Dersimizin Konusu: ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’

İrlanda Kurtuluş Ordusu’nun (IRA) siyasi ve askeri kadrolarından Bobby Sands 1 Mart 1981 yılında Maze cezaevinde bir grup yoldaşıyla birlikte başlattığı açlık grevi 39. gününe girdiğinde Kuzey İrlanda’nın Fermanagh ve South Tyrone bölgesinden Britanya Parlementosu’na milletvekili seçilecekti. İrlanda halkının ölüme yatmış bu direngen adama teveccühü o güne kadar açlık grevi direnişi hakkında neredeyse doğru dürüst tek satır karalamayan İngiliz basını ve siyaseti üzerinde soğuk duş etkisi yaratmıştı. Dönemin Muhafazakar Partili Başbakanı ‘Demir Lady’ lakaplı erkeksi kadın kürsüden şöyle gürlüyordu: “Onlara asla politik statü vermeyeceğim.”

Bu buyurgan sözün kararlı tonu, Margaret Thatcher’ın işçi sendikalarıyla kapışmasından İrlanda sorununa güvenlik konseptiyle yaklaşımına siyasal yaşamın birçok alanında uyguladığı baskıcı politikaların kuyruğuna takılmış sağ kanat basın için yeni bir mesai döneminin başlaması anlamına geliyordu. Bu gönüllü kamu mesaisi IRA ve IRA’nın siyasi amaç ve mücadelesini olmadık iftiralarla karalama üzerine kuruluydu.

Kampanyanın özü kolonyalist aklın evrensel zihni alışkanlıklarına dayanıyordu: IRA’lı siyasi tutsakları kendi hayatları üzerinde karar verebilen, öz irade sahibi politik özneler olmaktan çıkarmak. Açlık grevine girenler kendi iradeleriyle değil, olsa olsa “örgüt şeflerinin talimatıyla” böylesi provakatif bir eyleme girişmişlerdir. Güneş batmayan bir imparatorluk saldırgan bulvar medyası ve emperyal birikim sahibi siyasi kurumlarıyla elbette “cezaevlerindeki bu politik şantaja boyun eğmeyecekti.”

Örneğin Sunday Express gazetesinin editörü John Junor, Sands’ın ölümünden birkaç gün önce şöyle yazıyordu köşesinde: “Bobby Sands öldüğünde göz yaşı dökmeyeceğim. Tek umudum şu; bütün diğer IRA’lı teröristlerin de ona sempati duyarak aynı şekilde açlık grevine girmesi ve tabuta girinceye kadar bu grevi sürdürmeleri.”

Sunday Express’in ırkçı editörü zıvanadan çıkmış bedduaları konusunda yalnız değildi elbette. Sands açlık grevinin 66. gününde yaşamını yitirdiğinde Daily Mail onu “ahlaki bir hilebaz” olmakla suçlayacaktı. Daily Telegraph ise İrlandalı seküler bir azizin siyasi amaçları uğruna gözünü kırpmadan ve metanetle ölüme gitmesinin “saptırılmış ve gaddarca” bir cesaret örneği olduğunu yazıp, grevin hiçbir kazanıma yol açmadığını iddia ederek “şantaj başarısızlıkla sonuçlandı” diyordu. Bulvar basınının en puslu aynalarından Daily Mirror ise, Bobby Sands’ın trajik ölümünü acınacak bir son olarak tanımlayıp “O, İRA şeflerinin talimatıyla başlatılan ölümcül bir oyunun vasat bir parçasından başka biri değildi” diyordu.

Görkemli bir kitle yürüyüşüne dönüşen Bobby Sands’ın cenaze töreni ise İngiliz basın tarihinde ırkçı ve kolonyalist söylemin kutlu bayramı ilan edilebilcek türdendir. Sunday Express manşetini Sands’ın cenaze töreninde kortejin en önünde babasının yol arkadaşlarıyla birlikte yürüyen 8 yaşındaki oğluna ayırmıştı: “Savaşın kederli bir piyonu”. Haber şöyle devam ediyordu: “Ona babasının bir kahraman olduğunu söylediler. Ve onu hiçbir zaman anlamayacağı bir sahnenin içine çekerek, bir İRA şehidinin cenaze töreninin ilgi çekici figürü yaptılar.”

Grevin başarısızlıkla sonuçlandığı propagandası dönemin gazetelerinin ortak temasını oluşturuyordu neredeyse. Sun gazetesine kalsa tutukluların talepleri zaten “absürttü”.
Sunday Express, Sands’ın mezarında zafere ulaşamayacığını ilan ederek “Bobby Sands’ın gölgesi yok olup gidecek” diye müjdeliyordu.

Times gazetesi ise cezaevi koşullarının düzeltilmesi ve IRA tutuklularına politik tutuklu statüsü verilmesini içeren taleplerin karşılanmayacağından o kadar emindiki grevde hayatını kaybeden 10 kişi için “boşuna harcanmış hayatlar” diyordu. Muhafazakar cenahın amiral gemisi Daily Telegraph’a göre de bu ölümler hak aramak anlamında “gereksiz ve mantıksızdı.”

Peki 10 politik tutuklunun hayatına mal olan o tarihi açlık grevinden sonra cezaevlerinde ne değişti? Tutukluların öne sürdüğü beş talep de hem içerde hem de dış kamuoyunda ciddi şekilde yıpranan Thatcher hükümeti tarafından kısa sürede ve sessiz sedasız bir şekilde kabul edildi. Ancak açlık grevinin gerisindeki meşru politik dinamikler İngiliz siyasi elitleri tarafından hiçbir zaman topluma doyurucu bir şekilde açıklanamadı. Politik bir eylemi her türlü çirkin yol ve yöntemle manüpüle etmeye çalışan dönemin egemen muhafazakar gazeteleri ile bulvar basını ise entellektüel ve vicdani bir açlığın travmalarını bugün bile üzerinden tam olarak atabilmiş değil.

Bazı analistler bulvar basınının o günlerde devlet desteği ve teşvikiyle İrlanda ulusal hareketine karşı geliştirdiği sansasyonel ve saldırgan dilin ilerleyen yıllarda İngiliz bulvar medyasının kültürel çürümesini beraberinde getiren önemli nedenlerden biri olarak kabul ediyor. 2011 yılında patlak veren ‘tele kulak’ skandalından sonra kurulan Leveson Araştırma Komisyonu’nun soruşturmaları sırasında hem toplum hem de siyasi elit medyada yaşanan çürümenin ulaştığı boyutlarla ilk kez yüzleşecekti bir anlamda.

Dönemin sağcı basınının, nesnel kanıtlardan yoksun subjektif temmenilere dayalı başarısızlık iddialarına karşın, IRA kadrolarının öncülük ettiği ‘kolonyalist politikalara paydos grevi’ İrlanda ulusal kurtuluş hareketinin geleceğine ve kitlesel gelişimine damga vurdu denebilir. Bazı siyasi analistlere göre İrlanda halkına önemli hak ve özgürlükler sağlayan Hayırlı Cuma Anlaşması’nın zafer tohumları o sessiz azizlerin beden orucuyla atılmış oldu. Aradan onca zaman geçtiği halde bugün bile sıradan bir İrlandalıya İrlanda Cumhuriyetçiliğinin temeli neye dayanıyor, diye sorarsanız alacağınız cevap büyük ölçüde bellidir: Bobby Sands ve arkadaşlarının haklı direniş mirasına.

Gazete manşetleri üzerine analizleriyle bilinen Guardian’dan Roy Greenslade 1968’den 1998’e kadar şiddetlenerek artan İrlanda sorununda İngiliz popüler ve sağ kanat basınında ‘yandaş’ ve taraflı yayıncılığın bulaşıcı bir hastalığa dönüştüğü konusunda önemli bir tespitte bulunuyor. İrlanda ulusal hareketini yakından takip eden Greenslade “Maze cezaevindeki açlık grevi dışarıyı muazzam şekilde etkiledi. Gazeteler bu gerçeği yazmadığı için Britanya halkı bunu fark etmedi. Birçoğu bugün bile bu hakikati anlamış değil” diyor.

Türkiye cezaevlerindeki Kürt siyasi tutukluların başlattığı açlık grevlerinde bedenler protest bir orucun Golgotasından ölümün karanlık kıyısına hızla inerken merhamet yoksunu İslamcılıktan, akıl fukarası Kemalistiliğe, ‘insanı yaşatki devlet yaşasın’ Liberal bönlüğünden, üç kuruşluk istikbal uğruna yerel mevzisini terk etmiş taşralı-etnik aydın Sağduyuculuğuna Türkiye basınının ve siyasetinin politik bir vaka karşısında takındığı acemi kolonyalist edayı anlamak için yukardaki kıssada geçen ülke, kişi ve gazete adlarını sadece yerli malı bir pazıla uygun şekilde yerleştirmeniz kafi. O zaman, bugünkü dersimiz yakın dönem beden ve ahlak tarihi olsun; ilk konumuzun başlığı ise ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’…

Ahmet Ataş

http://bit.ly/ShqzdY

3 yorum “Dersimizin Konusu: ‘Kolonyalist Aklın Evrenselliği İlkesi’”

  1. Açlık Grevi: İrlanda Deneyimi

    Bobby Sands de dahil olmak üzere 10 kişinin öldüğü 1980/1981 açlık grevleri, siyasi bir silah olarak açlık grevlerinin en meşhur kullanım örneğidir. Ancak açlık grevlerinin İrlanda siyasi kültüründe çok eski bir tarihi vardır.

    Eski Kelt’lerde kişinin kendisine haksızlık yapan zenginin kapısının eşiğinde kendini aç bıraktığı, Troscadh ya da Cealachan adı verilen bir açlık grevi biçiminin uygulandığı söylenir. Bazı tarihçiler bunun bir ölüm orucu olduğunu; adaletin de kapı eşiğinde birinin ölmesine izin vermenin utancıyla gerçekleştirildiğini söyler. Diğerleri bunun ölmek için yapılmadığını, sembolik bir eylem olduğunu, asıl amacının suçluyu kamusal olarak utandırma olduğunu söyler. Her halükarda, bu protestonun iki biçimi de modern İrlanda’da siyasi bir silah olarak oldukça düzenli bir biçimde kullanılmıştır.

    Britanya sömürgeciliğine karşı İrlandalıların direnişinin tarihi, açlık grevinde ölen kahramanlarla doludur. En çok tanınanlardan biri Dublin’deki Mountjoy Hapishanesi’nde Britanya tarafından zorla beslendikten sonra ölen, 1916’daki “Paskalya Ayaklanması” gazisi Thomas Ashe’dir.

    1920’de, Cork belediye başkanı Terence MacSwiney’in de aralarında bulunduğu üç erkek, İngiltere’nin Brixton Hapishanesindeki açlık grevinde öldüler.

    1921’de İrlanda’nın parçalanmasının ardından kurulan yeni “Özgür İrlanda Devleti” tarafından hapse konulmalarını protesto etmek için yaklaşık 8 bin IRA tutsağının 1923’ün Ekim ayında girdiği açlık grevi sırasında iki kişi öldü.

    1940’larda İrlanda hükümetine karşı yaptıkları açlık grevi sırasında üç erkek hayatını yitirdi.

    1970’lerde IRA’nın kurulmasının ardından, açlık grevleri tekrar yaygınlaştı. IRA’lı Michael Gaughan 1974 yılında bir Britanya hapishanesinde zorla beslendikten sonra öldü. Ve 1976’da Frank Stagg yaptığı 62 günlük açlık grevinin ardından öldü.

    Her ne kadar pek çok açlık grevcisi eylemlerine kimsenin ölmemesi gibi bir niyet olmadan başlamış olsalar da, Türkiye’dekinden farklı olarak İrlandalılar “açlık grevi” ve “ölüm orucu” arasında bir ayrım yapmazlar.

    1972’de IRA’lı tutsaklar kimsenin ölmediği bir açlık grevinde başarılı bir biçimde siyasi tutuklu statüsü kazandılar. Daha sonra yatakhane şeklindeki barakalarda yaşadıkları ve (gerilla eğitimini de kapsayan) eğitimlerini, (el işi üretim kooperatifini de içeren) işlerini, boş zaman faaliyetlerini, kaçıp savaşa yeniden katılma girişimlerini de kendilerinin organize ettiği Long Kesh hapishane kampına taşındılar. Tutsaklar, kendi göreli özgürlüklerini Britanya’nın İrlanda işgaline karşı mücadeleleriyle ilgili kolektif ve bireysel bilinci artırmak için kullandılar. Che Guevara gibi uluslararası devrimcileri, James Connolly gibi İrlandalı sosyalistleri okudular. Bu, IRA’nın silahlı mücadelenin bir parçası olarak toplumsal siyasete daha çok önem veren, daha az hiyerarşik ve daha katılımcı bir yapıyı içerecek şekilde yeniden kurulması için temel sağlıyordu.

    IRA hapishanede kendi örgütlenmesini yeniden inşa ettikçe, Britanya hükümeti de stratejisini değiştirdi. Bu yeni stratejinin temel sacayağı genç Katolik erkeklerin yaygın tutuklanmasını, işkence altında ağır sorgulamaları ve genellikle sadece sorgu altında alınan sözlü ya da yazılı ifadelere dayanılarak tek bir hakimin suçluyu ilan ettiği jürisiz mahkemleri kapsayan bir dizi güvenlik operasyonuydu. Bu sürecin sonunda yeni bir hapishane yapısı ortaya çıktı.

    Mart 1976 sonrasında yaptıkları eylemlerden dolayı suçlu bulunan tüm tutsakların siyasi statüsü geri alındı ve bunlar Long Kesh hapishanesinin yeni inşa edilen “H-Blokları”nda hücre hapsine çarptırıldılar. Daha sonra Güney Afrika’daki Robben Adası’nda da kopya edilen bu sistemde, her iki kanadında 25 hücrenin ve orta çizgisinde de idari alanın olduğu, “H” şeklindeki sekiz tane hücre bloğu bulunur.

    2000 yılında Türkiye’de gerçekleşen “Hayata Dönüş” operasyonu ve tutsakların F-tipi hapishanelere şiddet yoluyla yerleştirilmesi gibi, İrlanda’daki bu yeni hücre tipi hapishane yapısı kaçınılmaz olarak, içlerinde Bobby Sands’in de bulunduğu on kişinin ölümüne sebep olan yoğun bir açlık grevine yol açmıştı.

    2000-2006 yıllar arasında Türkiye’de gerçekleşen açlık grevine ilişkin benzerlik bu noktada yitiyor. IRA tutsakları derhal açlık grevine başvurmak yerine, hücre hapsine karşı beş yıl boyunca süren amansız bir mücadele vermişlerdir. İçinde bulundukları hapis koşulları korkunçtu: herhangi bir IRA tutsağı suçluluğunu meşrulaştıracak hapishane üniformasını giymeyi reddettiğinde; hiçbir giyecek, kalem, kağıt, radyo ya da (İncil ve başka dini metinler haricinde) okuyacak materyal verilmeden küçük bir hücreye atılıyordu. Hücrelerde yatak, masa ve dolaplar gibi temel eşyalar dışında bir şey bulunmuyordu.

    Tutsaklara yasak olmayan bireysel eşyalar sabun, diş macunu, diş fırçası, tarak ve aylık dört ufak paket tuvalet kağıdından ibaretti. Hiç kıyafetleri olmadığı için tutsaklar battaniyelere sarınıyorlardı ve bu yüzden “battaniye adamlar” diye anılır olmuşlardı. Bu tutsaklar beş yıl boyunca haftanın her günü 24 saat süresince kapalı tutulmuşlardı.

    Hücrelerinden yalnızca Pazar günleri blok kafeteryasındaki dini törenlere katılmak ve ayda bir kez yarım saatliğine arkadaşları veya aileleri ile görüşmek üzere ayrılabiliyorlardı.

    Bu kısıtlı koşullarda inanılması güç olan gerçekleşti; tutsaklar rejime karşı birkaç yıl sürecek olan toplu direnişi başlattı. Otoriteler her protesto eylemine dehşet verici yeni cezalandırmalar ve mahrumiyetlerle cevap verdi. Gardiyanlar tutsakların duşa girmelerine izin vermemeye başladılar; tutsakların dışkı kovalarını, ağızlarına kadar dolu olmalarına rağmen, boşaltmayı reddettiler. Köpükten yapılma döşekleri haricinde, tutsakların tüm eşyalarına el koydular. Tutsakların ellerine geçen tek şey ayda bir kez ailelerinden edinebildikleri ufak paket tuvalet kağıtlarıydı.

    Tutsaklar biriken idrarı hücre kapılarının altından atmaya çalıştığında gardiyanlar bunu hücrelerine geri süpürüyor ve bu da köpük döşeklerinin idrarla sırsıklam olmasına neden oluyordu. Dışkılarını pencereden dışarı attıklarında ise, gardiyanlar bunları hücrelerine geri atıyordu. Nihayetinde, tutsaklar duvarları dışkılarıyla sıvanmış, köşelerine yemek artıkları yığılmış hücrelerinde çırçıplak yatmaya zorlandılar.

    Her yeni ceza şaşırtıcı bir şekilde tutsakları daha da güçlü kılmıştı. Her ay tanıdıklarının ziyaretlerine gittiklerinde tütün, tükenmez kalem yedekleri, sigara kağıtları (üzerine yazmak için), eğitim materyalleri (sigara kağıtları üzerine yazılmış küçük yazılar) ve plastik ambalaj (tutsağın vücudunda sakladığı herşeyi vücut sıvılarından korumak için) gibi küçük şeyleri kaçak yollarla elde edebilmişlerdi. Bu kaçakçılık eylemleri sonucunda, tutsaklar dışarıdaki hareketle de temas halinde kalabilmişlerdi. Dışarıya sızdırdıkları hapishane koşullarına ilişkin bilgiler halkın destek hareketinin ana dayanağı olmuştu.

    En mühimi ise, IRA destekçilerine ya da onların siyasi partisi Sinn Fein üzerindeki yasaklara rağmen, tutsaklar beş yıllık bu süreçte İrlanda’daki herkesin H-Bloklarında ne olup bittiğini bilmesini sağlayan bir kamuoyu hareketi oluşturabilmişti. Her tutsağın sigara kağıtları üzerine günde birkaç tane mektup yazdığı ve bunların dışarı sızdırılıp dünya çapındaki etkili isimlere ulaştırıldığı bir “propaganda fabrikası” inşa etmişlerdi. Bobby Sands, tutsakları destekleyen kitlesel bir kamuoyu hareketinin taslağını çizen bir mesaj dışarı sızdırmış ve şöyle yazmıştı:

    “İnsanlara ulaşma fikrinin amacı onlara basit bir mesajı iletmektir. Herkese gönderdiğimiz mesaj basitçe şöyle olabilir: “H-Blokları Parçala”…**

    Bu mesajın herkese ulaşmasını; unutulmasının herkes için imkansız hale gelmesini; kim ve nerede olursa olsunlar, bunu görmelerini, duymalarını istiyoruz. H-Blok’a ilişkin materyaller, insanların duygularını harekete geçirmeye, onları tetiklemeye ve ayaklandırmaya yardımcı olacaktır.”

    Sands’in önerisine göre hareket kapsamında “milyonlarca afiş” asılacak, sloganları “H-Blokları Parçala” olacak ve bu, İrlanda’daki hatta İngiltere’deki tüm duvar, köprü, otoban ve kamu binalarına yazılacaktı. Ayrıca, “Babamın H-Blok’ta Ölmesine Göz Yumma” yazılı tişörtler giyen ya da görseller taşıyan çocukların resimleri halka gösterilecekti.

    Bunlar gerçekleşti. İngiltere ve İrlanda’da medyanın kör edilmesine karşın, IRA tutsaklarının mesajları kısa süre içinde herkesçe bilinir oldu. Gittikleri her yerde, hatta harcadıkları paralarda bile bu gerçekle karşılaştılar (insanlar paralarının üzerine harcamadan önce “H-Blok” yazmışlardı). Sonrasındaysa mesaj, Kuzey Amerika, İngiltere ve Avustralya’daki kalabalık İrlandalı göçmen toplulukları arasında yayıldı.

    Altı yılımı Bobby Sands’in biyografisi üzerine yaptığım araştırmayla geçirdim. Bana “Bobby Sands hakkında öğrendiğin en önemli şey nedir?” diye sorulduğunda, cevabım oldukça basit. Bobby Sands’e ilişkin en önemli şey açlık grevinde nasıl öldüğü değil; nasıl yaşadığıdır. Eylem gücüyle, H-Blok içerisinde dünyanın duyarsız kalamayacağı bir hareket ve topluluk inşa edebilmiş olmasıdır.

    Böylece İrlandalı tutsaklar, 1980 yılının sonlarına doğru başlayan korkunç süreçte ucu ölüme varabilecek açlık grevine başlamış oldular. İlk açlık grevi, Aralık 1980’de örgütün o alandaki yöneticilerinden birinin, ölmek üzere olan açlık grevi eylemcisi tutsağa yemek verilmesi için hapishane yetkililerine çağrıda bulunmasıyla başarısızlıkla sonlanmıştı. Mart 1981’de Bobby Sands’in açlık grevine başladığı zamanlarda, açlık grevinde olan tutsaklar ölümle yüz yüze olduklarının bilincindeydi.

    Hiçbir tutsağa greve katılmaları konusunda baskıda bulunulmadı. Tam aksine, IRA’nın Birlik Komutanı açlık grevinde gönüllü olarak yer alan tüm erkek ve kadınlara grevden çekilmeleri çağrısında bulunan bir mektup gönderdi.

    Mektupta, açlık grevine başlanıldığı takdirde ölümün en olası sonuç olduğu yazılıydı. Eylemcilerin kendilerinden emin olmaları gerektiği, aksi halde “son anda vazgeçmeleri” durumunda açlık grevindeki diğer tutsaklar için telafisi mümkün olmayan zararların ortaya çıkacağı belirtildi. Mektupta, isimlerinin silinmesini isteyenlerin utanç duymalarının yersiz olduğu, açlık grevinin bütünüyle gönüllü bir eylem olduğu ifade edildi. Bir kez başladığında, gerekli olması halinde, ölüme uzanan bu süreçte yer alabilip alamayacağından her tutsağın emin olması gerekmekteydi.

    Bobby Sands öncülüğündeki açlık grevinde on tutsak yaşamını yitirdi. Çok aşikar bir ahlaki zafer kazandılar. Dünya medyası etkin bir biçimde arkalarında durdu. The New York Times, ölümünden önce İngiltere Parlamentosu’na üye seçilen Bobby Sands’in “gözü pek İngiltere Başbakanı’nın hakkından geldiğini” yazdı. Ulusal Parlamentolar açlık grevindeki tutsakları, susma eylemleri yaparak ve deklarasyonlar yayınlayarak onurlandırdılar. İlerleyen zamanlarda Zapatista hareketini oluşturan Meksika-Chiapas’taki siyasi tutsaklar, 1981 yazında İrlanda’daki durumu örnek alarak açlık grevine başladılar. Güney Afrika’daki ANC tutsakları ve Nelson Mandela da benzer girişimlerde bulundular. Tüm bunlar, onlarca İrlandalı tutsağın başlattığı ve on insanın hayatını yitirdiği açlık grevi sebebiyle gerçekleşti. Önemli bir diğer neden ise, hareketin temsilcilerine yönelik saldırganca yasaklamalara rağmen, battaniye adamların ve onların dışarıdaki destekçilerinin beş yıl boyunca sürdürdükleri mücadele idi.

    Açlık grevi sona erdiğinde İrlandalı tutsaklar siyasi statülerine tekrardan kavuşabildiler. Vakit kaybetmeden H-bloklardaki hapishane alanları üzerinde denetim edinip bunları kolektif hatlarda yönettiler. Hapishaneden çıktıktan sonra birçok tutsak, siyasetlerini kendi topluluklarına taşıyıp alternatif İrlanda okulları, konut projeleri, kooperatifler, geliştirme teşkilatları, sanat grupları ve benzerlerine hayat verdiler, bunlara katılımda bulundular.

    Açlık grevindeki İrlandalı tutsaklar dünya genelinde hafızalara kazındılar. Tahran’daki İngiliz Büyükelçiliği önündeki cadde hala “Bobby Sands Caddesi”dir. Türkiye’deki tutsaklar da 2000 ve 2006 yılları arasında tüyler ürpertici bir ölüm orucu süreci yaşamışlardı. Görüştüğüm tutsaklar, eylemleri için “Boby Sands” kod adını kullandıklarını anlatmaktaydı.

    Birleşik Devletler’in Ohio eyaletinde 2011 yılında, ölüm cezasına çarptırılmış üç tutsak yaklaşık yirmi yıldır istisnasız tecrit halinde tutulmaktaydı. Bobby Sands’i ve açlık grevi yapan İrlandalı tutsakları öğrendiklerinde, sevdikleriyle güvenlik camı arkasında görüşmek yerine temasın mümkün olduğu ziyaret haklarını edinmek için kendi açlık grevi eylemlerini örgütlemeye heveslendiler. 12 gün sonrasında mücadelelerini kazanmışlardı. Aynı şekilde Bobby Sands ve İrlanda’daki yoldaşlarından haberdar olduklarında, yaklaşık yirmi yıldan fazla içinde bulundukları korkunç tecrit koşullarına ilişkin eyleme geçebileceklerine ikna olmuşlardı. Hem Ohio hem de Kaliforniya’daki tutsaklar, Bobby Sands ve İrlandalı yoldaşlarından önemli mesajlar edindiler: kendilerini manevi olarak destekleyecek ve haklı taleplerinin kaale alınması konusunda hükümete baskıda bulunabilecek bir kitle hareketi başlattılar.

    Açlık grevi oldukça ürkütücü bir eylemdir. Yavaş ve acı içinde ölmek anlamına gelir. Bunu yeğleyenlerin içinde yaşadığı koşullar o kadar tahammül edilemez hale gelmiştir ki, bu korkutucu sürece göğüs germek bile söz konusu koşullarda hayatta kalmaya çalışmaktan daha elverişlidir. Direnişin son basamağıdır bu. Tutsak arkadaşlarına karşı öylesine çetin bir bağlılık ve sevgi beslerler ki, bu bizim tahayyül edebileceğimizin ötesindedir.

    Belki de açlık grevinin ehemmiyetini ifade etmeye en çok yaklaşan, Bobby Sands ve yoldaşlarını överken söyledikleriyle Fidel Castro’dur:

    “Altmış gün boyunca açlık grevinde kalarak idealleri uğruna ölme kudretine sahip insanların huzurunda despotların eli ayağı titrer! Bunun yanında, yüzyıllar boyunca insani feda ruhunun simgesi haline gelen İsa’nın çarmıhtaki üç günü nedir ki?”

    Şimdiyse açlık grevi tekrar Türkiye’nin gündeminde. İrlanda ve Kuzey Amerika’daki deneyimler gösteriyor ki, bu mücadelenin kazanılmasını sağlayan tek şey var: halkın bilgisi ve desteği. Bu destek ve bilgi olmadan tutsaklar kendi başına bırakılmış olacaktır.

    Denis O’Hearn

    • Denis O’Hearn, New York Eyalet Üniversitesi (University of New York – Binghamton) Sosyoloji Bölümü’nde Profesördür ve “Hiç bitmeyecek şarkı: Bobby Sands, Bir Nesli Ayaklandıran İrlandalı Açlık Grevcisi” (Nothing But an Unfinished Song: Bobby Sands, The Irish Hunger Striker Who Ignited a Generation) başlıklı Bobby Sands biyografisinin yazarıdır.

    ** (ç.n) Bobbys Sands’in hücresinde yazdığı ve Prison Poems (1981) kitabında yayınlanan şiirlerinden biri: “The Rhythm of Time”

    Çeviri: Başak Can, Samet Çamoğlu

    Açlık Grevi: İrlanda Deneyimi

  2. 9 Kasım tarihindé, yani Açlık Grévlérinin 59. günündé Nazan Üstündağ’ın kalémindén çıkan güzél bir yazı.


    Açlık grevleri 59. gününe girer; içerden bir kez daha gelen “çok zayıfladılar” haberi binlercemizi aynı anda kanatırken, eylemliliğin olağandışı zamanında yaşamaya devam ediyoruz. Tepeden tırnağa yenilendiğimiz bir zaman bu. Sokaktaki yağmuru fark etmeden dakikalarca yürüyoruz. Vitrinlerdeki baştan çıkarıcı mallar gözümüze değmiyor. Kulaklarımız gürültülerin içinden “açlık grevi” kelimesini ayıklayıp çıkarıyor. Duyularımız, duygularımız topyekün baştan inşa oldu. Her birimiz kılıç kadar keskiniz.

    Hala “iyi bir haber” beklemeye devam. Beklemek hakiki anlamına kavuşuyor. Bu olağanüstü zamanda dil de yeni baştan kuruluyor.

    Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidarının Türkiye’de yarattığı tahribatın en derinlerinden biri de dil alanında kendini gösterdi.

    AKP, bir yandan gazetecilere ayar çekip, baskıyla işlerinden ettirdi. Bir yandan da “konuşanın dilini kesip” cezaevine yolladı. Magazin haberlerine dönen mahkemelerde herkesin telefonlarının dinlendiği ortaya çıkınca, insanlar kamusal alandan geçtim, özel alanda dahi dolaylı, temkinli, sansürlü konuşmaya başladı. Kelimeler sahiplerini kaybetti. Adı, adalet oldu.

    Başbakan ve iktidar, bu sahipsiz kalmış kelimeleri, yani muhalefetin dilini gasp ederek, içini boşalttı. Yüzleşme, özür dileme, toplumsal barış, demokrasi gibi sözcüklerin tamamı iktidara yamanarak erozyona uğratıldı.

    Şehirlerde uygulanan ve tarihi, emeği ve değiş-tokuş dışındaki değerleri hiçe sayan kentsel dönüşüm projelerine benzer bir mantık, dile de dayatıldı. Kimi kelimeler gökdelenleşti. Kimileri un ufak edilip tedavülden kaldırıldı. Eşitlik, hak, hukuk gibi köklü, tarihsel kavramlar, allanıp pullanıp, aynalı camekanlı “şeffaflaşma,” “katılımcılık” gibi sözlerin tepesine dikilip turistikleştirildi. Onur, vakar, haysiyet, bağlılık gibi kelimelerin içleri yıkılıp, adları bırakıldı. Dil baştan başa yağmalandı. Hakikat dilin dışına atıldı. Adı kalkınma oldu.

    Dilin böylesine yağmalanması ve hakikatin dilde kendine ev bulamaması kamusal dili gittikçe daha muğlak bir hale getirdi. Muğlaklık anlamını matematikte aradı. İktidarın ayıbını örtmeyi kendine görev bilenler, dili bir eşitlikler tablosuna dönüştürdü. “Fark’ın” anlatılamadığı, mücadelenin hikayelendirilemediği, mağduriyetlerin sayılıp döküldüğü listeler cümlelerin yerini aldı. Her mağduriyetin karşısına bir ödül, her ödülün karşısına bir ödün konuldu. Sürekli içe dönen, kendine işaret eden, bekleşen, endişelenen, listedeki denklemleri çözecek bir iktidara öykünen, bir iç konuşma, kamusal dil kılığına sokuldu. Adı liberalizm oldu.

    Kelimelerin tarihsel olarak işaret ettikleri gerçeklerinden böylesi bir şiddetle kopartılıp, topluca siyasi arenanın iktidar brikimi, ayırma, ayrıştırma, atma, tutma mantığına, değiş tokuş ekonomisine mahkum bırakılmaları, sürekli yenileme ve abartma ihtiyacı doğurdu.

    Siyasetçilerin konuşmalarında korku, dehşet, şiddet sıradanlaştı. Türkiye’nin siyaset dilini, lanetli bir bilinçaltından fışkıran “kan emiciler,” “vampirler,” “eli kanlı katiller,” gibi kelimeler mesken tuttu. Savaş dilde figürleşti. Adı güvenlik oldu.

    Yani hakikate soyunmayan, emeği gerektirmeyen, anlaşılmayı beklemeyen diller sardı etrafı. Çünkü bir halkın dilini çalmanın bedeli kendi dilini kullanamaz hale gelmektir. Bir halkın dilini ablukaya almaya kalkışmanın sonucu kendi dilinin gaspıdır. Ondandır ki Türkçenin kaderi Kürtçeye kitlidir.

    Açlık grevine girenler dilleri kesilenler. Hakikati anlatamasınlar diye dilden kovuldular. Kullandıkları kelimeleri iktidar çaldı. Kimse o kelimelerin gerçek anlamını hatırlamasın diye öcüleştirildiler. Hikayeleri hukuka galebe çalmasın diye listelendiler, yasaya eşitlendiler. Türkçedeki misafirlikleri böylelikle bitti. Evlerine dönmek istediler. Dillerini bir başkaldırıya çevirdiler.

    Elbetteki talepleri siyasidir.

    Başbakan açlık grevi karşısında saçmaladı. Kimsenin asla unutamayacağı “Buradan tüm dünyaya sesleniyorum. Kuzu kebap yiyorlar” cümleleri, bir yalan değil, bir dilin iflasıdır. Bir kandırmaca değil hakikatten tamamıyla kopartılmış bir dilin iç sayıklamalarıdır.

    Sessizliği mesken tutan bir iradenin karşısında, korkutmanın, gaspın, yağmalamanın ve muğlaklaşmanın çaresizleşmesi, gülünçleşmesidir. Değiş tokuş mantığı ile yüceltilmiş bir kelimeler oyununun, karşılıksız ödenen bedeller karşısında eriyip gitmesidir.

    Böylelikle bir devir kapanıyor. Açlık grevleri tepeden tırnağa değiştiriyor hepimizi. Türkçeyi kurtarmanın zamanı geldi.

    4 Kasım 2012’de dünyanın sıradan gündeliğinde açılan bu olağandışı zamanı kucaklayan olağanüstü bir açıklama geldi cezaevinden. Gürül gürül bir baş kaldırı, bir kutlama, bir davet… 10 bin kişilik bir açlık grevi genel grevdir elbet. Talepler gerçekleşse de, gerçekleşmese de; grevler bitse de bitmese de böyle bir irade, Kürtçeyi de kurtarıyor, Türkçeyi de. (NÜ/EKN)

    • Nazan Üstündağ
    • Yazıdaki fikirler Ayşegül Devecioğlu ve Bülent Küçük’den esinlenmiştir.

    link to bianet.org

Bir yanıt yazın

Ad ve E-posta zorunlu değildir.