olmasını murat etmiştir. Siz siz olun gazilik ve şehitlik kavramları ile mücadele eden ve Türkler zorla Müslüman oldu yalanını yayan odak ve dudaklara aldanmayın ve sorun, “Türkler zorla Müslüman oldularsa, dünyaya hakim oldukları dönemde niye dinlerinden vazgeçmediler?”
Peki, kimdir Müslüman olan ilk Türk?
O, Sümeyye validemizdir.
Sümeyye’nin Türk olduğunu yazan Türk olmayan ve ilmî otoritesi İslâm ve Batı dünyası tarafından saygı ile kabul edilen Prof. Dr. Muhammed Hamidullah’tır.
Hamidullah’ın tarihi kaynaklardan çıkarttığına göre Taif’te, el Haris bin Kalede isimli tedavide usta çok ünlü bir doktor vardır. İran bölgesinden valiler bile tedavi için ona gelmektedirler. O yıllarda da İran bölgesi Türklerin yoğun olarak yaşadığı bir bölgedir ve Sümeyye validemiz Übülle Valisi’nin yanındadır ve o adı Pamuk’tur. Gün olur Übülle valisi Taif’teki meşhur doktora tedavi olur, memnun kalır ve Pamuk’u Haris bin Kalede’ye cariye olarak hediye eder, Taif’e gelen Pamuk’un ismi Sümeyye olur. Sümeyye birkaç defa evlenir, son evlendiği kişi Yemen Yasir’dir, Yasir’den oğlu Hz. Ammar doğar.
Yine İslâm’ın ilk yıllarını az buçuk bilenler Mekke’de kabile ve soy sop dayanışmasının ne kadar önemli olduğunu bilirler. İşte bu ırkçı ortamda Sümeyye Türk’tür, kolu kanadı yoktur. Kocası Yasir, Yemenli’dir, kolu kanadı yoktur. Öyle olduğu için bu aile Ebu Cehil gibilerin kolayca işkence edebileceği bir ailedir. Hz. Sümeyye’nin Türk olduğuna dair bilgileri Prof. Dr. Zeki Velidi Togan, Prof. Dr. Abdülkadir Karahan ve Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı da naklederler.
Hz. Sümeyye İslâm’ı kabul ettiğinde artık çok yaşlı idi. Pis Ebu Cehil, “Sen Muhammed’e aşık oldun!” bile dedi. Ebu Cehil tarafından en şedit işkencelere tabi tutulan Türk kadını Sümeyye inancından bir adım geri atmadı.
İlk Müslüman Türk ve İslâm’ın ilk şehidi Hz. Sümeyye Ebu Cehil’in işkenceleri altında son nefesini verdiğinde, Allah’ın resulü Hz. Muhammet aleyhisselam şöyle demişti:
“- Küfrün işi bitti!”
Ey Türk evladı, ey Türk kadını..
Sen işte böyle “Küfrün işinin bitirilişinde” Allah’ın seçtiği bir kavimsin. Daha sonra gerçekten de tam 22 milyon kilometrekarede Küfrün işini bitiren millet senin milletin değil miydi?
Yalnızca Osmanlı coğrafyasında değil, bugün Asya içlerine kadar küfrün işini adım adım bitiren ve o coğrafyaları İslamlaştırarak bugünkü Pakistan’ın bile temellerini atan senin ataların değil miydi?
Elhamdülillah, öyleydi..
Ve Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şehit Türk evladı, ümmetinin yıldızı Hz. Sümeyye’yi o halde gördüğünde, “Küfrün işi bitti!” dedikten sonra eklememiş miydi:
“- İslam’ın zaferi kesinleşti!”
Diye..
İşte Türk anasının mayası ve işte ilk Müslüman olan Türk’ün ümmet ve milleti adına toprağa bir tohum gibi düşmesi..
Allah (c.c.) İstanbul’un Fethini de işte bu Hz. Sümeyye’nin nesline nasip etti. Ve Hz. Muhammed aleyhisselam neslinin devamına da bu milleti vesile kıldı.
HASAN DEMİR
İslam tarihi ile birlikte Türk İslam tarihi de başlıyor anlamına geliyor bu yazı, değilmi arkadaşlar?
http://www.alevileriz.biz
NOT: Antony Quinn’in Hz.Hamza rolünü oynadığı ünlü Çağrı filiminde hatırlayacak olursak filimin başlarında İslamı ilk kabul edenler gösteriliyordu. bunlar bir anne ve oğluydu yani Hz. Sümeyye ve oğlu Ammar. Hz. Sümeyye iki bacağı iki ayrı deveye bağlanıp çekilerek hunharca şehit edilmiştir ve İslamın ilk şehididir. kutadgu
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
Lütfen dinimi aşağılayıcı şeyler yazmayın, eklemeyin… Putların bize bir faydası yok gibi göstermişsiniz çok alındım. Bugünkü müslüman ülkelere baktığımızda aynı şeyi Allah içinde söyleme hakkına sahip miyiz? Allah’ın müslümanlara bir faydası yoktur, diyebilir miyiz? Lütfen başka inançları aşağılamayın.
xenix
Sevgili sonsuz,
Bu kirlilik ruhumu daralttı.
Kutadgu isimli bir saldırgan tarafından hackleniyoruz hissi doğuyor.
Kendisini uyarmayı veya buna bir son vermeyi düşünüyor musunuz?
bilardo oynamaya gelirse, bir daha siteyi hacklemiyeceğini düşünüyorum.
Sn senix her dine inanışa saygımız vardır. Yukarıdaki klipler filimden bir karedir. Benim öyle bir niyetim yoktur.
Aynı saygıyı sizden de görmek isteriz.
selamlar.
link to geocities.com
Sn oıkos hitaplarınıza dikkat ediniz. Asıl saldırganlık ve hakaret sizin yorumunuzda vardır. Seviyeyi düşürmeyiniz, edepli olunuz.
link to geocities.com
ELVİS TÜRK MÜYDÜ – MELUNCANLAR
Hepimiz;Osmanlı zamanında bazı Türklerin gemilerle Amerika’ya gittiğini sonra da orda kaldığı efsanesini duymuşsunuzdur.
İşte alttaki yazı da bu efsane ile ilgili!
Efsanenin adı:Meluncanlar!
Melungeons’lardan ünlüler:
Elvis Presley
Abraham Lincoln
Ava Gardner
ABDULLAH BOZKURT – WASHINGTON
Osmanli Amerika’da boy verdi bosa harciyoruz.
1994 yilinda Amerika’da yayinlanan bir kitapta, Turkiye’de herkesi sasirtan bir iddia ortaya atiliyordu.
Kitabin yazari Virginia Universitesi Rektor Yardimcisi ve kitle iletisim uzmani Prof. Dr. N. Brent Kennedy’nin iddiasina gore, Amerika’nin guneydogu bolgelerindeki eyaletlerde yasayan ve “Meluncanlar” olarak bilinen insanlarin asillari Turk ve Osmanli’ydi. Israrla kendilerinin Osmanli’nin torunlari oldugunu iddia eden bu topluluk, bu iddialarini tarihi ve ilmi delillere de dayandiriyor.
Meluncan sozcugunu The Amerikan Heritage Sozlugu bakin nasil tanimliyor; Melun-geon: “Cildi esmer olan ve Tennesse ile Virginia eyaletleri sinirlari icinde Apalas daglarinda yasayan bir grup.(Orijinleri bilinmiyor.)” Kokenlerini arayan Meluncanlar’in basini ceken Prof. Dr. Brent Kennedy 9 yil kadar once hastalanir ve yapilan kan testlerinde sadece Akdeniz bolgesinde rastlanan bir kan hastaligina yakalandigi anlasilir. Kennedy daha sonra, hastaligini arastirmak icin Akdeniz bolgesine gelir ve yaptigi arastirmalar sonunda Meluncanlar’in Akdeniz bolgesinde yasayan insanlarin gen karakterlerini tasidiklarini gorur.
200’den fazla Meluncan uzerinde yapilan kan ve DNA testleri sonucunda bu insanlarin Turkiye, Irak veya Kibrisli olabilecekleri ortaya cikmis. Kennedy daha sonra arastirmalarini “Meluncanlar, Gururlu Bir Milletin Dirilisi ve Amerika’da Etnik Bir Temizligin Soylenmemis Hikayesi” adli kitabinda topladi.
Bu insanlari daha yakindan tanimak, yaslisindan gencine, kadinindan erkegine neler dusundugunu ogrenmek icin bizzat yasadiklari kasabaya gitmeye karar verdik. Meluncanlar’in yeni duzenlemeye basladiklari ve Turkler’i de davet ettikleri festivaller bizim icin bir vesile oldu. Virgina eyaletinin en guneyinde, Kentuckcy sinirina yakin Wise adli kasabaya gitmek uzere yola koyulduk.
Komur madenlerinin oldugu bu kasabanin girisinde kocaman bir abide sizi sasirtiyor. Wise ile Cesme’nin kardes oldugunu soyleyen bu anitin bir tarafinda Turk bayragi, diger tarafinda Amerikan bayragi yer aliyor. Bu arada 1960’ta Turkiye’den kalkarak Sovyet hava sahasinda dusurulen casus ucagi U-2’nin pilotu Frances Gary Powers’in da bu kasabanin evladi oldugunu ogreniyoruz. Ismi hikmet anlamina gelen bu kasaba aslinda ucra bir yerde olmasina ragmen buyuk bir universite ve havaalanina sahip bulunuyor.
1772’de kurulan bu eski kasabada Turk ve Anadolu sevgisi ile yasayan insanlarin bize gosterdikleri misafirperverlik kelimelerle anlatilacak gibi degil. Kendilerinin Turk ve Osmanli olduguna iyice inanmislar. Kiminle konusursak konusalim hemen delil olarak kafasinin arkasindaki Turk lobu denen cikintiyi gosteriyor.
Gectigimiz yil ulkemizi ziyaret eden Wise kasabasi Belediye Baskani Caynor A. Smith Turkiye ile ilgili izlenimlerini bakin nasil anlatiyor: “Insanlari cok sicak ve son derece guzel bir ulke. Beni buyuk bir misafirperverlikle karsiladilar. Hic bir zaman yabanci bir ulkede oldugum hissine kapilmadim. Sanki kendi evimdeymisim gibi hissettim. Turkiye’yi, dusundugumden cok daha gelismis buldum. Hele Istanbul harika bir sehir. Cesme’nin o kristal berrakligindaki denizi cok guzel. Gezdigim her yer buyuleyiciydi.
Cok zengin bir tarihiniz var. Bizim ulkemizin tarihi sadece 200 yillik, fakat Turkiye’nin tarihi binlerce yil eskiye uzaniyor. Hele camiler cok etkileyici.” Belediye Baskani Smith’in Turkiye’yi bu ziyaretinden once 1992 Agustos ayinda Wise kasabasi aldigi bir kararla Cesme ile kardes sehir oldugunu ilan etmis ve sehrin girisine bu dostlugu belirten bir anit dikmis.
1996 Mart ayinda baskanin Cesme’yi ziyareti sirasinda da iliskiler iyice gelistirilmis ve kasabadaki Clinch Valley Universitesi ile Istanbul Universitesi Edebiyat Fakultesi ve Marmara Universitesi Fen Edebiyat fakulteleri kardes fakulte olmuslar.
Bugun Turkiye ile iliskilerde atilan kucuk adimlarin ileride daha buyuk adimlara donusecegini soyleyen Baskan Smith, “Yeni nesiller kendi aralarinda kuvvetli bir bag tesis edecekler. Gerek benim Turkiye ziyaretim, gerekse Kennedy’nin yaptigi calismalar iki halki biraraya getirmeye yardimci olacak. Her sey yapilabilir.
Mesela karsilikli turizmi gelistirebiliriz, karsilikli ticaretimizi artirabiliriz. Bunlar sadece birer ornek, ancak kim bir sey yapmak isterse biz onun altyapisini hazirlariz” diyor. Bu arada Meluncanlar’in Anadolu’ya ulasarak yetkililerle temas kurdugunu gorduk.
Turizm Bakanligi, Istanbul Il Muduru’nu yaninda Turk yemeklerini tanitsin diye bir asci ile beraber Wise kasabasina gondermis. Turk Amerikan Dernekleri Federasyonu da konuya ilgi gostermis ve bir otobus dolusu Turk ve folklor grubu ile senliklere istirak etmis. Federasyon bir otobus temin ederek New York’tan Turkler’i getirmisti.
Turk diplomatlardan gelenler de oldu. Gorustugumuz, konustugumuz Turkler, misaferperverlikten oldukca duygulanmis olmalilar ki, aralarinda kendini tutamayip aglayan, gozleri yasaran insanlara sahit olduk. Belediye baskanindan, Meluncanlar’in bir anlamda lideri profesor Bret Kannedy’e kadar herkes Turkler’i kasabalarinda misafir etmenin mutlulugunu yasadilar.
Wise kasabasinin insanlari Turk folklor ve Turk mutfagindan oldukca hoslandilar. Kasabanin stadyumunda yapilan mac arasinda gosterilen Turk folklor etkinlikleri izleyicilerin alkis tufanina mazhar oldu.
Belediye Baskani Caynor Smith’in Turkiye’ye hayranligi herkesten fazla ve bunu da gizlemiyor. Sebebini Turkiye’ye yaptigi geziye baglayan Smith, jest olsun diye takim elbisesini cikartip uzerinde Turk Ay-Yildizi bulunan kirmizi tisortu giydi ve surekli bu sekilde bizimle dolasti.
Turk misafirlerin otobusu nereye giderse gitsin polis eskortu onlerindeydi. Adeta sehir bayram ediyordu. Suphesiz tum bu olanlardan en fazla mutluluk duyan, bu isi arastirmalari ile baslatan profesor Bret Kennedy’di. Uzerinde Ege efelerinin elbisesi bulunan Kennedy, cepkeni ve salvariyla tam bir Anadolu Turku goruntusu veriyordu.
Zaten resmi olmasa da Kennedy ismini Nabi Bulent Egeli olarak degistirmis durumda. Bu mutlu gununde neler hissettigini sordugumuz Kennedy, ” Ben Istanbul’da bulundugum zaman, anavatanimda bulunma ve guzelliklerini gorme firsatini yakaladim. Bugun ise yeni vatanimda Turkler’in iyi ve guzel yonlerini milletime tanitmaya calisiyorum. Turkler’e de benim yeni memleketimin guzelliklerini gosterme firsatim oldu. Dolayisiyla bugun benim icin mukafat ve duygu gunu.
Turkiye’yi anavatanimiz olarak goruyoruz. Orf ve kulturumuzdeki, genetik yapimizdaki, dil ve tipteki benzerliklerimizden dolayi buna kesin eminiz. Atalarimizin bir kolunun Turkler olduguna kesinlikle inaniyoruz ve eminiz. Bu benim icin oldukca heyecan verici. Yuzlerce yil aci, izdirap ve zorlugun ardindan bugun birarada Turk-Amerikalilar olarak senlikleri kutlama imkanini elde ettik” diyor.
Arastirmalarina devam eden Prof. Kennedy, dorduncu baskisini gelistirmeye calistigi kitabini kasim ayi sonlarinda yayinlamayi planliyor. Yeni baski, Meluncanlar’in Turk kokenil olduklari konusunda tarihi ve dil benzerlikleri ile ilgili delilleri iceriyor.
Kendilerinin Anglo-Sakson ya da Kuzey Avrupa irklarindan geldiklerine inanan Amerika’daki Academic cevrelerin baslangicta Kennedy’nin kitabina tepkileri cok olumsuz olmus. Ancak daha sonra ilmi ve tarihi delilleri gorunce zamanla bu tavir yavas yavas degismeye baslamis. Otuz bin kisiden olusan bir arastirma komiteleri var ve bu komitede Turk, Amerikali ve Kanadali bilim adamlari yer aliyor.
Kennedy su anda kendisini Meluncan hisseden 50 bin insan oldugunu, ancak uc milyon daha Meluncan oldugunu tahmin ettiklerini soyluyor. Bu arada Meluncanlar’in arasindan ABD eski Devlet Baskani Abraham Lincoln ve Elvis Presley gibi unlulerin de ciktigini ogreniyoruz.
Kennedy, cekimlerine basladigi belgesel filmi bir an once tamamlamayi ve yeni bir kitap yazmayi planliyor. ABD’deki Turkleri ve Meluncanlar’i birlestirmeyi ve mumkun oldugu kadar cok Meluncan’i Turkiye’ye getirmeyi amacliyor. Bu cercevede 1997 yilinin 10-18 Mart tarihleri arasinda 50 kadar “Mesudcan”in katildigi bir Turkiye turu duzenlemeyi dusunuyor.
Meluncanlar’in Turk soyundan geldiklerine dair deliller ?
ABD’de bilinmeyen ve yenilmeyen bulgurun cesitli yemeklerini yapmaktalar ve bulgura “bulcur” diyorlar.
Sunnet oluyorlar.
Siftah yapinca parayi sakallarina suruyorlar.
Halk oyunlari, Anadolu’daki halk oyunlarina cok benziyor.
Kanun ve kemence benzeri calgilar caliyorlar.
Yemeklerini Turk yemeklerindeki gibi soganli, salcali ve baharatli pirisiyorlar.
Fiziksel ozellikleri Turkler’e cok benziyor.
Eskiden gunde bes vakit, yonleri guneye cevrili halde guneye yonelerek yere comelip kalkarak bazi hareketler yaptiklari soyleniyor. Bunun en mantikli aciklamasi onceleri namaz kildiklari, daha sonra asimilasyon neticesi dini unuttuklari seklinde.
Meluncanlar hic bir Hiristiyan mezhebine bagli degiller.
Gunluk kullanimda Turkce’den gecmis bir cok kelime var.
Turk kahvesi gibi kahve iciyor ve kapatip falina bakiyorlar.
Halk oyunlarinda tahta kasik kullaniyorlar.
Korktuklarinda kulaklarini cekip, ellerini tahtaya vuruyorlar.
Meluncanlar Amerika’ya nasil gittiler?
1500-1600 yillari arasinda Akdeniz, Cebelitarik Bogazi ve Fas kiyilarinda meydana gelen Osmanli-Portekiz deniz savaslari sirasinda Portekizliler, Osmanli leventlerini esir edip forsa yaparak Brezilya’ya gotururler.
Daha sonra Ingiliz Amirali Sir Francis Drake leventleri Portekizliler’in elinden kurtararak sizi Osmanli’ya geri goturecegim, diye gemilerine alir. Ancak, aniden cikan firtinadan korunmak ve ikmal yapmak sebebiyle ugradigi bugunku Caroline eyaletine 2-3 mil yakinliktaki Raoneke adasinda daha once Amerika’ya giden Ingilizler’le karsilasirlar. Oradaki Ingilizler, Amiral Drake’ye, Amerika’ya alisamadiklarini ve Ingiltere’ye geri donmek istediklerini soylerler.
Bunun uzerine amiral, Ingiliz sayisi kadar Osmanli’nin gemilerden inmesini ve kendisinden 3-4 hafta sonra gelecek Wakter Religh adindaki diger bir Ingiliz amiralinin gemilerine binerek Osmanli topraklarina donebileceklerini soyler. Gemilerde kalan 100 kadar levent, fidye karsiligi Osmanli’ya iade edilir. Adada kalan 300-400 kadar levent ise daha sonra ana karaya gecerek burada Kizilderili kizlari ile evlenirler. Boylece Turk asilli Meluncanlar ortaya cikar.
Prof.Dr.Brent Kennedy’nin Amcası,
Will Collins
Türkler´in soyundan gelen 5 milyon kişi, şu anda Amerika´da yaşıyor.
Araştırmalara göre rock´n roll Kralı Elvis Presley ve ABD eski Başkanı Lincoln´ün ataları da Türkiye´den geldi.
09 Ağustos 2006 11:13
Emre ŞAHİN´in haberi
Amerikalı profesör Brent Kennedy, ´No´ demiyor, biz Türkler gibi ´Hayır´ anlamına gelen ´Cıkk´ sesini çıkartıyordu. 5 profesörle birlikte araştırdı. ABD´de bu sesi çıkartan ve sayısız özellikleri Türk´e benzeyen 5 milyon ABD vatandaşı saptadı.
ABD´yi 1653´te keşfettik
Atalarımızın ´Ne Yaygara´ dedikleri şelale Niagara, ´Ar Kan Şah´ dedikleri bölgenin adı da Arkansas olmuş. Elvis Presley ile ABD eski Başkanı Abraham Lincoln de öz be öz Türk…
20 yıl süren çalışma…
Türkler, Amerika´ya 1653 yılında ayak bastı. ABD´de yaşayan Prof. Brent Kennedy, yaklaşık 20 yıl süren çalışmaları sonucunda, ABD´de 5 milyon Türk´ün yaşadığını söyledi. Kennedy, ABD´de yaşayan Meluncanlar´ın dışında Orta Asya´dan gelen Türkler´in bazı karakteristik özelliklerinin bunu fazlasıyla kanıtladığını düşünüyor ve sadece Türkler´e özgü olan bazı davranışlara dikkat çekiyor.
´Cıkk´ sesi bunun bir kanıtı
Kennedy, örneğin Türkiye´de ´Hayır´ anlamı taşıyan ve başı yukarı doğru kaldırarak çıkartılan ´Cıkk´ sesinin, kendi aile fertleri tarafından kullanıldığını belirtiyor. Araştırmalar, ABD´de bu şekilde ´Hayır´ yanıtını verenlerin, bunun nedenini bir türlü açıklayamadığını da ortaya koydu. Başarılı profesör, ´Elvis Presley, ABD eski Başkanı Abraham Lincoln ve Ava Gardner da Türk olduklarını öğrenemedi´ dedi.
Genetik ve kültürel benzerlik
Bu ünlü isimlerin bazı kayıtlarında, ´Hayır´ diyecekleri zaman ´Cıkk´ diyerek başlarını yukarı kaldırdıkları görülüyor. Kennedy, ´yolda yürürken tek el cepte´ olma alışkanlığının da, ABD´de yaşayan ve Türk soyundan gelenlerin bir özelliği olduğunun altını çiziyor. Uzmanlar, Osmanlı neslinden geldiğine dair linguistik, tıbbi, genetik ve kültürel pek çok delile rasladıklarını gizlemiyor.
İşte ilginç deliller
North Carolina Arsa Patentleri ve Tahsisat kayıtlarına göre, 1653 yılında bazı Türkler işçi olarak çalışmak için Amerika´ya gelmiştir.
South Carolina´nın Sumter bölgesinde oturanlar ´Sumter County Türkleri´ olarak biliniyor.
Cherokee kızılderilileri, Osmanlılar´ın 17. Yüzyıl´a özel bir şapka türü olan fes giydikleri kanıtlandı.
Cherokee kızılderelilerinin reisi Sequoya´nin kıyafeti 16´ncı Yüzyıl Osmanlı denizcilerinin aynısı.
ABD´nin bazı bölgelerin isimlerinin de Türkçe kökenli olduğu sanılıyor.
Kentucky (eyalet): ´Kan Tok´
Alabama (eyalet): ´Allah Bamya´
Arkansas (eyalet): ´Ar Kan Sah´
Niagara (selale): ´Ne Yaygara´ * Allegheny (sıradağ): ´Allah Genis´
ELVIS IRK AYRIMIYLA NASIL MÜCADELE ETTİ?
Aşağıdaki yazı Arab News muhabiri Michael Saba’nın Arab News’teki yazısından tercüme edilmiştir.
Çok değil bundan bir süre önce henüz komünizmden kurtulup bağımsızlığını elde etmiş olan Arnavutluğa yapılan resmi bir ziyarette Arab News muhabiri olarak bulunmuştum. Geziye katılan Arap iş adamları ve Arnavutluğun dünyaya açılmasına yardım etmekle görevli resmi görevlilerle birlikte özel bir uçakla Arnavutluğa gitmiştik.
Uçaktan iner inmez bizleri akıcı İngilizce konuşan üniversite öğrencisi rehberlerimiz karşıladı. Kalışımız süresince bize refakat edecek bu görevlilerden benim rehberimin yakasındaki “Elvis Muhammet” yazan isim etiketini görünce şaşırdım.
Kendisine bana çok tuhaf gelen bu isim kombinasyonunun nasıl olduğunu sordum; “Babam 1950’lerden beri Elvis hayranıymış. O zamanlar yasak olmasına rağmen bir kısa dalga radyo ile yabancı radyoları dinlermiş. Elvis’in müziğini ilk o zaman duyup hayran olmuş. Komünist yönetim tarafından Elvis Arnavutlukta yasaklanınca babam için artık özgürlüğün adı Elvis olmuş ve bir gün bir oğlu olursa Elvis’in müziğine saygısı ve özgürlüğe olan özlemini sembolize etmesi için ona “Elvis” adını vermeye karar vermiş.
Şimdi Elvis 30. ölüm yıldönümünde aşırı sıcak Memphis’e binlerce Elvis hayranı akın ederken bunun arkasındaki sihir nedir diye merak etmemek elde değil.
Arnavutluk gezisinden yıllar sonra ve bundan 10 yıl önce ailemle bu sefer de Memphis’e taşınmam gerekmişti. Bundan tam on yıl önce Elvis’in 20. ölüm yıldönümü anma törenlerine gazeteci olarak katılmak üzere ailemle birlikte eşyalarımız Memphis’teki evimize gelmeden bir hafta önce geldik. Evde eşya olmadığı için otelde kalmaya karar verdiysek de Memphis’in 100 mil civarında hiçbir otelde yer olmadığını öğrenip eşyalar gelene kadar boş evimizde yerlerde yatmak zorunda kaldık.
Bir on yıl sonra aynı ilginin hala sürmesi nasıl bir gizemdir?
Tamam Elvis dünyanın gördüğü en büyük kültür ikonudur, hakkında her şey yazılmıştır ama yine de basında hemen hiç yer almayan bir yönü de vardır.
Memphis’te yaşadığım birkaç yıl içerisinde Elvis’i şahsen tanıyan kişilerle ve Memphis’te bulunan Arap asıllılarla tanışma şansına sahip oldum. Bunlardan en ilginci Farid isimli birisiydi. Ailesi Memphis’e göçmen olarak gelmiş ve kendisi de Memphis’te doğmuş olan Farid Elvis’ten birkaç yaş küçük olup aynı liseye gitmiş. Hatta arada Memphis’te dükkan işleten Farid’in babasına Elvis harçlığını çıkartmak için yardım eder bazen babasının kamyonetini kullanırmış. Bir gün okulda birkaç kendini bilmez Farid’i ırkçı hakaretler ederek tartaklayınca araya Elvis girerek haddini bilmezlere boylarının ölçüsünü vermiş. Farid’e de bir daha rahatsız ederlerse kendisini haberdar etmesini söylemiş.
Elvis’in gençliğinde okulda başka ırklardan olanları rahatsız edenlerle arada bir kavgalara karıştığını o günlerden Elvis’i tanıyan birçok kişi bana anlattı. Son derece saygılı, utangaç ve kibar bir genç olan Elvis iş ırk ayrımına gelince yumruklarını konuşturmaktan hiç çekinmezmiş.
Elvis özellikle insani konularda parasal olarak olabildiğince cömert bir insan. Hala Memphis’te kurduğu veya kurulmasına parasal destek verdiği birçok kurum bugün bile ayakta. Elvis Amerikalı Lübnan ve Suriyeliler Birleşik Vakfına düzenli olarak yardımda bulunurmuş. ALSAC diye de bilinen American Syrian Lebanese Associated Charities aynı zamanda St. Jude’s Children Hospital’in kurucu vakıflarından en büyüğü ve en çok yardım sağlayan kolu. Farid’in babası da St. Jude’s Children Hospital’in kurucu üyeleri arasında olup gençliğinden beri tanıdığı Elvis Presley’in hastane yararına faaliyetlerde bulunmasını sağlayan kişidir.
St.Jude’s Children Hospital dünyada çocuklarda görülen kanser vakalarının tedavisinde en büyük otorite olarak kabul ediliyor. Tedavi edilen çocuk ve ailesinden hiçbir ödeme kabul edilmeyip tedavi masrafının tamamı hastane vakfı tarafından karşılanıyor.
Dünyadaki birçok kişi için Elvis’in müzikal bir ikon olarak anlamı büyükse de Arnavutluk’taki Elvis Muhammet ve Memphis’teki Farid için Elvis’in anlamı bir başka.
Elvis pek bilinmese de müzikal olduğundan daha büyük bir insanlık ikonudur.
Michael Saba
(ç.n. Geçen hafta içerisinde Memphis’li bir grup insanla İstanbul’da tesadüfen tanışma şansım oldu. Bunlardan birisi de St.Jude’s Children Hospital’de çalışıyordu. Bana özellikle lösemi tedavisi konusunda dünya çapında elde edilen ilerlemenin önemli bir bölümünün St. Jude’s Children Hospital tarafından elde edildiğini, hastanenin bugünkü ekonomik gücüne ulaşıp bağımsız bir araştırma kurumu olarak yoluna devam edebilmesini sağlayan parasal imkanın güç dinamosunun hep Elvis olduğunu ve hala öldükten sonra bile hastaneye Elvis’in mirasçıları ve onun anısını yaşatmak isteyen hayranları tarafından para akıtılmaya devam edildiğini anlattı. “Eğer Elvis olmasa St. Jude’s bugünkü konumuna asla ulaşamazdı” demişti)
Çeviren:
Menderes Karaküçük
Fan Kulup Baskan Yardimcisi
link to geocities.com
Gelecek yazı: Dünyaca ünlü Holywood yıldızları Türk mü?
link to geocities.com
ISAAC ASIMOV ( Isaak Judah Ozimov)
Rusya doğumlu Amerikalı, Hazar musevisi ünlü Bilim Kurgu yazarı.
link to en.wikipedia.org
link to asimovonline.com
link to asimovonline.com
‘if i could trace my origins to judas maccabaeus or king david, that would not add one inch to my stature. it may well be that many east european jews are descended from KHAZARS, i may be one of them. who knows? and who cares?”
isaac asimov
Görüldüğü gibi Dünyaca ünlü Bilim kurgu yazarı Isaac ASIMOV Hazar Türkleri‘nin soyundan geldiğini kabul ediyor!
Adı geçen ve tüm ısrarınıza bakılırsa geçecek olan isimler öyle sanıyorum ki yaşarken “türk’üm” dememiştir.
kafatası ırkçılığına yakın bir anlayıştaki ısrarınız neden? Asimov ya da Elvis “biz türk’üz” diyemiyordu da bu kutsal açıklama size mi kaldı?
bunlarla ilgilenmediğimizi, bunları önemsemediğimizi hala anlamıyor musunuz? belki başkaları önemser demişsiniz….bu siteleri bulunuz(-ki varlar) oralarda bu gerçeklerinizi(!) dile getiriniz.
Ben Hazar kökeninden geliyorum diyor! Görmüyor musunuz? Ben mi söylemişin bunu? Kendi ifadesi!!
Sonra bu açıklamadan neden rahatsız oluyorsunuz? Yabancı ve ünlü birinin Türk kökenli çıkması sizi neden rahatsız ediyor söyler misiniz? Yoksa Dünya görüşünüzde bir sakatlık mı meydana geliyor?
link to geocities.com
‘if i could trace my origins to judas maccabaeus or king david, that would not add one inch to my stature. it may well be that many east european jews are descended from KHAZARS, i may be one of them. who knows? and who cares?”
Diyor ki:
Eğer benim kökenlerimin izini judas’tan kral David’e sürerseniz, bu benim kişiliğime bir arpa boyu etki etmez. İyi bilinir ki, birçok doğu avrupalı Yahudi HAZARLARDAN inmişlerdir, onlardan biri olabilirim. Kimbilir, kimin umrunda?
Bu sözlerle Asimov, yahudi köklerini hem reddediyor hem de kendini uluslararası bir statüye koyuyor. Zira batı dünyası köklerini hazar’a dayandıran ARYANCI bir iddia içindedir.
Türklükle yakından uzaktan bir ilgisi yok, bununla birlikte anadolunun doğusunda ve batı rusya topraklarında yaşayan bir türk kavminin yahudiliği kabul ettiğini biliyoruz. Bu kavimden geriye bir şey kalmamıştır. Onlara sorulduğunda Türklüğü şiddetle reddetmektedirler.
Bu görüşe göre Einstein ve daha bir çok kişi türk soyundan olabilir, fakat bu reddediş önemlidir.
Açıkça ilgilenmiyoruz.
Khazar halkı Türk kökenli midir? sorusunun kesin kanıtı dillerinde yatar. Konuştukları dil günümüz Türkçesine oldukça yakın olup anlaşılabilir. Size altta 3 adet Khazar Türkçesinden örnek cümle veriyorum. Bu cümlelerin kaynağı Talat Tekin tarafından İngilizce yazılmış bir makaledir. Bu makale dünyadaki Türk kültürlerini inceleyen Amerikada basılmış bir kıtapta yayınlanmıştır. Umarım önemli bir dil uzmanı ve Türkolog olan Talat Tekin in örneklerine itirazınız olmaz.
Batı kültürü dünya dillerini ve kültürlerini kompleksiz inceliyor ama nedense bu konu bizde çok farklı bir şekilde yorumlanıp yargılanıyor.
Size Khazar Türkçesinden birkaç örnek cümle sunayım:
Kaytmamen artkarı sezimden. (Sözümden asla dönmem)
Bu ifadede Kaytmamen, bugün biraz da argo olmuş /kaytarmam/ olmaktadır. Artkarı ise “art” /geri/ demek olduğundan /geriye dönmem/ demektir. Sezimden ise açıkça /sözümden/ olmaktadır. Ancak cümlenin devrik olduğuna dikkat çekmek isterim.
Da algışladı allarnı tangrı. (Ve onları Tanrı kutsadı)
Bu ifadede baştaki “da” bizim kullandığımız /ve/ olmaktadır. Algışladı ise /alkışladı/ yani kutladı veya kutsadı anlamını taşıyor. Allarnı sözü ise /onları/ demek oluyor.
Sendir otnu suvba, yamanlıknı dostlukba. (Ateş suyla, düşmanlık dostlukla söndürülür).
Bu ifadede sendir /söndür/, suvba /suyla/, yamanlıklı /düşmanlık/ olduğu görülmektedir.
Yazının tamamı bu sitede yayınlanmıştır. Bağlantısı:
link to sonsuz.us
Oıkos arkadaşım ilk cümlen doğru.
İkinci cümlende kendisini uluslararası statüye koyduğunu nerden çıkardın? Adamın dediği tamam ben yahudiyim ama çoğu Doğu Avrupa yahudisi gibi Hazar kökenli biri olabilirim. Kim bilir? Kimin umurunda? diyor. Yani Hazar kökenli olduğunu itiraf ediyor bir yerde.
Eğer Batı Dünyası köklerini Hazara dayandırıyorsa bunun Türklükle nasıl ilgisi olmaz? Hazarlar Türk değil mi?
Yahudiliğe geçti dediğin Türk kabilesi işte HAZARLAR. Geriye de bir sürü bilgi, belge var elimizde. Bu sitede Bilgisev Üstadın yazılarını okuyunuz. Ayrıca kendisi de bir Hazar Musevisi olan ünlü yazar Arthur KOESTLER’in 13. Kabile kitabını okuyunuz. Aşağıda tam metnini bulabilirsiniz. Yazar kendisinin ve Doğu Avrupa Yahudilerinin Hazar Türklerinin soyundan geldiğini açık olarak yazıyor. Reddetmiyor. Türkçesi de var piyasada. Diğer önemli bir kaynak Kevin Alan BROOK’un ‘The Jews of Khazaria’ kitabıdır. Onun da linkini aşağıda bulabilirsiniz.
Tartışma istiyordunuz. Buyrun size tartışma. Tartışalım bakalım.
Sn. oıkos değerli bir yazar olarak sizin ilgilenmemeniz beni üzer gerçekten. Ama ilgilenmemeniz halinde yapacak bir şeyim yok, Özür dilerim.
link to 198.62.75.1
link to khazaria.com
link to geocities.com
Kutadgu ne yazdığımı dikkatli okumuyorsun, anlatmaya çalışayım:
Tüm avrupalılar kendi kökenleri konusunda ortak bir noktada birleşirler; Bu beyaz adamın göçüdür. Nereden? Hazardan… Nitekim yahudiler de bu ortağı kabul ederler, onlar da ortadoğuya hazardan inme beyaz adamdırlar kısaca hazarlı hurritlerdir. Bu ütopya, ari ırk, hint-avrupa dil ailesi gibi gerekçelerle güçlendirilir. Tüm göttingen korteksi bunlarla doludur.
Şimdi buna göre bir takım yeni çıkarımlar yapabiliriz Asimov’un neyi kastettiği hk:
Türkler bu denli beyaz adamlar değildir. Kafataslarımız benzeşmez, bu yahudiler savaşçı değillerdir. vs.. vs…
İkincisi, hazarların kendilerine ne dediği ile ilgili bir konudur. zira hazar bölgesi tarihin bir döneminde Türkmenlerin hem geçiş bölgesidir, hem yerleşim merkezlerinden biridir. Burada tarih sizi yanıltıyor, neyi bilmiyor tarih… Bu kavmin adını bilmiyor. Hazar denizinin orda diye onlara hazarlar diye sesleniyor. Peki kimdir bunlar oğuzlar mı, üçoklar mı vs.. bilgi yoktur. O yüzden ben KAVİM diye isimlendirdim. Anılmaya çalışılan Hazar birliğini kurmuş kavimden çok sonra o noktadan göç edenlere de hazarlı denebilir… İhtimaller çok fazladır. Fakat tam gerçek bize alabildiğince uzaktır. Nitekim ilkçağ yunan birliği döneminde bu bölgede yaşayan birliğe MED’ler adı verilir. Bu gene büyük bir hatadır. Zira asla bir med adıyla bir birlik oluşmamıştır. Bahsedilen yunan gözüyle MA-DA yani ma tapınıcılarına verilen genel addır.
Sonuç itibariyle o bölgede bir türk-hazar birliği vardır evet yahudi olmuşlardır. Hatta büyük selçuklunun kökenlerini bile bu birliğe atfedenler vardır. Doğru olabilir.
Yanlış orda değildir. Dağılmış, başka bir birliğe entegre olmuş hazar türklerinin belirsiz akıbetleridir. Onlar anadoluya doğru, veya irana veya rusya içlerine ilerlemiş olabilirler.
Her şekilde kafatası yapılarıyla bağdaşmasa bile doğu avrupa yahudilerinin köklerini teşkil ettiğini söylemek ancak bu tarihin çok derinlemesine araştırılmasıyla olabilir. Spekülatif çıkarımlar illa doğru tarih değildir. Kaldı ki bu insanların kendilerini asla Türkten saymadıklarını bilmek ama onlara bunu atfetmek beni üzüyor.
DÜNYA TARİHİNİ DEĞİŞTİRİYORUM: İSRAİL BİR TÜRK DEVLETİ!
Değerli okuyucular aşağıda Dünya tarihini değiştirecek açıklamalar yapacağım. Lütfen dikkatle okuyunuz:
İSRAİLİ TÜRKLER KURDU. DÜNYA YAHUDİLERİNİN % 90’ı TÜRK ASILLI!
Dünya yahudileri iki kola ayrılmaktadır. Sefardim veya Türkçe Seferadlar ve Aşkenazlar. Seferadlar Romalılar tarafından Filistinden çıkarıldıktan sonra İlk ve Ortaçağ boyunca yoğun olarak İspanyada yaşamış ve daha sonra İspanyollar tarafından 1490’larda bu ülkeden kovulduktan sonra Akdeniz havzasına göç eden özellikle Osmanlı topraklarına gelen İspanyol kökenli gerçek Yahudiler. Bunlar İspanyadayken başlangıçta Arapça konuşurken daha sonra İspanyol-İbrani karışımı LADİNO dilini konuşmaya başladılar.
Aşkenazim ise Avrupa(Almanya) yahudilerine verilen isim. Aşkenaz İbranicede Almanya anlamına geliyor. Ama İncilde Ağrı dağı ve Ermenistan civarındaki bir halkın ve Nuhun oğlu Yafesin oğlu Gomer’in oğlunun adı olarak da geçiyor. Bilindiği gibi Türklerde Nuhun oğlu Yafesin soyundan gelmektedir. Ayrıca Yahudiler, Yalçın Küçük hocanın da belirttiği gibi Türklere İsmailoğulları demektedirler. Araplar da İsmailoğullarından geldiklerine göre? Bu konunun araştırılması gerekiyor!
Şimdi Seferad yahudileri ile ilgili bir sorun yok. Onlar tarihi Yahudi ırkından geliyor yani Araplar gibi semitik bir halk!
Sorun Aşkenazilerde! 1960 yılında yapılan sayıma göre Dünyada 500.000 Seferad ve 11.000.000 Aşkenaz asıllı yahudi bulunuyor. Şu an yapılan tahminlere göre ise Dünya yahudiliğinin aşağı yukarı % 90’ı(85, 92, 95 diyenler var) Aşkenazi, yani Avrupa yahudisi. Dünyada günümüzde 15.000.000 civarında yahudi yaşadığı söylenmektedir. fakat bu rakam resmi olarak yahudiliğini beyan edenlerin rakamı. Gizli, kripto, hristiyan veya müslüman ismi taşıyan yahudilerin rakamının da en az bu kadar olduğu tahmin ediliyor.
Örnek verecek olursak, Türkiyedeki yahudilerin resmi rakamı 25.000 civarında. Oysa gizli(Sabetayist, Karaim, Hazar, İran, Kafkas, yerli yahudi vb.) yahudileri de hesaba katarsak Türkiyede 1-2 milyon arasında bir yahudi nüfusunun daha yaşadığını söylemek abartı olmaz. Aynı şekilde Dünyada en fazla Yahudi nüfusa sahip ülke ABD ve şehir New York. New Yorkta yaşayan resmi yahudilerin sayısı 1-2 milyon civarında. Fakat gizli yahudilerin sayısının da en az bu kadar olduğu tahmin edilebilir. New Yorka bu yüzden yahudi şehri denmektedir.
Şimdi gelelim asıl konumuza yani Aşkenazi denilen ve Dünya Yahudiliğinin % 90’nı oluşturan yahudilerinin kökenine;
Geleneksel teoriye göre Avrupa yahudilerinin yani Aşkenazilerin kökeni Fransa ve Almanyanın doğusundan daha doğuya yani Polonya ve Doğu Avrupaya göçen gerçek, yani semitik yahudilerden oluşuyor. Avrupa yahudilerinin çoğunluğunu Doğu Avrupa yahudileri oluşturuyor. Yani daha çok Polonya Yahudileri. Bu teoriye göre Batı Avrupadaki veba salgını ve haçlı seferleri sırasında yani 2. milenyum başlarında, 1100’ler civarı, Fransa ve Almanyanın Batı bölgesi olan Ren bölgesindeki yahudiler katliama uğramıştı ve kaçanlar Doğuya göç etmişti.(Arthur Koestler, Onüçüncü kabile kitabı. Bu kitabın tamamını aşağıdaki linkte İngilizce olarak bulabilirsiniz)
Oysa Arthur Koestlerin bahsi geçen kitabında da belirtildiği gibi o sırada Almanyanın batısında çok az sayıda yahudi yaşıyordu ve doğuya bir göç olmadı hiç! Yahudiler kendi bölgelerindeki güvenli bölgelere sığındılar.
Peki başta Polonya olmak üzere Doğu Avrupa Yahudilerini oluşturan ve II. Dünya savaşına kadar gelen ve Hitler tarafından kıyıma uğratıldığı söylenen Yahudiler nerden gelmişti ve kökenleri neydi?;
Bu teoriyi 19. yüzyıldakileri saymazsak ilk olarak 1940’lı yıllarda kendisi de bir Hazar Türk yahudisi olan ve daha sonra katolikliğe dönen Benjamin Freedman dile getirmişti. Daha sonra bu konu yine kendisi de bir Türk Hazar yahudisi olan eski komünist Macaristan doğumlu İngiliz vatandaşı Arthur Koestler tarafından yazılan ünlü ‘Onüçüncü Kabile’ kitabında dile getirildi ve büyük sansasyon yarattı. Diğer önemli bir kaynak da Kevin BROOK’un Hazar yahudileri kitabıdır.(Bu konularda Cengiz Özakıncı’nın ‘Derin Yahudi Siyon-Türk Zelda’ kitabını şiddetle salık veririm. (Bu kitapta ayrıca Barzaninin Yahudi kökenli olmadığını, Kuzey Iraktaki BARZAN kentinin aynı zamanda Ukrayna ve Fransada da olduğunu ve Türkçe BAY-BARS’tan geldiğini iddia ediyor.)
Günümüzde bu teori artık geniş bir kabul görmekte ve şu an Dünyada hararetli bir şekilde tartışılmaktadır;
Buna göre Türk soyundan gelen Hazarlar 700’lü yıllarda Kafkasyanın Kuzeyinde Karadenizin Batı kıyılarında çok güçlü bir imparatorluk kurdular. Hazarlar savaşçı ve fizik olarak çok güçlü, güzel insanlardı(çoğunlukla sarışın ve mavi gözlü).
O tarihlerde güneyde Müslüman Arapların devleti daha Batıda Hristiyan Bizans devleti vardı. Bu iki din ve devlet arasında sıkışan Hazarlar siyasi bir karar alarak Musevi dinini benimsiyorlardı. 740 yılları.( bazı tarihçilere göre sadece kral ve çevresi museviliği seçti. ama genel görüşe göre kralla birlikte halkın çoğunluğu bu yeni dini benimsedi. Halkın arasında azınlık olarak Müslüman ve Hristiyanlar da vardı) Daha sonra musevilik iyicene revaç bularak Hazarları tam olarak kuşattı. Hazarlar savaşçı bir millet olmakla beraber aynı zamanda ticaretten çok iyi anlayan Asya ile Avrupa arasında ticaret köprüsü kuran bir kavimdi. Arapların Kafkasyanın Kuzeyine İslamı yaymasını Hazarlar durdurmuştu. Bazı tarihçilere göre gerçek Semit Yahudiler Hazarlar ile temas kurarak onların Museviliği seçmesine neden olmuşlardı. Böylece Yahudiler Dünya Yahudiliğini koruyacak çok güçlü bir orduya sahip olmuşlardı
Daha sonra Ukraynalı Kozak kralının Hazar ülkesinde geride kalan Hazar köylerine hücum etmesi üzerine bu Hazarlar da Polonyaya göç edince, kıtlıktan, Polonyadaki Hazarlar kütleler halinde Macaristan ve Avusturyaya göç etmeye başladılar. Bu göçler II. Dünya savaşına kadar sürdü.
Bu arada Polonyaya gelen diğer göçmenler Almanlardı ve kültür bakımından üstündüler. Hazarlar burada ticari kabiliyetlerini kullanarak ticaret yapıyorlardı. Dil olarakta Almancaya önem verdiler. Bu arada bazı gerçek yahudiler de Hazarların ticari kapasitesinden ve museviliği yaşama arzusundan etkilenerek Polonyaya geldiler. Bunlar kültür bakımından daha üstün Alman Yahudileriydi ve Hazarların dini bakımdan eğitimlerine yardımcı oldular. Zamanla Hazarlar bir Almanca-İbranice-Slavca karışımı olan ve İbranice harflerle yazılan YİDDİSH dilini konuşmaya başladılar.
Evet kısaca Alman(aşkenazi) yahudisi denilen ve bir yanılsama olarak Almanya ile bir alakası olmayan Avrupa yahudilerinin hikayesi böyle. Devam edelim;
Dolayısıyla Dünyadaki gerçek Yahudiler Türkiye, Kuzey Afrika, Akdeniz kıyıları, İngiltere, Fransa ve Almanyanın batısında yaşayan yahudilerdir. Ve bunlar azınlıktadır. Avrupanın Doğusunda ve Rusyada yaşayan yahudilerin % 95’i Türk Hazar kökenlidir ve semitik gerçek Yahudilerle uzaktan yakından bir kan bağı mevcut değildir.
Bundan dolayı Hitlerin toplama kamplarında toplanan ve kırılan Yahudiler Türk Hazar Musevileridir.(Hitler’in kendisinin de bir Türk Hazar Yahudisi olma olasılığı vardır. Bunu ayrıca kendi başlığında ele alacağız) Bu Hazar yahudileri II. Dünya savaşından önce ve daha çok sonra olmak üzere Amerika ve İsraile göç ettiler. Dolayısıyla şu an ABD, İsrail ve Avrupa yahudilerinin büyük bir çoğunluğunu % 90 Türk kökenli Hazar yahudileri oluşturmaktadır.
Sıkı durun! Daha da önemlisi, eğer Avrupa yani Aşkenazi Yahudileri sonradan Musevi dinine girmiş yani ırk olarak Yahudi olmayan Türk kökenli Hazarların soyundan geliyorlarsa, İsrail devletini daha çok Avrupa yani Aşkenazi Yahudileri kurduğuna ve şu an çoğunlukla onlar yönettiğine göre, İsrail devletini kuranlar ve şu an yönetenlerin büyük çoğunluğu SEMİTİK OLMAYAN, TÜRK HAZAR KÖKENLİ YAHUDİLER!!
Burada Siyonizmin de bir Hazar ideolojisi olup olmadığı önem kazanmaktadır..!!
link to 198.62.75.1
link to khazaria.com
link to tr.wikipedia.org
link to en.wikipedia.org…link to en.wikipedia.org
link to tr.wikipedia.org
link to khazaria.com
link to khazars.wordpress.com
link to adherents.com
link to gnxp.com
link to engforum.pravda.ru
link to savethemales.ca
link to geocities.com
(Açık İstihbarat: Yazarımızın son derece yararlı bilgiler içeren aşağıdaki yazısını; Museviliği her tarihsel olgu ile eşleştirmeye çalışan derin siyonist propagandanın akademik kaynaklara kadar sızmış olmasından dolayı, özellikle Selçuklu Türkleri konusundaki tespitlere şerhimizi koyarak dikkatinize sunuyoruz)
Tarihte Hazar Türk devletini hepimiz biliriz. Bu devletin Musevi dinini kabul ettiğini de biliriz. Ne oldu bu Musevi Türklere?
Tarihi kayıtlardan baktığımızda kısaca;
Hazar İmparatorluğu ya da Hazar Devleti. 5 ve 10’uncu yüzyıllar arasında Karadeniz’in Kuzey kıyıları, Kiev’e kadarki bugünkü Ukrayna toprakları, Hazar Denizi’nin Kuzey ve Kuzeybatısını kaplayan geniş topraklarda hüküm sürmüş olan bir Türk Devletidir.
Hazarlar din olarak Museviliği benimsemişlerdir.
Hazar askerleri Sibir Türklerinin ve bazı Göktürk boylarının devamı olan Hazarlar, Göktürk birliği döneminde Göktürklerin Batı kanadını oluşturmaktaydı.
Göktürklerin yıkılmasından sonra bağımsızlaştı. 7. yy ile 10. yy arasında Hazar denizi ile Karadenizin kuzeyinde egemenlik kurdular.
Hazar Kağanlığı halkının bir kısmı batıdaki Bulgarların etkisiyle hristiyanlığı, bir kısmı güneydeki ülkelerin etkisiyle müslümanlık ve museviliği benimsediler.
Yöneticiler ise musevi dinindeydi. Musevilik resmi din haline geldi.
Hz. Osman’ın başında bulunduğu Araplarla ve Sasanilerle savaş yaptılar. Doğudan gelen Peçenekler sebebiyle zayıfladı. Rus Knezliği tarafından yıkıldı.
Evet dağılan Hazar Türkleri yani Musevi Türkler göç ettiler. Bir çoğu Doğu Avrupa’ya gitti. Burada yine Musevi olarak yaşadılar. Eğer Türk kimliklerini kaybetmemiş olsa idiler herhalde haberimiz olur idi.
Zaten Avrupa’da Yahudilerin bu kadar çok olması da başka şekilde açıklanamaz.
Hatta Hazar Türklerinin Museviliği kabul ettiği tarihte de Yahudilerin nüfusunda korkunç bir artış meydana gelmiştir.
Hazar Türklerinin neden Museviliği kabul ettiği konusu çok tartışmalıdır.
Bir görüşe göre Hıristiyanlığı devlet işinde kullanan Doğu Roma (Bizans) ve yine Müslümanlığı devlet işinde kullan Arap devleti arasında belki de kendi kimliklerini kaybetmemek ve de diğer iki gücün dini hakimiyetine girmemek için seçmiş olabilirler. Hatta bu iki semavi dinde olduğu gibi ilahi gücü devlet işinde kullanmış olabilirler. Zaten Museviliğin de bütün gereklerini yerine getirdiklerini düşünmek mümkün değildir.
Aslında Museviliğin asıl sahibi olan İbraniler ile Türkler başka ırklara mensuptur.
Tevrat’a göre Türkler Yafet’in soyundan, İbraniler ise Sam’ın soyundan gelmektedir.
Şu an dünya Yahudiliğinin %92’sinin sonradan Musevi olan Hazar Türklerinin oluşturduğunu Katolikliğe dönen Yahudi Benjamin Harrison Freedman bunu ilk kez Ortadoğu ve Doğu Avrupa sorunları konusunda ABD Pentagon’da dile getirmiştir.
Hatta şunu da düşünmek gerekecek….Aynştayn ve Marks da Hazar Türk Yahudilerinden ve nice böyle isim de saydığımızda belki de dünyanın başına bela olan Siyonizm’in patronu da belli oluyor.
Burada bir başka saptama yapmalıyız.
Türkiye’de Sabataistler hangi soydan geliyor?
Onlar 500 yıl önce İspanya ve Portekiz’den göç eden Sefarad Yahudiler idi.
Bu durumda Hazar Türk Yahudileriyle ilgisi yok, yani Sam’ın soyundan gelen gerçek İsrailoğullarından olurlar.
İsrail devletini kuranlar ise Hazar Türk Yahudileri ekseriyetteler.
Hatta çok ezici bir üstünlükle İsrail devletine hakimler.
Hatta Freedman’a göre ABD başta olmak üzere bir çok devlette üst düzeyde olan Yahudilerin de Hazar Türk Yahudilerin soyundan olduğunu düşününce şaşmamak elde değil.
Cengiz Özakıncı’nın Siyon-Türk Zelda kitabında çok hoş bir anlatımla bu konular hakkında bilgi verilmektedir. Başvurulacak bir çok kaynak sıralanmaktadır.
Yine bu kitaptan öğrendiğim [Linkleri Görebilmek İçin Üye Olmanız Gerekiyor. Ücretsiz Üye Olmak İçin Tıklayın.] sitesi de hayli ilgi çekici.
Bu siteyi Dr.Tony Richard Turk isimli biri kurmuş. Kendi soy adının neden Türk olduğunu merak etmiş. Başkaları varsa bilgi paylaşımı için siteyi kurmuş. Tabi bir çok kişi de siteye bilgi aktarmış. Yaklaşık on bin kişi olmuşlar. Hatta 488 değişik Türk adının yazılım şekli ortaya çıkmış.
Bir birleriyle neden soy adlarının Türk olduğu konusunda bilgi alışverişi ve araştırma neticesinde de kendilerinin soylarının Amerika’ya Doğu Avrupa’dan göç eden Musevilere dayandığını, bir kısım Hıristiyan olanın da sonradan Musevilikten geçtiklerini öğrenmişler.
Dr.Tony Richard Turk, bir adım daha atmış ve kendi DNA’sını araştırmış. Yapılan test sonucuna göre genetik olarak da Türk olduğunu öğrenmiş. Köklerinin ise Hazar Türk Yahudi devletine dayandığını tespit etmiş. Site halen faal ve hayret verici bilgiler içermektedir.
Yine bir başka kaynak Arthur Koestler’in Onüçüncü Kabile isimli kitabı ki yazar bu kitap yayınlandıktan birkaç sene sonra yatağında ölü bulunmuştu, çok ilgi çekici ve değerli bir yapıt.
Özeti ise Ashknazi Yahudilerin yani Avrupa’daki Yahudilerin Hazar Türklerinin kökeninden olduğunu ortaya koymaktadır.
Bu konuda diğer bir eser Kevin Brook’un Hazar Türkleri isimli kitabı da mevcuttur.
Sonuç olarak Nazi Diktatörü Hitler meğer Hazar Türk kökenli Yahudileri katletmiş. Hitler için de birazcık aynı kökten olduğu söylenmektedir. Bu konuda bazı akademisyenlerin çalışmaları da mevcuttur.
Belki de bu Yahudiler Anadolu’daki Türklere siz diğer kavimlerle karışmışsınızdır ama biz Yahudilik sayesinde kanımız daha saf Türk de diyebilirler. Bir bakıma da haklılar.
Bu durumda Türkiye’de bulunan Sefarod Yahudiler ki gerçek İsrailoğullarından yani Tevrat’ta adı geçen Sam’ın soyundan olmaktadırlar, şu an Türk ve Müslüman görünen, hem sağcı hem solcu ve de tabi ki hem iktidar hem muhalefet olarak erk sahibi olan Sabataist ‘Ne mutlu Türk’üm’ diyerekten de Türkçülük de iddia etmektedirler.
Hazar Türkleri gibi Türk de değiller. Ama Türk’ün yurdunu yönetmektedirler. Diğer taraftan da Türk kökenli olan Hazarlar da İsrailoğulları namına devlet kurup yaşatmaktadır. Bu ne garip bir durumdur.
İsrail’deki Hazar Türk Yahudileri de acaba kendilerini Türk kökenli olduklarını kabul ediyorlar mı? Bunu bilmeyi çok isterdim.
Kanaatimce bilseler de söylememektedirler. Bazı kaynaklarda kendi ders kitaplarında Hazar Türk Yahudi devleti hakkında kısa bilgi verilerek konu geçiştirilmektedir denmektedir.
Özetle; sadece Hazar kralının ve eşinin birkaç da saray görevlilerinin Museviliği kabul ettiği dile getirilmektedir.
Farz edelim bu doğrudur. Demek ki İsrail devletinin resmi söylemine göre Amerika’da Türk soy adı taşıyan ve 488 değişik yazılımı olan Hazar Türk kökenli Museviler Hazar kralının torun ve torbası olmaktadırlar.
Bu da sosyolojik ve tarihi gerçeklere ters düşeceğine göre, gerçek başka bir şey olmalı.
Yani Hitler Hazar Kralının soyunu kes kes bitirememiş, artıkları İsrail devletini kurmuş, bir kısmı başta ABD olmak üzere değişik ülkeleri zabtı rap altına alarak, diğer taraftan da dünyada finans, basın, sanat alanlarını hakimiyetlerine almışlardır, diyemeyeceğimize göre Kralın dışında da bir çok insan Museviliği kabul etmiştir yargısı hakim olmaktadır.
Yalçın Küçük’ün Türkiye’de ses getiren ve merak uyandıran Sabataist araştırmalarından da öğrendiğimize göre ülkemizde söz sahibi olan, Türk ve Müslüman görünen ama gerçekte olmayan Yahudilerin Sam’ın soyundan olduğunu öğrenmekteyiz.
Diğer yandan da İsrail’i kuranların da Türk soyundan geldiğini hayretle anlamaktayız. Bu durumda gerçek İsrailoğulları asla Arzı Mevud’da devlet kuramayacaklardır.
Sabataistleri ise Yahudiler de kabul etmemektedirler.
Nedeni de herkesin Alevilere yakıştırdığı ‘Mum Söndü’ olayının kendisi de Sabataist olan ve mahkeme kararıyla kimliğine Musevi yazdıran Ilgaz Zorlu’nun açıklamalarından anladığımıza göre 22 Adar’a tekabül eden 21 Mart’ta kutladıkları ve en az iki evli çiftin katıldığı ‘Kuzu Bayramı’ veya ‘Dört Gönül Bayramı’ adı altında gurup seks yapmalarından dolayı Yahudilerce de bunların tekrar Museviliğe dönmeleri kabul edilmemektedirler.
Dolayısıyla Sabatasitlik Museviliğin içinde veya dışında bir başka inanç biçimi olarak karşımıza çıkmış olduğunu da düşünebiliriz.
Cengiz Özakıncı’nın kitabında da bahsi geçen Selçuk Bey’in oğulları da bir başka konu diyemeyiz. Çünkü oğullarının adlarını bize hatırlatıyor ve bunlar da Hazar Türk Yahudi devletinden kopup gelen Musevi Türkler olduğuna dikkat çekmektedir.
‘Selçuk’un babasının adı Dokak, olduğunu ve Hazar Krallığında sübaşı olduğunu ve ölünce de oğlu Selçuk’un yerine getirildiğini’ anlatmaktadır.
‘Hazar devleti yıkılma aşamasında iken Selçuk emrindekilerle Cend’e yerleşmiştir.
Oğullarının isimleri de; Arslan Yabgu, Yusuf, Mikael, Musa olduğuna dikkat çekilmekte ve haliyle Selçuk Bey ve oğullarının da Musevi olması kuvvetle muhtemel olduğu düşünülmektedir.’
‘Yine Soloman Ben Roy isimli Hazar Türk Yahudi’sinin oğlu Menahem’le beraber Orta Doğuya geldiği ve Menahem’in kendisini Mesih ilan ederek David Al Roy adını alarak bir ordu kurduğu, Babil sürgününden arta kalan Yahudilerle birleştiği ve de Filistin’de bir devlet kurmaya çalıştığından’ bahsedilmektedir.
Kurulan bu ordunun simgesinin de altı köşeli Davud Yıldızı olduğuna dikkat çekilmektedir.
Hepimiz biliyoruz ki Selçuk Bey ve oğullarının kurduğu devlet bir İslam devletidir. Ama bu onların Hazar Türk Yahudi soyundan gelmiş olmalarını değiştirecek bir durum değildir.
İşin garip tarafı Hazar Türk Yahudi devletinin yaşadığı dönemde Doğu Roma (Bizans) ve Arap İslam devletleri var idi. Bu iki devletin de olayları kayıtlara geçtiğini bilmekte iken neden bu olaylar hakkında yeterince araştırma yapılmamakta yada yapılmış ise bunlar bizlere intikal etmemektedir.
Bir garip durum da Hazar Türklerinin Museviliği kabul ettiği yıllarda yaşananlardır.
Keza o yıllarda Araplar Türklerin yaşadıkları yerleri tek tek fetih ederek Türkleri İslamlaştırmalarıdır. Bu süreç de manidardır. Çünkü bizlere Türklerin İslam’ı kendi istekleriyle kabul ettikleri anlatılmasına rağmen gerçek başkadır.
Büyük İslam fatihi Kutaybe diye bilinen Arap Komutanının Türkleri boğazlatarak nehirlerin günlerce kan akmasına sebep olduğu ve hatta bu kan akan nehirlerde bulunan değirmende un öğütüp ekmek yaptırarak yediğini ve bunu da ettiği yemini gerçekleştirdiğini ifade ettiği gerçektir.
Arap gezgin ve tarihçi Fadlan’dan bunları okumak herhalde yeterli bir fikir vermeye yetecektir.
İşte böyle bir Arap-İslam yayılması sırasında Hazar Türk Krallığı Museviliği kabul ettiğini görmekteyiz.
O yıllarda Doğu Roma (Bizans)’nın Hıristiyan olması yani İslam’ın da kabul ettiği bir peygamber olan İsa’nın öğretilerini hatta İ.Ö. üçüncü yüzyıllarında bu dini bizzat devlet eliyle düzenledikleri gerçeğinden hareket edecek olursak her iki semavi dini temsil eden bu iki devletin ortak hedefinin kafir saydıkları Türkler olduğunu tahmin edebiliriz.
Hatta bugün Suriye dediğimiz coğrafyada Hıristiyan Araplara, Müslüman Arapların bir baskısının olmadığını ve ticari-siyasi iletişim içinde olduğunu da görmekteyiz. Buna karşı olarak Türklerin yaşadıkları yerlere ise amansız bir sefer güdüldüğünü görebiliriz.
Bir ayrıntı da şudur; Peygamberimiz Muhammed’in ilk eşi Hatice’nin bazı batılı kaynaklara göre tartışmalı olsa da Hıristiyan olduğu iddiasıdır. Eğer iddia doğru ise Müslüman Araplar için cihada konu olacak tek alan kalıyor kendilerine göre dinsiz Türklerin yaşadıkları yerler olması kaçınılmazdır.
Peki Türkler ne yapmıştır?
Bir çok vatandaşımız Türklerin İslam ile karşılaşması sonucu topluca bu dine katıldığıdır. Hatta Emevi Arapların zorlama yapmaları sonucu Türkler İslam’a direnmiştir, daha sonra Abbasiler daha yumuşak ve anlayışlı davranması sonucu Türkler kitle halinde İslam dinine geçtiği anlatılmaktadır.
Belki de durum biraz farklıdır, nasıl ki Aryan olan İran’lılar kendi milli değerlerinin Araplaşmaktan kurtarmak için Şii inancında protest Arap şeklinde tezahür ederken Türkler de ya Şii olmuşlardır yada Şii’liğe yakın bir yol şeçmişlerdir. Burada millilik esas olduğunu kabul etmek gerekmektedir.
Haliyle o yıllarda Hazar Türklerinin de Museviliği bu nedenle seçmiş olması da kuvvetle muhtemeldir.
Bir başka tarihi gerçek ise Cengiz Han’ın İslam Dünyasına taarruzudur.
Arap İslam Devletine gönderdiği elçilerin işkenceyle öldürülmesi sonucu ordusuyla taarruza geçmiş Müslüman Arapların ele geçirip İslamlaştırdığı Türk yurtlarını tek tek fetih etmiştir.
Hatta orduları Bağdat’ı da ele geçirerek İslam Peygamberi Muhammed’in soyundan gelen ve Halife olanların tamamını idam etmiştir.
Sadece o sıralarda Mısır’da bulunan dört yaşında olan biri kurtulmuştur. Bu çocuğun soyundan gelenler ise ileride Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim tarafından himaye edilerek hilafetin Osmanlıya geçmesini sağlamıştır.
Cengiz Han’ın taarruzları sonucunda katliamlar yaşanmasına rağmen Türk yurtlarına bakıldığında halen Türklerin yoğun olduğunu görmekteyiz. Bu da şunu göstermektedir, Türkler Arapların kıyımına ve Araplaştırma gayelerine rağmen halen Türklük bilincini kaybetmemişlerdir.
Hatta şunu da söylemek gerekecektir, Cengiz Han ve Timur Han’ın taarruzları bugün üzerinde yaşadığımız Anadolu topraklarının Türkleşmesinde önemli rol oynamıştır.
Burada şunu da belirtmek lazım Yüce önder Atatürk tarafından konulan Esenboğa ismi Timur’un komutanlarından birinin adıdır.
Şimdi merak edilen şey acaba milliyet mi esas olmalıdır yoksa din mi?
Bu soruya cevap zor verilebilir. Yaşanan coğrafyada varlık sebebini oluşturan şey ne ise o esas olmaktadır.
Nasıl ki Sıpların Ortodoksları Sırp, Müslümanları Boşnak, Katolikleri Hırvat ise ve aynı ırka mensup olsalar da can düşmanı olmuşlar ve yabancılaşmışlardır. Bu durumda aynı coğrafyada bulunan ve de aynı ırka mensup milletler arasında değişik dinler o milleti kendi ırkından olanlara düşman yapmaktadır diyebiliriz.
Değişik ırka mensup milletler ise aynı din içinde aynı coğrafyada kendi öz milli değerlerini korumak için aynı dinin değişik uygulamalarını görmekteyiz.
Hatta aynı millette bile bu duruma tanık olmakta mezhep yada tarikat şeklinde milli değerlerini koruma güdüsünde olduklarına rastlamak mümkündür.
Değişik coğrafyada olan aynı milletin soylarından gelenler ise din inancını bir yana bıraktığı ve milli değerleri öne çıkararak iletişim kurduklarını veya bu konuda çaba gösterdiklerine şahit olmaktayız.
Şimdilerde 1948 yılında İsrail’in kurulmasında ABD’de ortaya konan görüşe göre Hazar Türk soyundan gelen Ashkanazilerin kurduğu Yahudi devletinin etrafının İslam Arap devletlerinin sarmasından dolayı varlık sebeplerini devam ettirmek için kendilerini İbranilerden sayarak özünü unutup Tevrat’a daha çok mu sarılacaklar mıdır yoksa dini bir yana bırakıp mensubu oldukları iddia edilen Türk soyundan geldiklerini mi kabul edeceklerdir, bilinmez.
Tabi ki bu konu daha çok tartışılacaktır. Bu tartışma asıl İbrahim soyundan gelen Yahudileri daha çok ilgilendirmektedir.
Eğer söylendiği gibi dünya Yahudilerinin %93 Hazar Türkleri oluşturuyor ise buların öz benliğine dönmeleri durumunda Siyonizm herhalde bitebilir ve milli duygular ile dünya hakimiyeti söz konusu olur. Bu durumda gerçek Yahudi olanlar da Mesih beklemeye devam etmek zorunda kalacaklardır.
Bir başka durum da İsrail’i kuranların Türk soyundan geldiğini diğer Türkler nasıl karşılayacaklardır?
Kabul görülecek midir?
Türkler Nazilere bizim soydaşlarımızı nasıl kestiniz diye soracaklar mıdır?
Yada Sam’ın soyundan gelen ve erk sahibi olanlar İsrail’deki erk sahibi olan Hazar Türk Yahudilerine karşı nasıl bir tutum sergileyeceklerdir?
Belki de bular yaşanmaktadır. Ama halen çıplak gözle görülememektedir. Türkiye’de bile kimin kim olduğu tam olarak bilinmemektedir.
Tayfun Er’in Erguvaniler kitabından da öğrendiğimiz gibi Türkiye’de birbirlerini bilen ama genel çoğunluğu oluşturan milli unsurun bilmediği bir gurup ki bunlar da Yahudi olmakla beraber Sam soyundan gelmektedir, İsrail’e hangi eksende bakmakta olduğu ise ayrı bir araştırma konusudur.
Onların bakışı da maalesef bulundukları mevkiler nedeniyle tarihte hep resmi bakış olmuştur.
Hatta Türkleri zor duruma düşürmek isteyenlerin Sam soyundan gelen Yahudiler olduğu ve buna mukabil ise de Türkiye’yi bu zor durumdan kurtarmak isteyenlerin de Yafet soyundan gelen sonradan Yahudi olmuş olan Hazar Türk Yahudiler olduğu hep merak konusu olarak kalacak gibi görünse de ama mutlaka bir şekilde bu soruya cevap da bulunacaktır.
Demek ki herkes birilerini Türk yapıyor biz de burada İsrail devletini kuranların asıl unsuru olan Ashkanazilerin Hazar Türk Yahudileri soyundan geldiklerini söyleyerek onları Türk yapmış oluyor görünüyorsak da İsrail’in katliam derecesindeki davranışlarını kabul etmiş olduğumuz anlamına gelmez.
Dünyanın neresinde olursa olsun emperyalist her türlü olaya karşı olduğumuzu burada tekrar dile getirmeliyiz.
Zeki Bingöl
link to geocities.com
tatil bitti başa döndük…
Sevgili dostlar,
Yukarıdaki yazılarda Hazar Türklerine değinmiştik. Şimdi kaldığımız yerden devam edelim. Hazar Türkleri tarihini bilmek Dünya tarihi ve siyasetini bilmek için çok önemlidir. Bu konu Dünyada bir tabudur ve kimse gündeme getirmemektedir. Ama son yıllarda artan bir oranda Dünyada araştırmacılar bu konu üzerine eğilmiştir.
Böylece Dünya Yahudilerinin büyük bir kesimini oluşturan Avrupa(yani Aşkenazi) yahudilerinin Türk HAZAR kökenli olduğunu öğrendik. Peki kimdir bu insanlar? Ve nerede yaşıyorlar şu an ve Dünyaya etkileri nelerdir? Bu sorunun cevabı sizin tahminlerinizin çok çok üstündedir. Okudukça hayretlere düşeceksiniz. Hazar kökenli bu musevi Türklerin Dünya tarihine etkisi korkunç seviyededir.
SOVYETLER BİRLİĞİ bir HAZAR DEVLETİYDİ!
1917 Bolşevik devrimini gerçekleştirenler ve Sovyetler birliğini kurup sonuna kadar yönetenler Türk HAZAR musevisi insanlardı! Sovyetler Birliği’nin Ruslarla uzaktan yakından bir alakası yoktur! Rus lider hemen hemen yoktur. Yöneticilerin hepsi Hazar Türküydü! Dolayısıyla Rusyada komunizmi gerçekleştiren ve komünistlerin hemen hemen hepsi Hazar yahudileriydi. Bundan dolayı Bolşevik devrimine yahudi devrimi ve kominizme yahudi doktrini denmiştir. Zaten kominizmin kurucusu Karl MARX bir Alman yahudisiydi. fakat gerçek bir yahudiydi, yani semitik.
Ukrayna topraklarında kurulan Hazar devleti 11.yy.da Ruslar tarafından yıkılmıştı. Ve dağılan Hazar yahudilerine Rus devleti tarafından pogromlar uygulanmıştı. Bu yüzden Hazarlar Rusları hiç sevmiyordu ve Bolşevik devrimi ile intikamlarını aldılar.
Şimdi tek tek bu insanları tanıyalım:
link to geocities.com
Lenin’in resmi tarihinin yanında, bir de gayrı resmi tarihi var. Çoğunlukla resmi tarih yazıcıları, yöneticileri yarı tanrılaştırıyor. Lenin’in yaşamını kaleme alan resmi tarih yazıcıları Rus olduğu konusunda şüphe taşımıyor. Lenin’e karşı olan kesimler ise komünist ve ateist yönünü vurgulamaya özen gösteriyorlar.
Rus Çarları Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek için, her yerleşim yerine, aynı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları atadı. Zamanla birçok yerleşim yeri kendi köklerini terk etmeye başladı. Lenin’in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin’in yaşadığı köy de istisna olmayıp Çuvaş köklerini terk etti ve kendilerine Rus demeye başladı.
Lenin’in ailesi, Ulyanovların baba tarafından Çuvaş olduğu ihtimali çok güçlü. Bunu ispatlamak da çok zor değil. Bu günkü teknoloji buna izin veriyor, DNA testi yapmak yeterli olur.
Çuvaş araştırmacı Albina Lubimova’nın, Sovyetler’in kurucusu Lenin hakkında çok tartışılacak iddiası
“Lenin Türk” İddiası
Rusya’ya bağlı Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi, Albina Lubimova, dünyada tartışma yaratacak bir iddia ortaya attı: “Lenin Rus değil, Türk” Lubimova’ya göre, Lenin Türk kanı taşıyor. Baba tarafı Kalmık Türk’ü.
Lenin hangi ulustan?
Çuvaş Türklerine göre Lenin, Rus değil, Türk. Ataları özbeöz Çuvaş Türk’ü. Bu iddia yenilir yutulur cinsten değil. İddianın sahibi Albina Lubimova (Yuratu), Gazeteci ve yazar; 1982’de Moskova Üniversitesi’nin İletişim Fakültesi’ni bitirdi. Şu anda profesyonel bir yazar, şair ve Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi. 7 şiir kitabı, çok sayıda makale ve 100’e yakın şarkı sözü yazarı.
Lubimova’ya göre, Lenin Türk kanı taşıyor. Ataları Çuvaş Türk’ü. Albina Lubimova’nın araştırmaları sonucu ulaştığı bilgilere kendi ifadeleriyle göz atalım:
Sovyetler Birliği zamanında komünist partisi tarafından Lenin hakkında oluşturulmuş bir efsane özenle korunmaya çalışılıyordu. Genel Yayın Kaynakları (tüm tarih kitapları dâhil) Lenin’in baba tarafından Rus olduğunu söylüyordu.
Sovyet döneminde araştırma yapmak mümkün değildi
Hâlbuki Lenin’in babası İlya Nikolayeviç, damarında Kalmık kanının aktığını saklamıyordu. Bu nedenle, Çuvaşistan’da pek çok kişi, Lenin’in ailesinin Kalmık olduğunu biliyordu. Ancak, Sovyet döneminde tüm belgeler sır gibi korunuyordu. Araştırma yapmak isteyenler için arşiv ulaşılamaz bir yerdi.
Okulda okutulan bilgiler
Bize okuldayken öğretilen bilgiler şunlar: Lenin’in babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, Ulyanovsk’ta Halk Meslek Okulu’nun müdürüyken büyük Çuvaş bilim adamı ve pedagog İvan Yakovlev’la sıkı bir dosttu. Yakovlev, ayrıca Ulyanovsk’ta yapılmış ilk Çuvaş okulunun kurucusu ve Çuvaş alfebesinin öncüsüydü. İlya Ulyanov’un desteğiyle 1871’de Çuvaş Okulu devlet himayesine alındı ve 1877’de “Çuvaş Öğretmen Okulu” ismini aldı. Daha sonra “Çuvaş Kültür Merkezi” haline dönüştürüldü. Kanımca, resmi tarihin satır aralarında yer alan bu bilgiler, Lenin’in babası İlya Nikolayeviç’in, kendisini Çuvaş hissettiğini, bu yüzden Çuvaş halkına ve kültürüne ömrü boyunca hizmet ettiğini göstermesi açısından önemli sayılmalıdır.
Lenin vaftiz babasını kurtarmak istedi
Tarih bilimcisi Gennadiy Tafayev, İvan Yakovleviç’in Hıristiyan geleneğine göre Volodya Ulyanov’un vaftiz babası olduğunu söylüyor. Çuvaşlar genellikle birini vaftiz babası olarak seçtiğinde ona karşı ya aşırı bir yakınlık duyar ya da onu akraba gibi görür. Volodya, N.Ohotnikov diye Çuvaş bir delikanlıya üniversiteye kayıt yaparken yardım etti. 1917 Devrimi’nden sonra İvan Yakovlev idam edilirken Lenin, “Ona dokunmasınlar” diye telgrafla emir verdi.
İlya Nikolayeviç Ulyanov ile İvan Yakovleviç’in dostluğu ve Lenin’in İvan Yakovleviç’e olan yakın ilgisi öylesine değil. Üstelik Astragan’da yaşayan İlya Nikolayeviç Ulyanov, önce Nijegorodsk sonra Ulyanovsk vilayetinde oturmaya karar verdi. Memleket sevgisi onu oraya çekiyordu. Kendisi eğitim düzeyi yüksek olan bir insan olarak halkına okuma-yazma konusunda yardım ediyordu. O, Yakovlev’le birlikte Çuvaş köylerinde 100’den fazla okul açtı.
Lenin’in dedesi Toprak Kölesiydi
M.P. Makarov’un yazdığı “İlya Nikolayeviç Ulyanov/Çuvaşları Aydınlatmak” isimli kitapta da, ‘Lenin’in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanov eskiden Nijegorodsk vilayetinde bir toprak kölesi köylü idi. Ve 1791 yılında Astragan vilayetine taşındı’ deniyor. Aynı yazarın (Makarov) ‘16. ve 17. y.y.da Otokrasi ve Povoljye Halkların Hıristiyanlaşması’ adlı bir başka kitabında da şu bilgiler yer alıyor: ‘Birleşmeden sonra 1666–67 yıllarında iki tane mezhep ortaya çıktı: Vyatsk ve Nijegorodsk mezhepleri. Meri, Çuvaş, Mordov ve Tatarlar Nijegorodsk mezhebine girdi. Nijniy Novgorod hariç Alatır, Kurmış ve Yadrin şehirleri de bu mezhebe dâhil edildi.
Tarih belgelerinden biliyoruz ki, bu topraklar Voljsk Bulgariya oluştuğundan beri burada yaşayan Çuvaşlara aitti. Kurmış ve Yadrin bölgesi, Çuvaşlar Rusya’ya girmeden önce tamamen Çuvaş toprağıydı. Bugün de Alatır, Kurmış ve Yadrin Çuvaş Cumhuriyeti topraklarında bulunuyor. 16. yüzyılın ortasında Altınordu dağıldıktan sonra Kazan Hanlığı oluşuyor ve bu Çuvaş toprakları Kazan Hanlığı’na dâhil oluyor.
Kökenlerini terk ettiler
‘17. yüzyılda yaşayan Alman gezgin Adam Oleariy, Sura Nehri’nin bir zamanlar Kazan ve Rus toprakların ayırdığını söylüyordu’ Bu tespit ‘Çuvaş Halkının Kökleri’ adlı kitapta yer alıyor. Kitabın yazarı ünlü Çuvaş bilim adamı V.F.Kahonovskiy’di.
‘18. yüzyıl’da Çuvaş toprakları Kazan ve Nijegorodsk vilayetine dâhil edildi’… Bu bilgiyi ise “Haber” gazetesinin editörü Aleksey Petroviç Leontyev ifade ediyor. Leontyev’in belirttiğine göre, eskiden Rus Çarları Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek için, her yerleşim yerine, aynı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları atardı. Zamanla birçok yerleşim yeri kendi köklerini terk etmeye başladı. Vladimir Ulyanov-Lenin’in dedesinin yaşadığı köy de istisna olmayıp Çuvaş köklerini terk etti ve kendilerine Rus demeye başladı.
Albina Lubimova, Lenin’in sülalesini daha iyi öğrenmek için Profesör Gennadiy Tafayev’in kaynaklarına da başvurmuş. Prof. Tafayev, şu anda Çuvaş Pedagoji Üniversitesi’nin Tarih Bölümü Başkanlığını yürütüyor. 200’ün üzerinde yayınlanmış eseri var. (Ağırlıkla Çuvaş halkının kökleri hakkında yazılmış kitaplar)
Tafayev: Lenin’in yüz hatları Türklere benziyor
Tafayev, Ulyanovların şimdiki soyadlarının Hıristiyanlaşma zamanında ‘Ulyanan’ isminden gelebileceğini belirtmiş. Ve bir aileye soyadı verildiğinde otomatik olarak o aile ferdinin soyadı olarak kabul edildiğini kaydetmiş. Büyük ihtimalle Ulyanov soyadının bayan veya erkek “Ulyanan” isminden temel alındığını anlatmış. “Ruslar bu ismi “Ulyanin” şeklinde yazmış olabilirler. Üstelik o zamanki mübeyyizlerin Çuvaşça bilmemesi de güçlü bir ihtimal. Çocuklara anne ve babanın isimlerini verme âdeti, şimdiye kadar güncelliğini yitirmedi’ şeklinde bilgi vermiş. Tafayev, Lenin’in fizik yapısı ve yüz hatlarının Türk olması ihtimalini çok güçlendirdiğini eklemiş.
Albina Lubimova, Tafayev’in haklı olup olmadığını anlamak için ‘Hıristiyan olmayan Çuvaşlar özel isimler sözlüğü’ adlı M.R. Fedotov tarafından yazılmış bir kitaba da baktığını belirtiyor.
Lubimova, Rusya’da pekçok kişinin Lenin’in, Çar tarafından idam edilen kardeşi Aleksandr için intikam aldığına inandığını ve ‘Aleksandr idam edilmiş ve bu şekilde 1917’deki devrim gerçekleşmiş oldu’ dediğine dikkat çekiyor.
Çuvaş tarihi uzmanı Anton Osipoviç Smolin, “Lenin” adlı bir kitapta yer alan bilgileri hatırlatarak, kitabın yazarı Akim Arutyunov’un, birinci cildin ‘Vladimir Ulyanov’un Soy Ağacı’ kısmının ikinci bölümünde, Astragan Arşivleri’nde bulunan belgelere atıf yaptığını belirtiyor. Burada, “Herkesçe biliniyor ki anne tarafından Lenin üç milletin kanını birden taşıyor (Yahudi, Alman ve İsveç). Baba tarafından Vladimir Lenin-Ulyanov’un dedesinin babası, Kalmık kısmından Lukyan Smirnov’muş. Onun oğlu Aleksey Lukyanoviç Smirnov bağımsız toprak ağasıymış. 1808’de 23 yaşındaki Anna isminde kızını evlendirmiş. Anna’nın kocası ondan 30 yaş büyük ve bu da Lenin’in dedesi. Anna Alekseyevna 5 çocuk doğurdu ve son olanı İlya gelecekte Lenin’in babası oldu” bilgilerine yer veriliyor.
Lenin’in dedesi toprak kölesiydi
“Eğer dikkatlice bakarsak Ulyanovların yüz hatları, elma kemikçikleri, göz şekli Mongollara benzediğini görürüz” diyen Akim Arutyunov, resmi kaynaklara ve Lenin’in yaşam öyküsünü anlatan eserlere atıf yapıyor. Bu kaynaklara göre Vladimir Ulyanov’un dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin (Ulyaninov) toprak köle köylüsüydü ve Nijegorodsk vilayetinin Androsovo Sergaçsk çevresindeki köyünden geliyordu. Üstelik yüzyıllar boyunca bu topraklar Türk halklarına aitti. (Özellikle Çuvaşlara). Akim Arutyunov, “Sergaçsk çevresinde o dönemde (18. yüz yılın sonu) Rus imparatorluğun yerleşim yeri listesinde aynı isimde iki köy belirtilmiştir (Küçük ve Büyük Andosovo). Birinci köy kuzey batıda Sergaç’tan 18 verse uzaklıkta bulunuyor. İkinci köy ise belirtilen kasabadan daha batıya yakın 20 verse uzaktadır. Andosovo köyü şimdiki posta rehberinde belirtilmiş durumda. Bu köy Nijegorodsk Bölgesi Pilninsk semtinde buluyor. Bütün bu bilgiler hakkında arkadaşım Tafayev’ın ne düşündüğünü sordum. Tafayev, ‘Eski Rus vakayinamelerinde (1237 yılına göre) yazılıyor ki Batu Taarruzu’ndan sonra Bulgarlar Volga Nehri’nden yukarıya doğru hareket etmişler ve Suzdalsk topraklarına varmışlar. Volga Nehri’nin kıyılarında birçok Bulgar şehri oluşmuş” (Sudovit, Tsepel) şeklinde bilgi veriyor.
V.N. Tatişev’in kaynağına göre, (1221 yılı) ‘Büyük Prens Yuriy’ generalleri gönderip Oka Nehri’nin kıyısında yeni şehrin yapılmasını emretti. Orası, eskiden Bulgarların yaşadığı bir şehirdi. Şimdiki Nijegorodsk Bölgesi’ndeki topraklar da (Liskovo, Vasilsursk ve Nijniy, Novgorod) eskiden Bulgarlara aitti.
Araştırmalar Sürüyor
Araştırmacı Albina Lubimova, şu görüşleri ifade ediyor; “Lenin’in dedesinin Çuvaş olması şimdilik sadece varsayımdan ibaret ve gerçeği ispatlamak için bunu destekleyen bilgi ve kanıtlara ihtiyacımız var. Onun için arşivleri daha derinden incelemek gerekir. Ulyanovların gerçekten Çuvaş olduklarına inanıyorum. Fakat yukarıda açıkladığımız sebeplerden dolayı yıllardır bunu saklamak zorunda kalıyorlar.
Çuvaşlar tarih boyunca çok çile çeken bir halktır. Hayatta kalabilmek için sık sık yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kaldılar. Birçoğu ise İslamiyeti kabul etti. Vladimir Lenin-Ulyanov’un dedesi de bunu yapmış gibi görünüyor. Aynı şeyler şimdi de oluyor. Şehirde yaşayan sosyetenin çocukları kendi anadilini bilmiyor. Aile gerçek Çuvaş olduğu halde çocuklar kendini Rus gibi görüyor. Birçok Çuvaş şair, ressam ve yazar kendi kültürüne karşı olan sevgisini sürekli dile getiriyor. Fakat kendi çocuklarına Çuvaşça öğretmiyor ve anadillerine karşı sevgi aşılamıyorlar. Eğer bütün bunlar bu şekilde devam ederse sonraki yüzyılda Çuvaşça diye bir dil kalmayacak.
Lenin’in ailesi, Ulyanovların baba tarafından Çuvaş olduğu ihtimali çok güçlü. Bunu ispatlamak da çok zor değil. Bu günkü teknoloji buna izin veriyor, DNA testi yapmak yeterli olur.
Ne olursa olsun Çuvaşlar arasında birçok yetenekli insan var. Örneğin İkinci Dünya Savaşın efsanevi kahramanlarından biri Vasiliy İvanoviç Çapayev Çuvaş bir üvey anne tarafından büyütüldü. Dünyanın üçüncü astronotu Andiyan Grigoryeviç Nikolayev de bir Çuvaş. Aynı zamanda yürüyüş ve bisiklet spor dalında birçok olimpik şampiyonlar var. Eğer Lenin’de Çuvaş kanı olduğu ispatlanırsa Türk dünyası için büyük bir dalgalanma olacak”
Lenin’in doğduğu topraklardan ortaya atılan bu iddia, Sovyetlerin kurucusu ile ilgili önemli tartışmaları beraberinde getirecek gibi görünüyor.
Erol Cihangir: Lenin Kalmıktır
Lubimova’nın iddiasına, “Bir Türkün 2. Dünya Harbi Hatıraları” kitabının yazarı Erol Cihangir’den de kısmi destek geldi. Kitabında benzer tespitlerde bulunan Erol Cihangir, Kırmızı Çizgi Dergisi’ne yaptığı açıklamada, Lenin’in atalarının bir Moğol boyu olan Kalmık’lara dayandığını kaydetti. Erol Cihangir, Moğollar ile Türklerin ayrı uluslar olduğuna inandığını belirterek, Lenin Türk’tür demek yerine, Lenin Kalmıktır demenin daha doğru olacağı görüşünü savunuyor.
Vladimir İliç Lenin-Ulyanov
22 Nisan 1870’te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisiydi. Ağabeyi Aleksandr’ın Çar’a karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887’de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girdi. Üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yer aldığı için üniversiteden atıldı.
1891’de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni dışarıdan bitirdi. 1895’te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg’a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu. Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya’ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi. Orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart’ında Minsk’te toplanan bir kongreyle kuruldu.
1900’de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre’ye yerleşti. Aralık 1900’de yayımlanmaya başlayan İskra Gazetesi’ndeki bir makalesinde ilk kez “Lenin” takma adını kullandı.
1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907’de yeniden Avrupa’daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Petrograd’a döndü. Nisan Tezleri’yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya’ya kaçmak zorunda kaldı. 1917 Ekim’inde gizlice Petrograd’a döndü. 7 Kasım 1917’de Lenin’in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917’de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924’te Gorki kentinde öldü. Lenin’in ölüm günü ulusal yas günü olarak ilan edildi. Petrograd şehrinin adı Leningrad olarak değiştirildi. Anısına ülkenin çeşitli yerlerinde anıtlar dikildi. Öldüğünde 54 yaşındaydı.
lenin de türktü *
lenin’in musevi olmasi ve hazar türklerinin 1000+ sene önce museviligi resmi din olarak secmesi olanlarini sentezleyen tarihçi suna arinin yumurtasi. siniftan birisinin “hocam, oturan boga da türk müydü?” sorusuyla sonuclanmistir.
(bkz: galatasaray lisesi)
(bkz: vikingler de turktu)
(aged, 17.03.2002 02:02 ~ 02:14)
(bkz: ruud gullit kahramanmaraşlıydı)
(nazmiye demirel, 30.06.2002 19:27)
(bkz: aslinda sunlar da turkmus)
(bkz: dinazorlar da turkmus)
(bkz: kizilderililer turkmus)
(ssg, 30.06.2002 19:36)
(bkz: herkesin türk olması)
(mortifera, 11.12.2002 09:27)
olaylari enlemesine yaran bir zihniyetin “ehoy e madem turk degildi neden bize gurtulus savasinda yardim etti.. gerci gomunukten turk olmaz ammaa…” seklinde bir iddia ekleyebilecegi cumlecik.
(aethewulf, 04.02.2003 14:02)
(bkz: bu turkleri kim dogurdu)
(libertarian, 22.04.2003 20:09)
(bkz: sosyalizm türklere yakışır)
(tatli cocuk, 03.08.2003 12:55)
“gördü benimkini ürktü” diye devam eden iğrennnç bir tekerleme…
(ne2000 uyumlu, 17.05.2004 16:34)
(bkz: gobekli biyikli turk tipi)
(brownie, 17.05.2004 16:34)
vladimir ilyich ulvanov un (lenin) memleketinin aileden simbirsk – kazan – volga tarafları olmasından dolayı ortaya çıkmış eski bir söylentidir bu; derler ki lenin in anne tarafından bir ninesi kırım tatarı mıymış kazan türkü müymüş neymiş, kimi rus tarihçiler tarafından çok itibar gören bir görüş olsa da şu da vardır ki lenin tek kelime türkçe – tatarca bilmez ve anne – babası da çar nikaloai a bağlı inançlı ortodokslar idi; yani “mehmet scholl” ne kadar türk ise en fazla o kadar türktür diye finalize edilebilecek bir şayiadır bu
(gauche, 17.05.2004 16:44 ~ 16:45)
dogru olma ihtimali vardir. başkurt turku oldugu da soylenir, hatta aslen “ulyanov” olan soyadinin baskurtca oldugu ileri surulur. leninin asyatik simasi da bu kaniyi guclendirmektedir.
(aficionado, 13.10.2004 13:46)
(bkz: elfler türktür)
(bkz: goblinler de türktür)
(bkz: cüceler zaten türktür)
(samatya, 13.10.2004 13:56)
(bkz: melez guzeldir)
(bkz: butun melezler guzeldir)
(denhamtoothpaste, 13.10.2004 14:02)
(bkz: diana lavrenovic)
(poturgilinpotur, 05.04.2005 18:13)
“hepimiz adem peygamberin çocukları değil miyiz?” genel önermesi hatırlanırsa oldukça doğru bir iddiadır…
(kadim kishi, 05.04.2005 18:35)
diyen kişi pek de yanlış dememiştir. lenin’in tatar kökleri vardır, üniversiteye tataristan’ın başkenti kazan’da gitmiştir ve burada, hukuk fakültesinde, bir dersliğin girişinde “lenin devrimci kariyerine * burada başladı” diyen bir ibare vardır. 99dan beri bir şeyler değişmediyse o tabela hala orada asılı olsa gerektir.
ama tatarlar kendilerine ne oranda türk der, orası da ayrı bir muamma tabii. öte yandan lenin kadar anti-milliyetçi bir adam daha dünyaya gelmediğinden kendisi ister türk ister eskimo iste rus olsun bunun hiçbir önemi yoktur. aynı marx gibi, lenin’i de hiçbir millet sahiplenemez.
(terranovanian, 09.09.2005 05:20 ~ 05:43)
(bkz: dto)
(bkz: doc dr sinan sagiroglu)
(geldiler, 09.09.2005 05:37)
(bkz: uzaylılar da türkmüş)
(dev, 20.09.2005 14:42)
(mariadebonne, 20.09.2005 14:57)
vatan gazetesinde gün itibarıyla çıkan bir haberin başlığı. lenin türktü deniyor haberde ve bu doğru çıkarsa tür dünyası karışacak diye bir de ibare var. işte haber işte yaratıcılık.
(flyingv, 16.08.2006 14:23)
dünya türk olsun’cular tarafından kendi siyasetlerini çökerten çelişkili iddia:
_ lenin de türktü
_hey be… ya abi o komünist di mi
_ olsun tüktü
_yahudi di miydi?
– türktü olum, zaten bütün dünya türk
– e türk de niye biz dto diye dolaşıyoruz
_ukala olduğun kadar güzelsin de
(talassa, 16.08.2006 14:39)
(bkz: trocki buyukada’da sunnet olmustu)
(babaerenler, 28.08.2006 15:33)
(bkz: niagara, ne yaygara)
(circle takes the square, 28.08.2006 15:36 ~ 15:37)
büyük tarihçi suna arı’nın ne kadar ileri görüşlü ve sağlam bir öğretmen olduğunu doğrulayan önerme. yıllar önce sınıfta “tabi çocuklar lenin de türktü” diyince “hasktr lan karı ya bunadı ya da..ak geçiyo bizimle” dediydik ama bugün ellerinden öperiz. ulan gazeteler haber yapmış bea.. büyüksün hocam, türktü tabii lenin, hatta abraham lincoln de türkmüş…
noel baba, che, napolyon, ramses diğer türklere örnek olarak verilebilir mesela
(bkz: herkesin türk olması)
(le comte de monte cristo, 10.11.2007 05:49)
lenin türk mü?
kitapta, lenin ile tolstoy’un kökenleriyle ilgili bilim adamlarının çarpıcı yorumlarını yılmaz şöyle aktardı: “aslında bu iddia, yeni bir iddia değil. bilgi üniversitesi öğretim üyesi türkolog arif acaloğlu konuyu tekrar gündeme getirince ilgimi çekti. lenin’in soyadı ulyanov, türkçe bir kelime olan ulan-oğlan’dan geliyor. ulan, yani bizim bildiğimiz oğlan anlamında. babası çuvaş türklerinden. bunlar türk devleti olan altınordu devletinden rus hizmetine girmiş insanlar. çar bu aileden birine ‘şişman’ diye lakap takıyor. şişmana rusça’da tolstoy deniyor. sonra bu aileden bazıları soyadını tolstoy diye değiştiriyor.”
kaynak: milliyet muhabiri önay yılmaz yeni kitabı.
(everbystander, 19.01.2009 17:13)
#15106165 !?
link to sozluk.sourtimes.org…link to sozluk.sourtimes.org
link to geocities.com
Türkler Yunanlılarla akraba mı?
SERHAT OĞUZ İstanbul
güncellenme zamanı 19.1.2009
Önay Yılmaz
Milliyet muhabiri Önay Yılmaz yeni kitabında, Türklerle ilgili 117 çarpıcı soruya yer veriyor
“Nazilerle Beş Yıl” ve “Bandırma Yolcuları” adlı tarihi anı romanlarının ardından bu kez, 24 yıllık gazetecilik geçmişinde biriktirdiği ilgi çekici bilimsel haberlerini, “keyifle okunan bir kitaba” dönüştüren Milliyet muhabiri Önay Yılmaz, okuyucularına “Doğru bildiğiniz yanlışlarla yüzleşmeye hazır mısınız?” diye soruyor.
Yılmaz, Alfa Yayınları’ndan çıkan “Türkler – Türkiye ve Türklerle İlgili Merak Edilen 117 Bilimsel soru – Türkiye ve Türkler Hakkında Doğru Bildiğiniz Yanlışlar” adlı kitabında, “Yunanlılarla akraba mıyız?”, “Lenin ve Tolstoy Türk kökenli mi?”, “Çanakkale Zaferi’nde meteorolojinin rolü var mıydı?”, “Bodrum yanardağ üzerinde mi?”, “Nemrut Dağı patlayacak mı?” gibi ilgi çekici soruların yanıtlarını veriyor.
Aziz Nesin’in yıllardır referans gösterilen “Türklerin yüzde 60’ı aptaldır” iddiasının da izini süren Yılmaz’ın, Türkiye Bilimler Akademisi eski Başkanı Prof. Dr. Engin Bermek ve Prof. Dr. Bahattin Baysal’dan aldığı yanıtlar, Nesin’in bu sözlerine kızanlara moral verecek nitelikte: “Türk halkının zekâ düzeyinin dağılımı, bütün halklar gibidir. İddianın gerçeklik payı yoktur.”
‘Eksiklik hissettim’
Yılmaz, geçen hafta piyasaya çıkan kitabının öyküsünü şöyle anlattı: “İlk iki kitabım ‘Nazilerle Beş Yıl’ ve ‘Bandırma Yolcuları’ yakın tarihimizi ele alan belgesel romanlardı. Bu kitapta ise daha çok gazetecilik yaşamım süresince yaptığım haber ve röportajlardan yola çıktım.
Burada önemli olan kitabımda yanıtlarını verdiğim 117 sorunun Türklere ve Türkiye’ye ait olması. Bu konuda bir eksiklik hissettiğim için böyle bir kitap hazırlamaya karar verdim.”
Lenin Türk mü?
Kitapta, Lenin ile Tolstoy’un kökenleriyle ilgili bilim adamlarının çarpıcı yorumlarını Yılmaz şöyle aktardı: “Aslında bu iddia, yeni bir iddia değil. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Türkolog Arif Acaloğlu konuyu tekrar gündeme getirince ilgimi çekti. Lenin’in soyadı Ulyanov, Türkçe bir kelime olan ulan-oğlan’dan geliyor. Ulan, yani bizim bildiğimiz oğlan anlamında. Babası Çuvaş Türklerinden. Bunlar Türk devleti olan Altınordu devletinden Rus hizmetine girmiş insanlar. Çar bu aileden birine ‘Şişman’ diye lakap takıyor. Şişmana Rusça’da Tolstoy deniyor. Sonra bu aileden bazıları soyadını Tolstoy diye değiştiriyor.”
milliyet
link to geocities.com
Türk Tarihi Tezi destekleyen “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz”
kitabının yazarı Gene D. Matlock Eylül’de Türkiye’de
7 Eylül’de İstanbul’a gelecek olan yazar, 17 Eylül’de Bodrum’da bir konferans verecek
Röportaj ve konferans teklifleri açıktır. Bağlantı için bizi arayabilirsiniz…
Gene D. Matlock B.A. M.A. kimdir?
[“Click to download attachment”] 81 yaşında olan yazarımız Amerikan vatandaşı olup El Dorado, Kansas’ta doğdu. Bir süre University of New Mexico’da okuduktan sonra Aralık 1951’de Meksika’daki Mexico City College’dan İspanyol ve Güney Amerika İlişkileri’nden (Spanish and Latin American Affairs) B.A. derecesini aldı. Daha sonra Deniz Piyadesi olarak bir süre Kore’de bulundu. Ardından Panama ve Meksika dâhil tüm Orta Amerika’yı gezdi. New Orleans’deki Tulane Üniversitesi’nden İspanyolcadan M.A. derecesini aldıktan sonra öğretmenlik yaparak emekliliğe ayrıldı. Hayatı boyunca yaptığı araştırmalarını 1980’den beri yoğunlaştırarak Türk, Hint ve Amerikan yerlilerinin ortak özellikleri üzerinde kitaplar ve birçok makale yazdı. “What Strange Mystery Unites the Turkish Nations, India, Catholicism, and Mexico?: A Concise but Detailed History of Things Divine and Earthly” isimli kitabını yakın zamanda yazdı. Bu kitabın 3. bölüm başlığını kullanarak ve orijinaline sadık kalarak çeviren yayınevimiz, Aralık 2008’de kitabı “Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz” adıyla Türkçeye kazandırdı. Çeşitli kanıtlar ışığında Orta Asya’yı ve Türkleri uygarlığın beşiği olarak gören kitap, okurlardan büyük ilgi gördü ve şu an üçüncü baskı aşamasında. Kızılderili ataları olan yazar uzun yıllar Meksika’da bulundu ve eşi Meksikalıdır.
Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz
Yazarın bu ilginç savı aralarında 65 yıldır bulunduğu ve çok sevdiği Meksika’da Meksikalıların ve Türklerin ortak özelliklerini fark etmesiyle başlar. Daha önce yazdığı kitapları Ortadoğu, Hint ve Amerikan Kızılderili halk ve dinlerinin kökenleri üzerineydi. Bu kitapta Türk asıllı Rus yazarı Murat Adji’nin eserlerinin etkisi vardır. Türklerin nispeten yakın tarihte ortaya çıkan uygarlığı başka halklardan öğrenen göçebe ve istilacı bir halk olduğuna dair Batı akademisyenler arasında yaygın bir görüş vardır. Oysa Matlock aynı Kazım Mirşan, Haluk Tarcan, Muazzez İlmiye Çığ, Reha Oğuz Türkkan, Haluk Tanju gibi Türk yazarlarının 1930’larda yaygın olan, ancak daha sonra rağbet görmeyen Türklerin binlerce yıl önce uygarlığın kurucuları oldukları ve anayurtlarının Orta Asya olduğunu savunmaktadır. Bir Batılı araştırmacının bu sonuca varması nerdeyse olası dışı gözükmekte. Ancak Matlock’u farklı kılan bakış açısını belki bu ifadesi açıklar: “İnsanların yanlış varsayımlar üzerine oturttukları ve derin inançla bağlandıkları önyargılarını yıkıp yerlerine doğru ve anlamlı fikirler yerleştirmekten hiçbir şey beni daha fazla tatmin etmiyor.” Gerçekten de Matlock’un kitabı biz Türkler için bile sürprizlerle dolu. Kitabı okurken sanki paha biçilmez bir hazineyi taşıyan atalarımızdan kalan bir sandukayı keşfediyoruz ve dünyanın dört köşesine yayılmış tüm insanlarla bağlarımızı fark ediyoruz. Bütün bunları anlatırken Matlock az bilinen kutsal metinleri, yazmaları, araştırmaları referans veriyor.
Hermes Yayınları
[email protected]
Kitabın Arka kapak Yazısı
Tarih yeniden mi yazılacak?
Kadim Türkler tüm insanların ataları mı?
Onlar bin yaşına kadar yaşayarak, uzun yaşamın sırlarını öğrenmişler miydi?
Tüm dinler onların Tengri dininden mi türedi?
Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammet ve Buda Türk müydü?
“Işık doğudan gelir” ne anlama geliyor?
Türkler gelecekte insanoğlunun kurtuluşunda nasıl bir rol üstlenebilirler?
Amerika’da doğan ve daha sonra Meksika’ya yerleşen bir yazar, eşinin ani ölümünden sonra ruhunun hep yanında olduğuna ve destek verdiğine inanarak insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için ne yapılması gerektiği konusunda araştırmalar yapmaya başlıyor. Özellikle, Hıristiyanlığın kökenlerini araştırarak işe başlıyor ve çok ilginç bir şekilde araştırmaları onu Türklerin ayak izlerine götürüyor. İlk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını ve ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden başladığını söylüyor. İnsanların güneşsel enerjiyle nasıl senkronize yaşaması gerektiğini anlatıyor. Şu an insanlığın içinde bulunduğu huzursuzluğun çözümünü ancak Orta Asya ve Türklerin getirebileceğini, daha iyi bir dünya için gerekli açılımları ancak onların yapabileceğini iddia ediyor ve şayet bu olmazsa dünyanın asla huzur bulamayacağını söylüyor. Ayrıca yazar Türklere bir gönderme yapıyor. Nasıl oluyor da doğuştan filozof ve şair olan, Türk kültürünü dünyaya yayan Erke Han’ı bilmiyorlar. Türk dünyası görkemli zaferlerini ona borçludur.
Eski uygarlıklarda kullanılan teknolojiye de değinen yazar, insanların onları kullanarak nasıl yüzlerce yıl uzun yaşabileceklerini yazıyor. Bu arada Türklerin Orta Asya ve Çin’de yaptıkları piramitleri anlatıyor. Gerçeğin Türklerden saklandığını yazıyor. İnsan bu kitabı okuduğu zaman bir Amerikalının nasıl olur da bilmediğimiz geçmişimiz hakkında bu kadar şey bildiğine hayret ediyor.
Kitabın içinde bazı bölümler: Bu Kitabın Yazılışını Çevreleyen Garip Koşullar, Dünyanın Bütün İnsanları-Biliyor muydunuz Hepiniz Türksünüz? DNA’larınız Bunu Kanıtlayabilir!, Türkler Bize Tanrımızı, Kutsal Haçımızı, İsa’nın Adını ve Kutsal Teslisi Verdi!, Kadim Hiperborlular Bin Yıl Yaşayabilmiş miydi? İnsanlığın İlk Beş Irkı Uzaydan mı Gelmişti? Kadim Türklerin ve Hinduların Havagemileri mi vardı? Nuh Sonrası Göçler, Beş Krishtaya Irkının Kralı Kimdi? İbraniler (Fenikeliler ve Yahudiler) Amerika Kızılderililerini Amerika Kıtalarına Nasıl ve Neden Getirmişti?
Yazarın Türkler hakkında bir makalesi: Tarih Yeniden Yazılacak mı?
link to hermetics.org
Paylaşım için teşekkürler sonsuz. Acaba İstanbulda da konuşma yapacak mı? Kitabı alacam hemen. Çok ilginç bilgiler olduğu kesin.
link to geocities.com
TÜM DÜNYANIN ATASI TÜRKLER Mİ?
Matlock, ‘Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor.
Geçen hafta bir konferans vermek üzere Türkiye’ye gelen Amerikalı araştırmacı yazar Gene D. Matlock, ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında da yer verdiği ilginç iddialarıyla ‘Tüm dünyanın kökeninin aslında Türkler olduğu’ tezini yeniden alevlendiriyor.
AKŞAM PAZAR’dan Mine Akverdi’ye konuşan Matlock, kitabında din, dil, tarih ve kültür odaklı pek çok kaynak aracılığıyla tezine çarpıcı kanıtlar da sunuyor. Kadim Türkler, tüm insanların ataları olabilir mi? Maya ve Azteklerden Kızılderililere, Ruslardan Hintlilere, Araplardan İngiliz, İtalyan ve Kuzey Avrupalılara hepsinin kökenlerinin Türk olduğu söylense inanır mısınız? Peki, acaba Hz. İbrahim, Hz. Musa, Hz. İsa, Hz. Muhammed ve Buda da Türk müydü? Tüm dinler Kadim Türklerin Tengri dininden mi türedi?
Bunlar kafa karıştıran ama bir o kadar da merak uyandıran, cevaplaması zor sorular. Ancak bir araştırmacı bu soruların hepsine ‘evet’ cevabını veriyor. Ve iddiasının doğruluğuna dair kanıtları da ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz’ adlı kitabında önümüze sunuyor. İşin ilginç yanı, bu tezin sahibi Türk değil, bir Amerikalı: Gene D. Matlock.
EY DÜNYA İNSANLARI HEPİNİZ TÜRK’SÜNÜZ
Temmuz ayında Hermes Yayınları tarafından Türkçe olarak basılan ‘Ey Dünya İnsanları Hepiniz Türksünüz / Kayıp Bir Uygarlığın Sırları Dünyayı Nasıl Değiştirebilir’ adlı kitabında Gene D. Matlock ilk insanların Türklerle başlayıp daha sonra dünyaya dağıldığını, ilk konuşulan dilin Türkçe olduğunu, bilimin, felsefe ve dinin yine Türklerden doğduğunu söylüyor. 65 yıldır Meksika’da yaşayan ve hem Hıristiyanlığın kökenleri hem de Meksika’daki Amerikan yerlilerinin kökenleri üzerine uzun yıllar boyunca araştırmalar yapan Matlock’un dini kitaplar, mitolojiler, kültür, gelenekler ve özellikle de dil biliminin ışığında elde ettiği ipuçlarını birleştirerek sunduğu kanıtlar da hayli şaşırtıcı. 81 yaşındaki Matlock ile bir konferans vermek için geldiği İstanbul’da buluştuk ve çarpıcı iddiası üzerine konuştuk.
İNSANLIĞIN BAŞLADIĞI YER TÜRKİYE
Dünyadaki tüm insanların Türklerden geldiğini söylüyorsunuz. Sizi bu konuda bir araştırma yapmaya yönelten şey neydi?
Yıllar önce İsraillilerin Filistinlilere yaptığı kötü muamele sebebiyle çok üzülmüştüm ve bu insanların bir türlü paylaşamadığı kutsal toprakların tarihi ve buradaki dinlerin kökenleri üzerine araştırmalar yapmaya başladım. Bu araştırmalarımı bir yandan da yazıyordum. Araştırma ilerledikçe her şey beni önce Hindistan’a, daha da derinleştiğindeyse Hindistan’ın kuzeyine götürdü. Elimi neye atsam önünde sonunda her şeyin kaynağı olarak karşıma Türkler ve coğrafya olarak da Türkiye ve Orta Asya çıkıyordu. Zira dikkatle incelediğimde Eski Ahit (Kitab-ı Mukaddes’in ilk bölümünü oluşturan, Tevrat ve Zebur’u da kapsayan 39 kitap) ve İncil’de İsrail’den bahsedilmediğini gördüm. Kutsal kitaplarda bahsedilenler aslında Türkiye ile bağdaşıyordu. Nuh’un Gemisi efsanesi, Büyük Tufan… hepsinin kökeni Türkiye ve Türklere dayanıyordu. Bu da bana şunu gösteriyordu: İnsanlığın başladığı yer Türkiye idi. Biz insanlar tüm uygarlığın atası olarak Sümer, Yunanistan, Mısır ve Çin’i görmeye yanlış bir şekilde şartlanmışız.
HERKES KENDİ NESLİNİN İZLERİNİ TÜRKLERE DEK SÜREBİLİR
Peki, nasıl oluyor da Türkler tüm insanlığın atası oluyor?
Birkaç bin yıl önce Kuzey Kutup bölgesinde bir cennette, bolluk içinde yaşayan ileri derecede uygarlaşmış bir halk vardı… Dünyadaki bütün dinler hangi ulusa ait olursa olsun insanlığın beş kökensel ırkı olduğunu söyler. Bu beş ırka Kurus, Krishti ya da Krishtaya deniliyordu. Yaşadıkları yere ise Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta Aden denir. Hindular buraya Uttura Kuru adını verir. Eski Yunan tarihçileri ve mitolojisi ise buraya Hiperborea olarak göndermede bulunur. Tibetli Budistlar ise Khedar Hand (Tanrı Şiva’nın ülkesi) ve Şambala der. Aynı zamanda buraya Tanrı Şiva’nın toprakları anlamında Sivariya ve Sibirya da denmektedir. Yeni ilk insanların yaşadığı cennet bahçesi Sibirya bozkırlarıdır. Buradaki ilk insan olan Adem (İngilizcedeki yazılışıyla Adam) Türk dilinde ‘insanoğlu’ anlamında kullanılır. Nitekim buradaki yüksek zeka ve uygarlığa sahip ari ırk (aryan) Türk’tür. Türkler’in kendilerinden Kıpçaklar, Kurular ya da Aryanlar diye bahsetmesi de bunun kanıtıdır. Ancak pek çok farklı din ve mitolojide geçtiği üzere bu insanlar lanetlenip bir doğal felaket yaşar, dünya ekseninde meydana gelen ani bir sapma ile yaşadıkları yer donmuş, büyük seller olmuştur. Şimdi adına Türkler dediğimiz Kurular güneye, Orta Asya’ya kaçmak zorunda kalmıştır. Bu anlatılan Büyük Tufan’dı. Nuh ve insanlığın soyunu devam ettiren oğulları da işte bu kökenden geldi yani Türk’tü. Nuh’un gemisinin karaya oturduğu Ararat Dağı’nın Türkiye’deki Ağrı Dağı olduğu inancı da bunu kanıtlıyor. Böylece Türk soyundan gelen insanlık Türkiye’ye ve aşağıya Mezopotamya ve Hindistan’a dağıldı. Dolayısıyla Sümerler, Hititler, Iraklılar, Kürtler, Hintliler, Mısırlılar hepsi aslında Türk’tü. Kuzey Kutbu’ndan aşağı inerek Kuzey Avrupa’ya İsveç, Finlandiya, İngiltere’ye ve tüm dünyaya yayıldılar. Bugün herkes kendi neslinin izlerini Türklere dek sürebilir.
Buna kanıt olarak neleri gösterebiliyorsunuz?
Dünyanın her köşesinde kullanılan dilden inançlara ve tanrı isimlerine kadar her şeyin dil olarak aynı kökenden geldiğini görebilirsiniz. Bu tüm dinlerin, dillerin de tek bir kaynaktan çıktığını gösteriyor: Türklerden! İngiltere’den, Finlandiya’ya insan isimlerinden yer isimlerine Türkçe kökenli kelimelere rastlayabilirsiniz. Finlandiya’da Kırkpınar diye bir yer var! Urdu dilinde binlerce Türkçe kelime var. Hintlilerin Kutsal Kitabı Mahabharata aslında Türklerin tarihlerini anlatıyor. Yunanlıların büyük tanrısı Zeus’un ismi de Türkçe. Kudüs, İsa gibi kelimelerin kökeni de aslında Türkçe ve dahası bu bahsedilen yerler de aslında İsrail’de değil Türkiye’de İsa da bu topraklarda yaşadı. Öte yandan yakın tarihte Keltlerin (İrlandalılar, Galiler, İskoçyalılar) DNA’sı incelendi ve Altay’dan geldikleri kanıtlandı. Vikingler, Finikeliler ve İtalya’nın Roma İmparatorluğu’ndan yıllar önce burada yaşayan ve Roma’nın kurucuları sayılan yerli halkı Etrüskler de Türk’tür. Estrüskler’in DNA’larının Türklerinkiyle yüzde 97 aynı olduğu bilimsel olarak kanıtlanmıştır.
EVET KIZILDERİLİLER DE TÜRKTÜR
Amerika’daki Kızılderililerin de Türk olduğu sıkça dile getirilen bir iddiadır….
Evet, Kızılderililer Türk’tür, bunu kendileri de söyler. Kültür ve geleneklerindeki benzerlik aşikar. Özellikle Amerika’da Türk soyundan geldiğini söyleyen Meluncanlar’dan olan Cherokee’ler Türkiye ile bugün çok yakın ilişkiler içindedir.
Bu iddialarınızı dünyanın pek çok yerinde dile getiriyorsunuz. Peki, nasıl tepkiler alıyorsunuz?
Önceleri herkes bana gülmüştü ama şimdi durum değişiyor. Amerikanın yerli halkları, Kızılderililer, Meksikalılar bu teze çok pozitif tepki veriyor. Çoğu kabul de ediyor. Ancak ABD’deki Amerikalıların veya İngilizlerin pek hoşuna gitmiyor.
Dünya bunu kabul etse ne olur sizce?
Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.
AMERİKA’YI İSPANYOLLAR DEĞİL TÜRKLER KEŞFETTİ
‘Amerika kıtasındaki pek çok yer ismi aslında Türkçe kökenli. Meksika’daki Teotihuacan kalıntıları aslında Türkçe olan Tea (tanrı)+ Tiwa (Bir Türk boyu olan Tuvaların bugün bir cumhuriyeti de vardır) + Han (krallık anlamına gelen Türkçe kelime) kelimelerinden türemiştir. Peru’daki Karal kalıntılarındaki piramitler Mısır’dakilerden daha eskidir ve Türkçe’de ‘hükümdar’ anlamına gelen kral kelimesinden türemiştir. Meksika’da bugün de Türkçe kökenli birçok kelime kullanılıyor. Örneğin dağ/tepelere Meksika’da tepek deniliyor Atatepek, Çapultepek isminde şehirler bulunuyor. Havasu diye bir yer bile var. İspanyollar Meksika’ya ilk geldiklerinde Aztek’lere hangi tanrıya inandıklarını sorduğunda onlar ‘İnana’ cevabını vermişti. Bu Antik Sümer’de de bir tanrıçanın adı. Yani Sümerler ile Aztekler aradaki onca mesafeye, okyanusa rağmen aynı adlı tanrıya inanıyor. Dahası Meksikalılar da Hintliler de Türkleri aynı kelimeyle ‘Karaskus’ diye adlandırıyordu. Demek ki Amerika’yı İspanyollar değil, önce Türkler keşfetmişti. Sonuçta bunlar gibi sayısız örnek şunu gösteriyor: Dünyanın her köşesindeki bütün uygarlıklar Orta Asya’dan geçmiş ve her yerde ortak olarak karşımıza çıkan din, dil, kültür ve inanışları buradan tüm dünyaya taşımıştır.’
gercekgündem
link to geocities.com
Hepimizin kardeş olduğuna inanmak insanlığın sahip olduğu tüm sorunlar ve huzursuzluk çözüme ulaşır. Dünya daha iyi bir yer olur.”
Siz buna inanıyor musunuz?
Dünya insanları özellikle tek tanrıya inananlar bütün insanlığın Adem’den geldiğine ve kardeş olduğuna bin yıllardır inanıyor zaten…
Sonuç??
xenix :)) Bazen insanların hayal dünyasında yaşadığına inanıyorum.
ISLAM’I ANLAMAK IÇİN BİR GÜN ORUÇ TUTUN
07 Eylül 2009 Pazartesi 11:32
Türk kökenli Londra Belediye Başkanı Johnson “İslam’ı daha çok öğrenmek ve anlayışınızı yükseltmek için Müslüman komşularınızla birlikte 1 gün oruç tutun”
Müslüman polislerin, doktorların, bilimadamlarının ve öğretmenlerin, Londra’nın bir parçası olduğunu vurgulayan Johnson, “Ramazan öğretilerinin kalbinde, toplum ruhu, aile bağları, şefkat, insanlara yardım gibi konular yatıyor” dedi.
Osmanlı torunu olarak bilinen Londra Belediye Başkanı Boris Johnson, Ramazan ayında İngilizlere önemli bir mesaj verdi. İngiltere’nin başkenti Londra’da bir camiyi ve Londra Müslüman Merkezi’ni ziyaret eden Johnson, “Müslüman komşularımızın toplumumuzda daha iyi anlaşılmasına yardım etmek için bir gün oruç tutalım” dedi. Ramazan ayında Müslüman vatandaşlarla bir araya gelen Belediye Başkanı Johnson, başkentte yaşayan Müslümanların, toplumda var olan basmakalıp düşüncelerle mücadele ettiğini ve bu insanların genel toplum yapısının bir parçası olduklarını göstermek için çaba sarf ettiklerini söyledi.
ALINACAK DERSLER VAR
Londralılara anlamlı bir mesaj veren Johnson, “Ramazan ayında insanlara bir çağrıda bulunuyorum: İslam hakkında daha fazlasını öğrenmek ve anlayışınızı yükseltmek için Müslüman komşularınızla birlikte 1 gün oruç tutun ve orucunuzu yerel camilerde açın” diye konuştu. Müslümanların, Londra dokusunun bir parçası olduğunu vurgulayan Johnson, “Eğer düşündüklerinizden daha fazla ortak yanlarınızın bulunduğu sonucuna varmazsanız çok şaşırırım. Bütün insanların İslam’dan alacağı dersler var” dedi.
gazeteler
New York’ta Türk Festivali Coşkusu
Bugüne Kadar New York’ta Organize Edilen En Büyük Türk Festivali, “New York Türk Günleri” Brooklyn Prospect Park’ta Dün Düzenlenen Görkemli Bir Törenle Başladı. Öğle Saatlerine Kadar Yağan Yağmura Rağmen Festivale Katılım Yüksekti. Binlerce Amerikalı Türk’ün Akın Ettiği Festival Alanına Anadolu’nun Zenginliği Taşındı.
Haber Yayın Tarihi: 28.09.2009 14:28
Bugüne kadar New York’ta organize edilen en büyük Türk festivali, “New York Türk Günleri” Brooklyn Prospect Park’ta dün düzenlenen görkemli bir törenle başladı. Öğle saatlerine kadar yağan yağmura rağmen festivale katılım yüksekti. Binlerce Amerikalı Türk’ün akın ettiği festival alanına Anadolu’nun zenginliği taşındı.
Türk Kültür Merkezi tarafından ilk kez geçtiğimiz yıl Central Park’ta düzenlen ve büyük ilgi toplayan festival, bu yıl Brooklyn belediye başkanı Marty Markowitz davetiyle New York’un en büyük ikinci parkı Prospect Park’ta gerçekleşti. Sekiz gün boyunca New York’un en görkemli beş noktasında, birçok farklı etkinliğin gerçekleşeceği festivalin ilk gününde; binlerce New Yorklu, ‘New York Türk Günleri’ festival alanını gezerek Anadolu’nun zengin kültürel mirasına tanıklık etti. Festivalin ilk günü ‘Türk-Balkan Park Festivali’ adıyla tanıtıldı. Türk vatandaşların olduğu kadar; Arnavut, Boşnak, Kosova ve Ahıskalıların yoğun ilgi gösterdiği festivalde tam bir karnaval havası yaşandı. Farklı etnik kökenlerden binlerce Amerikalının katıldığı etkinliğe Amerikalı siyasetçiler de yoğun ilgi gösterdi.
New York Senatörü Kirsten Gillibrand başta olmak üzere birçok Amerikalı politikacının katıldığı etkinliğe ABD basını da ilgi gösterdi. Festival alanında Türk yemeklerin tadına bakan ve açılan el sanatları stantlarını gezen Gillibrand, canlı ebru şovuyla yakından ilgilenerek ortaya çıkan eseri ve sanatçıyı uzun süre alkışladı.
Türkiye’nin kültürel zenginliğini ABD’ye taşıdıkları için Türk Amerikalılara teşekkür eden Senatör Gillibrand, “Dış İlişkiler Komisyonu’nda Türklerle çalışmaktan çok mutluyum. Başkan Obama, Türkiye’ye çok önemli bir ziyaret yaptı. Ben de Obama’nın vizyonunu paylaşıyorum. Harika kültürünüzü milyonlarca Amerikalı ile paylaşacağınız diğer etkinliklerinizi de sabırsızlıkla bekliyorum.” dedi.
“TÜRKİYE, İSTANBUL GİBİ KÖPRÜ ROLÜ OYNAYACAK”
Brooklyn Belediye başkanı Marty Markowitz ise kendisinin bir Türk Yahudi’si olduğunu belitti. ‘New York Türk Günleri festivalinin Brooklyn’den başlamış olmasından büyük mutluluk duyduğunu ifade eden Markowitz, “Brooklyn ABD’deki Türklerin başkentidir.” dedi. Markowitz, “Bence Türkiye bölgesel olarak, Müslüman ve gayrimüslimleri bir araya getirmede liderlik rolü üstlenecek. Tıpkı İstanbul gibi köprü rolü oynayacak.” diye konuştu. Manhattan’ı İstanbul’un Avrupa yakasına, Brooklyn’i ise Anadolu yakasına benzeten Markowitz, “İstanbul’da yaşasaydım; Anadolu yakasında yaşardım. Tıpkı burada olduğu gibi.” dedi. Brooklyn Belediye Başkanı, “Ne mutlu Türk’üm diyene.” sözleriyle bitirdiği konuşmasıyla büyük alkış aldı.
…..
BROOKLYN BELEDİYE BAŞKANI MARKOWITZ:“NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE”
Dostluk yemeğinde, New York’un Brooklyn semtinin “Türk dostu” olarak bilinen belediye başkanı Maty Markowitz de kürsüye çıkarak, esprili bir konuşma yaptı.
Ceketinin yan iç cebinin üzerindeki “Sarar” markasını gösteren Markowitz, Fenerbahçeli olduğunu söyledi ve “Bunlar da Türklüğümü kanıtlamak için yeterli değilse işte buyrun” dedi ve cebinden nazar boncuğu çıkardı.
Elindeki ses kayıt cihazından “Fenerbahçe Marşını” dinleten Markowitz, bu sırada salondakilere de “Türkiye, Türkiye” diye tempo tutturdu. Markowitz, konuşmasının sonunda “Ne Mutlu Türküm diyene” dedi.
NEW YORK EMNİYET MÜDÜRÜ KELLY
New York Emniyet Müdürü Raymond W. Kelly de yaptığı konuşmada, BM Genel Kurul toplantıları nedeniyle New York’un hem Türkiye’den hem de dünyanın her yerinden pek çok konuk ağırladığını söyledi.
Yıllar içinde Türk toplumunun geliştiğini, refah seviyesini daha da arttırdığını gözlemlediğini belirten Kelly, “Sizleri başarılarınızdan, girişimciliğinizden, eğitim kurumlarınızdan ve geleneklere olan bağlılığınızdan dolayı takdir ediyorum” dedi.
Türk toplumundaki bu gelişmenin New York polis müdürlüğüne de yansıdığını belirten Kelly, “Biz bünyemizde çeşitliliği artırmaya odaklanıyoruz ve bu, kentteki Müslüman toplumunu da içeriyor. Emniyet Müdürlüğümüzde bayan-erkek Türk polislerinin sayısı artıyor, şu anda emniyet müdürlüğü içinde konuşulan 46 dilden birisi de Türkçe” dedi.
Kalabalık bir Türk-Amerikan topluluğunun katıldığı gecede Türkiye’yi tanıtan slayt gösterisi izlendi, Ömer Faruk Tekbilek Ensemble grubundan çeşitli müzikler dinlendi.
link to geocities.com
Makarios Türk müydü?
Kimi zaman Makarios’un çok güzel Türkçe konuştuğu, bunu İstanbul Heybeliada’daki Ruhban Okulu’nda okuduğu sıralarda asla öğrenemeyeceği o nedenle Türkçeyi çocukluğunda öğrenmiş olması gerektiği ileri sürüldü!..
Rum liderin kişiliğine ilişkin söylentiler çok. Ancak Makarios’un biraz sır perdesiyle kaplı geçmişi gün ışığına çıkıyor.
Kıbrıs Türkü’nün tarihinde önemli rol oynayan Rum liderinin gerçek kimliğine ulaşabilmek, onun geçmişinde kalan sır perdesini aralamak istiyoruz.
Şurası gerçek ki, Kıbrıs gibi son derece küçük bir coğrafyaya sıkışıp kalan Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasında gönül maceralarının yaşanması kaçınılamazdı.
Çoğu kez hüsranla sona eren bu ilişkiler zaman zaman meyvelerini de verdi. Ancak, annesi veya babası Türk olan karma evliliklerden çocuklar, genellikle bu ilişkileri örtbas ederek geçmişlerini saklamak istediler. Çünkü Rum Kilisesi, Türklerle evliliği ret ediyor, Müslüman bir erkeğin Rum kızı ile evlenebilmesi için kızın Müslümanlığı seçmesi gerekiyordu. O nedenle gönlünü bir Rum’a kaptıran kimi Türk kızları Rum tarafına kaçıp kendisine yepyeni bir kimlik alırken, kimi Rum kızları da Türkleşmeyi kabul ediyordu.
Bu arada sayıları az da olsa, kimliklerini inkar etmeyenler de oluyordu. Bazen, karma evliliklerde çiftler kendi aralarında çözümler buluyordu. Örneğin bir Rum anne, kocasına “Eğer kızımız olursa onu Rum kimliği ile büyütelim”, önerisinde bulunuyordu. Tabii, çocukları erkek olursa, oğulları da Türk kimliği ile büyüyecekti. Nitekim böyle bir ailenin iki oğlu Erenköy’e gönüllü çıkan Türk gençlerin başında yer almıştı.
MAKARİOS’UN GİZEMLİ GEÇMİŞİ
Makarios’un annesi de, dediklerine göre gönlünü Türk’e kaptıranlardan biriydi.
Dağaşan (Vreça) köyü Troodosların batısında, orman içindeki bir Türk köyüydü. Hemen yanında da Panayia adlı bir Rum köyü vardı. Geniş toprakları, üzüm bağları harup ve zeytin ağaçları ile verimli toprakların hemen bitiminde, Poli’ye giden yol üzerinde, dağdan inen gür su üzerinde Vreçalı Hacı Hoca tarafından bir değirmen yapılmıştı.
İşte Makarios’un hayatındaki en önemli dönüm noktasının bu değirmende yaşandığı söylenirdi.
Hacı Hoca, her ne kadar dini bütün birisiyse de, harama uçkur açmıştı. Makarios’un genç annesi Hacı Hoca’yı baştan çıkartmayı bilmiş ya da tersi olmuş, Hoca, Hacılık gibi manevi değeri büyük bir ünvanı unutup, Makarios’un annesini değirmendeki samanların üstüne atmayı başarmıştı.
Bugün yaşları 70 ve üzerinde olan Vreça-Panayia ve çevresi köylüleri arasındaki söylentiye göre işte o değirmenlikte birbirlerine arzuyla kavuşan bedenlerin ürünüydü, Makarios. Dünyaya gözlerini açtığında 13 Ağustos 1913 idi ve Panayia Kilisesi’nde vatviz edilirken kendisine verilen ad Mihail Hristodulu Muskos’du. Ne var ki dünya onu Kıbrıs Rum Ortodoks Kilisesi’nin başına geçtiğinde aldığı Makarios II adıyla tanıyacaktı.
İki kişinin bildiği gerçek sır kalır mı?
Aslında bir Türk’e gönül kaptıran sadece Makarios’un annesi değildi. Teyzesi de Dağaşan köyünde bir Türk’e aşık olmuş, o zamanın geleneklerine göre adını değiştirip Müslüman olmuştu. Yeni Ayşe adıyla anılacak olan genç kadın, belki de annesinin Değirmenci Hacı Hoca ile tanışmasına yardımcı olmuştu.
Büyük bir olasılıkla durumu ilk bilen kişi Yeni Ayşe diye tanınan Makarios’un teyzesiydi.
Küçük yerlerde sır saklamak zordu. Belki, Yeni Ayşe bu sırrı kocasıyla paylaşmıştı. Belki de Hacı Hoca bir Rum kadınıyla yaşadığını dakikaları köylüleriyle paylaşmıştı. O nedenle “sır” uzun süre saklanamamıştı. Kulakta kulağa söylenenler kısa zamanda komşu köy Panayia’ya ulaşmış, Makarios’un babası da dedikodulardan nasibini almıştı.
Ancak adam güzel karısını sevmiş, söylenenlere kulak tıkamıştı. Ne var ki, yıllar geçerken küçük Makarios’un da giderek Rum annesinin kocasına pek benzemediği anlaşılmıştı. Onun Dağaşan köyündeki Türk değirmenciye benzediğini gören adamın içine “şüphe” kurdu düşmüştü. Acaba söylenenler doğrumuydu? Çocuk gerçekten kendisinden değil miydi?
Kurulan hain plan Başlangıçta arada bir aklına takılan bu sorular giderek Makarios’un babası için dayanılmaz bir hal almıştı. Artık gözü içten içe dönmüş, öç alma duygusu benliğini kaplamıştı.
Önce kendisini bütün köy halkının önünde aşağılatan kadından kurtulması gerektiğine inanmıştı. Yıllardır köyde başının eğik gezmesine neden olan, o pis dedikoduların kaynağını kurutacaktı. Ona vereceği ceza herkese ibret olmalıydı. Daha sonra yapacağını biliyordu. Türk’ten peydahladığı oğlanı da başından defedecekti.
Kendisine ihanet eden karısını öldüremezdi. Herkes cinayetin kendisi tarafından işlendiğini kolaylıkla anlayabilirdi. O nedenle nefret ettiği karısının başına masum bir kaza gelmeliydi. Yoksa İngiliz Hakimi nasıl inandırabilirdi? Karısının günlük yaşamını iyice incelemeli, onun bir boşluğunu yakalamalıydı.
BEKLENEN FIRSAT
Derken Makarios’un sözde babası aradığı fırsatı bulmuştu. Karısı her çarşamba çamaşır yıkıyor, gerekli kova kova suyu kuyudan çekmekteydi. Adam, hiçbir şeyden habersiz su çeker karısına gizlice yaklaşmıştı. Onun tam arkasına geldiğinde karısını hiç acımadan kuyuya itmişti.
Tabii, talihsiz kadın kuyuya yuvarlanırken avazı çıktığı kadar bağırmış, komşularından yardım istemişti. O daha atik davranmış; tüm gücüyle bağırarak köylüleri yardıma çağırmıştı. Ancak gelenlerin yapacağı bir şey kalmamıştı. Kadın kuyuya düşmüş ve ölmüştü.
DEDİKODULAR DİNMİYOR
Adam karısını kuyuya itmiş ve köyde kendisini rezil eden kadından kurtulmuştu. Ancak, karısını kuyuya ittiği dedikoduları hızla yayılmıştı. Hiç kimse, kadının dengesini kaybederek daracık kuyuya düşeceği yalanına inanmamıştı. Dedikodular artarak suçlamaya şeklini alırken kadının akrabaların ölümden adamı sorumlu tutmuştu.
Sonunda iş Baf’taki mahkemeye yansıdı. İngiliz Hakim karşısındaki adama pek inanmasa da elinde yeterli delil bulamamıştı. Adam karısı kuyudan kovayı kaldırırken dengesini kaybederek bağırdığını duymuş, onu kurtarmaya çalışmışsa da, başaramamıştı!. Suçsuzdu, beratını istiyordu.
KİRKOS MANASTIRI’NA GİDİŞ
O günden sonra Makarios babasından hiçbir destek göremedi. Öyle ki, köylüler çoğu kez yarı aç, yarı tok yaşayan çocuğun hayatını kurtarabilmesi için Kirkos Manastırı’na yatılı verilmesini düşünülmüştü.
Kirkos Manastırı Troodos’un yüksek tepelerinden biri üzerinde kurulmuştu. Önce Vreça’ya geliniyor, oradan manastıra gidiliyordu. Orman içindeki Venedik köprülerinin üzerinden geçen eski kervan yolunda, eşek üstünde yapılan 6 saatlik bir yolculuktan sonra Milikouri köyüne varılıyordu. Oradan Kirkos Manastırı sadece 2 saat çekiyordu.
Gel zaman, git zaman Makarios Manastır’da okudu, büyüdü. Kilise içinde hızla yükselerek zaman içinde Kıbrıs’ın Başpiskoposu oldu.
YOKSA MAKARİOS DR. İHSAN ALİ’NİN KARDEŞİ Mİ?
Vreça ve çevresinde yaygın olan bir başka söylenti de, bölgenin en zenginlerinden biri, çiftlik ağası hovarda Ali Bey yaşamıştı. Rahmetli Ali bey ünlü Doktor İhsan Ali’nin de babasıydı.
Ancak dedikodular da zaten İhsan Ali’nin Makarios’a inanılmaz benzemesinden kaynaklanmıştı. Sanki ikisi birbirlerine bir yumurta ikizi kadar benziyordu. Dediklerine göre, Ali Bey’in yoksul Rum kadını baştan çıkartması zor olmamış, birlikteliklerinden nur topu gibi bir erkek çocuk dünyaya gelmişti. İşte, o çocuk kardeşi olduğu ileri sürülen Doktor İhsan Ali’ye çok benzetilmişti. Öykünün geri kalan bölümü gene aynıydı. Annesi bir şekilde ölüyor, sokakta kalan Makarios Kirkos Manastırında büyütülüyordu.
Bu teorinin en can alıcı noktası, daha sonraki yıllarda savunduğu görüşler nedeniyle Türk toplumundan uzaklaştırılan Doktor İhsan Ali’ye Makarios’un sahip çıkması ve ona ölesiye kadar maaş bağlatmasıydı.
BAŞPİSKOPOSLUA GELEN EŞEKLİ ZİYARETÇİ
Lefkoşa’da Baf Kapısı yakınlarındaki Başpiskoposluğa yılda bir kere Troodos dağlarından eşek sırtında bir yaşlı Türk gelir ve kendisini ziyaret ederdi.
Önceden izin ve randevu almaksızın Makarios’u görmeye gelen o yaşlı Türk’ün kim olduğunu hiç kimse sormadı; soramadı!..
Makarios da ziyaretine gelen o ilginç kişi hakkında kimseye bir şey söylemedi.
Dedikodular, o yaşlı Türkün kendisine sahip çıkıp Kirkos Manastırına yerleşmesine yardım eden kişi olduğu doğrultusundaydı. Ancak kimsenin aklına, o yaşlı Türkün aslında annesiyle gizli aşk hayatı yaşayan değirmenci Hacı Hoca olup olmadığını sormak gelmedi. Gerçek hiçbir zaman öğrenilemedi!..
GERÇEĞE NASIL ULAŞILIR?
Ancak Dağaşan köyündekiler zaman içinde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı olan Makarios’un aslında köyün bazı delikanlılarına çok benzediğini söyleyerek, ünlü Rum liderin Rum kültüründeki yaygın adıyla “Türk tohumu” olacağını söylediler.
Bu dedikodular hiç susmadı. Dağaşan ve çevre köylerinin kahvelerinde dedikodulara meze oldu. Taa ki, o günleri yaşayanlar birer ikişer aramızdan ayrılana dek…
“Gel İhsan Ali, gardaşın Papaz’ın bugün gazetede çıkan resmine bak!..”
“Günahı boyunlarına, valla çok benziyor!..”
Acaba Marakios’daki dinmek bilmeyen Türk düşmanlığının ardında annesinin ölümüne neden olan gizli aşk macerası mı vardı?
Makrios’un gerçek babası Doktor İhsan Ali’nin de babası mıydı; yoksa Değirmenci
Hacı Hoca mıydı?..
Makarios’un halen hayatta olan kız kardeşinden alınan DNA’lar ile Dağaşan Köyünden ve bizde kimlikleri saklı bazı köylülerin DNA’ları karşılaştırılarak.
starkıbrıs/ Denge Dergisi
link to geocities.com
Karamanlılar boşuna sevinmesinler, Konstantin Karamanlis, Serezlidir
Murat BARDAKÇI
14.03.2004
Yunanistan’da yapılan genel seçimleri Yeni Demokrasi Partisi’nin kazanması ve Kostas Karamanlis’in başbakan olması üzerine Karaman’daki eski bir ev birdenbire gündeme getirildi.
Ev, güya, Yunanistan’ın yeni başbakanı Kostas Karamanlis’in amcası olan bir zamanların meşhur politikacısı ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis’in ailesine aitti. ‘‘Büyük’’ Karamanlis, iddiaya göre bu evde yaşamıştı ve ailesi, Konstantin henüz bir yaşındayken Yunanistan’a göçetmişti. Bu iddiayı ortaya atanlar ve Karaman ile Atina’yı kardeş şehir ilán etmeyi düşünen Karaman milletvekilleri belki biraz üzülecekler ama işin aslı maalesef şöyle: Kostas’ın amcası olan ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis 1920’lerde Karaman’da değil, 1907’de Serez’de doğmuştur. Ailesinin de Karaman’daki ev ile bir alákası yoktur, zira ‘‘büyük’’ Karamanlis, Makedonya’daki Yunan ayaklanmasının önemli isimlerinden olan Georgios Karamanlis’in oğludur.
PEK farkında değiliz ama toplumsal hafızamız gittikçe zayıflıyor; okumak, araştırmak ve öğrenmek bizlere artık zor, hatta ‘‘zül’’ geliyor ve bilmemekten yahut ani heyecandan kendi kendimize gelin-güvey olup garip hallere düşüyoruz.
Karaman’daki dört odalı kerpiç ev tartışmasında olduğu gibi…
Gazetelerde okumuşsunuzdur: Birileri, Yunanistan’da yapılan genel seçimleri Yeni Demokrasi Partisi’nin kazanması ve partinin lideri Kostas Karamanlis’in başbakan olması üzerine Karaman’daki eski bir evden bahsetmeye başladılar. Ev, güya, Yunanistan’ın yeni başbakanı Kostas Karamanlis’in amcası olan ve bir zamanlar gazetelerimizde hemen her gün haberi yahut fotoğrafı yeralan meşhur politikacı ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis’in ailesine aitti. ‘‘Büyük’’ Karamanlis, yine iddiaya göre ‘‘Karamanlı’’ dediğimiz Türkçe konuşan Anadolu Ortodokslarından idi, söylenenlere bakılırsa bu evde yaşamıştı ve ailesi, Konstantin henüz bir yaşındayken Türkiye ile Yunanistan arasında 1924’te yapılan zorunlu mübadele gereği Karaman’ı terkedip Yunanistan’a göçetmişti.
Bütün bu iddialar, tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı’nın ‘‘Karaman Tarihi’’ isimli kitabındaki bir ifadeye dayandırılıyordu. Ama kitaptaki bilgilerin doğru olup olmadığının üzerinde hiç durulmadı, hemen projeler imal edildi ve evin müze haline getirilmesi bile gündeme geldi; hatta bir Karaman milletvekili, Karaman ile Atina’nın kardeş şehir ilán edilmesini de teklif etti.
İŞTE, İŞİN DOĞRUSU
Neresini düzelteyim?
Yunanistan’ın 20. yüzyılın ortalarından itibaren en güçlü politikacısı olan ve ülkesini AB üyesi yapmayı başaran Konstantin Karamanlis’in Karaman’da değil Serez’de doğduğunu mu, 1924’te ‘‘henüz bir yaşında’’ iken zorunlu mübadeleye uğramasının imkánsız olduğunu, zira 1907’de dünyaya geldiğini mi, yoksa Makedonya’daki Yunan ayaklanmasının önemli isimlerinden sayılan babası Georgios’un Karaman’da hiç yaşamadığını mı?
Konstantin Karamanlis, Serez’in ismi o yıllarda ‘‘Küpköy’’ olan Proti bölgesinde doğdu. Serez, o yıllarda bize aitti, Konstantin bir ‘‘Osmanlı vatandaşı’’ olarak dünyaya geldi ama 1912’de çıkan Balkan Harbi ile bölgenin elimizden gitmesi üzerine, altı yaşında iken Yunan vatandaşı oldu. Liseyi bitirene kadar Serez’de kaldı, sonra Atina’ya gitti, üniversiteyi orada bitirdi, siyasete girdi ve dört defa başbakanlık yaptı, iki dönem de cumhurbaşkanı oldu. 1998’in 23 Nisan’ında öldüğü zaman Yunanistan’ı Avrupalı yapmayı başarmış milli bir kahraman kabul ediliyordu ve mezartaşına sağlığında hazırladığı bir cümle yazıldı: ‘‘Bu dünyaya, hayatımı Yunan halkına hizmete vakfettikten sonra geçiyorum’’.
Yunanistan’ın çiçeği burnunda başbakanı Kostas Karamanlis’i birdenbire hemşehri ilán ediverenler biraz üzüleceklerdir, eminim, ama işin aslı maalesef böyle… Kostas’ın amcası olan ‘‘büyük’’ Konstantin Karamanlis belki nesiller öncesinden şimdi ‘‘Karamanlı’’ dediğimiz Türkçe konuşan Anadolu Ortodokslarından geliyordu ama Karaman’da hiç yaşamamış, oraları görmemişti bile.
Bundan senelerce önce, bir zamanlar Demokrat Parti’nin önde gelen isimlerinden olan sabık bir politikacıdan dinlemiştim:
1950’lerin ortalarında, zamanın Türk ve Yunan başbakanları, yani Adnan Menderes ile Konstantin Karamanlis, o günlerde de dert olan Kıbrıs meselesi için Avrupa’da bir yerde biraraya gelmişlerdir. Resmi temasların tamamlanmasından sonra protokol artık bir tarafa bırakılmış ve başbakanlar samimi bir sohbete dalmışlardır.
KARAMANLI VE MEANDROS
Adnan Menderes, ‘‘Talihin şu garip cilvesine bakın’’ der. ‘‘İsminiz ‘Karamanlis’, yani Türkçesi ile ‘Karamanlı’ ve siz Yunanistan’ın başbakanısınız’’.
Karamanlis, Menderes’in daha sonra ne diyeceğini anlamıştır ve cümlenin gerisini kendisi tamamlar:
‘‘Sizin isminiz de ‘Menderes’, yani Yunancası ile ‘Meandros’ ve siz de Türkiye’nin başbakanısınız’’.
Yunan başbakanı, Menderes’in yaptığını yapmakta ve Türk başbakanın ismi ile Ege’de büyük bir delta oluşturan Menderes Nehri’nin adının Yunancası arasında bağlantı kurmaktadır.
Ve, işin aslı: Bilgisizlik ve bunun getirdiği komiklik bir yere kadardır beyler! Adnan Menderes ne kadar Yunanlı ise, Konstantin Karamanlis de o kadar Türk’tür. 1907’de tááá Serez’de doğmuş bir adamın 1924 yılında bir yaşında olduğunu iddia edip üstüne üstlük ‘‘Karaman’da işte bu evde yaşamıştı’’ diyenlere sadece gülünür ama bu işi edenler arasında siyasi kimlik taşıyanlar da varsa, gülüşler acı bir tebessüm halini alır.
Dört odalı kerpiç bir evin müzeye çevrilmesi yahut bir yerin başka bir yerle kardeş şehir ilán edilmesi tasavvurlarıyla kendi kendimize gelin güvey olmaktan vazgeçsek ve azıcık okusak nasıl olur acaba?
Karamanlılar Ortodoks’tu ama duaları bile Türkçe’ydi
ANADOLU’da yaşayan, Ortodoks olmalarına rağmen Yunanca bilmeyen ve sadece Türkçe konuşan gruba biz ‘‘Karamanlı’’ derdik.
Kayseri, Konya, Sivas ve Tokat taraflarında yaşayan Karamanlılar Ortodoks ama Türk idiler. Bizans zamanında Balkanlar üzerinden Anadolu’ya gönderilen Kıpçaklar’ın, Oğuzlar’ın ve Peçenekler’in soyundan geliyorlardı. Müslümanlar arasında Hasan, Hüseyin, Ahmed, Mehmed gibi isimlerin yaygın olduğu 17.-18. yüzyıldaki Osmanlı vergi kayıtlarında Karamanlılar’ın eski Türkler’e mahsus adlar kullandıkları ve Aslan, Kaplan, Durmuş, Tursun, Budak, Sefer, Karaca, Karagöz, Kaya, Yağmur, Aykut, Ayvaz, Bahadır, Pazarlı, Bayram, Beyrek, Beytemür yahut Devletyar gibi isimler taşıdıkları görülürdü.
Anadilleri Türkçe olan Karamanlılar Yunanca bilmezler, dualarını bile Türkçe ederler ama Yunan alfabesini kullanırlar ve Türkçe’yi Grek harfleriyle yazarlardı. 1896’da yayınlanan ‘‘Kayseria Mitropolitleri ve Málumat-ı Mütenevvia’’ isimli şiir kitabında yeralan bir dörtlük, Karamanlılar’ın bu karmaşık yapısını çok güzel anlatıyordu:
‘‘Rum isek de Rumca bilmez, Türkçe söyleriz / Ne Türkçe yazar okuruz, ne de Rumca söyleriz / Öyle bir mahlut-ı hatt tarikatimiz (karışık yazı biçimimiz) vardır / Hurufumuz Yunanice, Türkçe meram eyleriz’’.
Karamanlılar, Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonra yürürlüğe giren zorunlu mübadeleye tábi tutuldular. Türkiye ve Yunanistan, İstanbul Rumları ile Batı Trakya Müslümanları dışında kalan bütün Rum Ortodoks ve Müslüman azınlığın karşılıklı olarak değişimine karar vermişlerdi ve bu zorunlu mübadele maddeleri Karamanlılar’a da uygulandı. Ortodoks Hristiyan ama Türk olan ve neredeyse bin seneden beri Anadolu’da yaşayan onbinlerce Karamanlı, dilini bile bilmedikleri Yunanistan’a gönderildi.
Mübadeleden sonra Karamanlılar hakkında çok sayıda araştırma yapıldı ve bu araştırmalar Karamanlılar’ın Yunanlı değil, Türk olduklarını yeniden gösterdi. Karamanlılar’ın Türkiye’de yaşadıkları yıllarda, 1584’ten mübadeleye kadar Türkçe ama Yunan harfleriyle bastıkları çok sayıda kitaplar da araştırma konusu oldu ve bu kitapların kataloğu, Yunanistan’da ‘‘Karamanlidika’’ adı altında ve dört ciltlik bir seri halinde yayınlandı.
link to geocities.com
Bu arada unutmadan söyliyeyim eski Yunan başbakanı Simitis’in adı da Türkçe Simitten gelmedir! :))
link to geocities.com
Da Vinci Arap mıydı?
DIŞ HABERLER SERVİSİ
LEONARDO da Vinci’nin Arap kökenli olabileceği belirtildi. Da Vinci’nin parmak izini arayan İtalyan Chieti Üniversitesi’nden bilim adamları, “Erminli Kadın” isimli tabloda bozulmamış bir parmak izi buldu. Araştırmacılar, Da Vinci’nin bu parmak izinden yola çıkarak, sanatçının kökenlerini belirlemeye çalıştı.
PROFESÖR Luigi Capasso, Da Vinci’nin parmak izinde görülen sarmala Ortadoğulularda yaygın olarak rastlandığını belirterek, “Ortadoğu nüfusunun neredeyse yüzde 60’ında aynı şekil görülüyor” dedi. Bu bulgunun, Da Vinci’nin annesinin İstanbul’dan İtalya’ya göç ettiği yönündeki iddiaları güçlendirdiği belirtildi.
milliyet
link to geocities.com
Bu da Da Vinci`nin Anadolu şifresi
Da Vinci Şifresi kitabıyla gündeme oturan Leonardo Da Vinci, 1482 Erzincan depremini görmüş olabilir mi? Memlükler için mühendis olarak çalıştığı iddiası ne kadar doğru?
Yazı boyutunu büyütmek için Hepimizi aldatmış!
diye bağırıyordu Langdon.Bizi, hepimizi ve bizim üzerimizden bütün dünyayı aldatmış!Sophie Neveu* başını Codex Atlanticusa gömmüş Langdonu seyrediyordu.Kim?diyebildi.Dan Brown! Başka kim olabilir? Benim, senin, bizim seçilmemiz tesadüf değildi. Bir simgebilim profesörü ve bir kriptolog! Tabii ki anlattığı her şeye inanacaktık. Dinlerinden memnun olmayan,hakikat bir yerlerde gizleniyor olmalıdiyen milyonlar da bizi takip edecekti.`Neler söylüyorsun sen?diye direndi Sophie.Ne demek aldatmış? Kutsal Kase yalan mıydı diyorsun? Son Akşam Yemeği tablosundaki işaretler, Mona Lisanın anlattığı sırlar, Sion Tarikatı… Yalan mıydı bunlar?`Robert Langdon
Nasıl oldu da bu oyuna geldikdercesine başını salladı.Leonardo solaktı Sophie… Solaktı ve Ortadoğulu bir kölenin çocuğuydu. Bu her şeyi açıklıyor. Geri kalan her şey Dan Brownın sivri zekasının ürünüydü.`Ama ya Sofia! Eskinin hikmeti! Kripteksteki şifreler? Her şey o kadar güzel oturmuştu ki üst üste. Hem Leonardonun solaklığı neyi açıklar? Sion Tarikatının lideri değildi, solaktı… Ne demek bu?Her şeyi açıklayacağım Sophie. Leonardo eskinin hikmetine hiç de prim vermediğini yazmış not defterine. Onun aradığı hikmetle inancın buluşmasıydı. Sofia değil, Hagia Sofia; kutsal hikmet yani. Leonardo Avrupanın felsefesi ile Doğunun dinini buluşturmaya çalışıyordu. Sembolik olarak bunu yapacak bir köprü de planlamıştı; İstanbulda… Asyayla Avrupayı birleştirecek ilk Boğaz Köprüsünü. Codexte Memlüklerin Suriye Devadarına gönderdiği mektuplar da var. Codexi yayınlayan Profesör Richter Leonardonun Anadoluda Müslüman olduğunu bile iddia ediyor. Anlıyor musun? Dan Brown muhteşem bir hikaye uydurmuş. Bizi de, Leonardoyu da kullanmış.Ama neden?diye direndi Sophie.Sadece daha çok satan bir kitap için mi?Hayırdedi Langdon.Umberto Ecoyu tanıyor musun?`Kitaplarını okudum. Şu Gülün Adı ve… Ve Foucoult Sarkacı.Dan Brown bu iki kitabın intikamını alıyordu. Farkındaysan azılı bir kafir olan Eco o iki kitapta Mabed Şövalyelerini ve onlarla irtibatlı olan bütün bir Masonik kültürü yerin dibine geçiriyordu. Dan Brownın Da Vinci Şifresini Masonların siparişiyle yazdığını da duymuşsundur. Gül Kardeşliği kendisini temize çıkarmak için bizi, Leonardoyu, Mecdelli Meryemi, Hazreti İsayı, kısacası herkesi kullanmış. Econun sunduğu resme ne kadar da uyuyor bu tavır.Bir dakika,dedi Sophie.Baştan alalım. Ta şu Ortadoğulu anne faslından…Leonardo da Vinci 1452 yılında Ser Piero adında bir Floransa vatandaşının oğlu olarak dünyaya geldi. Doğuştan talihsiz bir çocuktu Leonardo. Annesi babasıyla evli değildi. Doğumunun üzerinden kısa bir süre geçtiğinde evlendiler, fakat birbirleriyle değil, farklı insanlarla. Beş yaşına geldiğinde Leonardo, anne Katerina`nın evinden biyolojik babasının yanına taşındı. Bir okula kaydolabilmesi için şarttı bu. ANNESİ KÖYLÜ DEĞİL KÖLEYDİ
Dünya tarihinin ilk psikoanalitik biyografisini Leonardo da Vinci hakkında yazan Sigmund Freud bu erken çocukluk tecrübesinin hem yıkıcı hem de dahi kılıcı etkisine değinir. Freud
un bildiği kadarıyla Leonardonun öz annesi Floransalı bir köy kızıydı. Annesinden ayrılmak ve babasının daha sonra yapacağı iki evlilikten doğan onbir kardeşin dışlayıcı bakışları altında yaşamak Leonardoyu yalnızlığa itmişti. Gayr-i meşru olduğu için çocukluğunu doyasıya yaşayamamış ve Peter Pan Kompleksi geliştirmişti. Yani ömrü boyunca hep çocuk kalmıştı. Muhteşem bir zeka, beş yaşlarında kalmış bir his dünyasıyla birleştiğinde ortaya savaş makinelerini oyuncak olarak kurgulayan, hayal gücü alabildiğine engin, fakat hiçbir işi bitiremeyen bir kişilik çıkmıştı. Tabii Freudun analizinden bekleneceği üzere bu, Oedipus Kompleksli, eserlerinde çizdiği kadınlara ilgi duyan, ama aynı zamanda homoseksüel bir kişilikti…Da Vinci dehasının ortaya çıkışında çocukluk günlerinin etkisi üzerine yapılan bütün çalışmalar anne Katerina
yı görmezden gelir. Biraz da bir köylü kızı olmasındandı bu. Oysa gerçek adının ne olduğu bilinmeyen Katerina, Floransalı bir köylü değildi. 2002 yılında İtalyadaki Museo Ideale eski ustanın annesinin Ortadoğudan getirilmiş bir köle olduğunu kanıtlayan belgelere ulaştığını açıkladı. Müze yöneticisi A. Vezzosinin anlattığına göre Leonardonun doğduğu dönemde Floransada köleler cariye olarak da kullanılabiliyordu. Ser Piero birlikte olduğu kölesi bir çocuk sahibi olduğunda onu yanında çalışan işçilerden birisiyle evlendirmişti.Bu Ortadoğulu annenin Leonardo
nun kişiliği üzerinde ne kadar etkisi olduğu bilinmiyor. Syracusa Üniversitesinden din psikolojisi uzmanı Dr. Hasan Kaplan, Leonardonun hayatı boyunca devam ettirdiği sağdan sola yazma huyunu annesinden edinmiş olabileceğini düşünüyor. Kaplana göre gençlik döneminde yaşadığı üzücü olaylar üzerine Floransadan kaçmaya karar veren Leonardo gideceği yeri seçerken annesinden dinlemiş olduğu çocukluk hikayelerini de hatırlamış olabilir. Nitekim annesini hayatının son yıllarında yanına alan Leonardonun Ortadoğuya olan ilgisinin yeniden kabardığı biliniyor. Mona Lisa tablosu üzerine bir kitap yazan Profesör Donald Sassoon, Museo Idealenin bulduğu belgelerin Leonardonun kişiliği hakkında pek çok ipucu verdiğini kabul ediyor. Ancak Sassoona göre Leonardonun Ortadoğu ile ilgilenmesi için ille deKöle Katerinanın oğlu olması gerekmiyor. Katerinanın hangi Ortadoğu ülkesinden geldiği bilinmemekle birlikte uzmanlar bu ismin özellikle Hıristiyanlaştırılmış Yahudi kölelerine verildiğini kaydediyor. Psikoanalizin gençlik dönemi vurgulu Eric Erickson ekolünden yetişmiş olan Dr. Hasan Kaplan, sadece çocukluk hatıralarına yoğunlaşmanın yanıltıcı olacağı kanaatinde. Leonardo`yu çocukluğa hapseden gelişmenin 1476 yılında maruz kaldığı homoseksüellik iftirası olduğunu düşünüyor. Leonardo sonunda aklanıyor. Ama bu tecrübe hayatının seyrini değiştiriyor. HAYATI DEĞİŞTİREN İFTİRABu tecrübe Leonardoda iki etki yapmış olmalıdiyor Dr. Kaplan;Bir taraftan esaslı bir kişilik krizi, diğer taraftan kaçış arayışı…Kaplan, sözü Da Vincinin hayatının iki yılını Anadoluda geçirdiği yönündeki iddialara getiriyor. Bu iddiaların sağlam mesnede dayanmadığını o da kabul ediyor, ama iftiranın sebep olduğu kaçış arayışı, Ortadoğu asıllı bir anne, Floransada babası dahil kimsenin kendisine sahip çıkmaması, ve tabii bu krizin insan kimliğinin oturmasında çok kritik olan bir yaşta gerçekleşmiş olması resmi tamamlıyor. Dr. Kaplan bu iftiranın Leonardonun hayatını altüst ettiğine dair yeterince delil bulunduğu kanaatinde. Prof. Jean Paul Richterin derlediği Da Vincinin Not Defterinde Leonardonun amcasına ve arkadaşlarına mektuplar yazdığını ve bu utançtan kurtulmak için danıştığı biliniyor. Bu mektuplara ne cevap aldığını tahmin etmek güç değil:Git buralardan!`Kaplan
a göre Leonardo iftiraya konu olan yerden de, sanattan da uzaklaşmaya çalışmış olmalı. O dönemde Floransa dışında bir iş bulabilmek için kendisini savaş mühendisi, heykeltıraş ve mucit olarak tanımlayan iş başvuruları yapıyor. Bu başvurularda onu asıl meşhur eden ressamlığına ise sadece bir kelimeyle değiniyor. Kaplan bu tavrın, iftiranın stüdyo ortamıyla ilişkili olmasından kaynaklandığını düşünüyor. Nitekim Da Vinci 1478 ve 80 yıllarında aldığı çok önemli iki işi bitirmeden ortadan kayboluyor. Da Vincinin biyografi yazarları onun 1482 ile 1486 yılları arasında nerede olduğu hakkında net bir delilin olmadığında ittifak ediyorlar. Leonardonun Milanolu Dük Ludovico il Moronun hizmetine girdiği ve bunun için daha 1482 yılında yazışmalar yaptığı biliniyor. Ancak 1486ya kadar Milanoya yerleştiğini gösteren bir belge yok. KİMLİK DAĞILMASILeonardo
nun söz konusu iftira üzerine yaşadığı sürece Eric Ericksonkimlik dağılmasıadını veriyor. Dr. Kaplan, bu sürecinher işle uğraşan ama hiçbir işi tamamlayamayan ve yer değiştiren bir kişilikortaya çıkaracağını söylüyor. Kaplanın modern dönemden yaptığı örnekleme şarkıcı Michael Jackson.O da bir dahi ve onun da Peter Pan Kompleksi var. Yani büyüyememiş. Ve iftiraya uğruyor. Mahkeme kendisini temize çıkarsa da Jackson gibiler, Leonardo gibiler duramazlar orada. Mesela Jackson Dubaiye kaçıyor.şeklinde konuşan Kaplan, bu tür coğrafi hareketlilikleri fikri ve ideolojik kaymaların da takip edeceğini söylüyor. Yani Leonardonun Floransayla birlikte Hıristiyanlıktan da kaçmış olması muhtemel. Dr. Kaplan, Richterin Leonardonun Müslüman olduğu yönündeki tezine pek yakın durmuyor. Ama Hıristiyanlık dışı bir çizgiye kaymış olma ihtimalini yüksek görüyor:Belki Nusayrilerle karşılaştı Anadoluda. Belki Yahudilerle. Belki birden fazla dini gelenekten aldığı fikirlerle bir anti-Hıristiyan çizgi oluşturdu.Dr. Kaplan bu sorulara verilecek çoğu cevabın spekülasyon olacağını kabul ediyor. Ancak en azından Dan Brown
dan daha avantajlı durumda olduğumuzu düşünüyor:Ortada açık bir kimlik dağılması var. Floransalı dahi ressam hiçbir zaman inşa edilmeyen mabed planları çiziyor, hiç su doldurulmayan havuzlar, hiç bronza veya mermere dökülmeyen heykeller planlıyor. Dünyanın en meşhur ressamlarından biri ama sadece 12 tane tablosu var. Bunların da bir kısmı bitmemiş, bir kısmını da başkaları bitirmiş. Bu adamın kaçmamış olması mümkün değil. Tek sorun nereye kaçmış olduğunu belirlemek. Bunu da Richterin derlemesindeki mektuplardan öğreniyoruz.Suriye Devadarınadiye başlayan mektuplardan…Da Vinci
nin hayatının en çok vakit alan ve neredeyse hiç terk etmediği tek uğraşısı not defteri tutmasıydı. Büyük çoğunluğu sağdan sola yazıldığı için yeniden basılma ihtiyacı duyulan not defterlerinin üçte iki kaybolmuş. Yine de bugün 7 bin sayfayı aşkın bircodexvar. Bunların içinden ilk esaslı derlemeyi yapan Richter, Da Vincinin Suriye Devadarına yazdığı mektuplar üzerine yüz yıldan uzun sürecek bir tartışma başlatmış. Bu mektuplarda Leonardo da Vinci Suriyede önemli bir mevki işgal eden Devadarlık makamına kendisine verilen işin neden yolunda gitmediğini, Memlüklerin kuzey sınırlarında giriştiği çalışmalar için Kalindra kasabasının uygun olduğunu, ancak sınırların en kuzeyinde yaşanan bir felaketin söz konusu işi geciktirdiğini, bu felaketin de etraflı bir raporunu hazırlamak istediğini anlatmaktadır. Hayli bozuk bir İtalyanca kullanan Da Vinci bir de askeri sebeplerin dayattığı gizliliği esas alınca mektupların anlaşılması bir hayli zorlaşmış. Dahası müsveddelerde o dönemin Anadolu`su ile alakalı yanlış bazı gözlemler ve hatalı mekan isimleri de bulunuyor. MEKTUPLARDAKİ İPUÇLARIBu sebeple Richter ve birkaç Ermeni araştırmacı dışında Da Vinci uzmanları bu mektupları bir
fantastik çizgi romanprojesinin parçaları olarak görmüş. Fakat mektuplar üzerinde yapılan derinlemesine bir çalışma Da Vincinin İslam toprakları ve kültürüne olan ilgisinin oldukça erken bir yaşta başladığını gösteriyor. Ayrıca açıklanması zor bazı ifadeler içerseler de bu mektupları tümden hayal ürünü olarak görmek Da Vincinin karanlık yıllarının nerede geçtiğini anlamamıza yaramıyor. Paul Richter öncelikle mektuplarınkurgu romantarzında olmadığının altını çiziyor. Da Vinci bu mektuplarda en uygun kelimeyi bulabilmek için sürekli düzeltmeler yapmış. Richter, Da Vincinin Giuliano de Medici gibi devlet adamlarına yazarken de aynı şeyi yaptığına dikkat çekiyor. Dahası Da Vinci sıklıkla yaptığı üzere metnin yanına söz konusu edilen olayların geçtiği bölgenin resimlerini yapmış. Richter bu resimlerin bahsedilen mekanlarla örtüşmesini de Da Vincinin Anadoluya gelerek iki yılını burada geçirdiğinin delili olarak gösteriyor. Da Vincinin mektupların yazıldığıdevadarlıkmakamını tanıması da ilginç. Bu makam sadece Memlüklerde bu isimle anılıyor. Selçukluların Davetdar (Sultanın divitini tutan görevli) adını verdikleri makam zamanla önem kazanmış. Memlüklerin son dönemlerinde devadarlar sultanın vekilliği görevini dahi üstlenmişler. Mektubunda Suriye DevadarınıYüce Babil Sultanının naibiifadesi ile selamlaması Leonardo`nun bu çağdaş bilgiye de sahip olduğunu gösteriyor. İlginç olan devadarların elçilerin karşılanması ve yabancı devlet erkanı ile ilişkileri takipten de sorumlu olmaları. Dolayısıyla Da Vinci Memlük sultanının hizmetine girecekse bunu gerçekten de bir devadarın takip etmesi gerekiyor.Tarihler Da Vinci
nin söz konusu mektupları yazdığı yıllarda Suriye Devadarlığını aslen Memlük ordularının başkomutanı olan Emir Özbekin yürüttüğünü kaydediyor. Bu sıralarda Memlük tahtında da meşhur Sultan Kaitbey oturuyor. Kaitbey döneminde Memlüklerle İtalyan kolonilerinin ilişkilerinin çok iyi olduğu ve pek çok Floransalının Suriyenin sahil kentlerine yerleştikleri biliniyor. Memlük sultanının askeri amaçlı mühendislik faaliyetlerinde Avrupalı mühendislerden istifade ettiği de tarihin kayıtları arasında. Leonardo mektuplarında bulunduğu mekanlardan İrminiyye(Ermenistan) diye bahsettiği için bu belgeler öncelikli olarak Ermeni akademisyenlerin ilgisini çekmiş. 1968de Viken Khechoomian, yayınladığıLeonardo da Vinci Ermenistandabaşlıklı makalesinde Da Vincinin bir müddet Anadoluda bulunduğu tezini destekliyor. Khechoomian, Floransalı mühendisin Memlük topraklarına ilgi duymasını hem Da Vinci açısından, hem de Memlük askeri yetkilileri açısından makul görüyor. Khechoomian, Leonardo da Vincinin Memlüklerin hizmetine Floransadan kaçarak değil, bizzat Milano dükü tarafından görevlendirilerek veya Suriye Devadarı tarafından çağrılarak geldiğini düşünüyor. Çünkü Osmanlı 1480de Otranto şehrini ele geçirmiş ve fakat bu kuşatmanın başarısız olması üzerine Fatih Sultan Mehmet doğuya yönelme kararı almıştı. 1475 yılı itibarıyla Osmanlılar Karamanı ele geçirmişti zaten. Kilikyanın limanlarına kadar inmişler, fakat Otranto seferi sırasında geri çekilmişlerdi. Fatih Sultan Mehmetin 1481de Memlükler üzerine harekete geçtiği bir sefer sırasında ölmesi Kaitbeye biraz nefes aldırmıştı. Ancak Kahire Sultan Bayezide karşı Cem Sultana destek vererek Osmanlının müsamahasını tüketmişti. Temmuz 1482de Cem Sultan Rodosa kaçtığında Memlükler Osmanlıyla baş başa kalmışlardı. Memlükler Osmanlının geri geleceğini biliyordu. Gedik Ahmet Paşanın bir önceki gelişinde Torosları ne kadar kolay geçtiğini de görmüşlerdi. Bu defa geçişi zorlaştırmak gerekiyordu. Kaitbey 1477 yılında üst düzey askerleriyle birlikte bir Doğu Anadolu gezisi yapmış, bu çerçevede Antakyadan Erzincana kadar varan hat üzerinde Torosların güney yamaçlarını gözden geçirerek muhtemel Osmanlı sızmalarına karşı alınması gereken tedbirleri belirlemişti. Leonardo da Vinci muhtemelen başka bazı Avrupalı mühendislerle birlikte işte bu atmosferde Anadoluya çağrılmıştı. Bu çağrı İtalyanlar için de önemli bir fırsattı. Osmanlının İtalyaya yeniden saldırmasını önlemenin yolu Anadolu`da meşgul edilmesiydi. Bu sebeple İtalyanlar Akkoyunlular ve Memlüklerle işbirliğine girişmişler, bu ülkelere silah yardımında dahi bulunmuşlardı. MEKTUPLARDA BAHSİ GEÇEN YERLERDa Vinci
nin mektuplarından ve siyasi konjonktürden anlaşılacağı üzere temel vazifesi Toros sıradağlarının Osmanlı ordularınca aşılmasını zorlaştıracak kaleler ve savunma sistemleri kurmaktı. Bu bölgede eskiden Kilikya Krallığı bulunuyordu. Bu bölgeye Memlükler İrminiyye diyorlardı. Da Vinci de mektubunda Kilikya ve İrminiyye ifadelerini kullanmıştı. Da Vincinin Anadoluda bulunduğu dönemde görev alanının güneyde Akdeniz sahillerinden kuzeyde Erzincana kadar ulaştığı anlaşılıyor. Öncelikli olarak meşhur Kilikya Kapısını koruma altına almak zorunda olan Da Vincinin Konyayı Bulgar Dağlarını aşarak Tarsusa bağlayan bölgede gezindiği görülmektedir. Da Vincinin Torosların güney yamaçlarında gezerken Kalindra adında bir kasabayı görevi için uygun bulduğundan bahsetmesi ilginçtir. Richter ve sonraki çoğu araştırmacı Kalindranın Anamur yakınlarındaki Gülnar kasabası olduğunu kaydetmişti. Da Vinci bu kasabanın zenginliğinden bahseder. Kasaba halkı 1260larda Orta Asyadan göçerek buraya yerleşmiş Türkmenlerdir. Gülnar 1461 tarihinde Gedik Ahmet Paşa tarafından Osmanlı topraklarına katılmışsa da Osmanlının Torosların güneyini boşaltmasından sonra yeniden Memlüklerin nüfuz alanına dönüşmüştür. Da Vincinin güney sahillerinde Antalyaya kadar gezdiği ve Sultan Dağını uzaktan seyrettiği anlaşılıyor.Kalindradan batıya doğru devam ettikçe görülen ve ihtişamını ortaya koyan dağdiye bahsettiği Sultan Dağı olsa gerektir. Da Vincinin mektuplarında Orta Toros sıradağlarına Kafkas Dağı denildiğini duyunca kafasının karıştığı anlaşılmaktadır. 19. yüzyılın sonlarında Anadoluyu gezen İngiliz harita bilimci Charles Wilson, Da Vincinin Anadoluya geldiği iddiasını kabullenmemekle birlikte Orta ToroslaraKavkasdenilmiş olabileceğini kaydeder. Wilsona göre Orta Torosların yamaçlarındaki Göksun platosunun adı antik dillerde Kavkasdır. Da Vincinin çizdiği haritada Orta Torosların hemen yanındaki Erciyesi de işaretlemesi Göksun yakınlarından geçtiğini gösteriyor. ERZİNCAN DEPREMİNİ GÖRDÜ MÜ?Da Vinci
nin Devadara yazdığı mektup müsveddelerinden en ilginciKuzey sınırlarında gerçekleşen büyük bir depremle alakalı olanıdır. Bu depremden sadece bahsedilmemiş, Da Vinci depremin sebepleri ve sonuçları üzerine etraflı bir rapor hazırlamaya girişmiştir. Viken Khechoomian, Leonardonun depremle alakalı anlattıklarından ve kullandığıDoğu Ermenistanın alçak kısımlarındaki sel…ifadesinden Erzincan`da bulunmuş olacağını tahmin ediyor.Kandilli Rasathanesi kayıtlarına göre 21 Aralık 1482
de Erzincan ve Erzurum yöresinde 9 şiddetinde bir deprem gerçekleşmiştir. Doğu Anadoluda takip eden onlarca yıl boyunca büyük ölçekli bir depremin olmaması Da Vincinin bu tarihte Erzincanda olması ihtimalini güçlendiriyor. Da Vincinin kar, yağmur ve fırtına ile birlikte depremden bahsetmesini bu durum daha anlamlı kılıyor. Kandilli kaynaklarında ölü sayısı hakkında bir bilgi olmamakla birlikte Ermeni tarihçisi Hovhannes Daraanghetzi bu depremde 30 bin insanın öldüğünü kaydediyor. Erzincan depremi Da Vincinin not defteri içinde özel bir yere sahip. Da Vinci Suriye Devadarına yazdığı mektuplar ve Anadoludaki görevi hakkında kimseye bilgi vermemekle birlikte bir arkadaşına gönderdiği mektuptakuzeyde yaşanan bir deprem ve bir sel felaketineşahit olduğunu kaydeder. Da Vincinin mektupta kullandığıo güne kadar düşmanımız olan komşularımız bize erzak tedarik ettilerifadesi de manidardır. Budüşman komşuların civardaki Türkmen, Tatar veya Kürt aşiretleri olma ihtimali yüksektir. Da Vincinin bu deprem felaketinden oldukça etkilendiği açıktır. Felaket sahnesi zihnine kazınmış, daha sonra çizdiği pek çok tabloda Da Vinci bu tabloyu zemin olarak kullanmıştır. Mona Lisanın mesaj yüklü olduğu iddia edilen arka fonu muhtemelen Erzincanda gördüğü deprem, çığ, suların yükselmesi ve insanların kaçışması sahnesidir. Leonardonun bu tecrübesini bilmeyen veya kabullenmeyen sanat eleştirmenleri uzun yıllar Mona Lisanın arka planı hakkında teoriler geliştirmeye çalışmış, bunu yaparken psikoanalizden Floransa doğasına karşı düşmanca bir bakışın gerçeği büktüğüne kadar zorlama açıklamalara başvurmuşlardır. Da Vincinin kafası ve sanat gözü deprem sahnesinden etkilenmekle birlikte kalbi de nasipsiz kalmamıştır. Devadara göndermek üzere hazırlayacağı raporun bir taslağı şeklinde yazdığı başlıklar Da Vincinin imanını sorguladığını veyeni bir peygamberden bahsettiğini göstermektedir. Jean Paul Richter, Da Vincinin bahsettiği yeni peygamberin Hazreti Muhammed Aleyhisselam olduğunu, dolayısıyla Leonardonun bir şekilde İslam inancını benimsemiş olabileceğini iddia eder. MÜSLÜMAN MI, YAHUDİ Mİ, YOKSA AMADEAN MI?Paul Richter, Da Vinci
nindeprem raporunun bölümlerinehamdele ve imanın tasdikibölümüyle başlamasını ve daha sonra bu yıkımdan haber veren bir peygamberden bahseden bir bölüm öngörmesini onun Müslüman olmayı seçtiğinin emaresi olarak zikrediyor. Richter daha ileriye gidip bu peygamberin depremle alakalı verdiği haberlerden kastın Kurandaki Zilzal Suresi olduğunu da iddia ediyor. Çoğu araştırmacı Richterin bu açıklamasını Da Vincinin kendisinin ifadeleriyle karıştırıp Floransalı ressamın Kurana atıfta bulunduğunu kaydetse de bu yanlıştır. Da Vinci sadeceyeni bir peygamberin çıkışını ve bu felaketten bahsedişinizikreder ki muhtemelen civar halktan duyduğu kıyamet alameti hadisler bu durumu daha iyi açıklar. Fıratın suyunun kesilmesi ve doğudan çıkacak bir ateş hakkındaki hadisler Da Vincinin anlattığı deprem ve felaket manzaralarını daha bir andırır. Dr. Hasan Kaplan, Da Vincinin Müslüman olması ihtimalini zayıf görmekle birlikte Floransadan kaçmış, Hıristiyanlığın kendisine dayattığı hayat tarzından nefret eden bir gencin sadece mekanda değil, imanda da alternatifler aramış olabileceğini söylüyor.Bu anlamda ben Toroslarda tanımış olabileceği Nusayrilerden etkilenmesinin daha kuvvetli bir ihtimal olduğunu düşünüyorum.diyen Kaplanı, Charles Wilsonun 19. yüzyıl sonlarına kadar Toros ve Fırat havzasında Nusayri kolonilerinin bulunduğu yönündeki raporu doğruluyor. Batıni bir mezhep olan ve İslam, Musevilik, Hıristiyanlık ve Sabiilikten etkilenmiş olan Nusayriler kurucuları İbn Nusayrı yeni bir peygamber olarak görüyorlar. Fırat Nehri üzerine pek çok kehanetleri olan İbn Nusayr ilginç bir şekilde Hazreti Yahyanın Hazreti İsa için yaptığını İmamiyyenin onbirinci imamı Hasan el-Askeri için yaptığını ve onunmüjdecisiolduğunu ilan etmiştir. Bu anlamda Hıristiyanlığın peygamberlik algılayışında Hazreti Yahyanın doldurduğu yeri İbn Nusayr doldurur. Dr. Kaplan, Da Vincinin tablolarında görülen ve Hazreti Yahyanın sembolü olduğu iddia edilen, göğü gösteren şehadet parmağının da Müslümanlardan veya Nusayrilerden öğrenilmiş olabileceğini düşünüyor. Nusayrilerin şarap ve üzüm asmalarını yüceltmeleri ile insan ve insan vücuduna verdikleri önemle Da Vincinin şarap, üzüm ve insan uzuvları üzerine yaptığı çizimler de üst üste oturuyor. Kaplanın söyledikleri insanın aklındaAcaba hiç haç işareti taşımayan Yahya, Nasranilerin(Hıristiyan) değil de Nusayrilerin Yahya`sı mıydı sorusunu getiriyor. BELKİ DE YAHUDİYDİ, HEM DE KABALACIBuna karşılık Da Vinci
nin Yahya vurgusunun aslında bir Yahudilik vurgusu olduğunu iddia edenler de az değil. İtalyan din adamı Don Franco Botempiye göre Da Vincinin annesi olan köle kadın Ortadoğulu değil Rus asıllı bir Yahudi idi. Bu sebeple daha erken yaşlarda Hıristiyan dogmasına karşı bir mesafe koymuştu. Onun Hıristiyanlığı da Eski Ahit merkezli bir Hıristiyanlıktı. Don Francoya göre Da Vinci bu inanç kaymasını ancak sanatının arka planlarında ifade edebiliyordu. Zira engizisyon hala hayatın yadsınamaz bir gerçeğiydi. Don Franco daha en erken resimlerinde geleneksel Hıristiyan sanatının haç, çarmıha gerilme, kan gibi figürlerinden uzaklaşan Da Vincinin Yahudilikle ilişkisinin sadece annesinden kaynaklanmadığını da biliyor. Don Francoya göre, Floransalı ressam mühendisimizin Sultan Bayezide gönderdiği mektup da Yahudilerle olan irtibatını ispatlıyordu. Çünkü bir Avrupalının İslam ülkelerinde bağlantılar edinebilmesinin tek yolu Yahudilerdi. Dan Francoya göre Da Vinci Hıristiyanlıktan tümden kopmamış, bunun yerine Aryan mezhebinin 15. yüzyılda İtalyada ortaya çıkan bir koluna intisap etmişti. Buneo-aryan mezhep 1476da Yeni Apocalips adlı eseri kaleme alan Amadeo Mendez tarafından kurulmuştu. Yahudilikten Hıristiyanlığa dönmüş bir ailenin çocuğu olan Amadeo Fransiskenlerin içinde Amadeanlar adıyla bilinen bir tarikat kurmuştu. Zamanla Papanın yardımcılığına kadar yükselmiş olan Mendez Apocalypse Novada kendisine vahyedildiğini iddia etmişti. Bu da onu bir türyeni peygamberyapıyordu. Amadeo Mendez asla Hıristiyanlıktan çıkmamıştı. Ancak yoğun bir Vaftizci Yahya Peygamber vurgusu vardı. Kitabının ikinci bölümü tamamen Hazreti Yahyanın sözlerine dayanmıştı. Böylelikle Hazreti Yahya İsa Mesihi müjdeleyen sıradan birhaberci peygamberolmaktan çıkıyor ve Hazreti İsaya denk bir peygamber rolü üstleniyordu. Mendez çarmıha gerilmeyi de tamamen reddediyordu. Don Franco, Da Vincinin 1482den itibaren sürekli artan bir Yahya vurgusu gösterdiğini kaydeder. 1482 de Da Vincinin Amadeo Mendez ile tanışmış olması muhtemeldir. Kendisiyle görüşmemiş dahi olsa Da Vincinin Apocalypse Novayı 1482den önce okumuş olduğuna kesin gözüyle bakılmaktadır. Dan Franco, Da Vincinin Floransada Kabalistlerle de tanışmış olduğuna kesin gözüyle bakar. İtalyanın Ortaçağ Kabalacılığının önemli merkezlerinden biri olduğu ve 15. yüzyılda Kıyametin kopmak üzere olduğu yönündeki Kabala propagandalarının zirve noktalara ulaştığı düşünülürse bu tanışıklığın anlamı daha iyi kavranır. Don Franco Mona Lisanın arka planındaki sahnenin tam anlamıyla Kabalistik birdoğru yol - yanlış yolikilemini resmettiğini iddia etmiştir. HAYATI VE SANATI DEĞİŞTİDa Vinci
nin kaderinin 1482 yılında döndüğü yönünde hemen hemen ittifak vardır. 1998de, Leonardo da Vinci: Bir Dahinin Kökenleri adlı kitabı yazan David Alan Brown 1482 öncesinde başarısız ve aklı havada bir ressam çırağı olarak gördüğü Da Vincinin bu yıldan sonra yepyeni bir insan olarak ortaya çıktığını söylüyor. Bu dönüşümü Mendezin kitabı mı sağlamıştı? Yoksa Anadoluda geçirdiği iki yıl ve Erzincanda gördüğü asrın depremi mi?Bunları hiçbir zaman net olarak bilemeyeceğiz. Ancak bu tarihten sonra Da Vinci
nin hayatında görülen değişimin sadece Yahyacı bir çizgiye kaymak olmadığının altını çizmek gerek. Gördüğü doğa olaylarını açıklamaya çalışma huyu olan Da Vinci, Prof. Eugen Oberhummerın kaydettiğine göre Milano yılları ve takip edengöçebelikyıllarında erozyon, deprem, sel ve suların yükselip alçalması üzerine bir dizi teori geliştirmiş. Depremlerin suyun yerin iç kısımlarına çekilmesi ile birlikte artan sıcaklıkla buharlaşması ve yerkürenin içinde bu buharın oluşturduğu basınç sonucunda ortaya çıktığını iddia etmiş mesela. Sadece bu gözlem bile Leonardonun Erzincan depremini yaşamış olma ihtimalini dikkate almayı gerektiriyor. Ancak Floransalı ressamın Anadoluda iki yılını geçirdiğine inanmak çözdüğünden daha fazla problem oluşturuyor. Böylesi bir maceradan neden sadece bu birkaç mektupta bahsettiğinin açıklaması Richterin veya 1892de Leonardo da Vinci: Sanatçı ve Bilimadamı adlı bir kitap yazan Sorborne profesörü Gabriel Seailles Leonardonun iddia ettiği gibi başarısız bir girişimin unutulması arzusu olabilir. Fakat bu durumda da Da Vincinin Anadoluda verdiği yer isimlerinin incelenmesi, hatta 1482-86 yıllarında Memlüklerin kuzey sınırlarında yapılan kale ve diğer savunma sistemlerinde Da Vinci izinin bulunup bulunmadığının araştırılması gerekiyor. Tabii bir gün Memlük arşivlerinde Suriye Devadarına gönderilmiş mektupların asılları ve tam bir rapor metni bulunabilirse bu Da Vinci uzmanlığının çehresini değiştiren bir gelişme olurdu. Bütün bu zorluklardan kaçmak da çözüm değil. Da Vincinin hayali birmacera çizgi romanıyazma girişiminden bahseden karşıt görüşünden Leonardo realizmi ile böylesi bir romantizmi birleştirmeyi başarabilmeleri gerekiyor. Ve tabii Leonardonun karanlık yıllarını nerede geçirdiğini de açıklayabilmeleri. Dr. Hasan Kaplan bu kadar büyük iddiaların kendisini aşacağını düşünüyor. Ama özellikle Leonardonun kişilik kriziyle Anadolu macerasını birleştiren bir kitabın hazırlıklarını tamamlama aşamasında olduğunun da müjdesini veriyor. DA VINCINİN SURİYE DEVADARINA YAZDIĞI MEKTUPLAR1- Yüce Babil Sultanı`nın Vekili Suriye Devadarına,
Sadece sizi değil bütün bir dünyayı dehşete düşüreceğine emin olduğum kuzey bölgelerimizdeki bu yeni felaket, önce etkisini sonra da sebeplerini sunacak şekilde gerektiği üzere anlatılacaktır. 2- Kendimi, beni buraya gönderme sebebin olan görevi gerektiği üzere sevgi ve dikkatle yapmak üzere İrminiyye
nin bu bölgesinde bulduğumda, bana amacımız için en uygun bir yer görünen ve sınırlarımıza yakın bulunan Kalindrafy kentine girdim. Bu şehir Toros sıradağlarının Fırattan ayrıldığınızda Büyük Toros Dağı`nı batınızda göreceğiniz bölgede dağların eteğinde bulunur. Bu tepeler öylesine yüksektir ki adeta göğe dokunurlar ve dünyanın hiçbir yerinde bunun zirvesinden daha yüksek bir yer yoktur. Öyle ki gündoğumundan dört saat önce güneşin ışık huzmeleri bu dağın doğu yamacına düşer ve bembeyaz taştan olan bu dağın tepesi öylesine görkemli bir şekilde parlar ki buralı Ermeniler için gece karanlığının ortasında parlak bir ay ışığının yapacağı işi görür. O muazzam yüksekliği sayesinde bu zirve noktası bulutların seviyesini dikine bir uzaklıkla dört mil aşar. Bu zirve noktası Batıya doğru pek çok yerde güneşin batımından sonra gecenin son üçte birinde aydınlanmış görülür. İşte bu seninle bir sakin gecede şeklini değiştiren, bazen ikiye veya üçe ayrılmış, bazen uzun ve bazen kısa gördüğümüz ve bir kuyrukluyıldız sandığımız şeydir. Böyle görülmesinin sebebi güneşle dağ arasında kalan ve güneş ışığı huzmelerinin bir kısmının dağlara ulaşmasına engel olan bulutların farklı aralıklarla yayılmış olmasıdır. Bu sebeple parıltının şekli değişir durur. 3-KİTABIN BÖLÜMLERİ Hamdele ve imanın tasdikiSona doğru gelen ani su baskını
Şehrin harab oluşu
İnsanların ölümü ve me`yusiyetleri
Vaizin aranması, feragati ve hayırseverliği
Dağın çöküşünün sebebinin tasviri
Sebep olduğu ziyan
Çığ düşümü
Peygamberin çıkışı
Onun verdiği haber
Doğu İrminiyye`nin aşağı kısımlarının sel atlında kalışı, ve Toros Dağları üzerindeki açıklığın suyun çekilmesi üzerindeki etkisi
Yeni Peygamber bu yıkımı haber verdiği gibi nasıl gerçekleşeceğini de gösterdi
Toros Dağlarının ve Fırat Nehri`nin tasviri
Dağın tepesinin parlama ve güneşin batışından sonra gecenin yarısıyla son üçte biri arasında Batıdaki halklara ve gün ağarmadan önce Doğudaki halklara neden bir kuyrukluyıldız gibi göründüğü
Bu kuyrukluyıldızın neden kah yuvarlak, kah uzun, kah ikiye veya üçe bölünmüş ve kah tek parça olarak farklı şekillerde göründüğü ve bir daha ne zaman görüneceği
4-TOROSLARIN ŞEKLİ HAKKINDA
Ey Devadar, azarlamalarının ima ettiği gibi bir atıllıkla suçlanmamalıydım. Bana tevcih ettiğiniz menfaatlerin de kaynaklığını yapan şahsıma karşı aşkın sevginiz aynı zamanda beni böylesine muazzam ve dehşetengiz bir etkisi olan olayın sebeplerini araştırırken her türlü özen ve dikkati göstermeye zorluyor. Tabii bu da zaman gerektiren bir iş. İmdi, böylesine büyük bir etkinin sebeplerini her yönüyle anlatıp sizi mutmain edebilmek için öncelikle bölgenin yapısını anlatmalı, daha sonra yaptığı etkiye geçmeliyim ki bunun sizi tamamen tatmin edeceğine inanıyorum. 5-Ey Devadar, lütfen acil taleplerinize zamanında cevap verememiş olmamdan dolayı gazaplanmayın. Çünkü benden talep ettiğiniz şeyler biraz zaman geçmeden doğruca ifade edilemeyecek doğadaki şeylerdir. Özellikle de böylesine büyük bir etkinin açıklanabilmesi için bölgenin doğasını ihtimamla anlatmam gerekiyor ki bu sayede sizin bahsi geçen talebinize mutmain bir cevap verebileyim. Anadolu`nun yapısı veya sınırlarını oluşturan denizlerin ve karaların ve boyutlarının tasvirini atlayacağım. Çünkü senin ihtimam ve dikkatinle bu türlü meseleleri kendi çalışmalarında ihmal etmemiş olduğunu biliyorum. Ben doğrudan Toros Dağlarının bu muazzam ve yıkıcı mucizenin temel sebebi olan ve bizim hedefimize ulaşmamıza hizmet edecek olan yapısına geçeceğim. 6-Öncelikle şedit ve azgın rüzgarların saldırısına maruz kaldık. Sonra buna bütün bir vadiyi doldurarak şehrin büyük bir kısmını yok eden dağ gibi çığların düşüşü takip etti. Bu da yetmedi, bora ani bir sel getirdi üzerimize ve şehrin aşağı kısımları sular altında kaldı. Sonra birden yağmur yağmaya başladı ve kum, çamur, taşlar ve onlara bulanmış ağaç köklerini önüne katan bir sele dönüştü. Her şey havalanmış ve üzerimize düşüyordu. Sonunda büyük bir yangın başladı. Bu öyle rüzgarın taşıdığı bir yangın değildi, sanki onbinlerce şeytan getirmişti onu ve mahallelerimizden geri kalan ne varsa yakıp yok etti… Şimdi bütün işlerimizi bırakmış olarak bazı eski kiliselerin yıkıntılarına sığınmış durumdayız, tıpkı keçi sürüleri gibi… Bugüne kadar düşmanlarımız olan komşularımız merhamete gelerek erzak getirdiler bize. Eğer bu yardımlar da olmasaydı hepimiz açlıktan ölecektik…
MONA LİSA EFSANESİ
Dünyanın en meşhur portresi olduğu şüphe götürmeyen Mona Lisa tablosu bu ününü kendi ihtişamından dolayı değil, onu tasvir eden metinlerin ihtişamından dolayı kazandı. Leonardo da Vinci binlerce sayfalık notlarında bu tablodan hiç bahsetmemişti. Yapıldığı dönemde o kadar sönük kalmıştı ki sanat tarihçileri tablodaki kadının gerçekte kim olduğunu kaydetme ihtiyacı dahi hissetmemişti. İlk defa Vasari
nin 1550 yılında yazdığı Da Vinci biyografisinde ise tabloya methiyeler düzülmüştü. Vasari tablodan daha ziyade tablodaki kadınla ve Leonardonun kadının bu yüzündeki ilginç gülüşü dört yıl boyunca nasıl tuttuğu ile ilgilenmişti. Tablodaki kadının kimliğinin kaydedilmemiş olması Mona Lisanın şöhretinin ilk sebebi oldu. Floransalı bir tüccarın karısından, Da Vincinin annesine kadar isimler üzerinde spekülasyonlar yapıldı. L. Roger-Miles bunun bir portre olmadığını, tamamen mesaj yüklü alegorik bir tablo olduğunu söylüyordu. 18. yüzyılda tablo yeniden ilgi çekmeye başladı. Bu yeni ilginin sebebi de Leonardonun diğer bütün eserlerinin eksik kalmasına karşın bunun bitmiş görünmesiydi. 19. yüzyıl Batı sanatındaölümcül tuzak kadınmotifinin ortaya çıktığı dönemdi. Romantizmin eseri olan bu kadının zirve örneği Mona Lisa olacaktı. Çünkü gizem yüklüydü. Güzel değildi, genç değildi. Ama Balzacın seveceği kadınlar gibi tecrübenin cazibesini taşıyordu. 19. yüzyılın ikinci yarısında yazılan iki sanat yorumu Mona Lisayı bir daha unutulmamak üzere dünya klasiklerinin arasına kattı. Theophile Gautier 1858 yılında yazdığı eleştirisindeMona Lisayı Leonardonun bütün rüyalarının bir tür amalgamı, hatta insanlığın bütün tecrübesinin bir özetiolarak sunuyordu. Eski güzel kadınların tümünün bir reenkarnasyonuydu Mona Lisa: Leda, Helen, St. Anne ve hatta Cleopatra onda saklıydı. Walter Pater 1873 yılında öylesine şiirsel bir dille anlattı ki Mona Lisayı, bu satırlar tablonun kendisi kadar meşhur oldu. Pek çok sanat eleştirmeni şiirsel ifadelerin içeriğine katılmasa da Paterin satırlarını aktarmadan Mona Lisadan bahsedemez hale geldiler. Bazıları tabloda bir şiirsellik görmeye başladı. Ama bu şiirsellik aslen tablonun değil, Paterin şiirselliğiydi. İşin ilginci Pater tablonun sadece bir kopyasını görerek yazmıştı bu şiirsel ifadeleri. 20. yüzyıl resimden ressama geçişin yapıldığı yıllar oldu. Mona Lisanın gülüşü tam anlamıyla bir efsaneye dönüştü. Freud ile birlikte cinsellik ve Oedipus Kompleksi girdi devreye. Rachel Annand Taylor bu tablonun Leonardonun dünyaya homoseksüel olduğunu ilan ettiği tablo olduğunu iddia etti. Marksist sanat eleştirisi ise tablodaki kadınla ilgilendi: Burjuvazinin ayağa kalkışının ifadesiydi Mona Lisa. Postmodern sanat çevreleri aşkın yorumlara prim veriyordu. Mona Lisanın aslında Leonardonun kendisi olduğunu iddia etti birileri. Kabalacı çevreler Mona Lisayı hermafrodit ilan ettiler. İnsanlık tarihinin en meşhur tablosu işte böyle doğdu…DAĞINIK BEYİN ORGANİZASYONU Leonardo
nun solak olması ve notlarını sağdan sola yazması bir dizi spekülasyona sebep oldu. P. G. Aaron bu durumudağınık beyin organizasyonunun açıklayabileceğini söylüyor. Aaron, Leonardonun sol eliyle yazarken sağ eliyle çizim yapabildiğini iddia ediyor. Solakların mimarlık, dizayn, üç boyutlu şekillerin görselleştirilmesi, insan hatlarını algılama ve müzik konularında avantajları olduğu biliniyor. Solaklar onca avantajlarına karşın dil kabiliyetleri gelişmiyor. Leonardonun not defteri dilbilgisi kuralları açısından tam bir felaket. Çoğu başladığı işin arkasını takip edememesi de bu beyin yapısının bir sonucu. Aynı yapı aritmetiğin de kötü olmasını dayatıyor. Nitekim Leonardonun basit toplama ve çarpma işlemlerinde aynı hataları peş peşe yaptığı biliniyor. 1999 yılında Leonardo da Vincinin Yazma ve Çizimleri adlı bir kitap kaleme alan Robert Zwijenberg, Leonardonun düşünebilmek için yazmak ve çizmek zorunda olduğunu ve binlerce sayfalık not defterlerinin asıl hedefinin düşünmek ve kendisiyle diyaloga geçmek olduğunu iddia ediyor. Zwijnenberg bu sağdan sola yazma davranışının solak bir insanın ıslak mürekkebe elinin değmemesi için bulduğu bir çözüm olabileceğini veya çok ilginç bir şekilde Leonardo`nun ileride yazmalarının matbaa kalıbı olarak kullanılmasını planladığının bir göstergesi olabileceğini söylüyor. Bilindiği üzere matbaalar metnin ayna görüntüsünün baskı kalıbı olarak kullanılması prensibiyle çalışıyor. İLK BOĞAZ KÖPRÜSÜNÜN PLANI1952 yılında Başbakanlık Arşivleri
nde bulunan bir mektup İtalyan mühendis Leonardo da Vincinin 1502 yılında Sultan İkinci Bayezide Haliç ve Boğaza birer köprü yapma teklifi sunduğunu gösteriyor. Leonardonun Altın Boynuz Köprüsü projesi zamanı için muhteşem bir mühendislik harikasıydı. Tek ayak üzerine oturtulan köprü deniz yüzeyinden 40 metre yükseklikte, halatlarla tutulan köprü kanatlarının toplamda 360 metre uzunluğa ulaştığı devasa bir plandı. Da Vinci ayrıca dubalar üzerine yerleştirilmiş bir köprüyle Asyayla Avrupayı da birleştirmeyi teklif ediyordu. Leonardonun İstanbula nasip olmayan köprü projesi 1996 yılında Norveçte hayata geçirildi. Bugün bu köprü Norveç Leonardo Köprüsü adıyla İtalyan Rönesansının Osmanlı Devletinin yaşam felsefesinden ve ihtiyaçlarından nasıl etkilendiğinin bir göstergesi olarak kullanımdadır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi şimdilerde Sultan Bayezidin mühendisleri tarafından bazı hesap hataları içerdiği için reddedilen projeyi hayata geçirmeyi ve Haliçe bir Da Vinci köprüsü eklemeyi planlıyorlar. (aksiyon)link to geocities.com
Leonardo’nun bu notları ise 1490-1505 arasında tuttuğu sanılıyor.
İtalyan uzmanlar Rönesans döneminin ünlü sanatçılarından Leonardo Da Vinci’nin 15’inci yüzyılda çizdiği kendi portresini ortaya çıkardı.
Çizim, Da Vinci’nin kuşların uçmasıyla ilgili araştırmalarını kaydettiği ünlü notlarının arkasında bulundu. Çizim, notları inceleyen bir araştırmacının kağıt üzerinde insan burnuna benzer bir şekli fark etmesiyle ortaya çıktı. Portrenin 1480’lerde çizildiği ancak Da Vinci’nin daha sonra bu kağıdın üzerine notlar aldığı tahmin ediliyor. Leonardo’nun bu notları ise 1490-1505 arasında tuttuğu sanılıyor. Çizim dijital yöntemlerle incelenecek.
haber3.com
link to geocities.com
Da Vinci’nin şifresi İslam biliminde saklı
İslam bilim tarihi konusunda yaşayan en büyük âlim olan Prof. Fuat Sezgin için bir biyografi denemesi yayınlandı. Prof. Dr. İrfan Yılmaz’ın hazırladığı çalışmada, yaptığı çalışmalarla İslam medeniyetini öğrenmemiz hususunda bir çığır açan Fuat Sezgin’in genç nesillere tanıtılması hedefleniyor.
Fuat Sezgin’in ismini şimdiye kadar duymayanlar için kısa bir hatırlatma yapalım. Sezgin geçtiğimiz yıl, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi’nin açılmasına önayak olmuştu. Medyadaki en yakın tarihli haber bu. Hocayı daha yakından tanımak isteyenler için kısaca özgeçmişinden bahsetmekte yarar var. 24 Ekim 1924’te Bitlis’te doğan Sezgin, İlkokulu Doğubayazıt’ta, Ortaokul ve Lise’yi Erzurum’da tamamladıktan sonra, 19 yaşındayken İstanbul Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümüne ( Şarkiyat Enstitüsü) girdi ve burada dünyanın en büyük oryantalistlerinden kabul edilen Alman Hellmut Ritter’in talebesi oldu. Ritter’in matematikle meşgul olmasını ve modern matematiğin temelinde İslam âlimlerinin bulunduğunu söylemesi üzerine Şarkiyat okumaya karar veren Sezgin, Ritter ile çalışmaya başladı.
İslam bilim tarihi ve medeniyetine ait eline geçen her yazılı nesneyi büyük bir ihtimam ve dikkatle inceleyerek onu bugünün ölçülerinde tanıtan, tercüme eden ve dip notlarla izah ederek yayınlayan Fuat Sezgin Hoca’nın en önemli çalışması GAS şeklindeki kısaltılmış sembolüyle tanınan “Geschichte des Arabischen Schrifttums”dur. GAS İslam İlimler tarihinin vazgeçilmez en temel müracaat eseridir. Sezgin’in; Süleymaniye Kütüphanesinde ki binlerce el yazması arasından ilim dünyasına tanıttığı en değerli eserler arasında Ebu’l İz’el Cezeri’nin daha sonra Türkçe’ye çevrilen “Olağanüstü Mekanik Araçların Bilgisi Hakkında Kitap” isimli çalışması ise dünya teknoloji tarihinin en önemli kitaplarından biri. Fuat Sezgin, uzun yıllar uğraşarak İslam âlimlerinin kimi kaybolmuş, kimi sadece kitaplarda teorik olarak kalmış icatlarını âletleştirmeyi başararak bu konuda da bir ilke imza attı. Prof. Sezgin Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan âlim. Bu ve başka desteklerle Sezgin, 1982 yılında J.W.Goethe Üniversitesi’ne bağlı Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü’nü ve 1983’de buranın müzesini kurdu, buranın halen direktörlüğünü yürütüyor.
Müzedeki aletler arasında Halife Me’mun’un meşhur dünya haritasının yer aldığı yerküresi. Sufi’nin ünlü gökküresi, Osmanlı âlimi Takiyyüddin’in su pompası ve saatleri, dünyanın ilk tankı gibi eserler yer alıyor. Fuat Sezgin kitabı bu gibi buluşların detaylarının yer aldığı bir kitap aynı zamanda. Bilim tarihimizden, matematik, geometri, coğrafya, denizcilik ve astronomi sahasındaki gelişmeler ayrıntılandırılarak anlatılmış kitapta.
AVRUPALILAR İNTİHALCİ
Sezgin’in gençlik yılları, tahsil hikâyesi ve yaşamından detayların yanı sıra düşünce dünyası ve tavsiyeleri de önemli bir yer tutuyor çalışmada. Medeniyetlerin birbirine tesiri ve Avrupa Birliği hakkındaki düşünceleri bu minvalde dikkate değer. Büyük âlimin dünya bilimler tarihi konusunda söyledikleri de önemli. Fuat Sezgin dünya bilimler tarihinin tekrar yazılmasının gerekli olduğunu düşünen bir âlim: “Avrupalılar; Sicilya ve Endülüs’te tercüme edilen İslam bilginlerinin eserlerini kaynak göstermeden intihal etmişler. Bu yüzden bugün Batı uygarlık ve biliminin temeli arasındaki İslam bilimi atlanarak ondan önceki yüksek medeniyet olan Eski Yunan’a izafe ediliyor. Bugün bilinenin aksine çoğu modern bilim dalının kuruluşu bundan yüz, iki asır öncesine değil, 9 ile 16. yüzyıllarda yaşamış İslam bilginlerine dayanıyor.”
Da Vinci’nin şifresi İslam biliminde saklı
İşte kitapta yer alan bilim tarihimizin bazı önemli örnekleri:
İbn’ül Heysem’den öğrendiğimiz çok enteresan bir pergel ile kubbelerin daire şeklindeki temellerini çizmek mümkün olmuştur.
Leonardo da Vinci’nin resimlerini çizdiği aletler ve matematik hesapları, İslam alimlerinin buluşudur. Leonardo’nun İslam bilginlerinin buluş ve bilgilerini kullandığı kabul edilse, resimlerinin çözülemeyen sırları aydınlanmış olacaktır.
Bîrûnî’nin, boylam derecelerini hesaplamak için bulduğu metodun hata derecesi, 6 ile 40 derece arasında değişmekte olup, ancak 20. yüzyılda düzeltilebildi. Bu metod, bugün de bilinen ‘Triangülasyon’dan başka bir şey değildir. Fakat maalesef, modern coğrafya tarihi triangülasyonun ilk tatbikinin Hollandalı alim Willebrord Sinellius’a dayandırır.
Engin denizlerde koordinat hesaplamalarını Müslümanlar 15. asırda yapabiliyordu. Kuzey ve doğu ölçümlerini, kuzey ve güney ölçümlerini ve en zoru da Ekvator’a paralel ölçüleri yapabiliyorlardı. Avrupalılar Müslümanlardan ilk iki ölçümü öğrendi. Fakat trigonometri bilgileri yeterli olmadığından Ekvator’a paralel ölçümlerin nasıl yapıldığını anlayamadılar.
950 yılında Ebu Cafer el Hâzînî adlı matematikçi ve astronom, parabol konstrüksiyonu kullanmak suretiyle üçüncü dereceden bir denklemi çözdü. 11. asrın ilk yarısında optik hususundaki çalışmalarıyla tanınan İbn’ül Heysem, bir optik problemini dördüncü dereceden bir denklemle çözdü. Avrupalılar İbn’ül Heysem’in çözümünü ancak 19. yüzyılda kavrayabildi.
link to geocities.com
Da Vinciyle ilgili önemli bir yazı ve Dahi’nin mühendislik ve resim çizimlerini aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Yazı kopyalanmaya izin vermediği için kopyalayamadım.
link to blog.milliyet.com.tr
link to zapita.org;
link to geocities.com
Da Vinci’nin İstanbul için tasarladığı köprü 2001’de Norveç’te inşa edildi.
Da Vinci’nin 500 yıllık hayali
ECE KOÇAL SABAH 17.01.2009
2010’da Haliç’te yapılması planlanan, Leonardo Da Vinci’nin tasarladığı köprünün 500 yıllık hikâyesi, Da Vinci Köprüsü belgeselinde anlatılıyor..
Da Vinci’nin 500 yıllık hayali
Da Vinci’nin İstanbul merakı
Leonardo da Vinci’nin 1502’de, Sultan II. Bayezit’e gönderdiği, “Ben, kulunuz, İstanbul’dan Galata’ya uzanan bir köprü yapmak istiyorum,” diye yazan mektupla başlayan Da Vinci Köprüsü macerası kısmetse 2010’da sona erecek. Çünkü 2010 İstanbul Avrupa Beşkenti projeleri arasında bu köprünün inşaa edilmesi de planlanıyor. Adem Özkul’un yönetmenliğini yaptığı Cengiz Özdemir’in hem senarist hem de yapımcı olarak dahil olduğu Da Vinci Köprüsü adlı belgesel ise yaklaşık 500 yıllık köprü macerasının ayrıntılarını anlatıyor. Geçen hafta DVD olarak yayımlanan belgeseli çeken ekip, konunun Türkiye’de pek bilinmediğini fark edince bir belgesel çekmeye karar vermişler. Özdemir “Biz köprüyü ilk duyduğumuzda, internette tek bir haber yoktu bu konuda. Daha doğrusu Türkiye’de yoktu,” diyor. Leonardo da Vinci’nin Sultan II. Bayezit’e bir mektup gönderdiği 1950’lerde ortaya çıkmış. Özdemir “Önceleri, Türkiye’de bu mektup hiç bilinmiyordu. Topkapı’daki mektupla Leonardo’nun çizimlerini ilk ilişkilendiren Alman Türkolog Franz Babinger oldu. Bu olay 1950’lerde olmasına ve bazı mesleki yayınlarda yer verilmesine rağmen, bizim kamuoyumuzun gündemine şimdiye kadar hakkıyla taşınamadı,” diyerek mektubun nasıl ortaya çıktığını anlatıyor. Sultan 2. Bayezit’e hitaben yazılan mektubun, saraya ulaştığı kesin, çünkü Osmanlıcaya çevrilmiş. Ancak Sultan’a sunuldu mu, ne düşünüldü, cevap yazıldı mı, günümüze ulaşan bir kayıt yok. Ama mektubun çevirisi Topkapı Sarayı’nda E 6184 numarasıyla kayıtlı. Köprüyle ilk ilgilenen de Türkiye olmuyor. Köprü 2001’de Norveç’te üstgeçit olarak inşa ediliyor. Sonra küresel ısınmaya dikkat çekmek için önce Antarktika’da buzdan bir maketi yapılıyor. Yine buzdan yapılan bir başka maketi, 1 Ocak 2008’de New York’taki BM binası önünde sergilenmeye başlanıyor. 21. yüzyılda birden değerlenen köprü 2010’da Türkiye’de inşaa edilirse Da Vinci’nin hayali yüzyıllar sonra gerçekleşmiş olacak.
Da Vinci’nin İstanbul merakı
Da Vinci’nin İstanbul merakı
Peki Da Vinci neden İstanbul’a böyle bir köprü yapmak istemişti? Leonardo da Vinci Müzesi Küratörü Claudio Giorgione bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: “Venedik, Türklerin ticaret merkezlerinden biriydi. Bana göre, 1500’de Venedik’teyken Sultan’ın delegasyonu ile görüştü. Bu görüşmede Sultan için bir çalışma yapma fikri gelişti. Venedik’te Türk heyetiyse buluşmanın bir şans olduğunun farkındaydı. Böylece İstanbul’a gelip çalışmalar yapabilecekti.” Ama Leonardo İstanbul’a hiç gelememiş.
link to geocities.com
DÜNYACA ÜNLÜ HOLLYWOOD YILDIZLARI TÜRK ASILLI MI?
CHARLES BRONSON
En sevdiğim oyunculardan biriydi. Nedense kendime çok yakın buluyordum ve Meksika veya Kızılderili kökenli sanıyordum. Meğer o da çoğu Hollywood yıldızı gibi Türk asıllıymış! Kendisi Litvanya kökenli, yani diğer çoğu Hollywood yıldızı gibi Hazar Türklerinin soyundan geliyor.
Hazar Türkleri çoğunluğu museviliği kabul etmiş Karadenizin kuzeyindeki Türk Hazar krallığının soyundan geliyor. Daha çok Ukrayna, Kafkasya, Kırım, Macaristan, Rusya, Polonya, Avusturya ve Almanyada yaşamışlar. Çoğu Amerikaya göçediyor. Yani doğu Avrupa yahudilerinin hepsi Türk Hazar kökenli.
Yıllarca çocukluğumuzdan beri büyük bir ilgiyle izlediğimiz ve hayranı olduğumuz bu yakışıklı, güzel, seksi, kabiliyetli, vb. oyuncuların Batılı değil de Türk kökenli olduklarını görünce gözlerinize inanamıyacaksınız.
link to images.google.com
Charles Bronson (1921 – 2003)
Fransızlarca “kutsal dev” (Le sacre monstre), İtalyanlarca “hayvani” (the brute) gibi ilginç lakaplar takılan ünlü aktör Charles Bronson, Litvanya asıllı anne ve babanın oğlu olarak, 3 Kasım 1921’de Ehrenfeld Pa. kentinde dünyaya geldi. Asıl adı Charles Bunchinsky olan aktör, 15 çocuklu bir madencinin 11. çocuğuydu.
Ünlü film yıldızı Bronson, özellikle 1960 yılında çevirdiği “The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili”, 1963’te çevirdiği ve Hollywood’un en ünlü aksiyon klasikleri arasında yerini alan “The Great Escape / Büyük Kaçış” ve 1967 yapımı “The Dirty Dozen / Kirli Düzine” adlı fimleriyle sinema tutkunlarının büyük beğenisini kazanmıştı. 1971 yılında, dünyadaki en popüler aktör seçilen Bronson, Altın Küre ödülüne layık görüldü.
Sekiz yıl sonra da, 1979’da, Holywood film sanayinin en büyük uluslararası yıldızı seçilen Bronson, Altın Yıldız Ödülü’nü (Gold Star Award) almıştı. Özellikle Avrupa yapımı filmlerde oynadığı başrollerle beğeni toplayan aktör, kaba saba tavırları, güçlü vücut yapısı ve seyredenlerde tehlike hissi uyandıran havasıyla özellikle Fransa, İtalya ve İspanya’da çok popüler olmuştu.
Aktör, 1990’da 22 yıllık hayat arkadaşı Jill Ireland’ı kaybettikten bir yıl sonra, 36 yaşındaki Kim Weeks’le tanıştı ve 2000 yılının sonlarına doğru gizlice evlendi. Bu, onun üçüncü ve son evliliğiydi. Bronson, 1 Eylül 2003’de haftalardır tedavi gördüğü Cedars-Sinai Tıp Merkezi’nde, 81 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bronson’un reklam ve halkla ilişkiler yetkilisi Lori Jonas, ünlü aktörün zatürreeden öldüğünü belirtti.
FİLMLERİNDEN SEÇMELER:
-The Magnificent Seven / Muhteşem Yedili-
Konusu: Bir haydut her sene küçük bir Meksika çiftlik kasabasını terörize etmektedir. Kasabadaki birkaç yaşlı insan çiftçilerinden üç tanesini Amerika’ya onları müdafa edecek bir silahşör bulmaları için gönderir. En sonunda yedi kişi birden bularak gelirler. Ve hepsi de farklı farklı nedenlerden dolayı oraya gelmişlerdir…
-The Great Escape / Büyük Kaçış-
Konusu: En iyi “kaçış” filmleri arasında gösterilen ‘‘Büyük Firar’’ filminde, II. Dünya Savaşı’nda Stalag Luft III adlı Nazi toplama kampından kaçmaya çalışan Amerikalı, İngiliz ve Polonyalı savaş esirlerinin maceraları anlatılıyor. Filme esin kaynağı olan ‘‘The Gret Escape’’ kitabının yazarı Paul Brickhill, 1943 yılının Mart ayında, Tunus üzerinde uçarken düşürüldü. Sağ kurtulan yazar, Stalag Luft III esir kampına götürüldü. Brickhill bu kamptan kaçmaya çalıştı. Filmde tünel kazma işini yöneten esiri ünlü aktör canlandırdı…
-Hard Times / Zor Zamanlar-
Konusu: 1930’ların büyük depresyonu sırasında, geçinmek için çareler arayan iki kafadar, yasa dışı boks maçları organize etmeye karar verirler. Oysa, boksör, Bronson, ve ortağı kumarbaz Coburn’un başarıya giden yolda pek çok engel
beklemektedir…
-Death Hunt / İnsan Avı-
Konusu: Münzevi bir hayat süren, avcılıkla uğraşan Albert Johnson (Bronson), Kanada ile Kuzey Kutbu sınırında, tek tük insanın yaşadığı bir bölgede kamp kurar. Amacı hayvan avlamaktır. Aradan birkaç gün geçtikten sonra bölgede bir cinayet işlenir ve Johnson, kendini bir anda suçlu konumunda bulur. O andan itibaren de, Kanada Kraliyet Atlı Polisi’nin tarihinde gerçekleşmiş en büyük “insan avı”nın hedefi olur…
-This Property Is Condemned / Lanetli Kadın-
Konusu: Küçük bir kasabada yaşayan güzel Alva, New Orleanslı demiryolu işçisi Owen’e aşık olur. Ancak Alva’nın annesi, bu aşka engel olmak için elinden geleni yapacaktır…..
-Death Wish / Ölüm Arzusu-
Konusu: Karısı öldürülen sıradan bir adam, intikam için acımasız bir katile dönüşür…
-Aşk ve Kurşun-
Konusu: Charlie Congers, uyuşturucu şebekesinin başı olan suçlu Joe Bomposa’nın peşindedir. Bir polisin ölümünden sorumlu olan Joe, CIA’in işin içine karışmasıyla ucunda aşk ve kurşunlarla buluşacağı bir maceraya atılır.
-Donato ve Kızı-
Konusu: Çavuş Donato ve kızı, polis teşkilatında çalışmaktadırlar. Günün birinde Donato’nun kızı ortadan kaybolur. Seri cinayetler işleyen bir psikopat, genç kızı rehin almıştır. Çavuş, kızını bu hasta katilin elinden kurtarmak için elinden geleni yapar; ama sonuca ulaşmak hiç de kolay olmayacaktır…
-Family Of Cops 2 / Polis Ailesi 2-
Konusu: Bir rahip öldürülür ve Rus mafyasından kuşkulanılır. Tüm bireyleri polis olan bir aile de olayın üstüne gider ve ilginç olaylar başlarına gelir…
-Vera Cruz-
Konusu: 1860’larda Meksika’da, kendilerini devrimin ortasında bulan iki maceraperesti konu alıyor….
link to geocities.com
Son günlerin olay adamı Kevin Michael Costner kimmiş bakalım?
Deniz Baykal, sen kimsin kardeşim, artisliğini yap, Türkiye’nin iç işlerine karışma demişti, Costner de böyle bir açıklaması olmadığını belirtmişti. Ama demekki açıklama yapmasının bir nedeni varmış, Türkiyeye çok da yabancı biri değil aslında:)
ABD’deki Türk Hazar asıllı musevi sanatçıların çoğunluğu sosyalist, sol görüşlüdür. Genelde Arnold Schwarzenegger dışında Demokrat partiyi desteklerler. Genelde bütün Hazar kökenli museviler Amerikada solcu yada Liberaldir(ABD’deki liberal terimi Türkiyeden çok farklıdır. Özgürlükçü, demokrat, solcu ve marjinallere liberal denir)
Kevin Costner Almanya kökenli Hazar Türk musevisi. Wikipediada Kızılderili kanı da var yazıyor. Hazar Türk kökenlilerde MICHAEL adı çok yaygın.
KEVIN MICHAEL COSTNER
link to kevincostner.com
link to en.wikipedia.org
link to geocities.com
“TÜRKİYE’DEN GURURLA SÖZ EDİYORUM”
Oscar Ödüllü Hollywood Yıldızı Kevin Costner THY Reklam Filminde Oynamak Üzere Türkiye’ye Geldi. Costner, Ayağının Tozuyla Atatürk Havalimanı’nda Bulunan Airport Otel’de Bir Basın Toplantısı Düzenledi
Oscar ödüllü Hollywood yıldızı Kevin Costner, Türk Hava Yolları (THY) reklam filminde oynamak üzere Türkiye’ye geldi. Costner, ayağının tozuyla Atatürk Havalimanı’nda bulunan Airport Otel’de bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya, üzerinde “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılı şapkayla katılan Kevin Costner, ”Türkiye’den sahiplenmeyle, gururla söz ediyorum” dedi.
Ünlü oyuncu Costner THY reklam filmi için ABD’den özel uçakla İstanbul’a geldi. Costner, Airport Otel’de bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıya Costner’ın yanı sıra THY Yönetim Kurulu Başkanı Candan Karlıtekin, Genel Müdür Temel Kotil ile çok sayıda basın mensubu katıldı.
.Daha önce THY ile uçmadığını söyleyen Kevin Costner, müşterilerine önem veren, büyüyen şirketlerle çalışmayı tercih etiğini anlattı. Oynayacağı reklam filmi ile ilgili konuşan Kevin Costner daha sonra gazetecilerin sorularını cevapladı. Gazeteciler Filistin’de yaşanan dram ile ilgili düşüncelerini sorduğu Costner, ”Hepimiz bir ülkede doğduk. Bununla ilgili seçimimi olamaz. Önemli olan hepimizin kendisini dünya vatandaşı olarak hissetmesi Savaşlar dünyanın var olmasından buyana var. Hedefimiz bunu bitirmek. İnanıyorum ki, üçüncü dünya savaşını durdurma gücümüz, inancımız tutkumuz var”şeklinde konuştu.
İnsanların kendisini ciddiye almasını istediğini, çok şöhret olmak için hayal kurmadığı vurgulayan Costner, siyasetle ilgili görüşlerini de paylaştı. Obama için ”ABD için en iyi insan kazandı” değerlendirmesini yapan ünlü sanatçı, dünyanın geri kalanının en iyi şekilde dikkate alan kişinin seçildiğini kaydetti.
”Uçuş anısını anlattı”
Uçuşla ilgili ilginç bir anısı sorulan Kevin Costner, şunları anlattı: ”Çok çocuğum var. Kese kağıtlarına ihtiyacımız var. Çok gürültülü çocuklarım var. Uzun senelerdir özel uçakla uçuyorum. Çocuklarımdan 10 yaşındaki kızım, bir gün bana ‘Özel olarak uçmak istemiyorum’ dedi. ‘Niye?’ diye soruduğumda, ‘Çünkü hiç kimseyle tanışamıyorum’ dedi. Bu da benim özel uçuş tecrübem.”
Costner şapkasında neden “Ne Mutlu Türküm Diyene” yazılı olduğu sorusuna da, ”Aynı lisanı konuşmadığınız bir ülkeye gelmenin mutluluğunu paylaşmak istedim” şeklinde yanıt verdi.
“Atatürk’ü oynamak ister misiniz?” sorusuna ise, böylesi bir kişiyi yabancıdan çok Türkiye’den bir aktörün oynamasının daha uygun olacağını belirten Costner, ”Daha önce bir kişiyle ilgili hiç bu kadar gurur duyulduğunu görmedim. Gerçekten çok özel bir insan olması lazım” şeklinde konuştu.
”Müzisyen olarak beni ilk Türkiye davet etti”
Aktör yanından çok müzisyenliği ile mutlu olduğunu dile getiren Kevin Costner, ”İlk gelişimden sonra Türkiye’den sahiplenmeyle, gururla bahsediyorum. İnsanlara güzel olduğunu söylüyorum. Bunları insanlara anlattığınız zaman büyükelçi oluyorsunuz. Eğer Washington’da yetkililerle konuşma imkanım olursa buradaki tecrübelerimi anlatıp, Türkiye ile ilişkilerin neden çok iyi olması gerektiğini anlatacağım” dedi.
Türk sineması hakkında hiçbir fikri olmadığını da üzülerek anlatan ünlü yıldız, reklam filmi çekimlerinin ardından eşi hamile olduğu için hiç durmadan geri döneceğini söyledi.
ABD’li aktör ile nasıl anlaştıkları sorulduğunda söz alan Candan Karlıtekin, bu konuda dünya standartları ne ise o çerçevede anlaştıklarını, her yatırımın karşılığını almak üzere planlama yaptıklarını vurguladı.
Aynı soruya Costner da, ”Benim için alacağım ödeme ilişkilerin devam etmesi açısından daha az önem arz ediyor. İkinci kez gelmemin sebebi birinci gelişimdeki karşılanmamadır. Üç sene önce müziğe başladım. Türkiye beni müzisyenliğimle davet eden ilk ülkeydi. ‘Eğer çağrılıyorsam mutlaka gitmeliyim’ dedim.Ve hayatımda müziğin çok önemli bir yeri var. Ve bu sebepten reklam çekimini kabul ettim.” dedi.
“Kriz beni de etkiledi”
Costner küresel krizin kendisini de etkiyip etkilemediği sorulduğunda da, ”Eğer birimizi etkilemişse hepimizi etkilemiştir. Bu benim hayatım diğerlerine göre rahat olduğu için başkalarını düşünmüyorum anlamına gelmiyor” yanıtını verdi.
En son söz alan Temel Kotil de, hem THY ile çalışmayı kabul ettiği hem Türkiye’ye sürpriz şekilde şapkasının üzerinde anlamlı bir yazı ile geldiği için ünlü aktöre teşekkür etti.
THY’nin çalıştığı ajans Kevin Costner’ın rol alacağı 60 saniye olarak planlanan reklam filmini 12-13 Ocak tarihlerinde çekecek. THY’nin yolcularına verdiği özel önemi vurgulayan filmi 150 kişilik bir prodüksiyon ekibi çekecek. Film Türkiye ile birlikte 70 ülkede yayınlanacak.
(CİHAN)
link to geocities.com
“Hiçbir zaman açıklama yapmadım”
Costner sözcüsü Arnold Robinson aracılığıyla Türk halkına mesaj gönderdi…
14.10.2009 09:37
AK Parti’nin Tanıtım ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in geçen ay demokratik açılımına destek verdiğini öne sürdüğü, MHP’nin de böyle bir desteğin söz konusu olmadığını ortaya çıkardığı “Oscar” ödüllü Amerikalı Hollywood yıldızı Kevin Costner’ın 16 Ekim Cuma günü İstanbul’da vereceği konserin iptal edilmesinin ardından, Costner sözcüsü Arnold Robinson aracılığıyla Türk halkına mesaj gönderdi Costner, “Türkiye’yi ve Türk insanını çok seviyorum. Hiçbir zaman bana atıfta bulunulan konularda da herhangi bir açıklama yapmadım” dedi. ABD’den yayınlanan haber sitesi turkishreporter.com, Costner’in sözcüsü Arnold Robinson’a ünlü oyuncunun Türkiye’nin demokratik açılımıyla ilgili ne düşündüğünü sordu. Costner’in sözcüsü Robinson, Türk halkına ünlü oyuncunun şu mesajını iletti: “Türkiye’yi ve Türk insanını çok seviyorum. Türk insanı bana karşı çok nazik ve iyi kalplı davranıyor. Türkiye’nin iç politika konularındaki tartışmalara gelince, ben kendimi o konuda konuşacak derecede bilgi ve söz sahibi biri olarak görmüyorum. Hiçbir zaman bana atıfta bulunulan konularda da herhangi bir açıklama yapmadım.”
ANKA
Bakın adam ne demiş…
“
Oysa bizde kahvelere gittiğinizde herkes futbol teknik direktörü, dini bilen imam veya siyasi lider şeklinde demeç veren insanlarla dolu. Kimse bilmediğini bilmiyor, herkes herşeyi biliyor edasında.
xenix
Kevin Costner adına açılım desteği mesajı açıklaması yapan AKP Genel Bşk. Yrd. Edibe Sözen görevinden uzaklaştırılmış!
İyi olmuş bir daha da başka biri adına uydurma açıklamalar yapmaz.
Costner duyarlılığını bir kez daha gösterdi ve 16 Ekim Türkiye Konserini(120.000 TL) iptal etti.
link to geocities.com
Rusya İçişleri Bakanı Raşid NURGALİYEV BBG evinin kapatılmasını istiyor
Rusya İçişleri Bakanı Raşid Nurgaliyev, Rusya
nın TNT kanalında yayınlanan Biri Bizi Gözetliyor versiyonuDom-2` programının ahlaki çöküntüye sebep olduğunu ifade ederek programın kapatılması gerektiğini savundu.Suç oranın değerlendirmesine ilişkin düzenlenen hükümet komisyon toplantısında konuşan Rusya İçişleri Bakanı Nurgaliyev, ülkenin önde gelen psikolog, uzman ve bilim adamlarının
Dom-2programı için yaptıkları değerlendirmeye katıldığını ifade etti. Nurgaliyev,Öncelikle, Dom-2 programının fragmanlarında gösterilen görüntüler apaçık bir suç, ve programın kapatılması gerekiyor. İkinci olarak, program esnasında gösterilen kabul edilmesi güç şeyler var. Buna karşı cezalar verilmeli. Öyle cezalar ki, bu cezaları birkaç defa ödemek zorunda kalan şirket iflas etmeli. Üçüncü olarak da; ahlaktan ziyada psikiyatri durumu konuşmalıyız.şeklinde eleştirisini dile getirdi.Nurgaliyev, programın projesinde yer alan vatandaşların ve izleyicilerin utanç ve ayıp gibi ahlaki değerlerin kaybolmasına neden olduğunu ve bunun tıbbi açıdan da çok tehlikeli olduğunu belirtti.
Çocukların yaşları nedeniyle objektif değerlendirme yapamadıklarının altını çizen Nurgaliyev, çocukların sadece izlediğini, onlara verileni tükettiklerini ve bu yüzden büyüklerin bu konuda dikkat etmeleri gerektiğini kaydetti.
Nurgaliyev, aynı zamanda İçişler Bakanlığı tarafından Rusya Parlamentosu alt kanadı Duma
ya,Çocukların sağlığına ve gelişmesine zarar veren enformasyondan koruma kanun tasarısı` da gönderildiğini ifade etti.(CİHAN)
Latin Amerika’nın El Turco’ları
Latin Amerika’ya göç eden Osmanlılar’ın hikayeleri kitaplaştırıldı
06.11.2009 12:51
Barış ERDOĞAN/ AHT
Arjantin eski Cumhurbaşkanı Carlos Menem, Kolombiya eski Devlet Başkanı Julio Cesar Turbay, Ekvator eski Cumhurbaşkanı Abdullah Jaim Bucaram ya da 2007 yılında dünyanın en zengin adamı seçilen Süryani kökenli Meksikalı milyarder Carlos Slim(Selim). Hepsinin ortak noktası lakaplarının el Turco olması. Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı İmparatorluğu’ndan göç ettikleri için El Turco olarak isimlendirilen Süryani, Araplar üzerine, “Latin Amerika’da Araplar , bir göçün tarihi” isimli kitap araştırmacı Abdeluahed Akmir imzasıyla çıktı.
Yazarın anlatısına göre kötüleyici bir sıfat olarak yerli halk tarafından El Turco lakabıyla karşılaşan ilk göçmen Osmanlı vatandaşı Araplar yeni karşılaştıkları toplumlarla uyum sağlamak için çocuklarına çoğunlukla önce latin isimleri verdiler sonra da dinlerini değiştirdiler. Büyük bir kısmı Maruni, Ortodoks Hristiyan olan 500 binin üzerindeki ilk Arap göçmenler zamanla katolikleştiler. Ancak kültürlerini, müziklerini, yemek lezzetlerini kurdukları kulüplerde yaşatmayı bildiler. Latin Amerika ülkelerinde hala bu göçmenlerin torunları tarafından çıkarılan birkaç Arapça gazete varlığını koruyor. 11 Eylül saldırıları sonrasında Dünya’da Arap, Müslüman ve terörist kelimelerinin birbirine karışmasıyla toplum tarafından bir kez daha ayrımcılığa uğrayan Latin Amerika’nın Arapları bu sefer dedelerinin kültürüne sahip çıkıyorlar.
link to geocities.com
Ne yani, türk olmayanlar insan değil mi? Kim hangi soydan geldiyse geldi bize ne, size ne? Önemli olan insan olmasıdır. Kimsenin kimseleri din, dil,ırk, soy olarak yargılamaya, ayrımcılık yapmaya hakkı yoktur. Bu ne kibirdir anlamadım gitti.
Saygılarımla
Dünyanın En Zengin Adamı Osmanlı Torunu Carlos Selim Helu
Gates’e Osmanlı tokadı
O bir Osmanlı torunu. Meksika’ya göç ettiler . Şimdi dünyanın en zengin adamı.
Yıllardır dünyanın zenginler listesinde bir numarada olan Microsoft’un kurucusu Bill Gates koltuğunu, Osmanlı torunu Meksikalı Carlos Slim (Selim) ‘ e kaptırdı.
Meksika ‘da yapılan saygın bir araştırmaya göre ülkenin en önemli işadamlarından 67 yaşındaki Carlos Slim Helu, 67.8 milyar dolarlık serveti ile dünyanın en zengin ismi oldu.
Meksikalı Carlos Slim aslen Lübnanlı. Babası Yusef Selim Haddad, Lübnan’da doğdu. O dönem Osmanlı toprağı olan Lübnan’da yaşayan Haddad, 1902 yılında Meksika’ya göç etti. Burada emlak işine giren Haddad büyük başarıya ulaştı. Zengin bir Meksikalı ailenin kızı Linda Helu ile evlenen Haddad’ın altı çocuğu oldu. Carlos Slim Helu, çiftin beşinci çocuğuydu.
ASLINDA SOYADI SELİM
Meksikalılar, Haddad’ın Selim olan soyadını tam telaffuz edemedikleri için ailenin soyadı zaman içerisinde Slim olarak değişti. İnşaat mühendisi olan Slim ‘in asıl başarısı 1990 yılında Meksika’da özelleştirilen telekom şirketi Telmex’i satın almasıyla başladı. Bugün şirketlerinin yönetimini üç oğluna devreden Slim, sağlık ve eğitim yardımları için kurduğu fona dört yıl içinde 10 milyar dolar ödemeyi taahhüt etti.
Dünyanın en zenginlerinin listesini yayınlayan Forbes Dergisi Nisan ayında Slim’in Warren Buffet’tan ikinci sırayı devraldığını ancak Gates’in ardında olduğunu kaydetmişti. Mart ile Haziran ayları arasında yaşanan gelişmeler sonucunda Carlos Slim ‘in, yaklaşık 9 milyar Dolar Gates’in önüne geçtiği kaydediliyor. Bill Gates’in serveti de yaklaşık 60 milyar Dolar olarak tahmin ediliyor.
YÜZDE 27’LİK HİSSE ARTIŞI ETKİLİ OLDU
Slim’in zenginliğindeki artışta, çoğunluğuna sahip olduğu Latin Amerika ‘nın en büyük cep telefonu şirketi America Movil’in hisselerindeki yüzde 27’lik artış etkili oldu. Bu artışla Slim’in serveti Gates’in servetine 8.6 milyar dolarlık fark attı. Slim ‘in tüm şirketleri 2007’de çok başarılı bir performans gösterdi. Slim’in sahip olduğu Telmex’in hisseleri bu yılın ikinci çeyreğinde yüzde 11 yükseldi. Bankası Inbursa’nın hisse artışı ise yüzde 20’yi buldu.
12 YAŞINDAN BERİ YEDİKLERİNİ NOT EDİYOR
Slim’in servetinin kaynağını babasından kalan miras oluşturuyor. İlk işi, Şark Yıldızı anlamına gelen La Estralla Del Oriente adlı kuru gıda dükkanıydı. En büyük atılımını ise Meksika’nın ana telekom operatörü Telmex’i 1990 yılında özelleştirmeden alarak yaptı.
Meksika’da her 10 sabit hattan 9’unu elinde bulunduran Telmex, Slim’in servetini katlamasına yardımcı oldu. Slim’in yükselişini, devletin tekelleri korumasına bağlayanlar da var.
Slim son derece sade ve tutumlu olmasıyla da tanınıyor. İlk yatırımını 11 yaşında hazine bonosu alarak yapan Slim’in, 12 yaşından bugüne kadar yediği çörekler, içtiği içecekler dahil tüm harcamalarını bir kenara not ettiği belirtiliyor.
SERVETİYLE NELER YAPILABİLİR?
Kenya, Liberya ve Haiti’nin dış borçlarını kapatabilir.
Günlük harcaması 177 milyon dolar olan, Irak ‘taki ABD ordusunu 299 gün boyunca finanse edebilir.
Turist olarak 25 milyon sterlin ödeyerek uzaya 2.130 kere seyahat edip her seferinde 10 ‘ar gün tatil yapabilir.
Google ‘ın 1.65 milyar dolar ödediği YouTube ‘u 32 kez alabilir.
Geceliği 25 bin dolardan Bahamalar ‘daki ultra lüks Atlantis otelinde 5 bin 808 yıl kalabilir.
Tanesi 38 milyon dolardan 1.400 Gulfstream G500 jeti alarak filo kurabilir.
link to geocities.com
“Zenginin malı züğürdün çenesin yorar”
@rinda
Türk olmayanlar insan değil diyen oldu mu burada? Yargılama ve ayrımcılık nerede yapılıyor? Son astığım kişi bir Süryani!!
link to geocities.com
Her söylenen laf yetiştiren, olmadı ders veren, olmadı nerdeyse edep ve adap dersi verenler kibir yapmıyor . Öylemii ???
Ne yani, türk olmayanlar insan değil mi? Kim hangi soydan geldiyse geldi bize ne, size ne? Önemli olan insan olmasıdır. Kimsenin kimseleri din, dil,ırk, soy olarak yargılamaya, ayrımcılık yapmaya hakkı yoktur. Bu ne kibirdir anlamadım gitti.
Saygılarımla
Birde son derce yapay ve samimiyetsiz saygılarda sunulmuyormu, işte o zaman kimin niyeti ne ne değil açığa çıkıyor. . Saygı sunmanıza gerek yok. Kibir dersi vermeyin yeter 😉
Saygı, herhangi bir ilişki türü içinde olunan bir kurum, birey ve benzerine, söz konusu varlık veya oluşumun ilgi ve duygularının farkında tutum sergilemek, buna göre uygun bir davranış tarzını, tutumu benimsemektir. Saygı genellikle, ilişkide olunan, iletişim kurulan varlık veya oluşumun hak, değer, inanç ve her türlü özelliğini göz önünde tutmak bunlara önyargısız yaklaşmayı içerir. Her ne kadar tersi gibi gözükse de saygı kavramı haklar kavramının varlığından önce gelir ve haklar kavramına dayanmaz
Her ne kadar terim genellikle kişiler arası ilişkilerde kullanılır. Buna göre Türk dil Kurumunun Saygı, sözcüğüne verdiği tanımlar şöyledir
Değeri, üstünlüğü, yaşlılığı, yararlılığı, kutsallığı dolayısıyla bir kimseye, bir şeye karşı dikkatli, özenli, ölçülü davranmaya sebep olan sevgi duygusu, hürmet, ihtiram.
Başkalarını rahatsız etmekten çekinme duygusu Aslında saygı terimi kişiler arası ilişkilerle sınırlı değildir hayvanlar, gruplar, müesseseler ve örneğin ülkeler arasında kullanabilen bir terimdir.
Her ne kadar saygı zaman zaman kibarlık veya görgü ile eş anlamlı kullanılsa da, bunlar birer davranışken saygı bir tutumdur. Davranışlarda görülen kültürler arası farklılıklar ve aynı davranışın farklı kültürlerde farklı anlamlar taşıması sonucu zaman zaman kişiler tamamen kendilerine dair unsurlardan veya dışa dönük çeşitli davranışlarından dolayı, saygısızlık kastı olmasa da saygısız olarak tanımlanabilirler
Saygılarımla
Kabalık, zayıf kişinin güç taklididir.
Eric Hoffer
Düşündüm de öncelike “Saygı nedir onu öğrenin o zaman” derken kabalık etmişim, öncelikle özür dilerim, maksadım kimsenin seviyesine inmek ya da çıkmak değildi. Akabinde de dediklerinizden dolayı size kırgın olmadığımı bildirmek istiyorum. Ama saygının tanımını okumanızı tüm bilgilerden daha önce öğrenilmesi gereken bir tanım olduğunu bilmenizi isterim. Voltaire ne demiş “Fikirlerinizden nefret ediyorum. Ama onları savunabilmeniz için hayatımı feda etmeye hazırım” Bu sebepten tekrar ve tekrar
Saygılarımla
BOB DYLAN KARADENİZLİ ÇIKTI
Dünyaca ünlü şarkıcı Bob Dylan ile Fransız yazar MarcLevy’in, kendi yaptıkları açıklamalar sonucu atalarının Türk olduğu ortaya çıktı.
Dünyaca ünlü şarkıcı Bob Dylan, ‘Türk kökenliyim, anneannem Trabzonlu” dedi. Fransız yazar Marc Levy de, “Büyük babam İzmirli, ünlü İzmir asansörünü o yaptırdı” açıklaması yaptı.
Bob Dylan 2004 sonbaharında yayınlanan Chronicles adlı otobiyografisinde Türk asıllı olduğunu yazdı. Ünlü Amerikalı şarkıcı anılarında atalarının İstanbul’dan Kağızman’a, oradan da Trabzon ve Odessa’ya göç ettiğini anlatıyor.
1960’lı yılların protestocu şarkıcısı Bob Dylan, hayatını ve 40 yılı aşkın meslek yaşamını anlatmak için yayıneviyle anlaştığı üçlü kitap dizisinin ilk cildinde “Büyükannem Trabzonlu’ydu ve soyadı da Kırgız’dı” diyor.
Yayıncısı David Rosenthal 304 sayfalık Chronicles adlı kitabı sıradışı olarak niteliyor. Dylan kitabında Kağızmanlı olan büyükannesini ve dedesinin Trabzon’dan Güney Rusya’da bir liman kenti olan Odessa’ya, oradan da Amerika’ya geldiklerini yazıyor. Büyükbabası deri ve kundura işiyle uğraşıyormuş.
Ve şimdi de Fransız yazar Marc Levy, ‘Cennet Gibi (Just Like Heaven) adıyla beyazperdeye de uyarlanan ‘Keşke Gerçek Olsa’ adlı romanının devamı ‘Sizi Tekrar Görmek’in Can Yayınları tarafından Türkçede yayımlanması üzerine yeniden Türkiye’ye geldi.
İstanbul’dan önce İTO’nun davetlisi olarak İzmir’e giden Marc Levy; İzmir’in ünlü Asansör’ünü büyükbabasının yaptığını ve köklerinin İzmir’de olduğunu belirtti ve “Ben de bir EXPO gönüllüsüyüm” dedi. Bilindiği gibi İzmir EXPO 2015’e aday. Levy, Paris’teki sunumda İzmir’in yanında yer alacak.
Haberturk
Dünyanın 1 numaralı edebiyatçısı Goethe’nin Annesi Türk mü?
El Cezire televizyonu için hazırlanan “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinin danışmanı, Türk ve Alman İlişkileri Uzmanı Latif Çelik, Goethe’nin halen Almanya’da yaşayan ve kökenlerinin Selçuklu Türklerine uzandığını söyleyen Soldan ailesinin izini sürdü.
İstanbul’da yaşanan Ramazan atmosferini tüm İslam ülkeleriyle paylaşmak amacıyla, Katar’dan yayın yapan ünlü haber kanalı El Cezire için belgesel filmler yapan Yedirenk Film Yapım, El Cezire ekranlarında yayınlanmak üzere iddialı bir belgesele imza attı. Almanya’daki Türk izlerini ve günümüzdeki Türk-Alman ilişkilerini görüntülemek amacıyla kolları sıvayan Yedirenk ekibi, Almanya’da Türklerden kalan ve geçmişi yüzyıllar öncesine uzanan çarpıcı izlere ulaştı. Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay, hazırlıkları devam eden “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinde yer alan, ünlü Alman Oryantalist Şairi Johann Wolfgang von Goethe’nin Selçuklu Türklerine uzanan köklerini anlattı.
GOETHE’NİN TÜRK AKRABALARI
“Muhammed’in Nağmesi”-Mohamets Gesang- adlı şiirinde Hz. Peygamber’i öven, yazdığı mektuplarda Müslümanlarla birlikte namaz kıldığını açıklayan, ünlü eseri Doğu-Batı Divanı’nda Müslüman olduğuna dair iddiaları reddetmeyeceğini yazan Goethe’nin inancına dair bugüne kadar birçok tartışma yapıldı. Bu tartışmalardan herhangi bir sonuç çıkmadı ancak ünlü Alman şairin dini ve etnik kökenleriyle ilgili iddiaların sonu gelmedi. Bu iddialardan en önemlisi, Goethe’nin kökleri Selçuklulara uzanan bir Türk olduğuydu. Goethe’nin İslam’la ilgili yazdıkları ve Napolyon savaşları sırasında Rus ordusunda savaşan Türklerle kurduğu yakın ilişkiler nedeniyle perçinlenen şüpheler pek çok tarihçinin dikkatini Goethe’nin köklerine çekti.
El Cezire televizyonu için hazırlanan “Almanya’da Türk İzleri” belgeselinin danışmanı, Türk ve Alman İlişkileri Uzmanı / Tarihçi Latif Çelik, Goethe’nin halen Almanya’da yaşayan ve kökenlerinin Selçuklu Türklerine uzandığını söyleyen Soldan ailesinin izini sürdü.
Goethe’nin kökenleriyle ilgili araştırmalarıyla tanınan Alman Profesör Michael Heller’in, ünlü şairin soyundan gelen Soldan ailesiyle birlikte yaptığı soy araştırmalarını ekrana getiren belgeselde bugün Almanya’nın saygın ilaç şirketlerinden birine sahip olan Soldanlar’ın hikâyesi anlatılıyor.
SULTANLAR ’SOLDAN’ OLDU
Prof. Michael Heller, belgeselde yayınlanacak röportajında Soldanlar ve Goethe’nin kökleri için şöyle diyor: “Goethe üzerine yaptığım araştırmalar beni Nürnberg yakınlarında ilaç alanında çalışan Soldan Holding’in sahibi, Dr. C. Soldan’a götürdü. Daha söze yeni başlamıştık ki Soldan, “Ben Almanya’nın en eski Türklerindenim dedi. Henüz Goethe ve Soldan ailesi arasındaki bağlantıdan habersiz olan ben, ’Osmanlı döneminden gelen Türklerdensiniz o halde” dedim. Soldan ’Hayır. Selçuklu döneminde gelenlerdeniz” deyince büsbütün kafam karıştı. Ancak bu kafa karışıklığı Almanya’nın en ünlü şairi Goethe’nin kökenleriyle ilgili kafa karışıklığının giderilmesiyle sonuçlanacaktı. Elinde tuttuğu belgeleri gösteren Bay Soldan’ın, ailesinin şeceresiyle ilgili yaptığı araştırmalar Selçuklu ordusuyla Haçlılar arasında 1279 yılında yapılan son savaşa kadar gidiyor.
O tarihte Antep ve Halep arasındaki bölgede Selçuklu ve Haçlı orduları arasında yapılan savaşta çok sayıda Selçuklu askeri esir düşer. Bu askerlerden biri de Selçuklu ordularının komutanlarından biri olan Mehmet Sadık Selim’dir. Haçlılar tarafından Kudüs, Kıbrıs, Cenova yoluyla Baden Wrüttenberg’e Heilbronn ve Stutgart’a götürülen Mehmet Sadık, şansının da yardımıyla Almanya’da yerleşerek kök salmayı başarır. Yalnızca iki kadınla evlenmesine izin verilen Mehmet Sadık Selim’in 17 oğlu 2 kızı olur. Çocukları asker siyaset ve din konularında ilerleyip zamanla toplumda saygın insanlar olurlar. Özellikle Soldan ailesinin ilk 6. ve 7. neslinin mezarları Heilbronn ilinin Brackenheim kasabasında “Soldanların Kilisesi” adıyla anılan mezarlıkta bulunuyor.
Sultan isminin bozulmasıyla oluşturulan Soldan, ailenin Türk kökenlerinden gelen bir miras. Dolayısıyla Soldan Kilisesi aslında Sultan Kilisesi anlamına geliyor. Goethe’nin kökleri Selçukluya uzanan bir Türk olduğunun en önemli kanıtı ise, Soldanların Kilisesi’nde gömülü olan akrabaları. Anne tarafından bir Soldan olan Goethe’nin kökeni, İslam’a olan ilgisini de önemli ölçüde açıklıyor. Artık Soldan ailesinin bütün fertleri Goethe adlı ünlü Alman oryantalistle akraba olduklarını biliyorlar.”
Arap ülkelerinden Balkanlar’a kültür köprüsü
El Cezire için hazırladığı belgesellerle İslam ülkeleri arasında köprü görevi kurduklarını belirten Yedirenk Film Yapım Yönetim Kurulu Başkanı İsrafil Kuralay, El Cezire kanalıyla Balkanlar’daki İslam toplumunun ve Osmanlı eserlerini 300 milyonluk Arap coğrafyasına taşıdıklarını söyledi. El Cezire yayını süren İstanbul’da Ramazan programlarının yanı sıra yine Ramazan boyunca ekrana gelecek Balkanlar’da Ramazan” programları için şunları söyledi: “Arap toplumu genel olarak Türkiye üzerinden Balkanlara uzanan İslam coğrafyası hakkında bilgi sahibi değil. Hatta Balkanlar’da İslam toplumu olduğundan bile habersiz. Biz bu belgeseller sayesinde İslam coğrafyaları arasında önemli bir köprü kurmuş oluyoruz.
SULTANLAR KLİSESİ
Çekimleri süren Almanya’daki Türk İzleri belgeseli hakkında bilgi veren Kuralay, Almanya’da Türklerden kalan mezarlarla ilgili bilgi verdi: “1683’de Viyana bozgunundan sonra 15 bin Türk esir düşüyor. Bunların bir kısmı Haçlılar tarafından Avusturya, Almanya, Polonya içlerine kadar götürülüyor. Belgeselde esirlerin izlerini takip ettik. Bugün Berlin’de esir düşenlerin torunlarından olan bir tarih profesörü var. Göetz Ali isminde. Karl Ali, Karl Osman gibi isimler kullanan aileler var. Bunlardan kalan mezarlar var. Bu mezarlardan biri de Goethe’nin de akrabaları olan Soldanlar. Kendilerine ait bir kiliseleri ve mezarlıkları olan Soldanlar, Türk atalarının mezarlarını muhafaza ediyor.
Yenişafak
link to geocities.com
GOETHE MÜSLÜMAN MIYDI?
Kudsi Ergüner: ”Allah İslam’ı Müslümanların eline bırakmasın”
Hz. Muhammed’e övgüler sunan Goethe Müslüman mıydı?
”Ünlü Alman düşünür-yazar Goethe, Müslüman mıydı?” sorusu, bir konserle yeniden gündeme geldi. Ney üstadı Kudsi Ergüner’in ”Goethe’nin Divanından Gazeller”i, İmam Yunus Balcıoğlu ve İmam Halil Neciboğlu tarafından Almanca seslendirildi. İslami motifler taşıyan gazel, Hz. Muhammed’e ve İslamiyet’e güzelleme niteliğinde
18 Kasım Cuma akşamı Cemal Reşit Rey’de seyirciler, iki Türk imamının ağzından Goethe’yi dinlediler… Çok azımızın bildiği “Goethe’nin Divanından Gazeller”; Doğu’yu, İslamiyet’i, Kuran’ı ve Hz Muhammed’i anlatıyordu. Fatiha ve Rahman sureleri ile zenginleşen gazel, Almanca dilinden, Kudsi Ergüner’in neyi eşliğinde yayıldı salona.
Konser salonuna hâkim olan mistik hava, merak uyandırdı. Bu sözleri kaleme alan Goethe, Müslüman mıydı? Bu sorunun yanıtını aramadan önce 18. yüzyılın ikinci yarısına dönelim.
Silvestre de Sacy, Eichohhord gibi şarkiyatçılığın büyük isimleri, büyük bir heyecanla Doğu edebiyatını Batı dillerine çeviriyorlardı. Şirazlı Hafız, Firdevsi, Celaleddin Rumi gibi üstatları, yüce yazar Goethe’nin de keşfedişi uzun sürmüyor elbet. Ve Goethe, Doğu edebiyatını, Avrupa’yla bir an önce paylaşmak adına, başlıyor çalışmaya.
Berrin KARAKAŞ-Tempo dergisi
link to geocities.com
Goethe Müslüman mıydı ?
Johann Wolfgang von Goethe, 1749-1832
Batı dünyasının gelmiş geçmiş en büyük edibi olarak kabul edilen Wolfgang von Goethe (1749-1832), „ İnsanlık her şeyini Hz. Muhammed’e (s.a.v.) borçludur “ derken, hem kendi çağdaşlarını, hem de 20. yüzyılın Avrupa’sını hayrette bırakıyor.
Onun İslamiyet hakkında ileri sürdüğü düşünceleri, dışarıdan bir sempatizanın sözleri olarak değil, içinden bir mensubunun ifadeleri olarak kabul etmek gerekir. Goethe’nin “Mahomet’s Gesang- Muhammed’in Nağmesi” isimli şiiriyle (bkz. Bir Gül Demeti, s.18) başlayan bu alâkası, Faust’tan sonra en büyük eseri kabul edilen, “Dogu-Batı Divani”‘nda zirvesine ulaşmış ve yazar, bu eserin girişinde, “son derece şaşırtıcı” olarak yorumlanan şu ifadeyi kullanmıştır:
“BU KİTABIN YAZARI, BİZZAT MÜSLÜMAN OLDUĞU ŞEKLİNDEKİ KANAATİ REDDETMEZ”
Yukarıdaki sözler, Goethe’nin İslâmiyeti kabul ettiğine dair son derece kuvvetli bir delil teşkil etmektedir. Zaten kendisi, Kur’an-ın indirildiği geceyi, yani Kadir gecesini bizzat kutladığını da açıklamaktan çekinmemiştir. Goethe’nin İslâmiyetle ilk karşılaşması, 23 yaşında iken incelediği bir Kur’an tercümesiyle olmuştur.
Bu tercüme, Kur’an’ın orijinal metninden çok uzak olmasına ve ifade yanlışlarıyla dolu bulunmasına rağmen Goethe’yi hayran bırakmış ve ona şu sözleri söyletmişti:
“Kur’an’ın, kitapların kitabı olduğuna İslâmi vecibeden dolayı inanıyorum.”
Goethe, gelininin 1820 yılındaki hastalığından duyduğu acıyı, bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle ifade ediyordu:
“Burada da kendimi İslâmiyette tutmaya çalışmaktan başka yapacak bir şeyim kalmıyor”
Goethe ölümünden bir yıl önce de Eckermann’a şöyle demişti:
“Sevgili çocuğum, bizim Uluhiyyet fikrinden ne haberimiz var ki? Ve bizim dar tasavvurumuz, o yüce varlıktan neler anlatabilir ki? Ben de bir Türk gibi Allah’ı yüz isimle tâbit etmeye çalışsam, yine de o sonsuz kudrete karşı bir şey söylemiş olamazdım”
Goethe 22 Mart 1832 yılında hayat yolculuğunu tamamladı. Ölmeden önce eliyle göğsüne sürekli olarak W harfini çiziyordu. Leo Kettler, bu W harfinin Goethe’nin ilk ismi Wolfgang’a işaret ettiğini açıklamıştı. Oysa ki Goethe’nin Kur’an harflerine uzun süre çalıştığı ve Allah lafzını cok iyi yazdığı bilinmekteydi.
Size okumuş oldugunuz yazısını tercüme ederek yayınladiğımız A. Moghaddas:
“İşte bu sebepten dolayı Goethe’nin, birçok hristiyanın ölüm anında göğüslerine elle çizdikleri haç yerine, Allah lâfzını yazdığını sanıyoruz” demektedir. (Bilindiği gibi Allah lâfzının başındaki elif olmazsa, mânâ değişmemekte ve Allah kelimesinin yazılışı tam olarak W harfine benzemektedir)
Zafer dergisi, Sayı 200, 1993
Hazırlayan: Muhammed Faruk
link to geocities.com
“19. asırda Carlyle (Karlayl), Goethe (Göte), Gibbon gibi insaflı ve namuslu mütefekkirler, Hazret-i Muhammed’in dinindeki yüksek kıymeti sezmişler ve bu suretle Avrupa’nın İslâmiyete karşı davranışında bir değişme olmuştur. Daha şimdiden milletime ve diğer Avrupa milletlerine mensup çok kimseler Muhammed’in (s.a.v.) dinine girmiş bulunuyorlar. Avrupa’nın İslâm’laşmağa başlamış olduğunu söyleyebilirim.”
Alman Müslümanlardan olup İslâm’a büyük hizmetleri dokunan imanlı insan Hacı Ahmed Schmiede de bu gerçeği şöyle anlatır:
“…Biz Alman Müslümanlarının İslâm câmiasına ayak basarken eli boş gelmediğimizi, İslâm edebiyatına ölmez Gothe’mizin eserleriyle iftiharla girdiğimizi kaydetmeliyim.”
Goethe, İslâm’a karşı ilk alâka ve muhabbeti daha 23 yaşındayken duydu. Teolog Herder’in kendisine verdiği Kur’an tercümesine dair araştırmalar yaptı ve Kur’an’ı tam olarak aksettirmekten çok uzak olan bu tercüme bile onu hayran bıraktı. Hıristiyanların İslam dinine müsamaha ile yaklaşmalarını “nurlandırıcı bir tolerans” olarak gördü.
İslâm’a hizmetkâr bir Alman Müslüman olan Ahmed Schmiede’nin deyimiyle, “Goethe’nin zamanında Müslümanlık hakkında mevcut eserler, dinimizi bitaraf göstermekten çok uzak idi.”
Kur’an tercümelerine varıncaya kadar, kaleme alınan her kitapta, Müslümanlık ancak kötüleniyordu. Bu kadar düşmanca tasvirlerin satırları arasından yine de İslâm’ın yüce hakikatini, Kur’an’ın azametini duyabilmek, atılan çamurların arasında pınarın berrak suyunu seçebilmek için gerçekten hidayet ışığına ihtiyaç vardı. Biz inanıyoruz ki, Goethe, hidayete kavuşmuştur. Allah, zulmet içinde hüsnüniyetle nur arayan kimseyi tek bırakmaz. Goethe ise, arıyordu. 23 yaşında iken Goethe’nin meşhur Alman Mütefekkiri Herder’e yazdığı bir mektupta şu sözleri okuyoruz:
“— Kur’an’da Musâ’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: Ya Rabbi, dar göğsümü genişlet!”
O tarihlerde kaleme alınan bir takım yapraklarda Şairin kendi eliyle yazdığı Kur’an âyetleri, Arapça gramerine ait notlar vs., Gothe’nin genç yaştan itibaren Kur’an’a ve Arap diline vukuf kazanmağa cehdettiği bize malûm olur. En çok tekrar ettiği âyetler, Allah’ın, gözü gören insanlar için tabiatta tecelli ettiğini beyan edenleridir. Burası bilhassa dikkate değer bir husustur: Bir çok hidayete erenler gibi, Goethe’yi de, İslâm mesajının tabiat hâdiselerine uygunluğu, Kur’an’da ifadesini bulan İlâhî kanunun, tabiat safhalarına mutabakatı heyecana getirmiş, hayranlığa, vurgunluğa götürmüştür.
Daha ziyade hissiyattan doğma bu vurgunluktan sonra, bir an gözün açılıyor. Görüyorsun ki, vurulduğun bir zahiri güzellik değildir. O, öyle bir şümullü sistemdir ki, onun yanında bütün diğer dünya görüşleri ve dinler sönük kalır. Goethe, bu hakikati, Eckermann’la yaptığı konuşmalarda şöyle dile getirir:
“Görüyorsunuz ki, bu inancın hiç bir eksikliği yoktur. Biz, bugün ne kadar sistemlerimiz varsa, daha ileri gidemedik. Zaten, hiç kimsenin ondan daha ileri gitmesi mümkün de değildir. Müslümanların bu felsefî sistemi, faziletin hangi basamağında durduğumuzu öğrenmek üzere kendimize ve başkalarına tatbik edebileceğimiz yararlı bir ölçüdür.”
Ve itiraz kabul etmez bir kesinlikle İslâm’ın şümulünü anlatır:
“Çılgınlıktır, herkesin her hususta
Kendi özel görüşünü övmesi.
Madem ki İslâm, Allah’a teslim olmak mânâsınadır:
Öyle ise hepimiz İslâm’da yaşayıp ölmekteyiz!”
Bu kesin teslimiyet, Goethe’yi en çok cezbeden noktadır. İslâm fikriyatında önemli gördüğü hususları sayarken, Şair en başta,
“Allah’ın bilinmesi mümkün olmayan iradesine karşı kayıtsız şartsız teslimiyet” unsurunu zikreder ve der ki:
“İslâm, yaşama uygun düşen bir şiiriyete yer verir. …Allah’ın birliği, iradesine teslimiyet, peygamberin aracılığı, — bütün bunlar — inancımıza, tasavvurlarımıza uygun gelir.”
Allah’ın birliği hususunda Goethe’den doğrudan doğruya İslâmî bir taviz vermezlik müşahede edilir:
“Bir olan Allah’a iman, daima ruh yükseltici etki gösterir. Zira, bu inanç insana, kendi iç âleminin vahdetini (birliğini) hatırlatır.”
Ve İslâm’ın esası olan vahdaniyete atfen Şair, Hz. İsa’yı da tam İslâmî düşünce tarzı ile töhmetten kurtarır:
“İsa temiz duygu ile düşünürdü
Sadece tek Allah’ı sakinlikle;
Onu (İsa’yı) Tanrı yapanlar
Mukaddes niyetini rencide etti.
Ve böylece hak olduğu görülür
Muhammed’in başardığı;
Yalnız vahdet mefhumu ile o
Bütün âleme galip geldi.”
Bu teslimiyet inancı dev Şairi, gözümüzü yaşartan, âsil bir tevazuya, tertemiz bir imana götürür:
“Kur’an’ın ezelden olup olmaması diye
Bir şüphe beni uğraştırmaz!
Kitapların kitabı olduğuna iman ederim.
Müslüman olarak bana farz olduğu gibi!”
Kur’an-ı Kerîm, Şair’in yol göstericisidir:
“Dalâlet beni şaşırtmak ister;
Ancak sen şüphelerimi dağıtmasını bilirsin.
Amellerimde, şiirlerimde,
Sen yoluma istikamet verirsin.”
Goethe’nin sevdiği gelini hastalandığında Şair, bir doktor dostuna yazdığı mektupta, ümitsizliğe kapılmadığının sebebini açıklar:
“Başka bir diyeceğim yok. Bu mes’eledeki dayanağım, yine de İSLÂM’dır.”
1831 yılında kendisinden teselli isteyen bir kadına Goethe der ki: “Bu hususta kimse başkasına nasihat veremez. Herkes, ne yapacağını bizzat kendisi tayin eder. Maamafih kendimize ne türlü cesaret vermeğe çalışırsak çalışalım: Biz hepimiz İSLÂM’da yaşıyoruz.”
Bu ve benzeri sözlerden anlaşılıyor ki, Goethe İslâm’ın esası olan “Allah’a teslimiyet” kaidesini bizzat yaşayarak, hayatında ve eserlerinde canlandırarak değerlendirmiştir.
Yukarıdan beri getirdiğimiz misalleri okuyanlar, zannımca, Goethe’nin — en azından — fikren Müslüman olduğu kanaatına varmaktan kendilerini alamazlar. Fakat bunlardan başka, bu büyük Alman Şairi’nin, hakikaten, fiilen ihtida etmiş (Müslüman olmuş) olabileceğine delâlet eden kuvvetli alâmetler de mevcuttur. Şöyle ki: Napolyon’a karşı ittifak kurmuş devletlerden olan Rusya’nın ordusuna mensup bir Müslüman Başkırt taburu, 1816 yılında uzunca bir müddet Weimar şehrinde kalır. Şair’in günlük hatıra defterinden anlaşıldığı üzere, İslâm asker ve zabitleri Goethe’ye büyük izzet ve ihtiramda bulunurlar, “özel iltifat” gösterirler. Şair’in evinden Müslüman misafirler esik olmaz. Nihayet Goethe, Başkırt Müslümanlarının İmamı ile görüşür ve bir gün Weimar Protestan Lisesi’nin salonunda kılınan toplu namaza katılır.
Şairimizin sözü geçen İslâm din adamı huzurunda şehadet kelimesi getirip getirmediğini kesinlikle bilmiyoruz. Ancak, unutmayalım ki, yukarıdaki şaşırtıcı bilgileri gün ışığına çıkaran Müslüman olmayan âlimlerdir. Goethe’nin etrafında toplanan bilgi mecmuu içerisinde bu son gerçeği, yani fiilen Müslüman oluşunu ortaya atarlar mı? Bilmem, bu kadar feragat ve âlicenaplık beklemek fazla değil mi? Onun için bu husustaki araştırmayı, Müslüman olan Germanistlerden beklememiz daha doğru olur.
Ancak, ortada Goethe’nin kendi sözü vardır. Weimar’daki hâdiselerden az sonra te’lif edilen meşhur “Batı-Doğu Divanı”nın çıkacağını müjdeleyen ilânda Şair, herkesi hayrete düşüren bir ifade kullanarak “bizzat kendisinin de Müslüman olduğu hususundaki şüpheyi reddetmediğini” açıklar.
Sanırım ki, büyük Alman Şair ve mütefekkirinin İslâm’la ilişiğinin, bizzat ihtida hâdisesine kadar varmış olabileceği merkezindeki düşüncemiz, yukarıda arzedilenler karşısında, herhalde dayanıksız bulunmaz. Fakat kesinlikle şunu söyleyebiliriz ki, İslâm dini, medeniyeti, ahlâkı, Goethe’nin hayatı boyunca son derece önemli etki göstermiş, eserlerine ruh vermiş ve Şair’i en azından fikren Müslüman olarak davranmağa ve hareket etmeğe sevketmiştir.
Geçenlerde bu mes’eleyi konuştuğum bir Türk gazetecisi bana şu soruyu sordu:
“— Farzedelim ki, Goethe’nin Müslüman olduğu kesinlikle anlaşılır. Bu anlayış Goethe’yi değerlendirmemizde bir değişiklik yapacak mıdır?”
Bu soruya şöyle cevap verdim: “Goethe, şahsı hakkında anlaşılanların aynı olarak daima o bildiğimiz Goethe’liğinde kalır. Fakat, böyle bir durumda Alman edebiyatı, dünya edebiyatı hiçbir şey kaybetmeksizin, İslâm edebiyatı bir büyük Şair ve Mütefekkir kazanmış olur.”
Elbette Goethe gibi bir zekâ tarlasının münbit zemininde gelişip boy atan fikir ve düşünceler çok ehemmiyetlidir. Çünkü, Goethe dünyanın takdirini kazanmış bir edebiyat adamı ve zekâ harikasıdır. Time-Life International Dergisi’nin, Batı âleminin hayat ve eserleri bilinen 17 dâhisi üzerinde yaptığı bir zekâ testinde Goethe 210 puanla birinci seçilmiştir.
Almanya’nın en büyük Şairi ve bu ankete göre de Batı’nın en büyük dâhisi Goethe’nin Peygamberimiz hakkındaki şiirlerinden birkaç örnek ve birkaç düşüncesiyle sözü biterelim:
Şiir ve notlarını, Bakara sûresindeki, “Mağrip ve Meşrık Allah’ındır” meâlindeki âyetin ışığında yazan Goethe, “Hz. Muhammed’in Terennümü” adlı şiirinde, “Resûlüllah’ı, küçük bir pınardan fışkıran, sonra ruhani kuvvetler sayesinde bütün ırmakları ve nehirleri kucağına alan, muazzam bir zaferle ulûhiyyet ummanına getiren bir İlâhî akarsuya benzemiştir.”
O’nun dilinde Peygamberimiz şöyle anlatılıyor:
“Sevinç sevinç berrak
Ve yıldız yıldız parlak
Bir dağ pınarı
Üstünde beyaz bulutların
Ve kuytusunda bir yeşil yamacın
Aziz ruhlar sallamış beşiğini
Veda edip çocuk tazeliğiyle bulutlara
Raks eder gibi iner mermer kayalara
Haykırır sevincini semalara
Dağ geçitlerinde
Önüne katar renk renk çakılları
Ve bağrına basar kardeş pınarları
Çiçeklenir ayak bastığı yerler
Ve nefesiyle yeşerir çimenler
Yoldaşı olur şimdi ırmaklar
Ovaları doldurur gümüş ışıklar
Bir ses yükselir pınarlardan
“Kardeş ayırma bizi koynundan,
Bekliyor Yaratan.
Yoksa bizi çölün kumları yutacak
Güneş kanımızı kurutacak
Kardeş,
Dağın ırmaklarını, ovanın ırmaklarını
Hepimizi alıp koynuna
Eriştir bizi yüce Rabbına
Ezelî Deryâ’nın yanına.”
Peki, der, dağ pınarı
Kendinde toplar bütün pınarları
Ve haşmetle kabarır göğsü, kolları
Ülkeler açılır uğradığı yerlerde
Yeni şehirler doğar ayaklarının altında…
Kulelerin alev zirvelerini
Ve haşmetli mermer saraylarını
Bırakıp arkasında
Yürür mukadder yolunda
Dalgalanır başının üstünde binlerce bayrak
İhtişamının şahitleri
Evlâtlarını Rabbine ulaştırarak
Karışır İlâhî ummana coşarak!”
Goethe, hayran, hatta müridi olduğu HAFIZ’dan naklen şöyle der: “Ne başardımsa Kur’an’a borçluyum.”
Kur’an’ın Almanca tercümelerini beğenmeyen Şair, bunları Kur’an tefsiri olmaya lâyık görmemiş, eksik ve noksan bulmuştur. Kur’an’dan önce Arap edebiyatının şaheserleri olan “Muallâkat-ı Seb’a” adıyla Kâbe’nin duvarlarına asılan şiirleri inceleyip Almanca’ya çevirmiştir. Onları Kur’an üslûbu ve edebiyatıyla karşılaştırdıktan sonra şöyle demiştir:
“Kur’an’ın üslûbu, muhtevasına ve gayesine uygun bir şekilde, kat’i, yüce, haşyet verici ve hakikaten muhteşemdir!”
Batı-Doğu Divanı’nda da Kur’an hakkında şöyle der:
“Kur’an’ın içinde pek çok tekrarlar vardır. Onu okuduğumuz zaman, bu tekrarlar bizi usandıracak sanılıyor. Fakat biraz sonra bu kitap bizi kendisine çekiyor. Bizi hayranlığa ve sonunda büyük saygıya götürür. Bu kitap bir millet için gönderilmiş olmakla birlikte son derece pratik olduğundan ebediyyen te’sirini kaybetmiyecek ve diğer milletleri etrafına toplayacaktır.”
Kur’an hakkındaki bu tasdik ve takdirinin bir fiilî ifadesi olarak, her yıl, Kur’ân-ı Kerim’in indirilmeye başlandığı Kadir gecesini ihyâ ettiğini 70 yaşındayken açıkladı.
Goethe’nin Peygamberimiz (S.A.V.) hakkındaki tesbiti de imanının bir güzel isbatıdır. Hz. İsa’yı da, Hz. Muhammed’i de birer peygamber olarak kabul eder. Bu yüzden de Peygamberimizi kabul etmeyen, Hz. İsa’yı da Allah’ın oğlu sayan İlâhiyatçılarla münakaşalar eder. Lavater adlı İlâhiyatçı arkadaşıyla bu sebepten arası açılmıştı. Daha 23 yaşındayken Peygamberimiz hakkında bir naat yazmış ve Kur’an’dan aldığı ilhamla kahramanı Peygamberimiz olan bir esere başlamış, fakat bitirememişti. Resûlüllah’a hürmet ve muhabbeti çok mükemmeldir. O’nun insanlar üzerindeki te’sirinin emsalsizliğinden ve şahsiyetinin ulaşılmazlığından bahseder.
1827 tarihinde “Kahramanlar” adlı eseri yazarak Kur’an’ı ve Peygamberimizi takdir eden tarihçi-filozof Thomas Carlyle’a gönderdiği mektupta: “Biz her millete kendi lisanından bir peygamber gönderdik” meâlindeki âyetten bahsediyor ve “Allah’ın Kur’an’da söylediği haktır” diyordu…
Hele Peygamberimiz hakkındaki şu tesbitleri ne kadar isabetlidir:
“— Hiç kimse Hz. Muhammed’in prensiplerinden daha ileri bir adım atamaz. Avrupa’ya nasip olan bütün başarılara rağmen, bizim konulmuş olan bütün kanunlarımız, İslâm kültürüne göre eksiktir.
Biz Avrupa milletleri medenî imkânlarımıza rağmen Hz. Muhammed’in son basamağına varmış olduğu merdivenin daha ilk basamağındayız. Şüphe yok ki, hiç kimse bu yarışmada O’nu geçemeyecektir.”
Goethe, ihtiyarlık yıllarında ilham kaynağının artık tamamiyle İslâm olduğunu şöyle anlatır:
“— İslâm, yaşıma uygun düşen bir şiir ilham ediyor bana: Allah’ın sırrına varılmaz iradesine teslimiyet, dünyanın bir karar üzere durmayan yaşayışı karşısında rindane bir tavır, iki dünya arasında yalpalayan bir sevgi, saflaşan ve bir mecazda ifadesini bulan gerçek… Bir ihtiyara yetmez mi bunlar?..”
Goethe son nefesinde de imanını işaret etmekten geri durmamıştır. Bu olayın da içyüzünü öğrenmek oldukça ilgi çekicidir: “Geçen sene F. Almanya’da Rias Radyosu’nda Goethe’nin ölümününü anlatan Leo Kettler demişti ki: ‘Goethe ölüm saatinde şehadet parmağıyla göğsüne devamlı (W) harfini yazıyordu. Bu işaretle belki imzasını atmaktaydı…’
Muhafazakâr Hıristiyanların haç işareti ettiklerini bildiğimizden bu tahmini bizi tatmin etmedi ve dikkatimizi çekti. Akla uygun, kuvvetli bir ihtimaldir ki, Goethe Lâtin harfi (W)’yi değil, İslâm alfabesiyle Allah lâfzını yazmıştır ve bu gerçek Arapça bilmeyen şahıslar tarafından yanlış anlaşılmıştır. Arapça bilen birçok Müslümanla beraber Berlin Hürr Üniversitesi’nin İslâmiyet ve İlâhiyat Enstitüsü’nde Ord. Prof. Dr. Fritzs Steppat da bu işaretin öyle mânâsız W harfini değil, Allah kelâmını ifade ettiğini makul görüyorlar.
Çünkü Merhum imanını zaten açıklamıştır. Divan’ında şöyle cesurane bir sözü vardır: “Bu eserin Yazarı Müslüman olduğunu reddetmez.” Bazı muhalifleri Goethe’nin Müslüman olduğunu iddia etmekle onu zor duruma düşürüp itibarını sarsacaklarını sanmışlardı. Merhum da bu iddiayı kabul etti.”
Başta da belirttiğimiz üzere Goethe’nin Avrupa’da ve bilhassa da Almanya’da ve Almanca konuşulan ülkelerde İslâm konusundaki te’siri çok büyük olmuştur. Çünkü ilk kabullenen bir bakıştır. Ve inşaallah o imanla ölmüştür. Avusturyalı büyük bir Antropoloji Âlimi olan Prof. Dr. Ömer R.B. Ehrenfels, bu te’sirin canlı bir örneğidir.
Berlin’de Moslemische Revue adlı mecmuanın da kurucusu tanınmış bir âlim ve yazar olan Dr. Hamid Marcus da, Goethe’nin islâm hakkındaki yazılarından etkilenmişti. Ve daha niceleri… Alman misyoneri, diplomatı ve ilim adamı olan Muhammed Emin Hobohn da, Goethe’den te’sir kapmış, müslüman olmuştur.
Vehbî Vakkasoğlu
link to geocities.com
Doğu da Allah’ındır!
Batı da Allah’ın!
Kuzeyi ve Güney sahası
Sulh içindedir O’nun kudretiyle
O, tek “Âdil” olan,
Hak olanı istiyor herkes için
O’nun yüz isminden biri de “el-Adl”
Bu yüce isim çok yüceltilsin! Amin.
-Johann Wolfgang von Goethe
JOHANN WOLFGANG VON Goethe (1749-1832) 83 yıllık hayatının ürünü olan eserleriyle Alman edebiyatının zirvesi kabul edilir. Şiir, roman, piyes, deneme ve mektupları ile hisseden, keşfeden, hayranlık duyan ve tasdik ederek yaşayan bir insanın hikmetle buluştuğu noktayı gösterir. Bu minval üzre Goethe’nin dünyasını şekillendiren çok derin tercihler ve dönüm noktaları hayatı boyunca ona eşlik eder: O bir Batılıdır; ama aklıyla, kalbiyle Doğuda yaşar. Bir hıristiyandır; ama hakiki İsevîliğin temsilcisidir. Bir şairdir; ama peygamberlerin mesleğini meslek edinme iddiasındadır… Velhasıl bir başkadır Goethe: yaşadığı zaman onu hazmedememiş ve gelecek zamanlara taşırmıştır.
Goethe’yi zirve yapan özelliklerin şekillenmesinde rol oynayan arayışlar, keşifler, heyecan ve tasdikler daha ilk gençlik yıllarında başlar. 21 yaşında bir yakını ısrarla Kur’ân okumasını söyler. Yıl 1770’tir ve Goethe hukuk doktorası yapmak için Strasbourg Üniversitesine kaydolmuştur. İlk önce Arapça’dan Almanca’ya ve Arapça’dan Latince’ye yapılmış olan Kur’ân tercümelerini mukayeseli biçimde okuyarak, on sûreden Kur’ân–ı Kerîm Hülâsası (Koran Auszüger) meydana getirir. Bu hülâsanın muhtevası, Kur’ân’da geçen peygamber kıssalarındaki tevhid ve nübüvvet esaslarıdır. Okumuş olduğu Kur’ân tercümelerini beğenmeyerek, Frankfurter Gelehiten Anzergen adlı dergide bir tenkid yazısı yayınlar. Bu yazısında mevcut tercümelerin lâyıkıyla yapılmadığını belirterek şöyle der: “Kur’ân–ı Kerîm’in şümulûnü kavramaya meyyal, çok keskin bir zekâya sahip, Arapça’ya vâkıf şair ruhlu bir Alman mütercimin, Şarkın mehtaplı, berrak seması altında vahy–i ilâhinin geldiği yerde kuracağı otağda, Kur’ân–ı Kerîm’in peygamber halet–i ruhiyesi üzre tilavetini müteakip, mütercimin Kur’ân–ı Kerîm’i Alman lisanına tercüme etmeye başlaması en büyük arzumuzdur.”
Goethe, elindeki yetersiz tercümeyle bile, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Kelâmullah olan Kur’ân’ın belâgatındaki harikalığa, üslûbundaki zenginliğe, hayranlık uyandıran îcazına karşı şevkle mukabele eder ve ona bir vahiy kitap olarak bakar. Bu aynı zamanda Kitabullahın ilk muhatabına, Hz. Peygamber’e karşı derin bir ilginin başlangıcıdır. Hz. Muhammed’in hayatını okur. Kur’ân ve Hz. Peygamber’e olan hayranlığı ve tasdiki 70 yaşlarındayken Kadir Gecesi hakkındaki sözlerinde şöyle ifadesini bulur: “Kur’ân–ı Kerîm’in peygambere semadan indirildiği mübarek geceyi, o [kendisini kastediyor] niçin hürmetle tes’îd etmesin? Âlemlerde bu hadiseden daha önemli ve daha büyük hadise yoktur.”
Goethe iç dünyasında, iman ettiği esasları, ilk defa doktorasında kaleme alır. Doktoranın konusu “Şahsın iman hürriyetinin yanı sıra devletin adaleti ve mükellefiyeti: kilisenin din ve mezhep işlerini tayin ve tesbit etmesi” idi. Hz. Peygamber’i aile reisi, devlet başkanı, ordu komutanı ve peygamberlik vasıflarından dolayı doktora çalışmasına dahil etmiş ve hülâsa ettiği Kur’ân âyetlerinden peygamberle ilgili olanları istinad noktası yapmıştı. Bundan sonra Kur’ân, Goethe’nin hayatında hep ilgi odağı olarak kaldı. 1772’de kendisine Kur’ân’ı okumasını tavsiye eden dostuna yazdığı mektupta “Kur’-ân–ı Kerîm’de Musa’nın dua ettiği gibi dua etmek istiyorum: ‘Yarabbi, benim sıkıntılı göğsümü Sen ferahlat’” diyordu.
Bu sıralar Goethe “Mohamet-Drama” adlı bir piyes yazmaya başlar. Tamamlayamadığı bu piyeste Hz. Peygamber’in diliyle Kur’ân’ı konuşturur. Hz Peygamber’in piyeste söylediği her söz Kur’ân’dan alınan âyetlerdir. 1813 yılında Şiir ve Hakikat (Dichtung und Wahrheit) adlı eserinde Goethe bu piyesten şöyle bahseder:
“Kaleme almış olduğum ‘Mohamet–Drama’ adlı eserime, Peygamber’e bir methiye ile başlamıştım. Hz. Muhammed yalnız başına berrak, yıldızlı bir gecenin gökkubbesi altında, hidayete erdirmesi için âlemlerin Rabbine niyazda bulunur. Önce, gökyüzünde parıl parıl titreşen nâmütenahi yıldızlara ihtiram gösterir, cahillerin putlara gösterdikleri hürmet gibi. Sonra, diğer yıldızlardan daha büyük ve kendisine dostça gülümseyen Jüpiter’in doğduğunu görünce ‘ihtiram yıldızların kralı Jüpiter’e layıktır’ der. Lâkin, yıldızın batıp, ayın doğduğunu görünce; kalbi, gözü ve bütün azalarıyla Allah’a tapan Muhammed ‘Rabbim bu mudur acaba?’ der. Daha sonra cana can katan güneşin doğduğunu görünce yep yeni bir sena ile, ‘İşte, herhalde bu benim Rabbim. Bu, gördüklerimin içinde en parlak, en büyük ve daha kuvvetli’ der, batınca da ‘Eğer, Rabbim bana hidayet etmeseydi sapıklardan olurdum. Bu gördüklerim hep zevale giden varlıklardandır. Ben, gökleri, yeri ve âlemleri yoktan var eden Allah’a iman ettim’ der.”
Piyese Hz. Peygamber’i Kur’-ân’daki Hz. İbrahim kıssası ile konuşturarak başlayan Goethe’nin piyes boyunca nazara vermek istediği, ‘Tevhid’ akidesidir. Peygamberin süt annesi Halime ile olan konuşmasında hep Allah’ın sıfatlarını anlatır. Meselâ şöyle der:
“Muhammed: ‘O, sonsuz merhamet ve yüce keremiyle, akan her pınarda, çiçeklenen her ağaçta kendi bir olan varlığını beyan etmekteyken, sen görmüyor musun? (Cahillerin hakka saldırıları karşısında) bunalmış göğsümü açan, ondaki sıkıntıyı, gafleti giderip, ilim, huzur ve hikmet ile genişleten Rabbime ne kadar şükretsem azdır. Zira kâinatta herşey Allah’ın varlığına, birliğine, hakimiyetine, hikmetine ve ilmine delâlet eder.’”
Bu piyesin kısımlarından biri Hz. Ali ile Hz. Fatıma’nın arasında geçen bir diyalogdur. Daha sonra “Muhammed’in Nağmesi” (Mohamet–Gesang) başlığıyla şiirleri arasına aldığı bu kısımda, Goethe Hz. Peygamber’in şahsında İslâm’ı ‘kayalar arasından fışkıran kaynak’ şeklinde tasvir eder. Bu kaynak, çevresindeki dereleri, çayları, ırmakları da kendine katarak, ihtişamla büyük bir nehir halinde okyanusa dökülür.
Goethe, 1813 yılında Hz. Peygamber’in hayatını tekrar okuyacak ve İslâm peygamberinin dâvâsının mânâ ve ehemmiyetini izah edecek bir eser kaleme almayı düşünecektir. Ama bu düşüncesini gerçekleştiremez. O sıralarda şöyle dediği kaydedilir: “Çok kısa bir süre önce İslâm Peygamberinin hayatını büyük bir ilgi ile okuyup tahsil ettikten sonra gördüm ki; o asla bir sahte peygamber değildir.”
Goethe, bunca yakınlığından sonra “şahsımda husule gelen değişiklikler benim için memnuniyet verici olduğu kadar, aynı zamanda beni tedirgin de etmekte. İç dünyamdan neşet eden his, İslâm’ın kalbime galebe etmesini istiyor; ve onun ruhumda varolan bir ezelî ve ebedî hakikate beni ulaştıracağına inanıyorum” der. Muhtemelen bu sıralarda İslâm dininin yüceliğini anlattığı bir dostu, onu hıristiyan düşmanı olarak vasıflandırır ve aralarında tevhîd–teslis mücadelesi başlar. Bundan sonra Goethe hülâsasına not ettiği “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o, ölür veya öldürülürse, siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz” (3: 144) âyetini esas alarak Hz. İsa’nın ve Hz. Musa’nın bir insan ve diğer peygamberler gibi yol gösterici olduğunu işler. İnanç ve düşüncelerini “kimsenin bilmediği ve anlamadığı”ndan yakınan Goethe’nin gündemini şu konular işgal eder:
Hz. İsa’nın bir olan Allah’a davet ettiği ve ancak bir peygamber olduğu: “İsa, bütün saflığıyla duyuyor/ Kâinatın İlâhı bir tek,diyordu;/ Onu ilahlaştıran her kişi/ En kutlu hislerini yaralıyordu.”
Hz. Muhammed’in de bir peygamber olduğu: “Gerçek aydınlanmalı artık/ Muhammed’in başardığı gibi;/ Yalnız bir tek Allah diyerek/ O, dünyayı fethetti.”
Kur’ân’ın vahyî bir kitap olduğu: “…Kendisinin de mükerreren, yemin ederek iddia ettiği gibi, o bir peygamberdir, şair değildir, onun Kur’ân’ı da ilâhî bir kanun kitabıdır, asla insan yapısı değildir.”
İslâm dininin hak din olduğu: “…Hıristiyan dini, ‘Tanrı’nın iradesi olmadan hiçbir serçe çatıdan düşmez’ misali, İslâm dini ile aynı kaynaktan çıkar ve en küçük hadiseyi bile gözönünde tutup iradesi ve izni olmadan hiçbir şeyi yaptırmayan bir kader–i İlâhiye’ye dayanır.”
Ve herkesin bu dine tâbi olması gerektiği: “…bizler, hepimiz erinde veya gecinde İslâm dininin salikleri olmak zorundayız.”
Goethe gerek şiir ve mektuplarında, gerek kimi dostlarıyla yaptığı sohbetlerde dile getirdiği bu düşüncelerinden dolayı, kendi ifadelerinden anlaşıldığı kadarıyla “dinsiz” ve “müslüman olduğu” yolunda iki ayrı suçlamayla karşılaştı. Bir makalesinde “Siz, benim Hıristiyanlık telâkkimin ne olduğunu belki bilir, belki de bilmezsiniz. Günümüzde İsa’nın istediği mânâda hıristiyan kimdir acaba? Belki de sadece ben; her ne kadar sizler beni bir dinsiz kabul etseniz de…” der. Batı–Doğu Divanı’nı takdim ederken ise “Batı–Doğu Divanı’nın müellifi kendisinin bir müslüman olduğu şüphesini reddetmez” demektedir.
“Divan”ın anlaşılabilmesi için kaleme aldığı “İlmî Araştırmalar ve Haşiyeler” (Noten und Abhandlungen) eserinde, Kur’ân’ı, İslâm’ı, ve Hz. Peygamber’i anlatır. Kur’ân için şöyle der: “…Bu Kitap, bizi bazı şeylerden tiksindirirken, bazı meselelerde de hayrette bırakıyor ve neticede, bizi kendisine hayran kılarak iman etmeye zorluyor.”
Yine aynı notlarda, Goethe şu sözleri de söylemektedi:
“…Müslümanı ayıplamayalım. Eğer o, Muhammed’den önceki zamanı, cahiliyye devri diye isimlendiriyorsa ve buna da kesin olarak inanmışsa, demek ki herşey İslâm’ın tenviri ve hikmetiyle başlıyor. Kur’ân–ı Kerîm’in üslûbu, muhtevasıyla ve maksadına göre müsamahasızdır, büyüktür, dehşetlidir, ürperticidir, harikulâdedir, lâtiftir, yücedir ve ulvîdir. Bir çarkın dişlisi nasıl kendine bağlı öteki dişliyi harekete geçirir ve bu hareket zincirleme devam ederse, Kur’ân’ın birbirinden ayrılmayan, birbirini tamamlayan hükümlerinin kitleleri tesiri altına almasına şaşırmamak gerek. İşte bu sebepten dolayı hakiki müslümanlar tarafından Kur’ân’ın mahlûk olmadığı, Cenab–ı Hak’la beraber ezelî olduğu beyan ediliyor.”
Muhammed Nur Anbarlı
link to geocities.com
Mohamets Gesang’ın orjinal yazılışı “Mahomets Gesang” olup romantik ve Almanya’nın aydınlanma dönemi olan “sturm und drang” döneminde yazılmış bir nehrin çayır ve okyanusa vadilerden geçerek kaynağına olan yolculuğunu anlatır. Bu döneme ait Johann Wolfgan von Goethe’nin en bilindik eseri “Genç Werther’in Acılar”dır -ki okumanızı şiddetle tavsiye ederim. Yine bu söz konus eseriden öylesine bir etkilenme olmuştur ki giyim kuşam romanda geçen karaterlerin izinde olmuştur, hatta yine bu dönemde romanın kahramınının çektiği aşk acısı neticesinde kahrmana özenen okuyucular, o dönemde intihar girişimlerini ve eylemlerini bir modaya dönüştürmüştür.
Merhaba Sevgili dostlar,
Tarihin derin dehliz ve koridorlarında gezinmeye devam edelim mi?
Bu akşam da tarihin en ünlü kişilerinden birini ele alalım; NAPOLYON BONAPART.
Peki Napolyon Bonapart kimdi? Hiç merak ettiniz mi? Hangi millete mensuptu? İnancı neydi?
Çoğunuzdan Fransızdı diye bir ses işitir gibiyim! Bazılarınız da İtalyandı diyor galiba..efendim?
Eveet..Kusura bakmayın ama yine bir ezberinizi bozmak zorundayım. Tarih yeniden yazılıyor artık..
Acaba Napolyon Türk olabilir mi?
Ne alaka? dediğinizi duyar gibi oluyorum! Ama bence çok acele etmeyin.. Dünyada olamayacak şey yoktur. Hele Türklerin Dünyanın her köşesine gittiğini düşünürsek!
Bu sitede bu sorunun cevabını kolaylaştıran bilgiler var aslında.. Hadi ipucu vereyim bari:) Bilgisevin yazılarında ipucu var. Oradan birşeyler çıkarabilirsiniz:)
Hadi bakalım çalıştırın saksıları! Tembellik yok..!
Görüşmek üzere..
link to geocities.com
NASTASSJA KINSKI (Nastassja Aglaia Nakszyński)
Almanya doğumlu Hazar Türk kökenli aktrist. En sevdiğim Aktristlerden. Altın küre ödüllü Tess filiminde aşık olmuştum kendisine. Ünlü yönetmen ve Aktör Klaus Kinski’nin kızı. Eşi Mısırlı İbrahim MUSA idi.
link to en.wikipedia.org
link to images.google.com.tr…link to images.google.com.tr
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
PETER (MICHAEL)FALK (Komiser COLOMBO) da Türk çıktı!
link to en.wikipedia.org
link to geocities.com
Arkadaşlar HZ.Muhammed Türk olsa ne olacak Arap olsa ne olacak önemli olan dünya aleminin peygamberi olmasıdır böyle saçma konulara girmeyelim ırkçılığı bırakın artık
Şu an Habertürk tv’de Sümerlerin Türklüğü anlatılıyor. Bu misafir arkadaşımıza göre bunun hiç bir önemi yok! Boşuna uğraşıyorlar bence. Ne önemi var? Sümerler Türk olmuş, olmamış ne önemi var? Muazzez hanım boşuna üniversitede çile çekmiş, boş konular bunlar! Irkçılık bunlar.
Bu arkadaşlara redkit, yada Tommiks okutmak lazım.
link to geocities.com
Misafir arkadaşım o zaman sen de Türk veya neysen o olduğunu söyleme! Pasaportunu filan da yırt! Ben dünyalıyım, veya Amerikalıyım, yada Fransızım, yada uzaylıyım de, olur mu?
Annenin adını da söyleme bana, babanın kim olduğunu da söyleme! Kim olduğum önemli değil de! Nereli olduğun da önemli değil zaten! Dünyalısın sen kardeşim oldu mu?
Senin için Dünyada olup biten herhengi birşeyin önemi var mı güzel kardeşim? Ne önemli senin için? Bilim nedir? Ne için yapılır, hiç düşündün mü? Tarih nedir? Senin için hiç bir şeyin önemi yok o zaman. Misafir adıyla yazacağına gerçek kimliğinle yaz da görelim.
Sizin gibi andavallılar için hiç bir şeyin önemi yoktur. Herşey ırkçılıktır! Hz. Muhammed Türklerin yada Arapların peygamberidir deniyor mu burada? Daha okuduğunu anlamayan insanlarsınız.
link to geocities.com
Huuuuuuuu:) senin yüzünden site kilitleniyor ve açamıyorum.Her kilidin altından sen çıkıyorsun:))Bu arada çok gereksiz bir araştırma olmuş..Önemli olan insan olabilmek.off ya boşverin böyle şeyleri… kopi kopi nereye kadar:))Kendi fikrin dışında her bişeyi kopilemişin:))peh peh peh!!!
Konrad Hermann Joseph Adenauer(5.1.1876 – 19.4.1967)
1949 – 1963´e kadar Almanya-nin ilk Basbakani..
yanindaki kiz ?
slm.
Evet doğru bildin. Resimdeki şahıs II.Dünya savaşından sonra kurulan yeni, yani Federal Almanya’nın ilk Şansölyesi(başbakanı), Avrupa Birliği’nin kurucularından olan efsane adam KONRAD ADENAUER.
Peki bu şahıs hiç Almanlara benziyor mu? Alman mı bu şahıs şimdi? Yoksa daha çok Orta Asya’dan gelmiş bir KAZAK, yada kırgız Türküne mi benziyor? Daha iyi bir fikir edinmek için aşağıdaki linkte diğer resimlerini de görebilirsiniz.
link to images.google.com.tr
Almanya’nın yarısına yakını HUN, Türk kökenlidir! Özellikle Güney, Bavyera bölgeleri. Alp dağlarının adı, adı üstünde Türkçeden gelmedir, Türkçedir.
Başka örnekler de verebiliriz. Demekki Türkler Alman devletinde çoktan yönetici koumundadırlar. Şimdiki oraya giden gurbetçi Türkler bunu bilmediği için ve bizim Devletimizde ayakta uyuduğu için bundan istifade edememektedirler, ve çile çekmektedirler.
link to geocities.com
istifade mi? Ne kadar çirkin bir kelime, ne kadar bencil bir kelime!
Rinda sen de hep işin özünü bırakıp önemsiz ayrıntılara takılıyorsun. Neresi yanlışmış bu kelimenin söyler misin? Kanunsuz bişey mi var?
link to geocities.com
HELMUT KOHL İki Almanyayı birleştiren Almanya Eski Başbakanı
Hatırlanacağı gibi Helmut Kohl’ün oğlu Türkiyeden bir Türk kızı ile evlenmişti.
Nazilerden günümüze Agarta
Komplo teorilerine göre Hitler bir uçan daireyle Agarta’ya kaçmıştı. Sabetaycı ve haham olduğunu söyleyen Tuncay Güney’in ifadeleri Agarta’ya çıkıyor.
20/07/2008
HALUK HEPKON
Yakında Ergenekon’un her türlü kötülüğün nedeni olduğu, küresel ısınmayı tetiklediği söylenir ya da Nazileri kıskandıracak bir biçimde evlerinden apar topar alınanların uzaylılarla işbirliği yaptığı ve Atlantisli oldukları ileri sürülürse şaşırmamak gerekir
Ezoterizm ile komplo teorisi kavramları arasında kökleri geçmişe dayanan bir ilişki mevcuttur. Her iki kavram da Fransız Devrimi’nin ertesinde Avrupa’da yaşanan toplumsal kriz sırasında ortaya çıktı. Kaldı ki her ikisi arasında yapısal bir benzerlik de bulunuyor. Ezoterik akımların evreni ve dünyayı iyi ile kötünün mücadelesi şeklinde yorumlamaları komplo teorilerindeki iyi-kötü ayrışmasını hatırlatıyor.
Yakın zamanda gündeme gelen Agarta kenti ya da örgütü, aslında bütün bu benzerliklerin güzel bir örneği. Agarta ya da bir diğer ismiyle Şambala, Moğolistan ve Tibet arasında bir yerde olduğu tahmin edilen bir yeraltı şehri. Bu şehri görme ve burada yaşama ayrıcalığına sadece ezoterik öğretilere göre yaşayanlar sahip. Bunlar dünyayı yönetmekte, kötülere karşı savaşmaktadırlar. Hatta aikidonun kurucusu Morihei Ueshiba bile Çin-Japon Savaşı’nın en sıcak günlerinde mensubu olduğu Omote Kyo tarikatının diğer üyeleriyle birlikte bu gizemli şehrin peşine düşmüş ama bütün yeteneklerine rağmen Çinlilerin tutsağı olmaktan ve hapse atılmaktan kurtulamamıştı.
Buraya kadar anlatılanlardan söz konusu hurafeyi akli melekeleri sorunlu insanların inandığı bir tür zararsız çocuk masalı zannetmek mümkündür. Ama işin aslı biraz daha farklı. Agarta sadece ezoterik çevrelerin değil her türlü siyasi gericiliğin de sıklıkla bahsettiği bir hurafedir. Agarta’yı Batı’da ilk dile getirenler bu türden insanlar oldu. Örneğin bunlardan Ferdinand Ossendowski Bolşevik Devrimi’ne karşı General Kolçak’ın yanında savaşmış, Helena Petrovna Balavatsky ise Nazileri etkilemişti. Yedi kök ırkın var olduğunu ileri süren Blavatsky’e göre Ari Irk Atlantislilerin günümüzdeki temsilcisiydi. Bu ırksal hiyerarşide doğal olarak Yahudilerin durumu pek parlak değildi ve aşağı ırkların ortadan kalkması evrenin yasalarına uygundu. Blavatsky’nin ve öğrencilerinden Rudolf Steiner’in ezoterik görüşleri Alman faşizminin dünyaya bakışını ciddi biçimde etkilemişti. Örneğin Nazilerin ünlü teorisyeni Alfred Rosenberg de Ari ırkın çöken Atlantis uygarlığının mirasçısı olduğuna inanıyordu.
Aslında aya gidilmedi mi?
Günümüzde de Neonazi gruplar arasında Agarta’nın varlığına inananlar çoğunlukta. Söz konusu gruplar new age saçmalıkları ve Nazilerin hararetle savunduğu “Oyuk Dünya Teorisi”ni birbirine harmanlayarak akla ziyan kurgular ortaya atıyorlar. “Oyuk Dünya Teorisi”ne göre kutuplarda dünyanın içine doğru devam eden oyuklar mevcuttur. Neonaziler de Hitler’in aslında ölmediğini ve bu oyuklarda saklandığını iddia ederler.
Örneğin kitapları on ülkede yayımlanan Miguel Serrano, Hitler’in bir Alman uçan dairesine binerek Güney Kutbu’na gittiğini, buradan yeraltındaki gizli bir sığınağa geçerek kozmik güçlerin emirlerini yerine getiren bir tür mesih olarak geri döneceği günü beklediğini söyler. Bu konuda bilinen bir diğer isim olan Jan Van Helsing ise bilimkurgu tadında hazırladığı senaryolarıyla Neonaziler arasında büyük bir ün kazanmıştı. Buna göre dünyamızı ele geçirmek isteyen iyi ve kötü uzaylılar arasında bir mücadele sürüyor.
Markab isimli güneş sisteminden gelerek Yahudileri kontrollerine alan kötü uzaylılar, Aldebaran Güneş Sistemi’nden gelen iyi uzaylılara karşı savaşıyorlar. İletişime geçmek için Arileri seçen Aldebaranlılar, Almancaya çok benzeyen bir dille konuşurlar. Yeraltındaki Agarta’yı bunların soyundan gelen Hyperborlular kurmuşlardı. ll. Dünya Savaşı’nın ardından birçok Nazi Agarta’ya kaçtı ve iyi uzaylılarla birlikte tekrar mücadeleye atılacakları günü bekliyorlar. Bu kozmik faşist ittifakın ayda da gizli bir üssü var. ABD bunu biliyor ama bu bilginin yayılmasına izin vermiyor. Hitler’den ve onun uzaylı arkadaşlarından çekinen ABD, bu durum fark edilmesin diye sanki aya gidilmiş gibi yapıyor, film stüdyolarında hazırladığı mizansenlerle insanları kandırıyor.
Sabetaycılık ve Agarta
Jan Van Helsing’in yazdığı kitaplar Almanya ve İsviçre’de, üstelik de yasak olmalarına rağmen, 100 bin adet satıldı. Gerçek adı Jan Udo Holey olan Helsing, bu adı, Bram Stoker’in ünlü romanı Drakula’daki vampir avcısından esinlenerek almıştı. Böylelikle Yahudileri toplumun kanını emen vampirler olarak gördüğünü anlatmak ister.
Van Helsing’in bir başka özelliğiyse ad ve soyadlardan hareketle “gizli Yahudileri” bulmaktır. Ona göre Hazar Türklerinin torunları olan Doğu Avrupa Yahudileri dünyayı yönetmeye çalışıyor. Lenin ve Stalin, tıpkı asıl adı Henoch Kohen olan Helmut Kohl gibi, Hazar Yahudisidir. Görüldüğü üzere Van Helsing’in dünya görüşü bizler için çok da yabancı değildir. Bizdeki komplo teorisyenlerinin Sabetaycılar hakkındaki argümanlarını o Hazarlar için kullanıyor. Böylelikle hem Neonazilerin geleneksel antisemitizmini devam ettiriyor hem de Almanya’daki Türk düşmanlığına yeşil ışık yakıyor.
Tam da bu noktada Ergenekon İddianamesi’nden bahsetmek gerek. Bilindiği üzere Ergenekon soruşturması esas olarak Tuncay Güney’in ifadeleri üzerine yükseliyor. Bir dönem Fethullah Gülen’in özel sekreterliğini yapan Güney şimdilerdeyse Sabetaycı olduğunu, hahamlık yaptığını ileri sürüyor. Böylesine renkli bir kişinin ifadesiyle başlayan bir soruşturmanın Agarta ile sonuçlanması eşyanın tabiatına uygundur. Güney’in iddiaları Van Helsing’i bile gölgede bırakacak kadar akıldışıdır. Sadece bu olgular bile Kurtlar Vadisi dizisinden fırlamış gibi görünen iddianamenin ciddiliği hakkında bir fikir vermeye yeter. Yakında Ergenekon’un her türlü kötülüğün nedeni olduğu, küresel ısınmayı tetiklediği söylenir ya da Nazileri kıskandıracak bir biçimde evlerinden apar topar alınanların uzaylılarla işbirliği yaptığı ve Atlantisli oldukları ileri sürülürse şaşırmamak gerekir. Ama ne fayda… Sabetaycılık tezlerinin bu kadar rağbet gördüğü bir ülkede, nasılsa Ergenekon iddianamesindeki Agarta’ya ya da “darbe düzenlenecekti” iddialarına inanacak birileri bulunacaktır.
link to geocities.com
Elif’le, Peter’in dillere destan düğünü
Eski Almanya Başbakanı Helmut Kohl’un oğlu Peter ve ünlü işadamı Kemal Sözen’in kızı Elif, bugün Çırağan Sarayı’nda dillere destan bir düğünle dünya evine girdi.
Istanbul
NTV
26 Mayıs — Öğleden sonra İstanbul Galatasaray’daki Saint Antuan kilisesinde düzenlenen dini nikah tamamlandı. Çırağan Sarayı’nda gerçekleştirilen düğünde ise yerli ve yabancı 600 davetli yer aldı. Alman televizyonları başta olmak üzere yabancı medyanın da büyük ilgi gösterdiği düğün için geniş güvenlik önlemleri alındı. Alman basını Peter Kohl’den “sultanlar gibi” diye söz ediyor.
Helmut Kohl konuklarla birlikte İstanbul’da
ÇIRAĞAN SARAYI‘NDAN NOTLAR…
HELMUT KOHL‘ÜN KONUŞMASI
GELİNLİK, YILDIRIM MAYRUK‘TAN
link to geocities.com
Almanya’nın eski Başbakanı Helmut Kohl’un torunu Türkçe öğreniyor
Tarih: 11.06.2009-13:19:05
Almanya’nın eski Başbakanlarından Helmut Kohl’un torunu Leyla Sözen Kohl, tatil için geldiği Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde bir ilköğretim okulunda Türkçe öğreniyor.
İşadamı Kemal Sözen’in kızı Elif ile 2001 yılında evlenen Helmut Kohl’un oğlu Peter Kohl’un 7 yaşındaki kızı Leyla Sözen Kohl, tatil için geldiği Çanakkale’nin Bayramiç ilçesinde Milli Zafer İlköğretim Okulu’nda Türkçe öğreniyor. Dedesi Bayramiçli işadamı Kemal Sözen’in Kaymakam Bahattin Atçı’dan torununun Türkçe’sini geliştirebilmesi için ilköğretim okulunda bir süre ders görmesi isteğinin olumlu karşılanmasının ardından derslere giren minik Leyla, arkadaşlarına hemen uyum sağladı. Okulun 2-A sınıfında bir süre derslere giren Leyla Kohl, yıl sonu etkinliğinde de bale gösterisi sunarak herkesi kendine hayran bıraktı. Londra’da yaşadığı öğrenilen Leyla’nın bir süre daha Bayramiç’te kalacağı ifade edildi.
Sn.kutadgubilig sen simdi ciddi ciddi sunu mu demek istiyorsun;
Türkiye´deki Türkler Türk kökenli Alman irkdaslarina göre EVRIMini tamamliyamamis Türklerdir!?
öyle ya
Almanlar Türk kökenli(tabi ki kökenlerini bilmiyor garipler) ve Türk oglu Türk olan IRKDASlarindan da cok ama cook ileride ve MEDENI..
ya siz
insanlarin akliyla dalga mi geciyorsunuz yoksa
alemi kör insanlari aptal mi ZANediyorsunuz..
PES..
TEST´i tekrar oku;
“..11. Türkiye’de ırkçılık yoktur, eskiden de hiç olmamıştır. Tersini söyleyen haindir.
12. Mimar Sinan’ın ve başka tarihi şahsiyetlerin mezarlarının açılıp kafataslarının ölçülmesi ırkçılık sayılmaz..”
bu kafa tasci anlayisa tekrar
PES..
slm.
Sn.ebubekir, o sizin kendi kuruntunuz.
Türk demeyi ırkçılık olarak ele alıyorsanız Türk kelimesini ortadan kaldıralım olsun bitsin.
Ben yazıda bir yorum yapmadım. Avrupalıları Türk kökenli olsa bile üstün görmem!
Ben Anadolu ve Rumeli coğrafyasındaki Türkleri daha üstün görürüm. Zaten yazıda da onu demek istedim. Çünkü eninde sonunda bütün Avrupalılar Türkçe öğrenecek, İslamı öğrenecek!
Siz ise bırakın İslamı savunmayı sürekli Batıyı savunuyorsunuz, ve kendi milletinizi hakir görüyorsunuz. Bu en iyi tabiriyle yabancılaşmadır, mankurtlaşmadır!
Ayrıca kendi kendinizle çelişkiye düşmüşsünüz; hem Türk ırkçılığı yapıyor diyorsunuz, hem de Avrupalı Türkleri daha üsüin görüyorsun diyorsun! Karar ver hangisi?
Benim yazılarımın hiç bir yerinde ırkçılık bulamazsınız. Ben bütün insanlığı harmanlıyorum. Türküyle, Müslümanıyla, Hristiyanıyla Yahudisiyle, Budistiyle, ateistiyle, hepsini dile getiriyorum. Eğer ırkçı olsaydım Yahudi olmuş, Hristiyan olmuş Türkleri tu kaka yapıp burada dile getirmezdim, vay kafir seni deyip dışlardım!
Benim bu yazı dizisinde yaptığım; başka kültürler arasına karışmış, dilini, kültürünü unutmuş, yabancılaşmış, Türk kökenli insanları ortaya çıkarmak, Türk kökene mensup insanların Dünyada ne kadar geniş bir coğrafyaya yayıldığını göstermek, batılı veya Avrupa ırklarından geldiği sanılan bazı üstün, başarılı, ünlü kişilerin aslında Türk olduğunu göstermektir.
Eğer ırkçı olsaydım, bu insanları bırakın burada dile getirmeyi, Türklüklerini unuttukları için, Türklükten çıktıkları için hain ve kafir ilan eder reddederdim!
Yani başından beri konuyla, içerikle ilgili, bir yorum yapmadan sadece birisi Türk kökenli dediğimiz için hiç konuyu okumadan IRKÇILIK yorumu yapmak, konuyu saptırmak ve benim yaptığımın tam tersini söylemek olduğu için son derece gülünç ve mantıksız bir şeydir.
Bazı kişilerin, Türklerin Dünyadaki etkinliğini görmekten, Türk tarihinin bilinmeyen yönlerinin ortaya çıkmasından rahatsız oldukları görülmektedir.
Bilim, aşk ve devrim ayrıntıda gizlidir, sevgili Yalçın Küçük’ün deyişiyle.
Bazıları ayrıntıların ortaya çıkmasından, Bilim yapılmasından, gerçeklerin ortaya çıkmasından, dogmatik ve ezberci bilim ve tarih anlayış ve kalıplarının yıkılacağı için rahatsız olmaktadırlar.
Eğer bu insanlar gerçekten iyi niyetli olsa böyle saçma yorum ve ithamlar yapmaktansa, içerikle ilgili yorumlar yaparlar ve yazdığımız şeylerin doğru olmadığını kanıtlamaya çalışırlardı.
Saygılarımla
link to geocities.com
Aynı şekilde aynı kişiler Dünyadaki Yahudiler ortaya çıkarıldığında da aynı ırkçılık suçlamasını yapıyorlar! Bundaki amaç hedef saptırmadır;
Bir örnek vereyim; İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat’ın Yahudi olduğu ortaya çıktı! Geçenlerde gazetelerde yer aldı. Şimdi bu haberi dile getirmek ırkçılık yapmak mıdır? Yoksa haber değeri olan çok ilginç bir gerçeği ortaya çıkarmak mıdır?
Çünkü biliyorsunuz habercilikte bir kural vardır; “Köpek insanı ısırdığında haber değildir, ama insan köpeği ısırdığında haberdir!”
Şimdi ben size söyleyeyim, burada bu konuda ırkçılık yapıyorsun, yada banane! Türk olmuş, İngiliz olmuş ne önemi var! diyenlerin, bu haber karşısında da söyleyecekleri şeyi kulağımla duyar gibiyim!: Irkçılık yapıyorsun!, Yahudi olmuş, İranlı olmuş ne önemi var! Hepimiz insanız!
Umarım demek istediğim şey anlaşılmıştır. Hala anlamayanlar olursa ilave açıklama yapabilirim.
link to geocities.com
MARIA ŞARAPOVA, Tatar Türkü ünlü tenisçi.
Foto Galeri:
link to images.google.com.tr
link to geocities.com
Ne Türkler varmışta bizim haberimiz yokmuş beaa 🙂
Böyle Türke can kurban amma nerde bizim ülkede böyleleri. Sıkmabaşlar, şişkolar, kısa bacaklı etine dolgun kara kızlar.. Ahhhhh ahh ki aahhh 😛
Halkın Mücahitleri’nin İngiltere’de hukuk zaferi
İranlı rejim muhalifi Halkın Mücahitleri örgütü, kendisini terörist örgüt olarak ilan eden İngiliz hükümetine karşı 7 yıldır verdiği hukuk savaşını kazandı.
AA
Güncelleme: 09:49 TSİ 08 Mayıs 2008 Perşembe
LONDRA – İngiltere Temyiz Mahkemesi, İngiliz hükümetinin, Halkın Mücahitlerini terörist örgüt ilan etmekte hatalı olduğu yönündeki bir alt mahkeme kararını onadı ve hükümetin temyiz davasını reddetti.
Haberin devamı
Halkın Mücahitlerinin siyasi kanadı İran Ulusal Direniş Konseyinin lideri Meryem Recavi, mahkeme kararının, Halkın Mücahitlerine yönelik terörist yaftasının adaletsiz olduğunu kanıtladığını söyledi.
Recevi, Reuters’a Paris’ten telefonla yaptığı açıklamada, “Batılı hükümetler ve İngiltere, İran halkına ve direnişe bu utanç verici etiket yüzünden özür borçlu. Onların İran halkının demokrasi mücadelesini tanıma zamanı gelmiştir” dedi.
Örgütün listeden çıkarılmasının mal varlıklarının da serbest kalmasını ve İngiltere’deki destekçilerinden mali yardım almalarını sağlayacağını belirten Recevi, İngiltere’deki kararın tüm AB ülkelerindeki benzer ambargoları sona erdirmesinin yolunu açacağını umduğunu ifade etti.
Kuruluşu 1960’lı yıllara dayanan Halkın Mücahitleri Örgütü, 70’li yıllarda İran lideri Şah Rıza Pehlevi’ye karşı silahlı direniş verdi. Bu nedenle Halkın Mücahitleri, Şah’ın devrilmesiyle sonuçlanan 1979 İran İslam Devrimi’nde yer aldı. Ancak aynı zamanda sol eğilimli bir grup olması nedeniyle İslamcı yönetim tarafından kısa sürede dışlandı. Örgüt önce 1997’de ABD, 2000’de Avrupa Birliği ülkeleri tarafından terör örgütü listesine alındı.
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
Misafir, Şarapova şarap gibi değil mi? :))
Meryem Recavi de çok güzel ve zarif bir hanımefendi gerçekten. Çok güzel giyiniyor, hayran kaldım. Gençliğinde hele daha muhteşemdi. El sallarken bir resmi vardı, her yerde kapak oluyordu.
Başörtü bağlama sitilini çok beğeniyorum. Türkiye’deki Türbanlılar neden böyle bağlamaz anlamış değilim. Rahibe gibi bağlıyorlar. En güzeli bu bence.
Yanlız böyle göründüğüne aldanmayın, şu an siyasi lider diye böyle giyiniyor. Aslında bir Gerilla Lideri. Askeri üniformayı çıkarmazdı üstünden.
link to geocities.com
Meryem Recavi eşi Mesut Recavi ile Halkın Mücahitleri Askerlerini teftişte.
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
Türk GURU kutadgubilig yazdi;
“4.Merak etme yakında herkes Türk olmak için can atacak.
Çok az kaldı.”
Türk müminleri-ne duyrulur..
slm.
Farid Farjad (Ferit Feryat)
Farid Farjad (1938- ) İran asıllı keman virtüözü.
1938 İran doğumlu müzisyen. Tahran Üniversitesi’nde Klasik Müzik dalında master yaptı. Klasik Batı müziği üzerinde çalıştığı kadar ülkesinin folklorik müziği hakkında da birikim sahibidir. Dogu ve batı müziğini bu Kadar iyi harmanlamiş olmasina rağmen sırf doğulu bir müzisyen olduğu için de batıda pek tanıtılmayan Farid FARJAD Türk kültürüne de yakınlığı ile tanınır Türkiye’de Albümlerinin satılmasinin Özel noktalarda olmasına rağmen kendine has sadık hayran kitlesi vardir Türk müziğine yakınlıgını Yaptiğı eserlerindede gosteren Farid FARJAD sarı gelin ve bunun gibi birkaç esere albümlerinde yer vermiştir Farid Farjad ‘ın Kendi Resim sitesi olan [1]adresinde bile kendi hakkında yeterli bilgi yoktur sadece bir biyografi ve iki resimden ibaret olan şahsi sitesindeki biyografide farsçadır
Eserlerinde sadece keman ve piyano Kullanan Farid Farjad . Keman ile piyanonun müthiş harmonisinden oluşturduğu An-Roozha (O Günler) adlı 5 CD’den oluşan seri albümü vardır.
Eserleri hüzünlü bir hava estirir. An-Roozha’nın 4.cdsindeki “Taghtam deh” adlı eseri çok ünlü olup, dinleyen insanı kendinden geçirir..
Sessiz çığlıkları topladığı albümlerinin hitap edemeyeceği ruh yoktur…
Albümleri
Anroozha 1 (1989)
Anroozha 2 (1989)
Anroozha 3
Anroozha 4 (1997)
Anroozha 5 (Eylül, 2006)
Kaynak
Çok geriden geldiğimi keşfediyorum böylesi sanatçılarla daha yeni tanışmaya başlayınca. Çok duydum, salaklık edip araştırmadım. Armoni sağolsun tanıştırdı beni şarkılarıyla. Nasıl içime işliyorlar anlatamam. Golha, Tanha, Taghtam Deh… Ve daha onlarcası… Mükemmeller, mükemmel Farid.
“Türkiye’den İran’ı soluyorum!” ya da “Ülkeniz ülkem kokuyor!” gibi sade ama tonlarca, yıllarca hüzün taşıyan cümleleri kemanın tellerine ustalıkla “yazdığı” mütevazı hayatına o kadar çok benziyor ki… O kadar sade, o kadar derin! Beş tane albümüne de aynı ismi vermiş: “An Roozha” yani “O Günler”… Tüm eserlerini “devrim diye anılan o şeyden (İslam Devrimi’nden) önceki günlere” adamış. Besteleriniz neden hep gam ve keder taşıyor dediğimizde, “hüznün de güzel yönleri var” deyip yaşamaktaki toyluğumuzu gülümseyerek bize hatırlatan, sevgililerinden birine “keman” demiş bir usta… “Benim ülkeme de sizin ‘babanız gibi bir baba’ gelir elbet” deyip her fırsatta Atatürk’e hayranlığını dile getiren bir Üstad, Farid Farjad! Ne desek toy, ne desek çocuk kalır üstadın derinliği karşısında, “müziğin olduğu yerde çok da konuşmamalı” deyip sözü üstada bırakalım… Hüznü üstada…
(Röportaj: İskender Özatlı – Hilal Fidan;
Fotoğraflar: Serhat Uysal)
İskender Özatlı: Sanatçılar zorbalığa karşı inatçı insanlardır. Teslimiyet istendiğinde ilk başkaldıranlar onlar olur. Sizin 1979 yılındaki İran İslam Devrimi’ne karşı tutumunuz ne oldu? İran devrimi ile sanatınız arasında nasıl bir ilişki kurarsınız? Devrimden dolayı hem yer değiştirmeden kaynaklı bir sürgünün hem de ruhunuzun yaşadığı sürgünün, benimsediğiniz değerlere ve vatanınıza karşı gurbetliğin, kimi eserlerinizin ruhuna işleyen “hüzün” duygusuyla bir bağlantısı olduğunu düşünüyor musunuz?
Farid Farjad: İran’da 1979’da yaşanan olay bence bir devrim değil çünkü devrim kökten ve “iyiye doğru” bir değişimdir. İran’daki olayda ise beğenmedikleri sistem yerine kendi sistemlerini getirme söz konusudur, her sistem değişikliğine devrim denmez. Devrimin bir anlamı olmalı, İran’da “devrim diye anılan” olay sadece bir sistem değişikliğidir ve benim düşünce tarzıma göre bir devrim değildir. Teslimiyet istendiğinde, haklısınız, ilk sanatçılar tepki gösterir, muhalefet olur. Ayrıca “devrim denilen” olay gerçekleştirildikten sonra, bu olayın başaktörleri, bu sistem biz sanatçıları, müzisyenleri istemedi. Hatta Ruhullah Humeyni “bu olayın” hemen ardından müziğin haram olduğu gerekçesiyle müziği yasakladı. Ben bu olayların yaşanacağını daha 1 yıl öncesinden sezdiğimden, 1978 yılında ülkemden çıkarak California’ya gittim. Sanatımı ve hayatımı devam ettirebilmek için ülkemden uzak kalmayı göze aldım. Benim yaşadığım bizim tarihimizden çok küçük bir örnek, sizi bir şeye zorluyorlar, siz de sizi zorladıkları şeyi yapmamak için, özgür olmak için çok zor şartlara katlanmak zorunda kalıyorsunuz. Sürgün hayatı yaşıyorsunuz. Evet, sizi götüren sizin ayaklarınız, ama memleketinizden uzakta yaşamak zorunda bırakılıyorsunuz. Elbette bu hüznü besleyecektir ve elbette bu hüzün eserlere yansıyacaktır.
“Burası ülkem kokuyor dedim”… Bu cümleyi ODTÜ’deki konseriniz sırasında, Ankara’ya ayak basar basmaz söylediğinizi ifade ettiniz. Başka bir toprağın, üzerinde yaşamadığınız bir toprağın, dolayısıyla daha önceden bağlanmadığınız bir toprağın ülkeniz kokması nasıl bir duygu, tarif edebilir misiniz?
Türkiye’ye ilk geldiğimde çok büyük bir sevgiyle karşılaştım, bu beni çok mutlu etti. Türkiye insanının samimiyeti, içtenliği yakınlığı beni hakikaten çok mutlu ediyor. Kültürel açıdan, dil açısından ve sanatsal açıdan da düşündüğümüzde, zaten geçmişimiz birbirine çok yakın. Bu yakınlık beni memleketime, ülkeme yakın hissettirdi. Ayrıca, çok çok uzak yerlerden geldim buraya, bu topraklardan yıllardır gitmediğim memleketimi kokluyorum, sanki oraya bakıyorum, ülkemin havasını soluyabiliyorum. Türkiye’den İran’ı solumak ne kadar güzel bir şey anlatamam.
Üstadım, kemanınız anlatıyor her şeyi, “solumak” kelimesi hiç olmadığı kadar derin bir anlama sahip oldu “an itibariyle”. Derler ki eskiden keman virtüözleri genç yaşta vereme tutularak ölürlermiş. Bu tür bir söylenti var. Kemanın sesindeki keder fazla yaşatmazmış sahibini. Sizin gibi bir üstadın 70 yaşına kadar yaşamış olması müzik dünyası için gerçekten büyük bir lütuf. Umarız ki daha uzun yıllar yaşarsınız ve biz yeni eserlerinizi de keyifle dinleriz. Ancak şunu merak ediyoruz, uzun yaşamınıza bu kadar keder ve gam taşıyan şarkıları sığdırmanızın sırrı nedir?
Öyle demeyin, 100 yaşına kadar yaşayan keman virtüözlerimiz var. Baktığınız zaman, evet, benim şarkılarımda gam çok yoğun bir şekilde anlatılıyor. Ama ben bu hüznün ve gamın güzel tarafına da bakıyorum. Çünkü bence aslında o da çok güzel bir şeydir. Hani bunun da birtakım sebepleri vardır ama hüznün de güzel taraflarını yansıtmaya çalışıyorum. Ayrıca keman çok hareketli veya sert bir enstrüman değil. Çok hafif, çok sade ve bu bana keyif veriyor. Keman aslında zor bir enstrüman gibi gözükse de ben daha hafif bir tarzı benimsiyorum.
Sadeliği ve hüznün güzelliğini eşine az rastlanır bir şekilde müzik severlere aktardığınız ODTÜ’deki konserinizde, “Türkiye ülkem kokuyor” dedikten sonra dinleyicilerin gönlünde yara açan bir ses tonuyla “Ama ülkem burası kadar şanslı değil. Sizin babanız, Atatürk’ünüz var. Umarım bir gün benim ülkem de bu kadar şanslı olur.” dediniz. Atatürk’e olan sevginizi besleyen duygu ve düşüncelerinizi öğrenmek istiyoruz.
Ben Türkiye’ye geldiğimden beri bir şeyden çok etkilendim. O da her yerde Atatürk’ün resmi ve heykellerinin olması. Bu hakikaten çok güzel bir şey… O insana çok büyük bir saygı duyuyorum. Türk insanına, Türk milletine, geleceğe yaptığı şeylerle… Hakikaten bu konuda çok şanslısınız, çünkü benim ülkemde böyle bir insan yoktu. Bu görüşte, bu cesarette, bu mantalitede bir insan yoktu. Biz bu yüzden kaybettik. Çukurdan çıktık ama dereye düştük. O yüzden ümit ediyorum ki o resimler, o heykeller hep kalır. Türk insanı da Atatürk’ün Türk milletine armağan ettiği değerlerin kıymetini bilir ve bizim ülkemizde olduğu gibi o heykeller çekilmez. Umarım bundan sonra her şey Türkiye için daha da güzel olur. Bugün de gururla o büyük insanın mezarına gidip çiçek koyacağım. Ve önünde eğileceğim. Ümit ediyorum ki bir gün böyle bir şahsiyet benim ülkemin başına gelir.
Atatürk’ten bahsetmişken, Atatürkçülükten konuşalım istiyoruz. Atatürkçülüğün günümüze yansıması ile ilgili siyasi bir soru soracağız. Çağdaşlığı savunan biri sizce Türkiye’nin aday olduğu Avrupa Birliği üyeliğine karşı nasıl bir tavır takınmalıdır? Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesine nasıl bakıyorsunuz? Günümüzde bazı Atatürkçülerin Avrupa Birliği konusunda soğuk bir tavır sergilemesinin, Atatürk’ün Batı’yı ve çağdaşlığı savunan yönüyle çeliştiğini düşünüyor musunuz?
Buna, Avrupa Birliği’ne, karşı çıkmak çok da doğru değil. Sonuçta inkâr edilemeyen çağdaş bir medeniyet ve sürekli değişiyor. Ancak ille de olmalı gibi bir anlayışı da benimsemiyorum. Bizim gibi ülkelerin, tarih ve kültürümüzle iftihar edip kendi içimizde bir modernite yaratması da mümkündür. Bu kesinlikle iktisadi ve idari bir şeydir. Olsa iktisadi açıdan ok güzel olur. Çok ısrar edilmemeli, çok da karşı çıkılmamalı. Böyle bir şey olacaksa da kültürünüze ve tarihinize sahip çıkmanız gerekiyor. Türkiye çok istiyorsa olur ama olmuyorsa da Türkiye’nin kaybedeceği hiçbir şey yoktur. Türkiye’nin kültürü var, gücü var, milletinin gücü var. O yüzden bu konunun üzerinde pek de durulmaması gerekiyor bence. Dediğim gibi, Türkiye için en iyisinin olmasını temenni ediyorum. Sonuçta her ülkenin kendine ait bir kültürü var. Mesela İran’ı bir Arap ülkesi olarak tabir ediyorlar, Suudi Arabistan, Kuveyt gibi ama kesinlikle öyle bir şey yok. Türkiye’nin kendine özgü tarihi, kültürü ona yeter. Olursa olur, olmazsa olmaz.
Milliyetçilik üzerine bir sorumuz olacak. Eserlerini Fars, Azeri, Ermeni ve Kürt kültürleri gibi köklü kültürlerden beslenerek oluşturan bir sanatçı olarak milliyetçiliğe bakış açınız nedir? ODTÜ konserinizde, konser bittikten sonra kuliste yanınıza gelen İranlı bir dinleyicinizin sahnede sadece İngilizce konuşmanıza, Farsça konuşmamanıza tepki gösterdiğine şahit olduk. Bu tepkiyi nasıl karşılıyorsunuz? Bundan sonraki İzmir, Eskişehir, Ankara Nefes Bar konserlerinizde Farsça konuşmayı düşünüyor musunuz?
Milliyetçilik çok güzel bir şeydir aslında vatan sevgisinin ve o kültürü sahiplendiğinizin bir simgesidir. Ama aşırıya kaçmaması gerekiyor. Ben burada aramızda hiçbir fark görmüyorum. Sonuçta herkesin kendine göre bir milliyetçiliği var. O Türkçe konuşur, öteki İngilizce konuşur, bunlar önemli değil. Onu aşırıya kaçırmamak gerekiyor. ODTÜ konserinde ben İranlıların geldiğini bilmiyordum. Bilseydim de konuşmazdım, ben buraya Türk insanı için geldim. Türkçe bilseydim Türkçe konuşurdum zaten. Ama çoğunluğa göre konuşmak zorundayım. Bundan sonra da İranlı dinleyicilerin, Türkiye’deki konserlerime geldiğini öğrenirsem Farsça bir selam veririm, o kadar, fazlası değil! Beethoven’ın da işaret ettiği bir hususu da paylaşmak isterim: “Müziğin olduğu yerde çok da konuşmamak gerekir”.
Hep sadık dostunuz, sırdaşınız, sevgiliniz kemanınız ve müziğiniz hakkında sorular sorduk. Ama sizin Türkiye’ye gelir gelmez Türkiye için bir beste yapan sanatçı eşiniz de var. Eşinizin sanatınıza etkisinden bahsedebilir misiniz? Kemanınızı çalarken dalıp onu düşündüğünüz oluyor mu? Bir başka deyişle iki sevgilinizi de aynı anda düşünebiliyor musunuz? Bir de eşinizin “ülkeniz kokan” ülkemiz için bestelediği parçaya bir isim verip vermediğini merak ediyoruz.
Benim için eşimin ve kemanımın çok ayrı yerleri var. Ama eşim bana hayatta her konuda çok büyük destek vermiştir, her zaman beni teşvik etmiştir. Çaldığım zamanlar tabii ki onu düşündüğüm olmuştur, sonuçta o benim eşim, hayatta belki de en önemli kişi benim için. Bestesini de son gün bize gönderdi, biz de onu çaldık. Umarım bu besteyi ben de küçük bir karşılık olarak kayda sokarım ve Türk milletine ve özellikle Türklerin babasına, Atatürk’e armağan ederim. Şarkının da adı “Kader”.
Eşinizin yanı sıra yıllardır beraber çalıştığınız bir dostunuz daha var, üstat Abdi Yamini. Hayatınızda oldukça geniş bir yer kaplayan bir üstat… Kendisi burada olsaydı ona da bu soruyu soracaktık. Albümlerinizde piyano ve kemanın etle tırnak gibi bir birlikteliği var. Kemanın en iyi anlaştığı enstrüman olarak piyanoyu gördüğünüz yorumuna varabilir miyiz buradan? Piyano ile kemanın kardeşliğini üstat Yamini ile dostluğunuzla özdeşleştirmek mümkün mü? Hayata Yamini gibi bir profesyonelle kafa tutmak nasıl bir his?
Piyanoyla kemanın kardeşliği kesinlikle doğru… Bizim albümlerimizde Sayın Yamini’yle olan dostluğumuzun çok büyük etkisi olmuştur. Biz 1984’ten bu yana dostuz, konserlerimizde ya da çalışmalarımızda bizim için birbirimize fırlattığımız tek bir bakış yeterli. Sanki elektriklenme gibi bir şey oluyor. Hislerimiz çok yakın çünkü. Dört albümü birlikte yaptık, çok da güzel çalışmalardı. Beşinci albümü de eşimle yaptım. Bütün düzenlemeleri o yaptı. Ona da çok teşekkür ediyorum.
Albümlerinizden bahsetmişken, isimleri neden “An Roozha”, An Roozha ne demek?
An Roozha, “O günler”. İslam devrimi olarak anılan “o şeyden” önceki günler.
Ülkemizdeki bazı sanatçılarla birlikte çalıştınız. Kayhan Kalhor, Erdal Erzincan gibi. Özellikle Avrupa Caz müziğinde son zamanlarda doğulularla çalışma gibi bir moda var. Biraz da batının, doğunun müziğini keşfi olarak nitelendirilebilecek bir şey. Batıyla Doğuyu birleştirmek gibi bir sentez çalışma yaptınız mı, buna taraftar mısınız?
Bakmak, denemek lazım. Enstrümanlar, fikirler veya besteler… Bunların hepsi bir uyum içinde olursa çok güzel olabiliyor. Bunu dinlemek lazım… Kayhan Kalhor dediniz mesela, ben aslında onu çok iyi tanımıyorum. Sadece birkaç defa gördüm ve çok iyi kemençe çalıyor. Birkaç defa da çok ünlü bir viyolonsel sanatçısıyla çalıştığını gördüm, ama uyumu yoktu. Ne sazı ona uygundu, ne de yaptığı müzik. Dediğim gibi mantalitenin, düşüncenin bir uyum içinde olması lazım. Yapılır, dinlenir, eğer gerçekten o hissi aktarıyorsa, uyum sağlanmışsa neden olmasın?
Müziğiniz oldukça ruhani. Özellikle film müziklerinde, bu tip müziklerle çok güzel kaynaşmalar olabiliyor. Ülkenizde de çok yetenekli filmciler var, Abbas Kiarostami, Mohsen Makhmalbaf ve onların kızları gibi. Film müziği yapmak gibi bir düşünceniz ve çalışmanız oldu mu?
Böyle bir şey düşünmedim. Bu benim eşimin işidir, zaten bu konu üstünde uzmanlaştı kendisi. Mesela bahsettiğiniz Sayın Makhmalbaf böyle bir iş için bunu yapabilecek insanları bulur. Ha birçok filmde, İranlı olsun başka bir ülkeden olsun benim müziklerim kullanılmıştır. Ben en fazla bir film içinde keman çalabilirim, o kadar. Ve esasında her şeyi yapmak isteyen, her şeyi yapan insanlardan da pek hoşlanmıyorum.
Üstadım, müziğin yanında eserlerinizi besleyen edebiyat gibi uğraşlarınız var mı? Ve dünyaca ünlü, sizin gibi evrenselliği yakalamış piyanistimiz Fazıl Say ve edebiyatçımız Orhan Pamuk hakkında bir şeyler söylemek ister misiniz?
Bir Türk yazarının Nobel almasından ötürü çok mutluyum. İranlı bir bayanın (Şirin Ebadi, 2003 Nobel Barış Ödülü’nü kazanan bayan avukat) almasından ötürü ise çok üzgünüm. Böyle büyük bir ödülü böyle küçük bir insanın almasından ötürü üzgünüm. Bunun için sebeplerim var. Kendisi Nobel’i alana kadar demokrasiyi gerçek anlamda savunuyordu, ancak Nobel’i aldıktan sonra “İran İslamı’nın (Şii) demokrasiyle hiçbir çelişkisi yoktur” dedi. Fazıl Say’ı çok iyi tanımıyorum. Açıkçası günümüzde müzik, bir his aktarımından ziyade bir bilim halini aldı. Bir ülkeye gittiğimde konser başladığında bakarım, oradan bir ülkede iyi sanatçılar ve müzisyenler olup olduğunu tahmin ederim. Gittim, gördüm, Türkiye’de çok iyi sanatçılar yetiştiğine eminim. Tanımıyor olabilirim. Dediğim gibi, Türkiye’nin bu yolda çok iyi sanatçılar yetiştireceğine de inanıyorum. Ben herkesin kendi kendisini örnek almasını, kendi tarzını belirlemesini öneriyorum.
Son sorumuz ülkemizdeki konserlerinizin menajerliğini yapan Peyman Jafari’ye olacak. Biraz da organizasyondan bahsetmek gerekir. Türkiye’ye gelme fikri nasıl doğdu? Profesyonel olmayan bir öğrenci organizasyonunu, iyisiyle kötüsüyle değerlendirebilir misiniz? Ve son olarak İstanbul’daki Farid Farjad dinleyicilerini çok üzen, İstanbul konserinin iptali neden gerçekleşti?
Peyman Jafari:
Bence hayat, hayallerle anlam kazanıyor. Hayal kurarsınız, gerçekleştiremeyebilirsiniz ama güzel izler bırakır hayatınıza aslında. Ben ukala biriyim, ukala olmak çok da güzel bir şey ayrıca ama bunun yanında inanılmaz şekilde hayal kurarım, sevdiklerim için. Bilmiyorum var öyle bir şey bende, sevdiğim bir insanın yüzünde kısa bir tebessüm kondurabilirsem dünyanın en mutlu adamı olurum. Yaklaşık 7 ay önce bir hayal kurmuştum. O hayali kurarken çok sevdiğim, çok değer verdiğim insanlar vardı yanımda. Onların haberi olmasa da böyle bir hayal kurmuştum. Şimdi yoklar, bunun buruk bir tadı da var esasında. Ve bir şarkı, üstadın “Pari Kojaee” (Peri kızı neredesin?) şarkısı bu yola itti beni. O insanlarla birlikte çok ayrı ve çok özel bir yer edinmişti bende bu şarkı. ODTÜ konserindeki konuşmama başlarken bir an durakladım, sanki Türkiye de tanıdığım çoğu kişi oradaydı ve devam ettim: “bu gece birçok kişinin hayalini gerçekleştirebilmenin mutluluğunu ve gururunu yaşıyoruz”, öyleydi hakikaten ama benim hayalim yarım kalmıştı ve kimsenin bundan haberi yoktu. Çünkü peri kızı dediğimiz hadise, orada değildi. Son anda üstat bana sorduğunda cevap veremedim, üzgün bir şekilde o zaman o şarkıyı çalıp çalmayacağını sordu bana. Sessiz kaldım. Çalmayacağını söyledi, çok üzülmüştü. O gece “Pari Kojaee” adlı eser çalınmadı.
Evet, hayal kurdum, belki aptalca ama yinede güzel bir hayaldi, gerçekleşmesini çok istedim, olmadı; üstadı hayranları ile ilk kez buluşturmak da onur verici bir olaydı.
Birçok insan ortak oldu bu hayale. Çok kısa bir sürede bunların hepsi, bu sayede gerçekleşti. Hiçbir kurumdan destek almadık, yani sponsorluktan yoksun gerçekleşti bunlar. Kendisinin zaten mütevazı bir kişiliği var. Tam detaylara girmiyorum ama hiçbir ön talebi olmadı. Biz daha önce birbirimizi tanımıyorduk ama belki aynı topraktan olduğumuz, aynı dili konuştuğumuz için bu bir güven telkin etti birbirimize. Kendi tabiri ile sesime güvendi ve öyle geldi. California’dan tek başına geldi, böyle de büyük bir sanatçı. Bu hakikaten bizi çok duygulandırmıştı, rüya gibiydi. Çok ayrı bir insandır. Manevi babam gibi oldu zaten. Aramızda inanılmaz derecede güçlü manevi bir bağ oluştu. Ekip arkadaşlarımızı, buradaki herkesi çok sevdi ve kendisi de bundan sonra tekrar Türkiye’ye gelmek istediğini, bizim menajerliğimizle çalışmak istediğini söyledi. Burada bulunmaktan çok mutlu olduğunu ve Mitra’nın (eşi) da buraya gelmesi gerektiğini defalarca belirtti.
Bir hayal kurulmuştur, buradaki insanların ortak olması bu hayalin gerçekleşmesinin en önemli noktası olmuştur.
İstanbul konserinin iptaline gelince, bu organizasyon çok kısa bir sürede düzenlendi. İstanbul konseri için biz 1 ay öncesinden anlaştık. Bu sözleşme olarak imzalanmasa da üstadımızın Cemal Reşit Rey Salonu’na yazdığı bir yazı var. 9/25/2008 tarihi için. Bu kurumun ki aslında profesyonel bir kurumdur biliyorsunuz, kendi içinde çelişkileri vardı. Nedense konser tarihini Ekim olarak duyurdular. Tabi arada yaşanan zaman kaybı ve anlaşmazlık bütün programlarımızı altüst etti. Birçok teklif aldık İstanbul’dan aslında, ama üstadın Ankara’daki ilk konseri gibi, İstanbul’daki ilk konserinin de en seçkin yerde olmasını istiyorum. Hem seyirciye, hem de üstadın kendisine layık olmasını istiyorum. O yüzden biz bunu erteledik. 2009 yılında biz bunu çok daha geniş bir prodüksiyonla, daha geniş bir dans gösterimiyle, daha geniş bir orkestrayla birlikte, daha yeni şarkılarla, ki Türk şarkıları da uyarlayacağız aklımızda birçok şarkı var, çok görkemli bir geceyle İstanbul’da olacağız. Eşi de bizimle birlikte olacak. Umarız ki bu organizasyonda olmamasına rağmen, sponsorluk veya kurum desteği alırız, daha güzel gerçekleşmesi için. İstanbullulardan ben kendi adıma özür diliyorum. Büyük ihtimalle yine ODTU konserimiz’de 2009 turnesinde yer alacak.
Kendisi gelirken yalnızca “Ben Türk insanına keman çalmak istiyorum” dedi. Yani böyle bir aşk var, böyle bir sevgi var hiç tanımadığı ve hiç bulunmadığı bir yerin insanlarına karşı. Ozellikle Atatürk’e tapıyor resmen. Müthiş bir insan, görebileceğiniz en tatlı insandır. Tekrar söylüyorum böyle bir organizasyonda yer alıp, birçok kişinin hayalini gerçekleştirdiğimiz için çok mutluyuz. Profesyonelce düşünülmeden atılımı gerçekleşen bir proje olduğu için profesyonel olmayan ama samimi bir organizasyondur. Çok farklı hayal etmiştim ama genel olarak şartlar göz önüne alındığında başarılı bir gece geçirdik bence. Çok olumlu ve harikulade tepkiler aldık ama bir sonraki turne çok farklı ve efsane niteliğinde olacak diyebilirim.
Jafari’nin bu sözlerinden sonra üstada bize bu fırsatı verdiği için teşekkürlerimizi iletiyoruz. Röportaj boyunca farsça konuşan üstadımız bize bir jest daha yapıp Türkçe teşekkür ediyor… Artık bundan daha büyük bir mutluluk olamaz derken, elindeki An Roozha CD’lerini imzalayıp bize uzatıyor Üstat. O günleri hatırlayın, unutmayın! der gibi. Rüyamızdan uyandığımızı ancak röportajı yaptığımız yer olan ODTÜ Misafirhanesi’nin kapısından çıktığımızda anladık… Üstadın “o günler”i gibi bizim için de “o gün” vardı artık! Özlemle andığımız “o gün”!
Fotoğraflar: Serhat Uysal
Röportajı Hazırlayan: İ. Özatlı & H. Fidan
Kaynak: Gazete ODTÜLÜ
link to geocities.com
link to geocities.com
link to geocities.com
SARI GELİN mutlaka dinleyin!
link to youtube.com
link to geocities.com
İranlı keman virtüözü Farid Farjad, ülkesinden uzakta olmasından dolayı hüznün, müziğine daha çok yansıdığını söylüyor. “Bizde hep savaş vardı ve bu, insanları baskı altına sokuyordu.” diyen Farjad, hüznün Doğu’ya daha çok yakıştığını düşünüyor. O insanlarla, kemanı vasıtasıyla konuştuğunu söylüyor.
Mozart, iran’da doğsa en fazla sokakta flüt çalardı
“En mutlu anımızda bile bizi hüzünlendirebiliyor.” diye tarif ediyor hayranları İranlı keman virtüözü Farid Farjad’ı. Müziğindeki tanıdık tınıdan dolayı “Bizden birisi.” diyenler de var ona. Solistlerin sözleriyle veremediği mana ve etkiyi İranlı sanatçı kemanıyla başarıyor. Başka âlemlere götürüyor sizi yorumlarıyla. Hüzünlendirerek mutlu ediyor sizi. 1979 İran Devrimi sonrası ülkesini terk eden sanatçı geçtiğimiz hafta Türkiye’deydi. İlk konserinde ağzından dökülen şu sözler yorumundaki hüznünün kaynağına götürüyordu bizi: “Yıllar var ki gurbette sonbaharı hissetmemiştim. Türkiye’de memleketimin havasını soludum.”
Tahran’da 1938 yılında doğan Farjad henüz 4 yaşındayken almış kemanı eline. Hocaları da hemen fark ediyor bu yeteneği. Farjad kemanını elinden hiç bırakmıyor. Eğitimini de bu alanda sürdürüyor. Tahran Müzik Konservatuvarı’nda klasik müzik mastırı yaptıktan sonra Tahran Senfoni Orkestrası’nda uzun yıllar önemli görevler alıyor. Ancak o eşsiz nağmeleri kemana dökmemiştir henüz. Ülkesinde önemli bir devrim yaşanır. Müzikten vazgeçemeyeceği için artık İran’da kalamayacağını düşünür. Amerika’nın yolunu tutar. Gurbetlik içini kavurur Farjad’ın. Memleket özleminin 11. yılında “O Günler” anlamındaki “An Roozha” albümünü çıkarır. “O günleri özlüyorum.” diyerek dile getirir hasretini. Devrimi ise “kaderin bir cilvesi” olarak görüyor İranlı sanatçı. “O Günler”i özlese de şunu itiraf etmekten geri durmuyor: Bu hüzün nağmeleri gurbette ortaya çıktı. Devrim olmasa belki de bu yorumları hiç duyamayacaktınız…
İranlı keman virtüözü müziğini, hüznün sebebini, memleket özlemini ve geleceğe ilişkin planlarını anlattı.
Size ‘Kemanı ağlatan adam’ diyorlar. Bu tarifi nasıl buluyorsunuz? Kendinize yakıştırıyor musunuz?
Benim müziğim benim düşüncelerimi ve bizim toplum olarak geçmişimizi yansıtıyor. Özgür ve mutlu toplumlarda müzikler daha hareketli, daha neşeli olur. Ben bir şekilde ülkemden ayrıyım, sürgündeyim bir nevi. Bu doğal olarak müziğime çok etki yaptı. Bundan sonraki albümlerde daha hareketli şeyler yapmayı planlıyorum. Ama An Roozha (O günler) albümleri tamamen bu hisleri barındıran müzikler.
Bir de hüzünle anılıyorsunuz. “Farjad en mutlu anda bile hüzünlendirebiliyor.” diyor hayranlarınız. Nedir bu hüznün kaynağı?
Haklısınız. Müziğimde bir hüzün yoğunluğu var. Ülkemden uzak olmamdan dolayı müziğim bu şekli aldı. Ben bu müzikle halkıma bazı şeyleri hatırlatmak istiyorum. Eski günlerin çok daha güzel olduğunu hatırlatmak istiyorum. Ama benim tarzım bu. Ben Beethoven ya da Mozart çalarsam bu tamamen başka kalıba girer. An Roozha serisi “o günler”i hatırlatmak için yola çıktı; geçmişe özlem olduğu için hüzün var.
Hatırlatmak istediğiniz “o güzel günler” nasıldı?
Yorumladığım müzikler zaten geçmişin müzikleri; devrimden önce olan müzikler. Bu müzikle insanları o tarafa çekmek istiyorum, o günleri hatırlasınlar diye. Devrimden sonra müzik adına ülkede bir şey yapılmadı. Halkımı o zamana çekmek istiyorum. O günlerde insanlar daha özgür ve mutluydu.
Sözlü müzikle hüzün daha kolay anlatılmaz mı? Siz bunu sözsüz başarıyorsunuz?
İranlılar şiiri çok sever. Bu şekilde kendi hislerini ifade etmeyi severler. Doğru, birçok eser solistle daha etkili oluyor. Ama ben bu tarzı yaptım. Kemanla da konuşabileceğimizi ve şiir söyleyebileceğimizi gösterdim. Arkadaşımın birisi bana şunu söylemişti: “Bu parçayı şu solistler çok güzel seslendirdi şimdiye kadar. Ama sen hepsinden çok daha iyi seslendirdin.” Ben kemanımla insanlarla konuşuyorum yani.
Doğu müziğinde hüzün daha mı baskın?
Bu tarihî bir mesele. Bizde hep savaş, hep savaş vardı. İnsanlar baskı altındaydı. Hüzün bize daha çok yakışıyor sanki bundan kaynaklanıyor.
İlk albümünüz 51 yaşındayken çıkıyor? Bu gecikmiş bir kariyer değil mi?
Çok küçük yaşlarda başladım aslında kemana. Tahran Senfoni Orkestrası’ndaydım. Başkemancıydım burada. Orada birçok çalışmalarım oldu, birçok kişiye ders verdim. Ama bu çalışmalarım tamamen Amerika’dayken ortaya çıktı, o hislerle o düşüncelerle.
Gurbete gitmeseydiniz bu nağmeleri duyamayacaktık, öyle mi?
Aynen öyle. Devrim benim için çok iyi oldu. Yoksa ABD’ye gitmezdim. Memleket hasreti çekmeyeceğimden kemanımla “o günler”i de aramazdım. Ülkemden ayrılmam beni daha çok kemana itti, hislerimi yansıtmak için. Ama yapacak bir şey yoktu, çıkmak zorundaydım. “Müzik yok artık.” demişlerdi. Ülkemi, insanlarımı çok özledim ama yapacak bir şeyim yok. Çünkü benim hayatım keman. Bunu yansıtamayacağım bir yerde yaşayamam. Kemansız bir hayatım olamaz. Bu konuşmalarım İran halkını kapsamıyor, İran halkı müziği çok sever. Rejim bunu kabul etmiyordu.
ODTÜ’deki konserinizde “Türkiye’de memleketimin havasını soludum.” dediniz. Türkiye’deki gözlemleriniz ne oldu?
Kesinlikle bundan sonra çok daha fazla Türkiye’de olacağım. Burasıyla ilgili gerçekten çok olumlu, güzel düşüncelere sahibim; müzik olsun, kültür olsun. Geldiğimde vatanımın havasını aldım. Burası benim ülkem gibi aslında. Özellikle sonbaharı yeniden hissetmek çok güzel. Ben California’da hiç sonbahar görmedim. Burası hakikaten benim ülkemin sonbaharına çok benziyor. Genel olarak baktığım zaman insanlar mutlu, olumlu. Özellikle gençlere şunu söylemek istiyorum: Ne kadar şanslısınız ki böyle güzel bir ülkede, demokratik bir sistemde yaşıyorsunuz. İleriki günlerde Türk halkına bir beste yapmak istiyorum.
“Sarı Gelin” ve “Ayrılık” gibi Türkiye’de çok sevilen eserleri de albümlerinizde yorumluyorsunuz. Sevenlerinizden “Coğrafi olarak İranlı ama kültür olarak bizden birisi.” diyenler var?
Bu yorumu duymak çok güzel. Ben çok mutlu oldum bundan. Bir konudan çok üzgünüm: Neden daha erken böyle bir şey olmadı. Burada birçok dostum, arkadaşım oldu. Keşke daha önce buralara gelseydim.
Kemanıyla Dom Dom Kurşunu’nu yorumladı
Konserinizde bir sürpriz yaparak Mahzuni Şerif’in Domdom Kurşunu’nu yorumladınız. Başka kimleri dinliyorsunuz Türkiye’den?
Bu şarkıyı Amerika’dayken televizyondan İbrahim Tatlıses’ten dinlemiştim. Türkiye’den hatırladığım sanatçılar Ajda Pekkan ve Emel Sayın. Bunlar İran’a gelmişti. Sesleri çok güzel ve çok güzel de bayanlar. Artık daha fazla Türkiye’den eser uyarlayacağım, yorumlayacağım. Çünkü müziğimiz çok yakın. Fars müziği Türk müziğine çok yakın; yakın ülkeler yakın kültürler olduğumuz için müziğimiz de birbirine çok yakın.
Kendisini nasıl görüyorsunuz? “Keman çalmak için mi yaratıldım” diyorsunuz?
Ben insanları mutlu etmek için yaratıldığımı düşünüyorum. Bu müziğim insanları hüzünlendirebiliyor olabilir ama beni gördüklerinde mutlu olduğunu görmek hakikaten benim için çok önemli. Allah’ın felsefesini takip etmesem de şuna inanıyorum. Ne varsa bu dünyada Allah’ın bir hediyesidir. Ben 24 saat kemanı düşünmeliyim. Müzikle hüzünlen ama kişinin kendini mutlu hissetmesi çok önemli. Bizim coğrafyanın insanları böyle.
Batı’da klasik müziğe daha fazla değer veriliyor? İran’da doğduğunuz için kendinizi şanssız gördüğünüz oldu mu?
Mozart İran’da ya da başka bir Ortadoğu ülkesinde doğsaydı bence en fazla sokaklarda flüt çalardı. Ben de Almanya’da doğup büyüseydim çok daha erken yaşlarda önemli başarılar kazanırdım. Biz İran’da çok daha sıkıntılı imkânlarda kendimizi müziğe adapte edebildik. Ben Almanya’da doğsaydım her şey çok daha farklı olurdu. Fakat şu anda öyle bir hissim yok açıkçası.
Albümlerimde Türk müziğine yer vereceğim
Daha önce Türkiye’ye yolunuz düştü mü hiç?
Çok eskiden Avrupa’dan, İtalya ve Fransa’dan İran’a dönerken Türkiye’den otomobille geçmiştim. Ama Türkiye’de pek arkadaşım yok. Fakat bir hatıram var: Gençliğimde ve yaklaşık olarak elli yıl önce Hikmet Şimşek adında genç bir orkestra şefi Tahran Senfoni Orkestrası’na şeflik etmek üzere İran’a gelmişti. Ben de orkestrada birinci (keman) olarak çalıyordum. Birlikte çok güzel bir konser icra ettik. Ayrıca Aziz Nesin ve onun eleştirel yazılarının bir hayranıyım. Şimdi Türkiye’de Türk müziğini daha yakından tanıyıp yeni albümlerde onlara da yer vermeyi arzu ediyorum.
Keman Batı müziği enstrümanı olarak biliniyor. Siz bu ezgilerle Doğu’yu ifade ediyorsunuz. Bu bağlamda müziğin ve enstrümanın coğrafyası var mıdır?
Kemanın bir Batı enstrümanı olduğu doğru. Ancak unutmamalıyız ki enstrüman insanların hislerini ifade etme aracı. Keman da harikulade icra gücü olan kapsamlı bir enstrüman. Dolayısıyla bu sazın hangi coğrafyaya ait olduğu önemli değil. Her halükarda hislerimizi ifade ediyor. Hem derler ki; “Avaz değil avazhan” (Terane değil terane icra edendir)
Türkiye’de en çok bilinen / sevilen parçalarınızın başında ‘Tagtham Deh’ geliyor. Bu parçayı bu kadar çok sevmemizi neye bağlıyorsunuz?
Beğendiğiniz “Tagatam Deh” İran’ın en büyük bestecilerinden Homayoon Khorram’in bir eseri. Yaklaşık olarak 40 yıl önce yapılmıştır ve hâlâ tazeliğini ve letafetini koruyor.
Albümlerde kemana piyano eşlik ediyor, kim çalıyor bu piyanoyu?
Sevgili sanatçı arkadaşım Abdi Simini albümlerimde bana eşlik etti. 1. albümden itibaren 4. albüme kadar piyano çaldı. Son yani 5. albümümün ise düzenleme ve icrasını, besteci, piyano ve flüt sanatçısı olan sevgili eşim Mitra Tavaklidi yaptı.
Kemanla piyano her zaman böyle uyumlu mudur, yoksa sizin oluşturduğunuz özel bir uyum mu bu?
Sanıyorum ki benim ve Abdi arasındaki derin arkadaşlık, icra ettiğimiz eserlere de yansıyor. Dinleyenler ondan uyumu fark ediyor ve beğeniyor. Ayrıca ikimizin alt oktavdaki (Minör-Majör olabilir) uyumluluğu da bu beğeniyi artırıyor
röportaj: Servet Yanatma
link to geocities.com
link to geocities.com
NAPOLYON BONAPART Fransız İhtilalinin Kudretli İmparatoru
Napolyon Korsikalı idi. Korsika adası Fransaya bağlıdır fakat İtalyaya daha yakındır ve İtalyan kültürü yaygındır. Korsika dili ne İtalyanca ne de Latincedir. Korsikalılar bağımsız bir millettir, bağımsızlık bilinci hala çok güçlüdür.
Korsikalıların Milattan önce Anadolu’dan İtalya ve İspanyaya gelen Etrüsklerin soyundan geldiğine inanılmaktadır. Etrüskler İtalyanın Kuzeyinde(Toskanya-Floransa) yaşamış Saka-İskit Türklerindendir. Korsikalılar da Etrüsklerden gelmektedir. Etrüskler İtalyadan İspanyaya uzanan bir egemenlik kurmuşlardır. Roma’nın kuruluşunda ve Roma medeniyetinde belirleyici olmuşlardır.
Napolyon Korsikalı olduğu için Etrüsk, dolayısıyla Türk kökenli olduğu ortaya çıkıyor. Bu konu Dünyada şu an tartışılmaktadir. Aşağıdaki linkteki yabancı bir tarih forumunda da görüleceği gibi Napolyonun Türk olduğu yabancılar tarafından da artık kabul edilmektedir.
‘The new revelation from such people is that Napoleon Bonaparte was also a Turk since he was from corsica and the ancestors of Corsica are said to be Etruscans – That is actually true, they do say as much.’
Sitedeki katılımcılar bu söz üzerine “..Ben de artık Türk olduğuma inanmaya başladım. En azından Büyüklük taslamak için olmam lazım!” anlamına gelen sözler söylüyorlar! Türk fobisi olanlara duyurulur.
“Hmmm, I’m starting to belive that I’m a turk. Or at least I must be in order to have any claim to greatness…”
link to allempires.net
link to geocities.com
Pan Turks:NAPOLEON was Turkish [Archive] – Pan Aryan National …
49 posts – 13 authors – Last post: Sep 19, 2008
I’ve never heard of anyone saying Napoleon was Turkish, or the first human was Turkish, but it’s true with the Etrusceans. …
link to panf.info – Cached
link to geocities.com
NAPOLYON’UN KORUMASI MÜSLÜMAN BİR TÜRK’TÜ
Gençlik yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’na danışman olmak isteyen ama isteği kabul edilmeyen Napolyon Bonapart, sonraki senelerde bir Türk’ü kendisine baş koruma yapmıştı. Napolyon ile Fransız ordusunun Mısır’ı işgale kalkıştığı 1798’de tanışan Rüstem Rıza adındaki bu koruma Fransa’nın Durdan şehrinde 1845’te sefalet içinde öldü ve mezar taşına ‘‘Napolyon’un korumalarından olan Rüstem Rıza burada yatıyor’’ yazıldı.
Askerlik tarihinin en büyük komutanlarından olan Napolyon, Doğu dünyası ile gençlik yıllarından itibaren ilgilenmiş, bir defasında Osmanlı İmparatorluğu’nda danışman olmak istemiş ama isteği kabul edilmemişti.
Napolyon Türkiye’ye gelmemişti fakat neredeyse hayat boyu korumalığını yapan kişi bir Türk olmuştu. Rüstem isimli bu Türk, hükümdarın yanından hiç ayrılmaz, savaşta olsun, barış zamanında olsun devamlı olarak onunla birlikte bulunurdu.
1798’de Mısır’ı işgale kalkan Napolyon başarısız olmuştu. Fransa’ya 1799’da gizlice dönerken yanında bir de Türk vardı. Tam adı Rüstem Rıza olan bu Türk, Mısır’da hüküm süren Memluk ailelerinden birine mensuptu ve aslen Dağıstanlı idi.
Napolyon, o sırada 20 yaşında olan Rüstem’i ata binerken görmüş ve binicilikteki maharetine hayran kalmış, daha sonra diğer hünerlerini de görmüş, mükemmel şekilde silah kullanmasını takdir etmişti. Napolyon, yeteneklerinin yanısıra saygılı halini de beğendiği Rüstem’i kendisine özel koruma yaptı. Paris’te geleneksel kıyafetleriyle dolaşan Rüstem’i artık herkes tanıyordu.
Sonraki senelerde imparator olan Napolyon, Rüstem’i baş koruması yaptı ve şakalaşacak kadar samimi oldu. Zaman zaman kulağını çekerek takılır, bazen yemeklerini de onunla beraber yerdi. İmparator’un bütün savaşlarına katılan Rüstem, Austerliz Muharebesi’nde büyük kahramanlıklar göstermişti.
Fransız imparatorluk sarayı, 1806 yılında bir aşk ilişkisi ile çalkalanmaya başladı. Rüstem, Fransa’nın ileri gelenlerinden birinin kızına áşık olmuştu ama kavuşmalarının önünde engeller vardı. İmparatorun koruması olan Rüstem Müslüman, áşık olduğu kız ise koyu Katolikti. Kızın ailesi beraberliklerine karşı çıktıysa da, Napolyon’un araya girmesi üzerine Rüstem, Fransız kızla evlendi.
Türk koruma için her şey yolunda giderken Napolyon’un talihi dönmeye başlamıştı. 1812’deki Rusya seferi büyük başarısızlıkla sonuçlanmış ve müttefik orduları Paris kapılarına dayanmıştı. Napolyon’un geleceği artık belirsizdi. İmparator o günlerde Rüstem’den tabancasını istedi ama sadık koruma ilk defa emre itaatsizlik etti, Napolyon’un intihar edebileceğini farkettti ve silahı vermedi.
Müttefikler Napolyon’u Elbe Adası’na sürgüne gönderdikleri zaman Rüstem yanında değildi, zira efendisinin içine düştüğü duruma dayanamayıp kendisini sokaklara atmıştı. Napolyon ise, Rüstem’in kendisini en zor zamanında terkettiğini zannetmiş ve Elbe dönüşünde Rüstem’i bir daha yanına almamıştı.
Rüstem için eski şaşaalı günler artık çok uzaklarda kalmış ve yoksulluk çeker olmuştu. Paris’ten ayrılıp Durdan şehrine gitti ve zamanını avlanarak geçirmeye başladı. Zaman zaman askerlerle sohbet ediyordu. Bir defasında Turquart adındaki bir Fransız süvarisi Rüstem’i hainlikle suçlayınca, sabık koruma imparatorun hediyesi olan bastonunu hiç tereddüt etmeden Turquart’ın kafasında kırmıştı.
Memleketinden binlerce kilometre uzakta tarihin en büyük komutanlarından birinin baş korumalığını yapan Rüstem, Napolyon’dan sonra uzun yıllar yaşadı. 1845’te öldüğünde 64 yaşındaydı. Durdan şehrindeki mezarlığa gömüldü ve mezar taşına ‘Napolyon’un korumalarından olan Rüstem Rıza burada yatıyor” yazıldı.
Murat Bardakçı – Hürriyet
link to geocities.com
NAPOLYON’NUN EN MEŞHUR SÖZLERİ
Yeryüzünde yalnız bir devlet olsaydı, başşehri İstanbul olurdu.
Bir düşmanınızla devamlı savaşırsanız, ona bildiğiniz bütün taktikleri öğretmiş olursunuz.
İnsanın olgunlaşması için mutlaka acılarla yoğrulması gerekir. Çünkü o hem taş, hem de heykeltraştır.
Sabırsızlık başarıya giden yolu üter.
Soğukkanlılık bir liderin en iyi özelliğidir.
Güç ortaya çıkınca kanunlar zayıflar.
Bütün basarılarımı gençliğimde çektiğim açlık ve çilelere borçluyum,
Yaşadığım sürece çalışırım, çalışmadığım an ölmüş sayılırım.
Büyük insanların çoğu, günde en az bir kere çocuk gibi olurlar.
Bana göre güçsüzlük, haklının hakkını vermemektir.
Cesaret de aşk gibi ümitle beslenir.
İnsanlar başkalarının hayırseveriiğini anormallik, kendi anormalliklerini hayırseverlik; başkalarının İyiliklerini zaaf, kendi zaaflarını iyilik olarak değerlendirirler.
Umutla umutsuzluğun arası bir adımdır.
Analar bir elleriyle bebeği, diğer elleriyle dünyayı sallarlar.
Akıl ve zekânın ne olduğuna çok araştırdım. Nihayet bunun düşünceli cür’etten başka birşey. olmadığını anladım.
Ayrılık küçük ihtirasları unutturur, büyükleri kuvvetlendirir.
Benim için faydalı olsa bile korkaklığa yanaşmam.
Bütün devletler hazımsızlıktan ölür.
En hakikî mürşit, kesin bir karardır.
İnsan üniformasının adamı olur.
İstikbal de şeref gibi, kumsalı olmayan kayalık bir adadır.
Savunma halindeki birlik yenilmeğe mahkûmdur.
Sulh, “Sulh!” diye bağırmakla elde edilemez,
Şehidleri şehid yapan ölümleri değil, ölümlerinin sebebidir.>
Türkler öldürülür, lakin mağlup edilemezler,
Üç gazete beni yüz sancaktan daha çok korkutur.
Zafer ısrar eden ve dayananındır.
Zekânın hakları kuvvettin haklarından daha üstündür.
link to geocities.com
NAPOLYON Osmanlı Paşası olacaktı
Fransa’da iktidar partisinin başına geçen ‘Yeni Napolyon’ Nicolas Sarkozy’nin ilk sözü ‘Türkleri AB’de istemiyorum’ oldu. Yaklaşık iki asır önce gerçek Napolyon işsiz kalınca Osmanlı Ordusu’na girmeyi istemişti
Fransa’da iktidardaki Halk Hareketi Birliği’nin (UMP) liderliğine seçilen Maliye ve Ekonomi Bakanı Nicolas Sarkozy, 40 bin kişinin önünde yaptığı ilk konuşmada, Türkiye’yi AB’de görmek istemediğini söyledi. Sahte Napolyon’a gerçek Napolyon’dan bazı şeyleri örnek alması için yaklaşık 2 asır önce meydana gelen bir olayı hatırlatmak istedim.
25 YAŞINDA GENERAL
Tarihin en büyük şahsiyetlerinden Napolyon Bonapart’ın hayatındaki dönüm noktalarından birisi, Osmanlı Ordusu’na girişine izin verilmemiş olmasıydı. Fransız İhtilalinde aktif rol alan Korsikalı Yüzbaşı Napolyon Bonapart, Marsilya’da çıkan isyanın bastırılmasında, Toulon’u İngilizlerin elinden kurtarılmasında haklı bir şöhret kazandı. Bu başarılarından dolayı 25 yaşında generalliğe yükseldi. Napolyon kendisini Fransa’nın tek hakimi yapacak olan yolda yürürken birden ayağı kaydı. Robespiyer ve arkadaşları ile temasta bulununca ordudan atıldı. Hatta bir süre hapiste bile kaldı.
Napolyon bir süre sonra cezaevinden çıktı. 1795 yılı başında Paris sokaklarında işsiz güçsüz dolaşıp, sefalet içinde yaşıyordu. Avrupa devletleri Fransız ihtilalini tanımamıştı. Fransa’ya dostluk elini uzatan ise Osmanlı Devleti oldu. İstanbul’a gelen devrim hükümeti sefirinin, Fransa Konsolosluğu’na yerleşmesine ses çıkarılmadı. Osmanlı Devleti, 1795 tarihinde Mühendishane adıyla bir topçu okulu açmıştı. O sırada topçu okulları subaylarına ‘Mühendis’ deniliyordu. Bu okul için Fransa’dan zabit ve teknisyen istemişti. Bunlar ordunun ıslahında görevlendirileceklerdi.
ŞÖHRETİNİ TAZELEYECEKTİ
Paris sokaklarında dolaşan ve şöhreti unutulan Napolyon işte bu sırada Osmanlı Devleti’nin hizmetine girmeyi düşündü. Unutulan şöhretini İstanbul’da tazelemeyi amaçlıyordu. Fransa’yı idare eden Selameti Umumiye Komitesi’ne bir mektupla başvuruda bulundu. Mektupta kahraman Osmanlı Ordusu’na harp sanatını öğreteceğini söylüyor, meziyetlerini sayıyor ve ‘Bonapart Türkiye’ye gitmek istemektedir’ diyordu.
Fransız Kontu’na iki tuğlu paşalık
1729 yılında Bosna’ya gelerek Osmanlı Devleti’ne sığınmak isteyen Kont de Bonnuval da Osmanlı’nın ilk Fransa sefirlerinden Said Efendi’nin aracılığı ile kabul edilmiş ve kendisi üç tuğlu paşalık istemiş, ancak kendisine iki tuğlu paşalık verilerek, Osmanlı Devleti’nin hizmetine alınmıştı. Maceraperest Fransız Kontu, İstanbul’da humbaracı sınıfının komutanlığına getirildi. Humbara (Hum-i pare), el bombalarına benzer küçük el toplarıydı ve o zaman, kılıç ve tüfeğe karşı Avrupa ordularında etken olarak kullanılıyordu.
Kont de Bonnuval, humbara yapımı ve atımının yanısıra askeri yürüyüş ve talimlerde de batı örneğini yerleştirmek istedi. Bu arada din değiştirerek ‘Ahmet Paşa’ adını aldı. Tarihe de ‘Humbaracı Ahmed Paşa’ olarak geçti. Onun bu şöhreti Fransa’da kısa zamanda yayıldı ve Papas Makarni Daglis, Kont Ramsey, Marki Dornev ve Dervi gibi Fransızlar da gelerek onun 300 kişilik humbaracı alayında subay oldu. Ahmet Paşa’nın oğlu Kont Latur da din değiştirerek ‘Süleyman Paşa’ adını aldı.
Adı Ahmet olabilirdi
Selameti Umumiye Komitesi, Napolyon’un bu talebini kabul etmedi. Aslında ondan kendisi yararlanmak istedi. Bir müddet sonra tekrar faal orduya alındı. Kısa bir sürede yeniden zirveye yükselmeye 1796’da İtalya Orduları Başkomutanı olmuştu. Bu arada Vikont Boharn’ın dul eşi Josefin ile evlendi. Eğer Napolyon’un müracaatı kabul edilseydi, hem bizim hem Fransızların hatta dünya tarihi başka türlü seyredebilirdi. Belki Napolyon İstanbul’da Müslüman olur, Ahmet veya Mustafa ismini alır, bugün de Türkleri istemeyen Nicolas Sarkozy’e ‘Yeni Napolyon’ da denmezdi. Napolyon’un Osmanlılara ilgisi ve yakınlığı imparatorluğunu ilan ettikten sonra da sürdü. 1805’te III. Selim’e yazdığı mektubu da oldukça meşhurdur. Bu mektuba bir başka yazıda değinebiliriz.
Burak ARTUNER-Geçmişteki BUGÜN
link to geocities.com
Napolyon Bonapart Müslüman mıydı?
Fransız tarihinde derin izler bırakan Napolyon, aslında Korsikalı bir İtalyan’dır. Babası Charles Bonaparte önceleri Fransızlara karşı direnir ama rüzgârın sert estiğini hissedince kraldan ziyade kralcı kesilir. Eşi dostu dipçiklenip, süngülenirken sistemin nimetlerinden sebeplenmeye bakar. O yıllarda Fransızlar, Korsikalılara köpek muammelesi yaparlar ama baba Bonaparte sistemle uzlaşan bir dönek olduğu için ona farklı davranırlar. Nitekim oğullarının Fransa’da öğrenim görmesi gibi bir talebi “münasip” bulurlar.
Napolyon, ağabeyi Joseph ile berâber Auton’da koleje başlar. Her ne kadar bu ülkede kendini yabancı gibi hissetse de dümensucu babası ellerinden tutar. İtalyan asıllı olmalarına rağmen askeri okula alınırlar.
Napolyon’un başarılı bir öğrenci olduğu söylenemez Brienne Akademisini ancak 42’ncilikle bitirebilir ki, zaten talebe sayısı 50 dir. Buna rağmen enerjiktir, inatçıdır, hırslıdır. Hele üniformayı giyince dünyanın etrafında döndüğünü sanır. Topçu Teğmeni rütbesi ile La Frere alayına tâyin edilince bol bol kitap okur ve aynanın karşısına geçip hamasi nutuklar atar.
O yıllarda Fransız ihtilali henüz yapılmış ve demokrasinin gereği olarak iki farklı parti ortaya çıkmıştır. Napolyon babası gibi yelkenini rüzgâra açar ve güçlülerin (Jakobinlerin) safında yer alır. Evet ülkede ihtilalcilerin borusu öter ama sağda solda hâlâ kralcılar vardır.
“Muhteris General”
Napolyon zaman zaman görevden alınıp aç biilaç dolansa da Marsilya’da âsileri dağıtınca ünü yayılır. Aynı yıl, İngilizlerin elinde bulunan Toulon Kalesini alır ve genç yaşta general yapılır. İşte tam o günlerde giyotine gönderilen General Alexandre’nin dul karısı Josephine ile adı çıkar. Öyle ya da böyle, Fransa’da hakkında konuşulur olmak insanın önünü açar. Onu İtalya seferi gibi önemli bir işe atarlar.
Napolyon, İtalya’da kendi ırkdaşlarını kırmaktan kaçınmaz. Montenotto, Dego, Millesimo ve Mondavi savaşlarını kazanarak Milano’yu işgal eder veTorino üstüne yürür. Kral ve Papa anlaşma isteyince mütareke yapar. Sonra kimseye sormadan Avusturya’ya saldırır, Viyana’yı sıkıştırır. Avusturyalılar masaya oturmak için yalvar yakar olurlar.
Napolyon bu sefer ile Fransa’ya bir Belçika kazandırıp, Venedik’te hisse sahibi yapar. Şöhreti arttıkça siyasete oynar. Ona göre politikada vefa olmaz ve kazanmak isteyen, düşene vurmalıdır. Bunun için durup durup kralcılara sataşır ve itibar kazanır.
O yıllarda Fransa İngiltere çekişmesi doruktadır. Paris Hükümeti, İngiltere seferinin planlarını yaparken, Napolyon Britanya’nın Hindistan ile olan bağını kesmeyi teklif eder. Bunun tek yolu vardır: “Mısır’a saldırmak!” Yöneticiler bu teklifi mâkul bulurlar, Napolyon da İskenderiye’den girer Nil vadisinden çıkar. Ancak İngiliz Amiralı Nelson, Ebûkir’de Fransız donanmasını yakınca Mısır’da mahsur kalırlar. Kaldı ki Osmanlıların saldırı hazırlığı yaptığını duyarlar.
“Bir Cezzar yeter”
Napolyon her seferinde olduğu gibi yine hızlı davranır. Ansızın Suriye’ye yürür, Akka’yı kuşatır. Ancak Cezzâr Ahmed Paşa ona bir avuç mücahitle dayanır. Fransız ordusu sadece savaşta kırılmaz. Yiyecek bulmakta da zorlanır ve vebâ salgınına uğrar. Akka Kuşatmasının ikinci ayında askerlerinin yarısını kaybederek çekilmek zorunda kalır.
Napolyon “Ah Cezzar, sen beni Doğunun İmparatorluğundan ettin” diyerek cihangirlik hayallerini erteler. Bu hezîmetinin verdiği kızgınlıkla elinde bulunan dört bin Türk’ü katleder.
O günlerde Fransa’da bir iktidar boşluğu vardır ve Jakobinler eli kılıç tutan bir direktör aramaktadırlar. Bunu duyan Napolyon gizlice Mısır’dan ayrılır. Kasım 1799 darbesiyle Direktuar idâresini dağıtarak, üç konsüllü bir hükümet kurar ve kendini on yıllığına yönetici yapar. Napolyon’un kalıcı olmak için kadrolaşması gerektiğinin farkındadır. Bu yüzden ilk işi askeri akademiler ve politika okulları açmak olur. Emniyete kendi adamlarını atar ve dediğini ikiletmeyen hakimlerin önü-nü açar. Hazır alkışlayanı çok iken halk oylaması yaptırır ve ömür boyu yönetici olma hakkını eline alır.
“Kontenjan İmparatoru”
Napolyon her istediğini alabilecek kadar güçlü olduğunu fark edince İmparatorluğunu ilan eder ve kararını bir başka halk oylaması ile perçinler. Napolyon çok dindar olmadığı (hatta hiç dindar olmadığı) halde tacını papanın elinden giyer ve Roma kartalını bayrak edinir.
Yeni İmparator iç siyaseti kolay yönlendirir, rakiplerini “Cumhuriyet düşmanları” diye yaftalar, kralcıları tek tek yakalayıp giyotine yollar. Ama dış siyaset netamelidir, mesela denizlere hakim olan İngilizlerle baş etmek kolay değildir. Britanyalıları bir başka denizci milletin (İspanyolların) desteği ile dize getirmeyi plan-lar ama Trafalgar Savaşında yenilir. Gelgelelim karada kartal kesilir, Avusturya Rusya ordularını dağıtır, Almanya’nın neredeyse tamamını ele geçirir. Ardından Ruslarla anlaşıp, İngiliz mallarına karşı bir boykot başlatır. Güya malları limanlarda kalınca, işçiler ayağa kalkacak, hükümet sallanacaktır. Ancak Portekizliler ablukayı deler, planı berbat ederler. Bunun üzerine Napolyon Lizbon’u işgal eder. Hazır oralara kadar gitmişken Madritlileri de rencide eder, gereksiz yere kan döker. Ancak zulüm payidar olmaz, “var mı benden güçlüsü” dediği günlerde işler tersine döner…
Napolyon, İmparatorluğu kolay ele geçirir ama bırakası değildir. Evet ölesiye imparatordur ama yetmez, Fransa’yı ondan sonra da Napolyonlar yönetmelidir. Karısı Josephin zekidir, güzeldir ama çocuğu olmaz. Mevzu saltanat olunca Napolyon’un gözü onu bile görmez ve kapıyı gösteriverir. Ardından Avusturya imparatorunun kızı Marie Louise ile evlenir. Şimdi her zamankinden daha güçlüdür ve Rus Çarına bir ders vermenin zamanı gelmiştir. Napolyon yarım milyonluk bir ordu ile Moskova’ya girer ve şehri talan eder. Lakin dönüş yollarında Ruslar bir vurur, soğuk bin… Askerlerinin beşte dördü bozkırda kalınca Avrupalılar fırsatı kaçırmaz. Prusya’nın başını çektiği kuvvetler onu Leipzig’de sıkıştırır, intikamlarını alırlar. Dahası kol kola girip Paris kapılarına dayanırlar.
Başkentin bürokratları ittifak kuvvetleriyle görüşmeler yapar, “biricik İmparatorlarını” Elbe adasına sürgüne yollarlar. Fakat Fransızlar zafer sarhoşluğundan uyanabilmiş değildir, hâlâ biraraya geldiler mi Napolyon’lu günlerden konuşurlar. İşaretleri alan Napolyon gizlice Fransa’ya çıkar, onu tezahüratla karşılar, çılgınca alkışlarlar. Napolyon’un dönüşü muhteşem olur. O müthiş bir hatiptir, öyle ki kendini tevkife gelen askerleri bile peşine takar. Yeniden koltuğuna oturur ve sil baştan asker toplayıp meydanlara koşar.
Prusyalıları kolay yener ve yollar Waterloo’ya çıkar…
“Son viraj…”
Bilirsiniz İngilizler küçük ayrıntıları dikkate alırlar. Hele savaş öncesi ince eleyip sık dokur, kılı kırk yararlar. O gün de dönmekte olan havayı gözden kaçırmazlar. Riskli olmasına rağmen topları yerleştirir, askerleri mevziye sokarlar. Napolyon, İngiliz toplarının yerini bilmenin rahatlığıyla meydana çıkar, elini göğsüne sokup zafer nutku hazırlamaya başlar. Lâkin hava birden kararır ve sağanak yağmur başlar. Bırakın topları, süvariler bile çamura saplanırlar. İngilizler balçıkta debelenen Fransızları kolay avlarlar. Yani Napolyon yeni mezun bir teğmenin yapmayacağı hataları yapar.
Bakın şu Allah’ın (Celle Celalüh) işine ki Napolyon’u Waterloo’da yenen sadece Wellington’un ordusu değil, Endonezya’da patlayan Tambora volkanıdır. 1815 Nisanında faaliyete geçen yanardağın külleri Avrupa üzerine yayılmış kıtayı karartmıştır. O yıl beklenmedik fırtınalar umulmadık, yağışlar yaşanır ki işte bunlardan biri Napolyon gibi bir efsaneyi yıkar.
Neyse… Napolyon istese pekâlâ Paris halkını silahlandırabilir ama bu hareketten bir halk iktidarı çıkar ki, imparatorumuzun hesabına uymaz. İngilizler onu tam Amerika’ya kaçacakken yakalar, William Balcombe adlı bir lordun malikanesine kapatırlar. Görünüşe bakılırsa burada keyfi yerindedir. Geç kalkar, muhteşem bir kahvaltı yapar, kitap okur ve sıkılasıya kağıt oynar.
“İngiliz İngiliz’dir…”
Fakat 20 yıldır dünyayı kasıp kavuran İmparator bu monoton hayattan tez bıkar. Belki kaçabilse Fransız halkı onu yeniden bağrına basar ama İngiliz İngilizdir, işini ihtimale bırakmaz. Onu ufak ufak zehirler, çaktırmadan mezara yollarlar.
Resmi rapora bakarsanız ölüm sebebi mide kanseridir, ancak hakikat 140 yıl sonra açığa çıkar.
Smith ve Forshufwood adlı doktorlar dünya müzelerini arar tarar Napolyon’un bir tutam saçını bulurlar. Söz konusu saçta normalin 13 katı arsenik vardır.
Napolyon’un karşı taraftan katlettiklerini hesaplamak zordur, ancak bu hengamede 500 bin Fransız askeri de ölür ki kadınlar dul çocuklar yetim kalır. Bu dönemde Fransa’da sadece silah sanayii gelişir, köyler çöker, tarım batar, şehirler göç alır ve memleketin şirazesi çıkar. Napolyon maceraları keyifle dinlenen bir hikâye olur o kadar.
Napolyon kimilerine göre “zalim”, kimilerine göre “kurtarıcı”dır. Onun “kanun yapıcı”mı yoksa “kanun kaçağı”mı olduğu hâlâ tartışılır ancak “zeki” ve “maceracı” olduğunda ittifak vardır.
“Kurtuluş İslâm’da”
Mâlum, Fransız İhtilali doymak bilmeyen asillerle, milletin kanını emen papazlara karşı yapılır. İhtilalcilerin yanında olduğunu düşünürseniz Napolyon’un kiliseye mesafeli durması normaldir, ancak o Allah’a yürekten inanır. Mısır seferinde Salih Müslümanlarla tanışır ve tesirlerinde kalır, hatta bir ara Müslüman olmayı programına alır.
İşte “Bonaparte et İslâm” isimli eserden Napolyon’un fikirleri:
“Allah’ın varlığını ve birliğini, Mûsâ kendi milletine, İsâ Romalılara, fakat Muhammed bütün dünyâya bildirdi. Halbuki Arabistan tamâmıyla puta tapar olmuştu. Muhammed, bize kendisinden evvel gelen peygamberlerin, İbrâhim’in, İsmâil’in, Mûsâ’nın ve İsâ’nın Allah’ını tanıttı. O yıllarda Aryenler hakikî Hiristiyanlığı bozarak, ‘Allah’ın oğlu’, ‘Rûhulkudüs’ gibi, anlaşılmaz dogmaları yayıyor, şarkın huzurunu kaçırıyorlardı. Muhammed insanlara doğru yolu gösterdi. Yalnız bir tek Allah olduğunu, babası ve oğlu bulunmadığını, birkaç Allah’a tapmanın putperestlikten kalan saçma bir âdet olduğunu anlattı.”
Ve Napolyon hedefini açıklar: “Öyle sanıyorum ki, yakında bütün dünyânın aklı başında, insanlarını biraraya toplayarak bir hükümet kuracak ve bu hükümeti “Kur’ân’da yazılı esaslara göre” yönetme imkânı bulacağım. Ben bu esasların doğruluğuna inanıyorum, insanları bahtiyar görmek isteyen benim gibi inansın!”
http://www.saatlimaarif.com
link to geocities.com
NAPOLEON
Tarihe askerî dâhî, aynı zamanda bir devlet adamı olarak geçen Fransa imparatoru birinci Napoléon (Napolyon) (1769-1821) Mısra girdiği 1212 [m. 1798] senesinde, İslâmiyetin büyüklüğüne, doğruluğuna hayrân kalmış, hattâ bir aralık müslüman olmayı bile düşünmüştü. [Napolyon, 1237 [m. 1821] de öldü. ] Aşağıdaki satırlar Cherfilsin, (Bonaparte et İslâm)ismindeki eserinden aynen alınmıştır:
(Napoléon şöyle diyordu:
Allahü teâlânın varlığını ve birliğini, Mûsâ aleyhisselâm kendi milletine, Îsâ aleyhisselâm kendi ümmetine, fakat Muhammed aleyhisselâm bütün dünyaya bildirdi. Arabistân tamamiyle putperest olmuştu. Îsâ aleyhisselâmdan altı asır sonra, Muhammed aleyhisselâm kendisinden evvel gelmiş olan İbrâhîm, İsmâ’îl, Mûsâ ve Îsâ aleyhimüsselâmın bildirdikleri Allahü teâlâyı arablara tanıttı. Arabların yanına sokulan Aryenler [yâni Aryüse tâbi olan hıristiyanlar] ve hakîkî Îsâ dînini bozarak onlara üç tanrı, yâni Allah, Allahın oğlu, Ruh-ul-kuds gibi, kimsenin anlıyamıyacağı akîdeleri yaymaya çalışanlar, şarkın sulh ve huzurunu tamamen bozuyorlardı. Muhammed aleyhisselâm onlara doğru yolu gösterdi, arablara Allahü teâlânın bir olduğunu, Onun ne babası, ne de oğlu bulunmadığını, böyle birkaç Allaha tapmanın puta tapmaktan kalan saçma bir âdet olduğunu anlattı. )
Kitabın başka bir yerinde Napoléonun, (Öyle zannediyorum ki, yakında bütün dünyanın aklı başında kültürlü insanlarını biraraya toplayarak bir hükûmet kurmak ve bu hükûmeti [Kur’anda yazılı olan esaslara göre] idare etmek imkânını bulacağım. Ancak Kur’anda yazılı olan esasların doğruluğuna inanıyorum. Bunlar, insanları bahtiyârlığa götürecektir) sözleri yazılıdır.
bizimsahife.org
link to geocities.com
Üçüncü Selim Istanbul’da doğdu. Sarayda çok güzel bir Şekilde yetiştirildi. Edebiyata ve güzel yazı yazmaya çok meraklı idi. Yazmış oldugu hat ve levhalardan bazıları cami ve türbelerde asılmıştır.Arapça ve Farsça lisanlarına fevkalade vakıftı. Çok merhametli ve nazik tabiatlı idi. Devrinde olan mühim hadiseler :1791’de Awsturya ile Zistovi, 1792’de de Rusya ile Yaş anlaşması yapıld ı. 1793’de Nizam-i Cedid askeri teşkilât kuruldu. 1798’de Napolyon’un Mısır’a saldırmasıyla, Fransa ile savaş başladı. 1799’da Rusya ve Ingiltere ile ittifak yapıldı. Napolyon’a karşı meşhur Akka müdafaası yapıldı. Cezzar Ahmed Pasa Mısır’da Fransızlara boyun eğdirdi. Bazı iddialara göre Napolyon bu devirde müslüman oldu. 1801’de Fransizlar Mısır’ı mecburen boşalttılar. 1802’de Fransa ile Paris Anlaşmasi yapıldı. Aynı senelerde Arabistan’da (Vehhabilik)isimli bâtıl mezhebin faaliyetleri görüldü. Vehhabiler üç ay müddetle Mekke’yi ve Medine’yi işgal ettiler. Bütün mübarek sahsiyetlerin kabirlerine hakarette bulundular, yakıp yıktılar.1806’da Sırp ihtilâli oldu ve Ruslarla savaş başladı. 1807’de Kabakçı ihtilâli oldu. Bu ihtilâlle Üçüncü Selim tahttan indirildi. Bir sene sonra da 46 yaşında iken şehid edildi. Telgraf ve Litografya bu devirde icad edilmistir. Çocuğu yoktu.
link to geocities.com
Short Biography of Napoleon Bonaparte
Although France was left in an economic state similar to before his rule, Napoleon Bonaparte was a revered military genius and rose in rank to become Emperor of France and King of Italy. The Little Corporal, as he was known, was to have great might in all his endeavors and has become one of the most studied personages of the 18 th and 19 th centuries.
Young Napoleon was born in Corsica. During his military training in France and while serving as a lieutenant and captain in their forces, he often returned to Corsica to be with family and friends. At the age of 16, while Napoleon was in France training, his father died of cancer and Napoleon became the family’s caretaker. Napoleon and his family fled to Corsica to live in France when Paoli came to power and declared his rule a dictatorship over the island – and thereafter declared independence from France.
Napoleon Bonaparte climbed rank quickly in the armed forces due to his familial connections and his uncanny military knowledge, which he gained through dedicated reading. He also was influenced by the writings of Voltaire and did not practice much in the way of religion. Although he was a Roman Catholic, he often thought about becoming a Muslim after visiting Egypt.
When a riot formed in Paris, in hopes of stopping a national convention, Bonaparte was reinstated to second in command and took care of the situation – by shooting those who began marching on the capital. With his actions, he was said to have alone saved the newly found government of France and was quickly appointed the commander of the Army of the Interior. The new government was known as the Directory. With his new command, he led France to several military triumphs in Austria, Italy, the French colonies, and the Alps.
Napoleon was away from Paris for long periods due to battles and victories. In his absence, the Royalists began gaining power. In order for them not take over, Napoleon proclaimed himself dictator of France and had the full support of the military. When he first took power, peace was restored for a time. However, during these peaceful times, Napoleon carried on his attempts at imperialism, which made Great Britain nervous. The two countries went to war and finding no peace, Napoleon attempted to gather allies and form blockades on British goods.
Napoleon made numerous enemies and became an unpopular subject among other governments. He was removed from power and forced to reside on Elba Island. He soon returned to France and gathered peasants and armies who believed in his cause. When an American attack seemed imminent, he was forced in exile on St. Helena, where he led an easy life and would eventually die due to disease.
link to geocities.com
France Pays Homage to Islam Doktora tezi
From the desk of Elaib Harvey on Tue, 2006-01-10 17:38
Who was the first man to claim that the “French are also sincere Muslims”? Who attempted to bring forth the Arabs to rise up in harmony with the French to aid the French in their opposition to the Anglo-Saxons? No not de Villepin, and his lachrymose prose but his great hero, Napoleon Bonaparte.
In an extended doctoral thesis that became a book, “Edge of Empire, Conquest and Collecting on the Eastern Frontiers of the British Empire, 1750-1850” published last Summer, Maya Jasanoff, now assistant professor of British history at the University of Virginia, brings us to the attention of the behavior of Napoleon when he set out to conquer Egypt.
When Richard Gott, as always obsessively anti-American, reviewed the book in The Guardian last August he regretted that Britain had not been defeated by Napoleon because “Britain was largely engaged […] in what was essentially a ‘counter-revolutionary’ war against Jacobinism. In fighting against France, the country that had launched the Declaration of the Rights of Man, the British were laying the groundwork for a permanently counter-revolutionary empire that would keep those rights low on the agenda.”
It must first be remembered that Napoleon’s purposes in attacking Egypt were to strangle Britain’s commerce and thus facilitate the invasion of England. Indeed when his troops left Toulon on France’s Mediterranean coast he called them “one of the wings of the army of [against] Angleterre.”
Having overthrown the conquered Malta and thrown out the Knights who had guarded it against all comers (particularly non Christian all comers) for the previous 500 years he set sail on his flagship the L’Orient. This ship, that was soon to be turned into flaming matchsticks by Admiral Nelson at the Battle of the Nile, housed what was to become Egypt’s first Arabic printing press. The first document to be printed on it was to become known as Napoleon’s “Proclamation to the Egyptians.” These are extracts translated from the contemporary Egyptian historian Abd al-Rahman al-Jabarti by Dr Saladin Boustany, now director of the Al Arab publishing house in Cairo.
“O Egyptians! You have been told that I have come to this land with the intention of eradicating you religion. But that is a clear lie; do not believe it […]. I […] worship God, glory be to him, and respect his prophet and the great Quran […] O you shaykhs, judges, imams, jurbaiyya, and leading men of the country that the French are also sincere Muslims.”
In evidence for this sincerity Napoleon goes on,
“[The French] entered Rome and destroyed the throne of the Pope, who had always urged Christians to combat Islam. Then they marched to Malta, whence they expelled the knights, who claimed that God, exalted is He, sought of them that they fight the Muslims […]”
According to another eyewitness Napoleon topped and tailed the proclamation with the immortal and significant phrase, “God is great and Mohammed is his prophet.” According to Islam to say that, is to become a Muslim. In their eyes he was converting to Islam by that very proclamation, and by the tone of the proclamation he was doing it for the whole of France. Indeed one of his generals, Jacques ‘Abdallah’ Menou did convert and Bonaparte promised the conversion of the entire army (with the provisos that they were to be allowed to continue drinking wine and could keep their foreskins). None of this, however, convinced the Caliph in Constantinople or many locals who launched a Fatwa against the French.
Napoleon no doubt thought that he was very clever, trying to bring the Muslim world out in opposition to the British, but first his defeat of the Egyptians, then his pandering to them is seen across the Muslim world as the spark that lit the first stirrings of Pan-Arab nationalism and the growth of militant Islam.
One last thing. As all this was happening it is reported that a holy man was wandering around the streets of Cairo who claimed a vision in which Mohammed met up with Destiny. Mohammed was raging that the French were all over Egypt, but Destiny was able to calm him: “Console yourself,” Destiny said, “I have decided that these conquerors will become Muslims.” Apparently, she has kept her word.
brusselsjournal.com/node/657
link to geocities.com
Bonaparte’s Letter to the Pasha of Egypt
Napolyon, Fransızların girdikleri her köy ve kasabada Arapça afişler astırmış ve okuma bilenlerin de bilmeyenlere anlatacağını umarak şunu yazdırmış:
Ey Mısır halkı! Ben buraya sizin haklarınızı korumak ve o hakları ihlâl edenleri cezalandırmak için geldim. Allah’a, O’nun Peygamberine ve Kur’an’a olan saygım Memlûklerinkinden fazladır. Biz tüm gerçek müslümanların dostuyuz. Müslümanlara karşı savaş açılmasını isteyen Papa’yı dahi mahvetmedik mi? Yüzyıllar boyunca, Allah razı olsun, Padişah hazretleri ile dost ve onun düşmanlarıya düşman olmadık mı? Herkes “padişahım çok yaşa!” diye bağırsın ve onun müttefiki olan Fransız ordusu da çok yaşasın! Memlûklere lânet olsun ve halka mutluluk gelsin!”
From A Selection from the Letters and Despatches of the First Napoleon. With Explanatory Notes By Denis Arthur Bingham. (London: Chapman and Hall, Ltd., 1884), pp. 213-215. Comments below between the text of the letters is by Bingham.
Bonaparte, on taking the port city of Alexandria, represented himself to the Ottoman viceroy or “Pasha” of Egypt, Ebu Bekir Pasha, as a ‘friend of the Ottoman sultan,’ and maintained that he had come to rescue the governor from the rebellious Georgian Beys or slave-soldier commanders, such as Ibrahim. He also implied that he was pro-Muslim and had fought the enemies of the Muslims, whether the Pope in Rome or the Knights of St. John in Malta. He would go on to allege that French Deism, in being monotheistic, was a sort of Islam. These fantastic assertions completely failed in their purpose, since the Ottomans may have been weak but were no fools.
Bingham:
In a letter to the Pasha of Egypt Bonaparte explained his presence. He had come to deliver him from the Beys. “You have no doubt been informed,” he added,”that I have no intention of doing anything opposed to the Koran or the Sultan. You are aware that the French nation is the sole ally which the Sultan has in Europe. Come therefore to me, and curse the impious race of the Beys.”
In a proclamation dated “14th Messidor, Year VI. (2nd July, 1798), 18th of the month of Muharrem, year of the Hegira 1213,” Bonaparte, after dwelling on the baneful effects of Mameluke rule, added :— “Did we not destroy the Pope, who said it was necessary to wage war against the Moslems ? Have we not destroyed the Knights of Malta, because those madmen believed that God desired war with the Moslems ? Have we not for centuries been the friends of the Grand Signor [Ottoman Sultan] (may God accomplish his desires!) and the enemy of his enemies?”
( Napolyon Müslümanlara savaş açan PAPA’yı mahvetmedim mi? Müslümanlara savaş açan Malta şövalyelerini mahvetmedim mi? Yüzyıllardır büyük Osmanlı Sultanının dostu değil miydik? Onun düşmanlarının düşmanı değil miydik? diyor mektubunda)
Note that upon taking the capital of Valetta, Bonaparte freed the Muslim prisoners taken by the Knights during their piracy expeditions to North Africa. This move was part of his diplomacy and propaganda with the Muslim world, and the freed Muslims would be useful to him in Egypt..
Before landing at Alexandria he [Gen. Bonaparte] issued the following proclamation:
“Soldiers ! You are about to undertake a conquest the effects of which will be incalculable on civilisation and the commercial world. ”
“You will deal England the surest and most sensible blow while waiting to kill her outright. ”
“We shall make some fatiguing marches; we shall fight several battles; we shall succeed in all our enterprises; the fates are for us. ”
“The Mameluke Beys, who exclusively favour English commerce, who have ill-treated our merchants, and who tyrannise over the inhabitants of the Nile, a few days after our arrival will have ceased to exist. ”
“The people amongst whom we are going to live are Mohammedans ; the first article of their faith is ‘There is no God but God, and [Muhammad] is his prophet.’ Do not contradict them. Deal with them as we dealt with the Jews and with the Italians. Respect their muftis and their imaums, as you respected rabbis and bishops.”
“Show for the ceremonies prescribed by the Koran, and for the mosques, the same toleration you have always shown for convents, for synagogues, for the religion of Moses and that of Jesus Christ. ”
“The Roman legions protected all religions. You will find customs here different from those of Europe: you must habituate yourselves to them.”
“The people here treat their wives differently from us; but in all countries the man who commits rape is a monster.”
“Pillage only enriches a few men. It dishonours us; it destroys our resources; it renders the people hostile when it is necessary to make them friendly.”
“The first town we shall enter was built by Alexander. We shall find at each step souvenirs worthy of exciting the emulation of Frenchmen.”
BONAPARTE. ‘
Napolyon genç subayken
Parise giderseniz Türk ve müslüman atamızın kabrini ziyaret edip bir fatiha okumayı unutmayın! :))
Bonaparte shared Voltaire’s belief that the people needed a religion. Personally, he was indifferent to religion: in Egypt he had said that he wanted to become a Muslim. Yet he considered that religious peace had to be restored to France. As early as 1796, when he was concluding the armistice in Italy with Pope Pius VI, he had tried to persuade the Pope to retract his briefs against the French priests who had accepted the Civil Constitution of the Clergy, which in practice nationalized the church. Pius VII, who succeeded Pius VI in March 1800, was more accommodating than his predecessor, and ten months after negotiations were opened with him a concordat was signed reconciling the church and the Revolution. The Pope recognized the French Republic and called for the resignation of all former bishops; new prelates were to be designated by the First Consul and instituted by the Pope; and the sale of the property of the clergy was officially recognized by Rome. The concordat, in fact, admitted freedom of worship and the lay character of the state.
fortunecity.com
link to geocities.com
Bonaparte’s approach to religion
Napoleon’s conciliatory approach to Islam is well documented. He is known to have admired the Mohammed – he even learned off by heart several suras of the Koran. His relationship with Christianity being one of a practical statesman – religion was useful as long as it was comforting to society, but dangerous if it lead to fanaticism. And his frank disbelief in the Trinity caused him to adopt monotheistic attitude, obviously not a million miles from Islam.
link to napoleon.org
link to geocities.com
Napolyon Müslümanlığını açıklıyor.
link to youtube.com
Napolyon hakkında yazılan 2 kitapta Napolyon’un müslüman olduğu ve Ali adını aldığı yanındaki bir Generalin de müslüman olup Abdullah ismini aldığı ve bir Mısırlı kadınla evlenip Mısırda kaldığı anlatılıyor.
Napoleon Bonaparte embraced Islam?
England’s foe for many years has been France. The legacy remains as seen in the Capital of England, London, where monuments dedicated to defeats over France, are evident. The defeats have been most significant against that of when France was being ruled by Napoleon Bonaparte. (Nelson’s Column, Trafelgar Square, Waterloo Station to name but a few.)
Yet, history is seldom seen in the truthful light, and is nearly always partial to the ‘winning side’ – in whose hand the pen remains, long after both the battle and the war have been won. Yet, recent discoveries have seemed to suggest some interesting facts about Napoleon and his religious beliefs.
In the book, ‘Satanic Voices – Ancient and Modern’ by David M. Pidcock, (1992 ISBN: 1-81012-03-1), it states on page 61, that the then official French Newspaper, Le Moniteur, carried the accounts of his conversion to Islam, in 1798 C.E.
It mentions his new Muslim name, which was ‘Aly (Ali) Napoleon Bonaparte’. He commends the conversion of his General Jacques Menou, who became known as General ‘Abdullah-Jacques Menou’, who later married an Egyptian, Sitti Zoubeida – who was descended from the line of the Prophet Muhammad (on whom be peace).
Napoleon did recognise the superiority of the Islamic (Shari’ah) Law – and did attempt to implement this in his Empire. Most of this, as one can imagine, has been removed/replaced by modern-day secular laws in France and other parts of Europe, but some aspects of the Islamic (Shari’ah) Law do currently exist in French constitution as the basis for some of their laws from the Code Napoleone. One publicised case was that of the fatal car accident with Diana, Princess of Wales, and Dodi Al-Fayed. “The photographers were charged with an old part of the French Jurisprudence, for ‘not helping at the scene of an accident’- which is taken from the Shari’ah Law of Imam Malik.” (David M. Pidcock, 1998 C.E.)
Further detailed accounts of this can be found in the book ‘Napoleon And Islam’ by C. Cherfils. ISBN: 967-61-0898-7
media.isnet.org/off/Islam/New/napoleon.html
link to geocities.com
CODE NAPOLEONE – FRANSIZ HUKUKU İSLAMDAN ALINMA!
3-Fransız hukukunun yüzde doksan beşi İslamiyet’ten alınmadır. (Aile hukuku hariç) 1804 tarihli Fransız Medeni kanunu ‘Code Civil’ veya ‘Code Napolyon’ olarak bilinir. Kuran’ın fıtri yapısını tanıdıktan sonra Napolyon kendi isteği ile İbrahimi bir din olan İslamiyet’i kabul ettiği bazı tarihlerde yazılıdır. (Bu iddianın tabiî ki doğruluğu tartışılır olmasına rağmen o dönemde adına Mısırda hutbe okutulmuş ve Ali adını almıştır. Konumuz bu zatın Müslüman olup olmaması değildir.) Bu durum 1798 yılının ikinci yarısında olmuştur.
O dönemde İmam-ı Malik’in Muvatta isimli eserinin Fransızcaya tercüme edilmesini ve tüm imparatorluğa uygulanmasını istemiştir. Napolyon Kanunu kaynağını tamamen İslam’dan aldığı için Avrupa Hukukunu İslamiyet’e borçludur.
cevaplar.org/index.php?khide=…link to cevaplar.org
link to geocities.com
napoleon bonaparte
josepine nin erkeki
(celest, 18.05.2000 13:17)
(bkz: napolyon)
(set, 20.03.2001 03:22)
cüce fransız…
(heatmiser, 13.06.2001 11:01)
karizmatik $apkasi olan fransiz
(winsome, 23.06.2001 11:07)
adina acilan basligin ilk entrisinin “tommix in siyah kisraginin ismi” oldugunu gorunce, duyunca, hissedince (oluler nasıl haber aliyosa onu yapinca) mezarinda donecek olan kişi 🙂
(plainwalker, 13.07.2001 15:16)
(bkz: josephine)
(dreamer, 25.09.2001 13:49)
time bandits’te bulunan tarihi karakter, boyu çok çok kısaymış
(manchurian, 15.01.2002 22:26)
yurttaş kane havasında gezinen napoleon tacını papanın elinden alarak kendisi takıyor, napoleon hiçbir zaman ne yaptığını bilen biri olmadı. osmanlı padişahının ordusunda paşa olmayı istedi. sonra fransız devriminin önderliğini yeğledi. sonra yeniden saray özlemlerine geri döndü. sonunda waterloo’da yenildikten sonra elbe adasında şişman bir sürgün olarak öldü..
(boyle buyurdu zerdust, 04.02.2002 22:16)
bir savas yenilgisinden sonra, cok fazla asker kaybi olduguna dair yapilan elestirilere, “merak etmeyin, bir paris gecesi arayi kapatmaya yeterli olacaktir” diye cevap vermis insan. (bkz: buyuk insanlarin dumur eden laflari)
(gandy phoebus, 13.03.2002 14:44)
efenim söylentilere göre bu adamın kiraz tarlaları varmış. o nedenle napolyon kirazı denen olay literatürde ve sözlükte varlığını göstermiş..
(daphne, 07.05.2002 15:00)
bu şahsiyetin “bu ne part” adında dehşetengiz bir senfonik rak parçası da vardır.
(daphne, 07.05.2002 15:03)
pigme olmasi yuzunden daima kendisini daha uzun gosterdigini du$undugu bir stilde oturan ve en azindan oldukten sonra insanlarin onunde egilmesini saglamak icin mezarini oldukca derin kazdiran fransiz komutani.*
(biskuvi, 19.05.2002 21:59)
italyan asıllı korsikalıdır. hatta gençliğinde korsika ayrılıkçı hareketi içinde de bir süre bulunmuş fakat başa geçemediği için ayrılıp fransa’ya geçmiş, ordu içinde yükselerek korsika olmadı fransa olsun hesabı hedef büyütmüş ve sonunda fransa’nın başına geçmiştir. daha sonra korsika ayrılıkçı hareketini biçmiştir. gençliğinde bir dönem içlerinde bulunduğu için yapılanmalarını liderlerini ve planları biliyor olması kendisi için bir avantaj olmuştur.
(avasas, 19.05.2002 22:24)
çok akıllı bir attır kendisi, öyle ki nasil oluyorsa tommiks’in altindaki atin vurulacaği maceralari anliyor, o maceralarda marmara hastanesinden rapor almak suretiyle vurulup sucuk olmaktan kurtuluyordu…. içgüdüleri tebrik edilesi bir hayvandir yani…
(portakal, 22.05.2002 00:20)
kadınlar hakkında da absürd şeyler demişti kendisi ama çok eskidendi hatırlayamıyorum.
(felis, 22.05.2002 00:22)
bazı çizgi filmlerde* delilerin kendilerinin o olduğunu sandıkları kişi.
(amelie, 25.05.2002 12:35 ~ 12:36)
monte cristoyu izledikten sonra tam bir devlet adami oldugunu dusundugum sahsiyet..
(odalisque, 01.07.2002 01:02 ~ 01:04)
napoleon’la ilgili bir diger anekdot da soyledir:
bir tur cuce* olan napoleon’la askeri okulda zipcikti arkadaslari dalga gecerler: “ehihehei bonaparte, sen ata binene kadar savas biter”
gururlu ve magrur napoleon uzaklara bakar ve onlara der ki “ben savas ciktiginda ata binmeyecegim, ben ata bindigimde savas cikacak”
(callisto, 09.07.2002 00:20 ~ 31.07.2006 14:05)
boy kompleksi oldugu icin mezarini yakla$ik 3 metre uzunlugunda yaptiran, cevresindeki kurmaylarini hep uzun boylu askerlerden secip, kendisine boyun onemli olmadigini kanitlamaya cali$mi$, hitler ve enver pa$a’ya rusya konusunda elinden geleni yapmasina ragmen ornek olmami$ ki$i.
(event, 10.08.2002 22:09)
misir’a yaptigi seferde yukari misir’in hic gorulmemis yerlerini bularak pek hesapta olmayan bir kesif yapmistir kendileri. yukari misirin birden ilgi gormesi ve oradaki akeolojik ivir zivirlari tarih sahnesine cikmasi yine kendisinin ve askerlerinin sayesindedir.
(luca, 02.11.2002 20:20)
herkesin hatırladıgı para para para sozune ragmen meydan lourusse da savasın temel birimi para degil askerdir sozuyle anılan sahıs.
(trol, 02.11.2002 20:34 ~ 20.01.2004 00:20)
ayrıca (bkz: italyanlar/5)
(trol, 02.11.2002 20:35 ~ 20:37)
halen hakkin rahmetine kavustumu yoksa kavusturuldumu sorusuna cevap araniyor (ne ise yariyacaksa). arsenik ile zehirlendigi tezi gecenlerde saclari ile yapilan bir analiz sonrasi cürütüldü. meger mide kanserinden gitmis garibim.
(minotaurus, 02.11.2002 21:55)
”nizam ı cedid kurulurken, osmanlı devlet erkanı fransa’dan öğretmen asker getirtecektir. bir istanbul hayranı olan napolyon da istanbul’a bu amaçla gelmek için aday olur ama bu isteği fransız ihtilali olunca gerçekleşmez. eğer gelseydi burada humbaracı ahmet paşa, ömer rüştü paşa gibi paşa olacaktı.” * *
(kantelem, 03.12.2002 10:54)
“siz mektubunuzda, bana onun “imkansiz” oldugunu soyluyorsunuz. bu sozcuk fransizca degildir…” diyen fransiz komutan…
link to geocities.com
Bir savaştan sonra, eleştiri yapanlardan biri, parmağını, harita üzerinde gezdirerek napolyona şöyle demiş:
-şuradan geçip, önce orayı alsaydınız, sonra buradan geçip orayı da alırdınız!” napolyon gülmüş:
-evet, oralar parmakla alınsaydı, öyle yapardım!
(cashkopat, 06.02.2003 17:47)
basta tolstoy, dostoyevski, stanley kubrick ve nietzsche olmak üzere binbir yazar ve filozofu derinden etkilemis; nietzsche’nin “üstün insan”* düsüncesine ilham kaynagi olmus, kücük dev adam.
(caponsever, 08.03.2003 14:58 ~ 15:04)
josephine den kalan boynuz koleksiyonu, bir işin napolyonu olmak deyiminde gönül işlerini pas geçmemiz gerektiğini öğütler bize..
(lasorciere, 10.04.2003 01:17)
napolyon’un kendisiyle “soysuz” diye dalga geçen bir fransız asilzadesiyle yapacağı düello öncesinde soylemis oldugu laf da guzel oturttuğu laflardandır.
“sizin asaletiniz sizinle birlikte toprak olacak ancak benim asaletim benimle birlikte başlıyor.”
(tequila boom boom, 23.04.2003 17:28)
“ahlakın olmadığı yerde kanun bir şey yapamaz.” – napolyon
(tequila boom boom, 07.05.2003 17:02)
(bkz: napolyonun öbür yüzü)
(cin ruhiye, 15.05.2003 19:37)
(bkz: napoleon savaslari)
(spincrus, 15.08.2003 17:55)
bir zamanlar istavritin menüsünde yer alan ve kesinlikle tapınılması gereken yemeğin adıydı. içinde mantar, jambon ve peynir sosu bulunan bir bonfileyi ızgarada pişirip yanında hafif pişmiş sebze ve kızarmış elma dilimi patatesle servis ediyorlar, beni de zevkten dört köşe ediyorlardı. di’li geçmiş kullanıyorum çünkü dün, sayın zeenogr delorange beyle gidip artık istavritin menüsünde napoleon bonapartın olmadığını görüp hüzne boğulmuş bulunuyorum.
(siesta, 27.09.2003 12:41)
“nedir taht. kadifeyle kaplanmış yaldızlı bir parça tahta. devletim ben. burada halkın temsilcisi yalnızca ben’im. hata yapmış olsam bile, beni halkın içinde eleştirmemeliydiniz. insanlar kirli çamaşırlarını evde yıkarlar. fransanın bana olan ihtiyacı, benim fransaya olan ihtiyacımdan daha fazla.” diyen siyaset adamı. ayrıca o kadar da kısa değilmiş.
“korsikalıyım ama kendimi fransız hissediyorum” da demiştir.
(itaatsiz, 15.10.2003 17:28 ~ 17:29)
kendisine yazdigi mektupta, oldukca soguk bir eda takinan ve “siz” diye hitap eden sevgilisi josephine’e cok kizip, “sensiz siz!” gibi son derece ozet ve naif bir cevap yazmis olan adam.
(tinkerbell, 19.01.2004 17:36)
ölümü tam anlamıyla şaibedir. arsenikle zehirlenerek tedricen öldürüldüğü kuşkuları yoğundur
(andrew, 19.01.2004 18:10 ~ 18:14)
(bkz: intihal forever)
(avasas, 20.01.2004 19:18)
güzel kadın gözü, iyi kadın gönlü okşar. – napoleon bonaparte
(tequila boom boom, 02.04.2004 15:57)
“savunma halindeki bir birlik asla zafer kazanamaz,bu savaş sanatının bir aksiyomudur” tezinin sahibi.
(apoptosis, 19.05.2004 17:04)
tarihteki ünlü kabizlar listesinde gandhi’ den sonra yer alan sahsiyet. sinameki denilen ottan haberi yokmus garibimin.
(okumamyokamaiyiyazarim, 20.05.2004 04:04 ~ 04:58)
(bkz: imparator)
(jean baptiste jules bernadotte, 29.05.2004 21:20)
arsenikle -yavaş yavaş-* zehirlenerek öldürülmüştür. kuşku yoktur, isbatlanmıştır.
(bkz: keşif kanalı)*
(anoktale, 29.05.2004 22:42)
“on peut s’arreter quand on monte jamais quand on descend”, yani “yukarı çıkarken durulabilir, aşağı inerken asla” demiş aşmış insan.
(tharkun, 09.06.2004 14:08)
desirée’nin eski sevgilisi.
henüz general buonaparte’yken (italyanca okunuşuyla) zavallı genç desirée’yi kandırmış, kızcağızın sevgilisine üniforma dikebilmek için biriktirdiği 98 franc’ı iç edip paris’e gitmiş, orada iktidar hırsıyla eski sevgilisini unutup orta malı josephine’e yamanmış, adını “bonaparte”a çevirmiş (bu sefer fransızca okunuşuyla), devrimi unutup imparator olmuştur.
bu arada desirée’cik de boş durmamış, napoléon’un generallerinden biri olan bernadotte’la evlenmiştir. (ki bu adam sonradan isveç kralı olmuştur, desirée de kraliçe)
ihanetine rağmen bonaparte desirée’yi unutmamış, generalinin karısını sürekli ayartmaya çalışmıştır. josephine’i de çocuk doğuramadığı için evden postalamış, çıtır çıtır bir avusturyalı almıştır kendine.
böyle bir adamdır işte kendisi.
(bkz: desirée)
(bkz: anne marie selinko)
(deep in dark, 20.06.2004 02:06 ~ 06.04.2005 01:19)
fransız devlet adamı.
napoleon bonapart, ispanya’yı savaşta yendiğinde, ispanya kralı napoleon’a:
“siz sadece para, ganimet, altın, ve toprak elde etmek için savaşırsınız. oysa biz şerefimiz ve namusumuz için savaşırız” demiş.
napoleon yanıtlamış:
“doğru, herkes neye ihtiyacı varsa onun için savaşır”
(bucephalus, 21.06.2004 16:35 ~ 16:36)
öldüğünde kalbinin çıkartılıp bir satranç masası içine yerleştirilmesini vasiyet ettmiş adam.
(tan er, 22.06.2004 17:08)
avrupa’yı risk oyunu oynarcasına bir çırpıda fetheden şahsiyet.
(jseseel, 17.07.2004 20:28)
beethoven ın üçüncü senfonisini ithaf ettiği şahıs… lakin bu şahsın iktidar hırsına kapılıp başka yollara saptığını gören besteci ithafı silmiş ve senfoniye eroica ismini verip bir kahramanın anısına diye de bir not düşmüştür…
(aydika, 17.07.2004 20:46)
bazı söylentiler üzerine ; napolyonun sürekli bir elinin ceketinin içinde olmasının nedeni mide kanseri olması ve sürekli midesini tutma isteğinden kaynaklanıyormus..
(merin, 04.08.2004 22:35)
elbe’den kaçtıktan sonra aslında tek değildir çünkü elbe’ye sürgün edilirken imparatorluk muhafızlarından seçme 1000 adamı, özel güvenliğini sağlaması için emrine verirler. elbe’den bu adamlarla birlikte ayrılır, karşısına louis, napolyon’un eski kankası mareşal ney komutasında 20000 asker gönderir, sonrası malum napolyon ney’i kafakola alıp 21000 askerle paris’e yürür.
16 y.y.’dan beri avrupa haritasını şekillendiren ingiltere’yi hafife alması ise en büyük gafı olmuştur. sıkıyosa adalarından çıkıp gelsinler edebiyat’ı ile hareket etmiştir. ingilizlerin buna karşılığı ise ise ne işim var len karada, ben denizlerini kapattım diyerekten bütün avrupa’nın ikmal kabiliyetini karaya mahkum etmiş, bu şekilde fransa’nın avrupa’da oluşturduğu birleşik yapıyı sarsmış ve sonucunda rusya’nın birlikten ayrılmasına sebep olmuştur. napolyon bunun üzerine 400000 askerle rusya’ya yürümüş ve sonuçta bu askerlerin sadece 2000’i fransa’ya dönebilmiştir. elbe’ye sürgün edilir, kaçar. brüksel’e yürürken waterloo’da wellington’ın ordusuyla karşılaşır, kurmaylarına eskisinde çok güvenmesinden ötürü orda da yenilir ve son ikametgah yeri olarak st.helen adasına gönderilir ve orda hakkı rahmetine kavuşur
rommel’le birlikte tarihin en büyük askeri dehaları olarak kabul edilselerde ikiside iki hımbıl ingiliz general (montgomery-wellington) tarafından mağlup edilmişlerdir.
(anabasis, 26.08.2004 10:30 ~ 19.02.2005 14:41)
link to geocities.com
desiree nin ilk aski. (bkz: not tonight josephine)
(anshar, 26.09.2004 01:02)
“si le monde etait un pays, sa capitale serait istanbul.”** demis kimse.
ayrica misir’i fethedip, oradan da istanbul’a yurumeyi planlamaktaydi.
(jean baptiste jules bernadotte, 27.09.2004 21:16 ~ 06.10.2004 22:49)
italyan bayragi olarak fransiz bayraginin mavi renginin yesil ile degistirilmisini yaratmasi ve surekli yesil renkli albay uniformasi ile dolasmasi bu rengi cok sevdigi seklinde yorumlanabilir.
(jean baptiste jules bernadotte, 27.09.2004 21:19)
tarihte savaşlarla ilgili bir çok kötü anısı olan fransızları zaferlerle tanıştırmıştır.
(incarnate, 27.09.2004 21:28)
waterloo savasinda varini yogunu ve ozellikle kendisine yillardir hizmet eden imparatorluk muhafizlarini son askerine kadar feda etmekten kacinmayan buyuk maresal. hatta bu savas sirasinda askerlerinin oldugunu gorunce kendisi de hucum etmeye kalkmis, ancak ustsubaylarinin “siz olurseniz savasi kazansak da bir isimize yaramaz.” itirazi ile bu niyetinden vazgecmistir.
eger askerlerini kacarak kurtarmak gibi bir yetiye sahip olsaydi, fransa surekli seferberlik halinde olmak, 20 yasindan buyuk, fiziki mahzuru olmayan her bekar erkegi sancak altina almak, ve daha onemlisi; hirvatistan gibi ulkelerden parali asker tutmak zorunda kalmazdi.
(jean baptiste jules bernadotte, 27.09.2004 21:33 ~ 21:35)
(bkz: korsikalı canavar)
(bibidibabidibuu, 27.09.2004 21:35)
son sozleri talleyrand’in anilarinda josephine ve grande armée* olarak gecer. diger bazi yazili kaynaklarda (biyografilerde, tarih kitaplarinda vs.) tete* ve armee* olarak gecer.
yani her ikisinde de son sozu “ordu” olarak gecer.
(jean baptiste jules bernadotte, 27.09.2004 21:42 ~ 21:45)
papa’dan üstün olduğuna inanan şahsiyet. imparatorluk tacını papa’nın elinden alıp kendi takmıştır.
(morkukuletaliprenses, 04.11.2004 10:29 ~ 05.11.2004 18:02)
hayatta olan iki varisi vardir.
prenses caroline: 24 yasinda. ekonomi egitimi almis, su an bir kozmetik firmasinin pazarlama bransinda calisiyor.
prens napoleon:** 18 yasinda. 11 temmuz dogumlu. hec hazirlik sinifinda okuyor. *
kaynak: point de vue dergisi,
no: 2938 (9-16 kasim 2004)
(jean baptiste jules bernadotte, 09.11.2004 19:57)
tac giyisinin 200. yil donumu 4 aralik 2004 gunu tum yurtta, yavru vatan(!) korsika’da ve deniz asiri somurgelerde neseyle kutlanacak, halaylar cekilecek, horonlar tepilecektir. kutlamalar sirasinda havaya silah atilmamasi* onemle rica olunur.
(jean baptiste jules bernadotte, 09.11.2004 20:00)
‘insanın dostu yoktur,saadetin vardır.’ gibi bir söz söylemiş insandır.
(ashtray, 13.11.2004 20:39)
1821’de st. helena adasında ölüp gömüldükten sonra 1840 yılında vücudu mezarından çıkarılarak fransa’ya getirilmiştir. mezarı açıldığında cesedinin neredeyse hiç bozulmadığı görülmüştür. bunun arsenik yüzünden olduğu düşünülmektedir, arsenik yüzünden vücudu adeta bir mumya gibi korunmuştur. şu anda mezarı paris’tedir, paris’e bir gün gitme imkanım olursa şüphesiz yapacağım ilk iş bu mezarı ziyaret etmek olacaktır.
(ludwig, 14.11.2004 06:35)
“oğlum bir ülkeyi yönetiyor,ben oğlumu,karım beni” cümlesi bir biyografisinde en son sayfada dikkat çeker.
(dare, 22.11.2004 22:15 ~ 22:16)
(bkz: monsieur n)
(sufles, 31.12.2004 16:57 ~ 17:00)
imparator olduğunda sezar’a ithafen saçlarını kestiren fransa generali (ve imparatoru). imparator olmasına rağmen sürekli albay üniforması giymiştir.filmlerde görünen üniforma böyledir. ordu 1814’de parise çekilirken teslim olmaları gerektiğini söyleyen bir subayına “hayır! savaşmalı sonuna kadar savaşmalıyız,ancak bu fransa’ya onurlu bir isim kazandırır” demiştir.
(charles maurice de talleyrand, 06.01.2005 23:11)
‘dünya tek hükümet olsa, merkezi istanbul olmalıdır’ sözünü de ifade etmiştir..
(jseseel, 27.01.2005 23:28)
kendisinin bir başka sözü de şudur: “l’art d’etre tantot tres audacieux et tantot tres prudent est l’art de reussir”.
edit:entry zamanın ötesine gitmiş, bir vecizeyi kendi özgün dilinde yazdık diye herhalde (ne büyük kabahat işlemişim!) anglosakson özentisi suserlerden de ancak bu beklenirdi. millet ingilizce yazınca birşey olmaz biz fransızca yazınca kabak başımıza patlamış, sorarım size bre francophobelar, oscar wilde’in bir aforizmasını ingilizce yazan birine de aynı muameleyi çeker misiniz? ayrıca hiç şüphem yok ki bu entry’yi kötüleyenlerin herbiri farkli dildeki kelimeleri ingilizce okumak eylemini gerçekleştirenler familyasına mensup olmalıdırlar.
(bkz: britanya nin kopegiyim ondan ingilizce yaziyorum)
(tharkun, 15.02.2005 18:14 ~ 20.12.2005 17:44)
(bkz: haşmetmahap)
(janissarie, 11.03.2005 09:19)
(bkz: gö.ü yere yakın olandan korkmak)
(janissarie, 11.03.2005 09:19)
“benim icin bazi kimseler -selanik’te dogdugumdan- yahudi oldugumu soylemek istiyorlar. şunu unutmamak lazımdır ki, napoleon da korsikali bir italyandi. ama fransiz olarak öldü ve tarihe fransiz olarak gecti. insanlarin içinde bulunduklari cemiyete calismalari lazimdir.” (mustafa kemal atatürk)
(braincraft, 30.03.2005 09:40 ~ 22.09.2005 20:59)
“insanlari yucelten iki buyuk meziyet vardır:
– erkeğin cesur
– kadının namuslu olması
bu iki meziyetin yanında hem erkeği, hem kadını şereflendiren bir meziyet vardır. icabında tereddütsüz canını feda edebilecek kadar vatanına bağlı olmak.
işte türkler bu meziyetlere ve fazilete sahip kahramanlardır. bundan dolayıdır ki, türkler öldürülebilir, lakin mağlup edilemezler”
napoleon bonaparte
unlu fransız imparatoru
(stbrick, 05.04.2005 14:37)
günlük üç-dört saat uyuyan büyük adam.
(abgar, 08.04.2005 14:36)
DEVAMI EKŞİSÖZÜKTE
link to geocities.com
Napolyon’u yenen Türk!
Budapeşte’deki Kahramanlar müzesinin dönemsel sergi salonunun en önemli konuğu Avrupalıları dize getiren satranç ustası bir Türk.
31 Mart 2007 14:36
Esmer teni, uzun bıyıkları, sırtında kaftanı, elinde neredeyse bir metreye yaklaşan çubuğuyla orada öylece duruyor, ziyaretçilerini süzüyor. Orta Çağ’ın sonlarından çıkıp geliveren, bizden biri.
Budapeşte’deki Kahramanlar Meydanı’nın hemen yanındaki büyük müzenin dönemsel sergi salonunun en önemli konuğu.
Yüzündeki sert ifade, aslında Avrupalıların o zamanlar Türkleri nasıl gördüğünü anlatıyor.
Daha doğrusu onun gözleri, Avrupalı’nın kendi yüzüne tuttuğu bir ayna gibi.
Ama, itiraf edelim ki, bu bakışlar sert olsa da, bir düşmanlık yok. Aksine, belirgin bir kendine güven, bakanı kızdıran ince bir gurur var…
Dudaklarının kıyısına iliştirilen belli belirsiz müstehzi gülümseme de aynı ince alayın ifadesi.
O, bir heykel. Daha doğrusu dünyanın ilk satranç makinası.
ADI SATRANÇ OYNAYAN TÜRK
1769’da bir Macar tarafından yaratılan Satranç Oynayan Türk, o yıllarda önüne geleni satrançta yenmiş, kısa sürede Avrupa’da bir efsaneye dönüşmüştü.
Budapeşte’den, Bratislava’dan, Viyana’dan yola çıkan Satranç Oynayan Türk, bütün Avrupa başkentlerini dolaşmış, dönemin en önemli şahsiyetleri önünde sınanmıştı!
Sarayların konuğu
Kimler yoktu ki, bu Türk’ün satrançta dize getirmediği?
NAPOLYON’U BİLE YENDİ
Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresia ya da Napoleon Bonaparte, Franklin Benjamin…
On yıllarca Avrupa’da gündemden düşmeyen Satranççı Türk’ün sırrı asla tam olarak çözülemedi.
Satranççı Türk bir dolaba monte edilmişti.
Dolabın üzerinde bir satranç tahtası vardı.
Oyun başlarken, figürler yerine diziliyor, Türk’ün yanındaki kol kuruluyor, yani cihaz oyuna hazır hale geliyordu.
Sonra da oyun başlıyordu.
Yapılan hamleler karşısında Türk biraz düşünüyor, sonra elini uzatıp, üç parmağı arasına aldığı bir taşla karşı hamle yapıyordu.
Ve sonunda da, karşısına çıkan kim olursa olsun, zafer, müstehzi gülümsemesini yüzünden hiç eksik etmeyen satranç ustası Türk’ün oluyordu.
Avrupa’nın önde gelen gazeteleri bu esrarı çözebilmek için zehir hafiyeler de tuttu, ama nafile.
Farkas Kempelen adlı Macar mucidin 300 yıl önce icat ettiği bu cihazın nasıl çalıştığı bulunamadı.
İddialara göre, dolabın içinde ufak tefek ama iyi satranç oynayan biri oturuyordu ve gizlenmiş bir ayna sistemiyle karşı tarafın masanın üzerindeki hamlelerini görüp, ona karşı oynuyordu.
Yani Satranç Oynayan Türk’ü içeriden idare eden biri vardı.
Muhtemelen işin sırrı buydu, ama sır resmen asla çözülemedi.
Avrupalı için 1700’lü yıllarda, yani Osmanlılar artık gerileme dönemine girdiğinde, Türkler artık bir tehlike olmaktan çıkmış, hatta gizemli doğu kültürleriyle bir cazibe merkezi oluşturmaya başlamışlardı.
Avrupa edebiyatına, sanatına ardı ardına Türk motifleri giriyordu.
Bu yıllarda Mozart, Saraydan Kız Kaçırma operasını yazıyordu…
Avrupa saraylarında imparatorlar ve imparatoriçeler Türk kıyafetleriyle ressamlara portrelerini çizdiriyorlardı.
İşte satranç oynayan Türk’ün başarısının bir sırrı da buradaydı.
Aradan on yıllar geçti. Satranç ustası Türk yenilmiyordu.
Ama her efsane gibi, Türk’ün efsanesi de tam olarak asla sönmese de zamanla küllendi.
Ünlü sanatçıların, yaşlandıklarında yıldızlık dönemlerinde yüzüne bile bakmayacakları taşra kasabalarına turneye çıkmaları gibi, Satranç Makinası da zamanla dünyanın daha uzak mekanlarında dolaşmaya başladı.
İkinci bahar
Sonunda da XIX. Yüzyılın ortalarında Philadelphia’daki Çin müzesinde sergilenirken, yandı ve kül oldu.
Ama Santranççı Türk’ün efsanesi o kadar güçlüydü ki, aradan yüz elli yıl geçtikten sonra bir Amerikalı tarafından küllerinden yeniden yapıldı.
Dünyanın önde gelen sihirbazları için teknik donanımlar hazırlayan Amerikalı John Gaughan sekiz yüz eski belge ve eserden yararlanıp, aslına uygun bir şekilde Satranç ustası Türk’e yeniden eski halini verdi.
Satranççı Türk şimdi ikinci hayatını yaşıyor.
Elbette, süper bilgisayarlar çağında satranç dahisi Kasparov’u bile dize getiren satranç programlarıyla yarış edecek değil.
Ama onun asla elinden alınamayacak erdemleri de var elbette: sanayi devriminin şafağında, o, biraz hileyle de olsa, insanlara, makinaların zamanla düşünen cihazlar olabileceğini, insan aklının makinaları bile düşünmeye çağırabileceğini öğretti.
Avrupa kültürü, satranç oynayan ve satranç tahtasında Avrupa’yı bir zamanlar dize getiren Türk’ü unutmayacak…
dunyabulteni.net
Napolyon ve Türk online satranç karşılaşması! 🙂
link to chessgames.com
Satranç ustası Turk hakkında detaylı bilgi ve fotoğraflar
link to en.wikipedia.org
Türk’le satranç oynamak için online program!
link to youtube.com
The Turk kitap ve pullarda.
link to queensac.com
link to geocities.com
Bütün zamanların en büyük 10 hilesi
link to listafterlist.com
The “Chess Machine” that fooled Napoleon – The Turk was a famous hoax which purported to be a chess-playing automaton first constructed and unveiled in 1769 by Wolfgang von Kempelen. He first exhibited the Turk at the court of Austrian Empress Maria Theresa in 1770, and later took it on a tour of Europe for several years during the 1780s. The Turk defeated prominent world-figures, such as Napoleon Bonaparte and Benjamin Franklin. The cabinet had doors that opened to reveal internal clockwork mechanisms, and when activated the mechanism appeared to be able to play a strong game of chess against a human opponent. However, the cabinet was a cleverly constructed illusion that allowed a chess master to hide inside and operate the mannequin. Consequently, it won most games.
link to geocities.com
The Mechanical Turk
Tom Standage
The True Story of the Chess-Playing Machine that Fooled the World
This is Tom Standage’s third pocket-sized book that delves into the history of science and engineering, and yet again he has found a subject that is not only fascinating, but which also resonates with contemporary issues. In The Victorian Internet, Standage explored the development of the telegraph, which permitted long-distance instantaneous communication for the first time. If we want to know how to cope with the Internet and the accompanying communications revolution, then we could learn something from the Victorians.
In The Neptune File, Standage explained how in the nineteenth century a new invisible planet was discovered because of its gravitational tugging, which caused Uranus to deviate from its predicted path. Today, astronomers can detect invisible planets orbiting distant stars, because the same tugging causes the stars to wobble.
Now we have The Mechanical Turk, the story of the eighteenth century automaton that convinced the world that a machine could play chess, a feat that was only truly achieved in the last decade. Standage reveals how our ancestors reacted to this first apparent example of artificial intelligence, he explains how the machine actually worked, and he brings us up to date with the terrible moment when a computer beat Gary Kasparov, the human world chess champion.
During the eighteenth century, Europe went crazy over the rise of automata, newfangled machines that seemed to mimic life. The automata emerged from the increasingly ingenious set pieces that clockmakers constructed to mark the chiming of the hour or a special feast day. These mechanical theatrical displays ranged from astronomical shows to kings and shepherds genuflecting before the Madonna and Child, presenting their gifts and retreating.
The Frenchman Jacques de Vaucanson displayed in Paris in 1737 a mechanical flute player, which could alter its breath, lips and fingers to play a tune. This was followed by a flautist that could simultaneously play the drum, and then a mechanical duck which, in Vaucanson’s own words, “drinks, eats, quacks, splashes about on the water, and digests his food like a living duck.”
But this was nothing compared to the creation of Wolfgang von Kempelen, a senior official at Viennese court of Maria Therese. In the spring of 1770 he unveiled the Turk, a life-sized figure, carved from wood, adorned with an ermine-trimmed robe and a turban. The Turk was seated behind a cabinet that was four feet long, three feet high and two and a half feet deep. On top of the cabinet was a chess set.
Kempelen would open the cabinet doors to reveal a forest of cogs, levers and clockwork machinery. Rather like a magician, he use a candle to show the audience that it was impossible to hide a human inside the automaton. He inserted a large key into the cabinet, wound up the mechanism, and the Turk was ready to play. After a pause, accompanied by clicking, ticking and whirring, the Turk moved his head, surveyed the pieces, then used his left hand to reach out and move one of the pieces. The Turk could not only move pieces, it could understand its opponents moves, think and respond accordingly.
In fact, it was a remarkably good chess player and when François-André Danican Philidor, the greatest chess player of the day, beat the Turk, he was forced to admit that no human player had fatigued him to the same extent. The Turk toured Europe and America for decades, even outliving its creator Kempelen, and wherever it went the rich and famous queued up watch and play. Ben Franklin and Napoleon took on the Turk, and Napoleon’s stepson even owned the Turk for a while.
The Turk and other automata were more than toys, because they inspired engineers and drove technology forward. For example, the computer pioneer Charles Babbage was entranced by automata as a young boy and the sight of the Turk must have fuelled his desire to build programmable machines. And the clergyman Edmund Cartwright set about building the first power loom after seeing the Turk, believing that it must be possible to be build a weaving machine if Kempelen had built one that could play chess.
Today it seems bizarre that people believed that a clockwork machine could play championship chess, but the Turk was built in the age of the enlightenment – machines were proving to be faster and stronger than humans, so why not smarter too? In the summer of 1783, the Montgolfier brothers created a flying machine, which was no more incredible than an intelligent machine.
But how did the Turk work? I am not about to spoil the ending of an intriguing book, but my favourite theory was formulated by the French magician Jean Robert-Houdin. He stated that Polish soldiers in the Russian army had rebelled and their commanding officer, Worousky, had lost both legs in the fight. He sought refuge with a Russian doctor called Osloff. During his convalescence, they played chess regularly, until Worousky became skilled in the game.
When Kempelen visited the doctor while on a trip to learn Russian, he met the Polish fugitive and came up with the idea of building the Turk. Worousky, having lost his legs, could hide inside the Turk, could be smuggled out of Russia, and could subsequently tour the world as the hidden power inside the automaton.
Standage’s book is filled with equally delightful stories, which means that the story of artificial intelligence from the Turk to today is squeezed into the final chapter. As with his other books, I feel as though I would be more satisfied with a more gradual and substantial connection between the main subject and its modern counterpart. On the other hand, if this extra material had been included, then perhaps I would complain that it intrudes on and belittles the tale of the incredible Turk.
The solution is probably a separate book that examines the role of chess in the development of artificial intelligence over the last century. Standage touches on many of the points that have arisen during this period, and each could be explored in more detail. For example, to what extent is a specialised machine truly intelligent? Even the computer that beat the world chess champion is utterly clueless in every other dimension. As the computer scientist Anatol Holt said, “A brilliant chess move while the room is filling with smoke because the house is burning down does not show intelligence.”
simonsingh.net
link to geocities.com
Hadi bakalım, çözebilene aşkolsun!:))
link to geocities.com
CNN’deki Türk’le ilgili haber.
link to archives.cnn.com
New York Times’daki haber.
link to nytimes.com
Türkün Los Angeles’da tekrar yapılması
link to grg.org
Kim kimdir listelerine girmiş insan gibi!:)) 1770 de Viyana da doğdu yazıyor!
link to who2.com
makale
link to randi.org
makale
link to wired.com
link to geocities.com
link to geocities.com
Noel Baba Türk müydü?
Noel Baba örneğine dönecek olursak, karşımızda efsaneleşmiş ve hatta bir masal kahramanına dönüşmüş tarihi bir figür bulmaktayız. Batılı kaynaklarda Noel Baba, Weinachtmann, Saint Claus ya da Aziz Nikolas gibi isimlerle anılan şahsiyetin aslında kim olduğu konusunda kesin bilgilere sahip değillerdir. Ancak bütün tarihi kaynakların açıklamalarında kesişen bazı noktalar vardır. İşte biz de çalışmamızda bu noktaları karşılaştırmalı olarak ortaya koymaya çalışacağız.
Hıristiyanlık etkisindeki batılı kaynaklarda da geçen yaygın Noel Baba biyografisine göre Noel Baba, Türkiye’de yaşamıştır:
“Bütün dünyada Noel Baba olarak tanınan Aziz Nicholaos, Türkiye’nin Akdeniz kıyılarında önemli bir Lykia kenti olan Patara’da doğmuştur. M.S. 300’e doğru Patara refah içindeyken kentte yaşayan zengin buğday tüccarının bir oğlu olur ve ona Nicholaos adı verilir.”
Ancak bu hayat hikâyesiyle şu anda resmedilen Noel Baba figürü arasında çok da bir bağlantı görünmemektedir. Akdeniz bölgesinde özellikle de Antalya civarında, yakıcı güneşe rağmen kalın kıyafetler giymiş bir ihtiyarın, kızağını çeken geyikleriyle, olmayan karların üzerinde kayması çok da inandırıcı değil. Noel Baba figürü, çeşitli zorlamalarla 300’lü yıllarda yaşamış Aziz Nikolas’a dayandırılsa bile batılıların hayallerindeki ve söylencelerindeki Noel Baba’nın bu sıcak Akdeniz bölgesinde yaşamış Saint Nicholas’la aynı şahsiyet olmasının imkanı yok gibidir.
Türbelerle camiler gibi mekânlar, tarihe dair tanıklıklarıyla pek çok gerçeği de bizlere haykırıyorlar. Yazımın devamında örneğini vereceğim türbemiz ve camimiz de dünya tarihinin bu karanlık noktasını aydınlatmamız adına bize yol gösterecek, ışık tutacak nitelikte. Yaptığımız araştırmalara göre, şirin ilimiz Bursa’nın ilçesi Kestel’e bağlı Baba Sultan köyü, Noel Baba’nın gizemini çözecek şifreleri bünyesinde barındırıyor. Köyün adı, burada türbesi bulunan Baba Sultan’dan (Geyikli Baba’dan) gelmektedir. Daha önceleri ziyaret ederek bahtiyar olduğum Baba Sultan köyü, Türbesi ve Camisiyle birlikte Türkiye’mizin ziyaret edilmesi gereken önemli maneviyat mekanlarından birisi.
GEYİKLİ KIZAKLAR VE GEYİKLİ BABA
Bugün yazımın da içeriğini oluşturacak; Noel Baba ve Geyikli Baba arasındaki paralellikleri ilk kez bu köyü ziyaretim sırasında hissettim diyebilirim. Batılı kaynaklara göre Noel Baba’nın Türkiye’de yaşamış olduğunu daha önce ortaya koymuştuk. Ancak geyiklerinin çektiği kızaklarıyla karda dolaşan Noel Baba’nın Akdeniz bölgesindeki sıcak bir liman kentinde yaşamış olamayacağına da işaret etmiştik. Bu durumda bütün varyasyonların kesiştiği noktada ittifak etmemiz gerekiyor. O halde şu kesindir, Noel Baba Türkiye kaynaklıdır. Ancak şu önerme ise yanlış ve imkansız bir önermedir:
“Noel Baba, Antalya’da bir liman kentinde kızgın güneşin altında kalın elbiselerini de giyerek, geyiklerinin çektiği kar kayağıyla dolaşmaktadır”
Bu durumda Noel Baba figürüne uygun bir coğrafi bölgeye ve iklimsel koşullara ihtiyacımız var. Bu yönüyle Geyikli Baba tarihi şahsiyeti ile Noel Baba figürü arasındaki ayniliğe varan benzerlik oldukça ilginçtir. Üstelik Geyikli Baba’nın aslında gerçek Noel Baba olduğunu ortaya koyan tarihi şartlar ve uygunluklar daha da ilginçtir. Öncelikle Geyikli Baba’nın kim olduğunu ortaya koyalım:
“Orhan Gâzi devri Osmanlı evliyâsından. Âzerbaycan’ın Hoy şehrinde doğdu. 1275-1350 (H.674-750) yılları arasında yaşadığı tahmin edilmektedir. Bağdâtlı Şeyh Ebü’l-Vefâ hazretlerinin yolundan feyz aldı. Aynı yoldaki Baba İlyas Horasânî’den ilim öğrendi. Zâhirî, bâtınî ilimlerde ve tasavvuf yolunda kemâl derecesine ulaştıktan sonra Rum ülkesine geldi. Derhal Anadolu’nun en uç bölgesinde İslâmiyeti yaymak için çarpışan ve gayret eden Osmanlı mücâhid gâzileri arasına katıldı. Bursa’nın fethi sırasında bir geyiğe binmiş ve elinde altmış okkalık bir kılıç olduğu halde en ön saflarda çarpıştı. Kalenin fethinde pek çok kerâmetleri görüldü. Bu sebepten kendisine Geyikli Baba denildi. Fetihten sonra Keşiş (Ulu) Dağına yerleşti. Buradaki dergâhında kendi hâlinde yaşar, gelenlere dînini öğretir, şehre inmezdi. Diğer taraftan Orhan Gâzi ise Bursa’nın fethinde yardıma gelen evliyânın gönlünü almak, onların bereketli duâlarına kavuşmak için bir imâret yaptırdı.”
link to biriz.biz
Noel Baba’nın, her mevsim karlı görünümüyle dikkat çeken, bugün de kayak merkezi olarak kabul edilen Ulu Dağ civarında (Keşiş Dağında) yaşamış olması akla daha yakın. Bu dağın eski ismi bile ilgili dağın Hıristiyan Rumlar için ne derece önemli olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette Bursa’nın fethinden sonra yenilgiye uğrayan Hıristiyanlar, bu yaşadıkları travmaları bir şekilde Avrupa’ya, Roma’ya nakletmeye çalışmışlardır. İşte bize göre asıl Noel Baba figürü bu dönemde yaşanan yenilgilerin (Hıristiyanlar açısından) ve zaferlerin (Müslüman Türkler açısından) etkisiyle doğmuş söylencelerden hareketle tüm Avrupa’ya yayılmıştır. Hatta diyebiliriz ki lalemizi alarak benimseyen Hollanda gibi ülkeler, Geyikli Babamız gibi değerlerimizi de devşirmişlerdir. Hollandalıların eski dönemlerden beri Geyikli Babaya benzer bir Noel Baba figürünü kabullendikleri de bilinmektedir.
Üstelik Noel Baba’dan sonra geyikleriyle meşhur olmuş en meşhur şahsiyet Geyikli Babadır. Bugün bile Türbesindeki geyik boynuzları bu yakınlığı ortaya koymaktadır. Ulu Dağ gibi karlı bir bölgede geyiklerinin çektiği kızaklarla dolaşan bir figür, gerçeklere daha uygun gözüküyor. Üstelik hayvanlarla çekilen kar kayaklarının bütün dünyaya Orta Asya’dan yayıldığı gerçeği de göz önüne alınırsa, Orta Asya’dan Türkiye’ye gelmiş Baba Sultan’ın geyiklerinin çektiği bir kayakla dolaşabileceği tarihsel olarak da mümkündür. Hatta bazı çalışmalara göre Avrupa dillerinde “ski” olarak adlandırılan Kar Kayağının etimolojik olarak da Türkçe’den gelmiş olabileceği bilimsel bazı çalışmalarla ortaya konmaktadır.
“Tarihçi Prof. W. Eberhard, Çin kaynaklarına dayanarak yaptığı incelemelerinde Eski Türklerde kayak ve kayakçılığın mevcut olduğunu savaş ve göçlerle Avrupa’ya ve diğer bölgelere geçtigini göstermektedir. İsviçre’de Prof Hess kayakçılık tarihinden bahsederken diyor ki; bütün kis, karla örtülü olan Sibiryanın kayakçılığın asil vatani olması tabi olduğu gibi tarihi deliller de bu kayakçılığın Sibiryanın en kuzey noktalarına kadar yayılarak yasayan Türk ve Mogol kavimlerine ait olduğunu gösteriyor. Sonra makalesini su sözlerle bitiriyor: “Tarihi deliller ki, kayak Sibiryanin icadıdır, oradan bu sanat bundan ikibin yıl önce Fin kavimleri tarafından Avrupa’ya getirilmiş ve oradan bunu İskandinavya kavimleri öğrenmişlerdir.” link to goldenmemo.com
NOEL BABA’NIN KIYAFETLERİ
Bütün tarihi kaynaklarda Geyikli Babanın geyikleri üstünde Rumlarla savaştığı, Rumların bu nur yüzlü ve aksakallı ilginç şahıs karşısında hayrete düştükleri ortaya konulmaktadır. Hatta Orta Asya’ya özgü geleneksel Müslüman Türk kıyafetinin örneklerini giyen Geyikli Baba’nın kıyafetleri, ilk olarak 1892 yılında resmedilen (link to tr.wikipedia.org) Noel Baba’nın figürüne de kaynaklık etmiş gözükmektedir:
link to cartoons.osu.edu…link to cartoons.osu.edu
Aşağıda vereceğimiz adreste de göreceğiniz gibi Türklerin meşhur bir şahsiyeti olan Dede Korkut’a ait Orta Asya Türklerinin geleneksel kıyafetleriyle Noel Baba’nın üzerindeki kıyafetlerin –Avrupalılar tarafından yapılan onca başkalaştırma çalışmalarına rağmen- hala genel hatlarıyla benzerliklerini korudukları oldukça açıktır.
link to practicalturkish.com
Roma döneminde Antalya’da yaşamış Saint Nicholas’ın Orta Asya kıyafetleriyle dolaşmayacağı oldukça açıktır. Aziz Nicholas dönemindeki Likya ve Doğu Roma kıyafetleri günümüzde de detaylarıyla bilinmektedir. Bu kıyafetlerin Noel Baba kıyafetleriyle hiçbir ilgisinin olmayışı da bizim tezimizi kuvvetlendirmektedir. Resmedilen ve de dramatize edilen Noel Baba kıyafetleriyle Aziz Nicholas dönemindeki Roma ya da Likya kıyafetlerinin ne derece farklı olduğunu, aşağıdaki adresteki resmi inceleyerek anlayabilirsiniz:
link to binrota.com
ULUDAĞ VE GEYİKLER
İddiamızı ispatlayan başka bir kanıt da Uludağ ve İnegöl gibi yerleşim yerlerinin bugün dahi geyiklerin doğal yerleşim alanı olmalarıdır. Aşağıdaki haberler yeşil Bursa’da bugün dahi geyiklerin çoklukla yaşadığını ortaya koymaktadır. Bugünle kıyas edildiğinde 1290’lı yıllardaki Uludağ civarındaki geyik nüfusunun ne kadar fazla olduğu rahatlıkla anlaşılabilir:
“İnegöl’de bulunduktan sonra Bursa Büyükşehir Belediyesi Hayvanat Bahçesi’ne getirilen 2,5 aylık dişi geyik, ziyaretçilerin ilgi odağı oldu. Büyükşehir Belediyesinden yapılan yazılı açıklamaya göre, Avrupa Hayvanat Bahçesi ve Akvaryumlar Birliği (EAZA) üyesi olan ve yaklaşık 600 hayvanın barındığı Bursa Hayvanat Bahçesi’ne getirilen dişi geyik, hayvanat bahçesi idarecileri ve bakıcılarının yanı sıra mekanı gezen ziyaretçilerin de sevgisini kazandı.”
link to cnnturk.com…link to cnnturk.com
“Kış turizminin önemli merkezlerinden Uludağ’da doğal ortama salınan geyiklerden 4 tanesi, kar yağışı nedeniyle doğal ortamda yem bulamadıkları için geri döndü.Yaz ayında Yeşiltarla Üreme İstasyonu’nun çitleri açılarak doğal ortama bırakılan geyiklerin bir kısmı güney bölgesine gitti, bir kısmı da Kirazlıyayla beldesi civarında kaldı.”
link to kenthaber.com…link to kenthaber.com
Günümüzde de geyiklerin doğal yaşam alanları olarak bilinen Bursa, İnegöl, Uludağ civarlarında yaşamış ve buralarda çeşitli gazalara katılmış olan Geyikli Baba, kayaklarını çekmek üzere geyik bulmakta ve onları ehlileştirmekte hiçbir zorluk çekmemiş olmalıdır. Zaten Orta Asya’da en az at kadar değerli kabul edilen geyiğin öneminin farkındadır ve bu hayvanı ehlileştirmesini çok iyi bilmektedir. Çok eski dönemlerden beri Orta Asya’da yaşayan Türklerin geyikleri de atlar kadar kutsallaştırdıkları, yapılan arkeolojik kazılar sonucunda elde edilen bulgulardan da anlaşılmaktadır.
Bu dönemde Orta Asya’da üretilen eşyaların çoğunda geyik figürlerine rastlandığı da bilinen bir gerçektir. Hatta Türklerin meşhur On İki Hayvanlı takviminde de bazı dönemlerin “Geyik Böğürmesiyle” başladığı açıkça ifade edilmektedir.. Bütün bu deliller Noel Baba olarak anılan figürün aslında Geyikli Baba’dan devşirme sanal bir figür olduğunu anlamamızı sağlamaktadır.
Elbette Noel Baba başka kültürlerin ve de şahısların da etkisi altında gelişmiştir ama onu Noel Baba kılan en önemli özellikleri, bize Geyikli Baba’yı açıkça işaret etmektedir. Aslında Noel Baba’nın Geyikli Baba’nın tam bir taklidi olduğunu ispatlayan delillerimiz bu saydıklarımızdan ibaret değildir.
“NİKOLAS” BABA
Nikolas kelimesi Rumca’da “Zafer kazanan insan” anlamını da ifade etmektedir. Bu yönüyle de Geyikli Baba gerçekten “zaferler kazanan bir insandır” Noel Baba olarak tanınan şahsiyetle ilgili terimler genellikle Rumca kökenli olması bile bu tarihi şahsiyetin Rumlarla yakın ilişkiler içinde olduğunu göstermektedir.
Bildiğimiz gibi Geyikli Baba İnegöl’ün fethine bizzat geyikleriyle katılmıştır. 1299 yılında Osman Gazi’ye bağlı birliklerle beraber pek çok fetih gazasına katıldığı da bilinen bir gerçektir. Çeşitli olağanüstü haller de (kerametler de) gösteren bu nur yüzlü, ak sakallı zatın Bursa civarında yaşayan Müslümanlar kadar, Hıristiyanları da etkilediği bilinen bir gerçektir. Rumlar tarafından bu zata “Nikolas” isminin verilmesi de ya bir iltibas örneğidir ya da bilinçli bir kodlamadır. Muhtemelen İnegöl ismi “Aya Nikola” (Kutsal Nikola) kelime grubundan gelmektedir. Üstelik bu dönemdeki İnegöl tekfurunun adı da Nikola’dır.
İnegöl’ün fethinde büyük başarılar gösteren Geyikli Baba’nın “Nikola” kelimesiyle kodlanması da bu ilginç rastlantılara bakıldığında imkansız görünmemektedir. Pek çok zafer kazanarak Rumları derinden etkileyen Geyikli Baba’nın “Zafer Kazanan İnsan” anlamında Hıristiyan Rumlar tarafından Nikola diye anılması da imkan dahilindedir. Bütün bu özellikler Geyikli Baba’nın Nikola (Nicholas) ismiyle anılmasının oldukça doğal olduğunu göstermektedir. Diğer pek çok dildeki Noel Baba isimlerinde geçen “baba” ve “dede” kelimeleri de Tasavvuf ve Alevilik geleneklerindeki “babalık”, “dedelik” kavramlarını hatırlatmaktadır. Aşağıdaki örneklerde bu durum açıkça gözükmektedir:
“İtalya
da "Babbo Natale", Brezilyada “Papai Noel”, Çek Cumhuriyetinde "Deda Mráz", Portekizde “Pai Natal”, İrlandada "Daidí na Nollag", Fransada “Le Père Noël”, İspanya ve Meksikada "Papa Noel", Türkiyede “Noel Baba” olmak üzere farklı isimler kullanılır.”Uzun zamandan beri üzerinde özgürce yaşadıkları toprakların bir bir Osmanlıların eline geçmekte olduğunu ve Müslümanlaşmaya başladığını gören Hıristiyan Rumlar, binlerce yıllık tarihlerinden gelen gururlarını darmadağın eden Geyikli Baba gibi bir kahramanı adeta içselleştirmişlerdir. Onu hem Hıristiyanlaştırmışlar hem de Rumlaştırmışlardır. Karagöz ve Hacivat, Nasreddin Hoca, Keloğlan gibi pek çok kahramanımızın benzer isimlerle halen Yunanistan’da yaşatılmaya çalışılması da Yunanlıların bizim kültür ürünlerimizi nasıl içselleştirdiklerini açıkça göstermektedir. Böylelikle yaşadıkları tarihi yenilgilerin acısını çıkarmaktadırlar. Bu durum ciddi bir şekilde incelenmesi gereken sosyo-psikolojik derinliği olan tarihi bir vakıadır.
GEYİKLİ BABA VE ÇAM AĞACI
Geyikli Baba’nın Noel Baba figürüne kaynaklık ettiğini ortaya koyan başka delillerimiz de mevcut. Geyikli Baba hakkında anlatılan aşağıdaki hikayeden yola çıkarak Hıristiyanların Noel’de gerçekleştirdikleri Çam Ağacı dikme merasimlerinin kaynağını da bu hikayede yakalamış olmaktayız:
“Aradan zaman geçti. Geyikli Baba, dergâhının yanından bir ağaç dalı keserek omzuna alıp yola revân oldu. Doğru Bursa Hisarına vardı. Pâdişâh sarayına girip, avlu kapısının iç tarafına, getirdiği dalı dikmeye başladı. Sultan Orhan Gâziye haber verdiler. “Bir derviş gelmiş, saray avlusuna ağaç diker.” dediler. Sultan çıkıp hâli gördü. Bu dervişin Geyikli Baba olduğunu bildi. Geyikli Baba, ağacı dikince doğruldu ve Orhan Gâziye; “Bu hatıramız burada kaldığı müddetçe, dervişlerin duâsı senin ve neslinin üzerindedir. Senin neslin ve devletin bu ağaç gibi kök salacak, dalları çok uzaklara ulaşacak, evlatların dîn-i İslâma çok hizmet edecekler.” deyip; “Kökü sâbit, dalları ise göktedir.” meâlindeki, İbrâhim sûresi 24. âyet-i kerîmesini okudu. Az sonra da geldiği gibi gitti.Diktiği ağaç ulu bir çınar oldu. O ağacın bugün Bursa’da hazret-i Üftâde’ye giden Kavaklı Caddedeki çınar ağacı olduğu söylenmektedir.”
link to biriz.biz
Bu menkıbede anlatılan ağaç dikme merasimi, her sene Hıristiyanların Noel’de gerçekleştirdikleri Çam Ağacı merasimini hatırlatıyor. Hatta bu menkıbeye göre bu ağacın kaynağı Kur’an-ı Kerim’deki bazı ayetlere dayanmaktadır. Geyikli Baba’nın gerçekleştirdiği bu ağaç merasimine benzer tarzda Hıristiyanların da Çam Ağaçlarını evlerine getirip dikmeleri ve sonra bu ağacı süslemeleri ilginçtir. Şamanizm döneminden beri Türklerde ağaçları süsleme, çeşitli dileklerin kabulü için onlara çaput bağlama gelenekleri olduğu da bilinmektedir. Bu örnek bile Hıristiyanların Çam Ağacı süsleme geleneklerinin oluşmasında Türklerin de büyük katkılarının olduğunu açıkça göstermektedir. Elbette Türklerin yanında Germanlar gibi çeşitli toplumların gelenekleri de Noel Kutlamalarındaki törenleri etkilemiştir. Bütün bunlara ilave olarak şunu da söyleyebiliriz ki Noel Baba’nın gülme sesi olarak kullanılan “Hoh hoh hoh” sesleri de bize bir tasavvuf merasiminde yapılan zikirlerin seslerini anımsatmaktadır. Pek çok tasavvuf ekolünde, Bektaşilikte ve Alevilik’te çeşitli farklı adlar altında zikir merasimleri yapılmaktadır ki en çok zikredilen isim, “O-Allah” anlamına gelen “Hu” zamiridir. Noel Baba’nın çıkarttığı “hoh hoh hoh” şeklindeki gülme sesleri bir derviş olduğu bilinen Geyikli Baba’nın yaptığı zikirlerden ya da dualardan devşirilmiş olabilir.
SONUÇ
Bütün deliller göstermektedir ki Noel Baba Türkiye’den çıkmış bir şahsiyettir. Muhtemelen Baba Sultan olarak da anılan Geyikli Baba’dan çok büyük izler taşımaktadır. Yapılacak ciddi araştırmalar neticesinde akla ve mantığa uygun bu gerçek daha iyi anlaşılacaktır. Durum böyleyken, yaşamı tarihen sabit olan, kerametleriyle ve iyilikleriyle ünlenmiş Geyikli Baba gibi bir hak dostunu bırakıp, gerçekliği meçhul bir efsanevi figüre yönelmemiz, çocuklarımızı bu özentiyle yetiştirmemiz oldukça üzücüdür.
Yeni miladi yılın yaklaştığı şu sıralarda Geyikli Baba, Hacı Bektaş-ı Veli gibi Hak Dostlarının önem verdikleri Hicri Yılbaşının ve dolayısıyla Muharrem ayının hatırlanmayışı da oldukça acıdır. Yeni Yıl geleneği adı altında son birkaç yıldır dükkanlarımızın camlarını ve hatta evlerimizin en müstesna köşelerini dahi süslemeye başlayan Noel Baba resimleri, süslü Çam Ağaçları kendi öz gerçekliğimizden ne derece uzaklaştığımızın da acı bir kanıtıdır. Hiçbir tarihi gerçekliği olmayan, efsane ve hurafelerle şekillenmiş; bizim öz kültürümüzle hiçbir alakası olmayan bu gibi batılı gelenekleri yaşantımıza sokmaya çalışmak yerine; Geyikli Baba, Mevlana, Yunus Emre, Nasreddin Hoca, Dede Korkut gibi insanlığa gerçekten ışık saçmış, birbirinden değerli şahsiyetlerimizi yeniden yaşamımızın canlı birer parçası haline getirmemizin zamanı geldi de geçiyor.
Maddi, manevi boyutlara sahip kahramanlarımız o kadar çoktur ve gerçektir ki, batının sanal kahramanlarına özenmemizin hiçbir anlamı yoktur. Bizler de elimizden gelen gayreti göstererek kendi geleneklerimizi evrenselleştirmenin yollarını aramalı, kendi tarihimizle, öz kültürümüzle barışık, harici dünyanın inançlarını, geleneklerini dışlamayan yeni bir medeniyeti inşa etmenin besmelesini çekmeliyiz. Ne dersiniz ilk adımı Geyikli Baba ile atmaya? Bunun için ilk iş olarak doğruca Bursa’ya, Babasultan Köyüne gidebilir; Noel Baba olarak anılan sanal kahramanın oluşmasına kaynaklık teşkil eden Geyikli Baba Hazretlerine bir fatiha hediye edebilirsiniz.
Oğuz DÜZGÜN / Haber 7
[email protected]
link to geocities.com
Bir ilave yapayım. Dikkat ederseniz, Yukarıdaki Dede Korkut’un şapkasında da olduğu gibi, Noel Baba denilen şahsın giymiş olduğu başlığın eski Türklerin giydiği arkaya doğru yatan, şimdi adı aklıma gelmedi, başlığın aynısıdır! Demek ki bu başlık bile Türklerden alınma. Dede Korkutun bütün resimlerinde bu başlık vardır.
link to geocities.com
link to youtube.com
link to youtube.com
link to youtube.com
link to youtube.com
arap ülkeleri insanların önüne putlar araclığıyla işleyen bir inanç sistemi kurmuşken..avrupa ataları doğaya tapmakla meşgulken asya ünsanları görünmeyen tanrılar peşindeyken totemlerle inançlarını yaşayanların uzak kıtasından yansıyn inançlar değişikliği insanların paramparça olmalarına sebeb olduğundan huzur ve gelişmeler mutluluk sebebi olmamıştır büyük imparatorluklar dönemine kadar..
ben avrupa tarihinin yücelişini endülüsle başlatırım kendimce..osmanlıyla devam ettirdikten sonra bayrağı amerikaya teslim ederim 22. yüzyüzyıla kadar olan zaman için..
imparatorluklar insanlara belli bir düzen içinde hayat yaşattırasn sistemlerdir ve en güzel örneklerini de endülüs vermiştir..ezberlettirmiştir..uzak doğuyu saymıyorum çünkü kapalı bir imparatorluğun bölgeselliğin içinde kalması dünya imparatorluğu kapısına uzak bir durumdur..
endülüs..osmanlı ve amerika ..!
sentez ve analizle ortaya çıkan avrupa birliği örneği insanların özlemlerinin devam ettiğini göstermektedir..
kimin idarecileri imparatorluk kurallarına uyarsa evrenselliği yakaladığı anda da dünya devletini kuracaktır..
dünya devletini gizli de olsa kurduğunu iddiz eden gçzxli örgütleri sadece kendi üyelerine çalıştığı için saklı dünyanın devleri olabilir..görünmeyende dev olmak görünende yok olmayla eşdeğer de olabilir..hiçbir örgütün dünyayı besleme ve yönetme gücü olmayacağına göre evrensellik zor bir hedeftir..!
liderleri çıkaranlar yönetmeyi de hak ederler.:!
saygılarımla
ben inaniyorum burdaki yazilara, Birza insanlarimizin yani türklerin, tarihi bilgileri varsa jeton ozaman kolay düser anlamalari icin. Bende türküm , türklügün sagyesinde islam ayakta durabildi , ve türklerin sayesinde islam kardesliye birlestirldi. Hz. Muhammed s.a.v bizim beygamberimizdir , onu sakin yokmus gibir görmiyelim, bence ode türk boylarindan geliyordu. Ben bir kac dini kitaplari okudum. buna inan en güzel kitap islam.
allaha emanet olun.
ne mutlu türküm diyene, ne mutlu müslüman diyene.
Tanrım sana şükürler olsun :))))
ben bir kutadgubilig hayranıydım ve yokluğunu derinden hissediyordum.
ne mutlu bana ki;
sen geldin caicos adaler :)))
ne güzel bir gece :))))
Hadis’i Şerif var bunca tartışmaya ne hacet? ”Ben arabım ama arap benden değildir”
Manasıda muhtemelen; Ey arablar, ben arabım, fakat sizler iman etmedikçe benden olamazsınız, fakat arab olmasa da iman eden her kavim, bendendir.
Velev ki Peygamberimiz Türk tür diyelim..Ne olacak! Tüm dünya Türk olsa ne olur ki.:))
Öyle bir paranoya geliştirdik ki, tüm dünyanın kökü, özü Türk!
4 ADET KÖK IRK VAR
VE BU KÖK IRKLAR GALAKTİK GENDİR
BİRİSİ DE TURKOLARDIR
KÖKEN PLEİADESTİR.
Şu Billy Meier’i ziyaret eden samjase’nin geldiği Pleiades mi?.))
Hatta çok zorlarsam ferdi ferdiyat da diyebilirim.
Müziğini (feryadını) seviyorum ve nereli olduğuyla ilgilenmiyorum:) Aşk var mı aşk yapılanın içinde? Hah işte orada kalbin kendisi var. Onun da bir memleketi yok maalesef.
hazır yeri gelmişken, ufo görüntülerindeki bariz değişim son kırk yıldaki teknolojik gelişimle ne kadar uyumlu değil mi? İlk ufolar, (buna bili meier’inkiler de dahil sevgili misafir:) 1955-60 model fordları andırırken 2000’li yılların ufo görüntüleri daha çok Audi quatro veya CLK modunda nedense. Teknolojik olarak eş zamanlı gelişiyoruz sanırım:))
_______1950’ler________________1970’ler__________________1990’lar___________________2000’ler___________
updated:)
UFO lar tarafından kaçırılanların hikayelerini dinlerseniz, 1950 lerde kaçırılanlardan neşterle örnek parça, organ alınıyor, 2000 lerde kaçırılanlardan lazerle parça, organ alıyorlar.
xenix
sevgili gamaro, the same thing with the cropcircles 😉
______________1678__________________1990________________1999______________________2005________
Es ist noch nicht alles;-) Diese beiden Kornkreise zeigen wie immer mehr raffinierter und komplexer ihre Entwicklung bis heute geworden ist. Wenn man die beiden Kreise übereinander gelegt betrachtet, kann man ein Jesusgesicht erkennen, wie es auf dem Turiner Grabtuch sichtbar ist.
______________2009_____________________2010_____________________________ Jesus kommt doch noch;-)
Klar 🙂
Das ist interessant. Also ist die “alien” auch Christ? :))) (nur Spass) Wir warten auf Jesus. Jesus lebt.
Ebubekir bak UFO lar::) Pleiades ten gelip mısır tarlasında sanat yapmışlar türbanla:))
Neymiş muhammed türkmüymüş?
supersin sayin pilot,ucus zevkliydi
Türklüğü rakiyla ozdeslestirenden de boyle bir yorumdan gayrisi beklenmezdi
arkadaş bu insanlar da saçmalık çok bir şey bir tarafa çekersen her yere çekebiliyorsun. sümmerlerin Türk olduğu bizim tarih kitaplarımız dahi hiç bir dünya tarihinde geçmiyor. varsa da saçmalı yordur. kestirmeden hz. adem-ide Türk yapın dolaysıyla bütün peygamberler Türk olur sizde Türk olarak boyunuz göğe çıkar.
türk türk müydü ve türk olmadan önce neydi?
ırklar nasıl ortaya çıktı ve bölündü; bir insandan mı? çoğul insandan mı? çoğul farklılık mı?
ırklar ayrı mı klonlandı ve oluşturuldu?
ırklar ayrı mı tasarlandı ve türk neyi ifade eder? kimi de?
ırk nedir-türk nedir?