Satrançta yeni başlayan biri genellikle şu cümleyi duyar: Açılışları ezberle. İlk bakışta bu öğüt sıkıcıdır; sanki oyunun şiirini öldüren bir muhasebe defteri gibi durur. Oysa açılış teorisi, yaratıcılığın düşmanı değil, onun güvenlik kemeridir. İlk on hamleyi bilmek, geleceği kontrol etmek anlamına gelmez; geleceğin seni ilk virajda yoldan çıkarmamasını sağlar. Hayatta da böyledir: Sabah ritüelleri, temel ilkeler, para yönetimi, ilişki sınırları ve çalışma alışkanlıkları, ruhun Sicilya Savunmasıdır.
Bir satranç ustası açılışı ezberlediğinde robotlaşmaz. Tam tersine, zihnindeki işlemciyi gereksiz paniğe harcamaz. Atını nereye koyacağını, şahını ne zaman güvene alacağını, merkeze nasıl baskı kuracağını bilir. Böylece asıl karmaşa başladığında, yani taşlar birbirine dolandığında, zihni hâlâ serindir. Hayatta ilk hamlelerin ezberi de aynı işlevi görür. Hangi değerlerden taviz vermeyeceğini, hangi insanlarla aynı masaya oturmayacağını, hangi bedelleri ödemeye hazır olduğunu önceden düşünmüşsen, kriz anında karakterin doğaçlama yapmak zorunda kalmaz.
Ezber, Zayıfların Değil Hazırlıklıların Silahıdır
Modern insan ezber kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre her şey özgün, spontane ve içinden geldiği gibi olmalıdır. Fakat içinden gelen şey çoğu zaman bilgelik değil, yorgunluk, korku veya dopamin bağımlılığıdır. Satranç tahtasında da içinden geldiği gibi oynayan oyuncu, beş hamle sonra vezirini kaybeder ve buna kader der. Açılış teorisi bize şunu fısıldar: Özgürlük, seçeneklerin çokluğu değil; yanlış seçenekleri önceden elemiş olmanın verdiği berraklıktır.
Hayat planlaması da bir açılış repertuvarı kurmaktır. Günün ilk saatinde ne yapacağını bilmek, gelirinin bir kısmını otomatik olarak ayırmak, bedenini ihmal etmeyeceğine dair karar almak, zihnini hangi kitaplarla besleyeceğini seçmek… Bunlar romantik görünmez. Kimse bir roman kahramanını bütçe tablosu doldururken alkışlamaz. Ama trajedilerin çoğu, büyük günahlardan değil, küçük hazırlıksızlıklardan doğar. Bir insan çoğu zaman uçurumdan atlamaz; her gün yarım adım kayarak düşer.
Orta Oyunda Sis Başlar
Satrançta açılıştan sonra orta oyun gelir. İşte orası ormandır. Kurallar hâlâ vardır ama yollar bulanıktır. Rakip beklenmedik bir fedayla saldırır, piyon yapısı bozulur, güvenli sandığın kare zehirli çıkar. Hayatın orta oyunu da böyledir: İş değişir, aşk kırılır, sağlık sarsılır, dost sandığın kişi seni kendi gölgesiyle tanıştırır. İşte o anda açılışta kurduğun zemin konuşmaya başlar. Disiplinin, değerlerin, dostluk seçimin, zihinsel dayanıklılığın birer taş gibi seni savunur.
Burada önemli olan şudur: Açılış ezberi, oyunu senin yerine oynamaz. Sadece seni oyuna sokar. Hiçbir satranç kitabı, kırkıncı hamlede rakibinin ne yapacağını garanti edemez. Hiçbir yaşam planı da seni acıdan, kayıptan, belirsizlikten muaf tutmaz. Fakat iyi bir başlangıç, kaosla karşılaşınca dağılmamanı sağlar. Bir savaşçı gibi düşünürsek, kılıcı savaş sırasında dövmeye çalışmazsın. Onu önceden döversin; savaşta yalnızca kullanırsın.
Jungiyen bir dille söylersek, açılış teorisi egonun bilinçli hazırlığıdır; orta oyun ise gölgenin sahneye çıkışıdır. Planların, bastırılmış korkuların ve arzularınla karşılaştığında test edilir. Kendini çok mantıklı sanan biri kıskançlıkla, çok özgür sanan biri sorumlulukla, çok güçlü sanan biri yalnızlıkla mat tehdidi altında kalır. O yüzden hayat planlaması sadece takvim düzenlemek değildir; hangi iç rakibe karşı oynadığını bilmektir.
En İyi Plan, Bozulmaya Hazır Plandır
Satrançta açılışı bilen ama düşünmeyi bırakan oyuncu tehlikelidir; en çok da kendisi için. Çünkü ezberin kibri, cehaletten daha keskin bir tuzaktır. Hayatta da plan yapmak, geleceği zincire vurmak değildir. Plan, belirsizliğe karşı bir başlangıç hipotezidir. Rakip farklı oynarsa sen de değişirsin. Ama değişmek için önce bir merkezin olmalıdır. Merkezi olmayan esneklik, sadece savrulmadır.
Bu yüzden ilk hamlelerini ezberle. Sabahını, paranı, bedenini, zihnini ve ilişkilerini şansa bırakma. Ama sonra tahtaya bakmayı unutma. Çünkü hayat, ezberlenmiş bir varyant değil; canlı, huysuz, bazen alaycı bir rakiptir. Açılış teorisi sana zaferi vaat etmez. Sana yalnızca şunu verir: Kaos başladığında, elin titremeden ilk doğru soruyu sorabilme gücü. Ve bazen insanı kurtaran şey, cevabı bilmek değil, panik anında hâlâ soru sorabilmektir.