NİETZSCHE’Yİ MARX İLE ANLAMAK

Hemen korkmayın, elmayla armutu kıyaslayacak değilim. Felsefe ile ilgili kafama takılanları bu 2 filozof çerçevesinde sizlerinde katılımıyla ortaya koymak ve nacizane görüşlerimi beyan etmek isterim. Hem de din tartışmalarından başını kaldıramayan sonsuz.us sakinlerini farklı bi felsefi konuyla meşgul etmek niyetindeyim.

Nietzsche’nin güç istenci kavramını bir akış olarak nitelendirmekteyim. Öyle ki Platon’dan beri süregelen metafizik geleneğin yıkılması için onun bu kavramı ortaya koyması zorunluydu. Keza Nietzsche için Marx’ın materyalizminden tutun, pozitivizme kadar bütün bir materyalist felsefe geleneği de aynı metafizik sürecin bir ürünüdür. Nietzsche için “metafizik” tanımı çok genişlemiştir, neredeyse bütün “-dır” ların ardında aynı hatalı metafizik çıkarımlar vardır.

İşte kanımca onun genişlettiği bu metafizik karşıtı tutum Nietzsche’yi ister istemez bir akış olarak gördüğü güç istenci kavramına yöneltecektir. Bütün uzayın, organik ve ya inorganik farketmeksizin belirli bir oluş durumları vardır. İnsan gibi bir akıl bu oluş içerisindeki enerji alanlarına deney ve ya gözlem amaçlı herhangi bir yaklaşımda bulunduğu zaman tıpkı kuantum mekaniğinde olduğu gibi, bu durumlar, gerçek olmayan biçimlerde kendisini gösterecektir. Sürekli oluş bizzat maddenin gerçekliği olduğundan, nesnel ve statik bir gerçeklik tanımı o maddenin gerçek varoluşunu bozar. Madde nedir sorusunun cevabı oluş sürecinin kendisi (güç istenci) olduğu için biyoloji, ahlak, epistomoloji gibi diğer farklı alanlar da bu ontolojik çıkarımın sonucu haline gelirler.

Diyalektik materyalizme göre bilinç tarihi değil, tarih bilinci oluşturur. Nietzsche’nin tarih sahnesine çıkışıyla birlikte birçok filozofu etkilediği biliniyor ancak günümüzde kendisinin bir popüler kültür ikonuna dönüşmesi (facebook ve aforizmalar sağolsun) sebebiyle dillerden düşmemesinin sebebinin de yine günümüz tarih koşullarına bağlamamız gerekecektir. Günümüz koşullarında insanın proaktif olarak hayat sürecine katılımı söz konusu değildir. Ekonomik ve sosyal koşullara, bundan 20-30 yıl öncesine göre daha az tepki gösterirken, günümüzde insan, kendi aktif yaşamına odaklanmıştır. Nietzsche’ye duyulan sempati de bu pasifize olmuş güncel insan tipinin hayata bakış açısını yansıtmaktadır.

Nietzsche, maddeyi kabul ederken, arka planda seyreden bir oluş sürecine yaptığı vurguyla aslında günümüz bireysel insanının yalnızlığı ve karamsarlığına bir çıkış yolu öneriyordu. Benim şahsi düşüncem Nietzsche’nin Buda’yı nitelikli ve daha ele avuca sığar hale getirmeye çalıştığıydı. Ancak maddeye bağlı gibi gözüküp maddeden ayrı çıkarsamalarda bulunmak metafiğin ta kendisidir. Özellikle sosyal koşulların insan ve insanın algıladığı madde üzerine etkisini, yani bir başka değişle materyalizmi, metafizik bir çıkarım olarak suçlayıp yerine soyut, ele avuca gelmeyen bir güç istenci kavramının getirilmesi, metafiğin daha bir irrasyonel yoludur. Günümüz reikicileri, zen’cileri, tasavvufçularının artış oranına baktığımız zaman Nietzsche’nin de nasıl bir ikona dönüştüğünü anlayabiliriz. Keza insanın materyali ve dolayısıyla evreni cansız olarak algılaması kolay değildir. Az önce saydıklarımın (Nietzsche dahil) hepsinin evrende, insan aklından bağımsız bir şekilde kendini insanda gösteren a priori bir madde bilinçliliğini savunduklarını söyleyebilirim. Tek fark biri tanrının varlığı önsavından diğeri ise olmadığı önsavından hareket eder. Sistemlerini bu savlara göre kurarlar.

Nietzsche’nin elle tutulamaması ve Marx’ın diyalektikteki haklılık payı beni daha çok Marx’ın felsefesine yaklaştırmış durumda. Keza onun günümüz toplumunu eksik olsa bile doğru tanımlayabileceğini düşünüyorum . Keza tek tanrıları bırakıp Nietzsche gibi panteist tanrılara tutunmak benim nasıl hayatta kalacağım ile ilgili bir bilgi veremez. Günümüz dünyası sosyal koşullardan bağımsız düşünülemez. Hayatın kuantum mekaniksel bir güç istenci olması, gözle görünür alandaki kuralların da o şekilde yüreyeciğini göstermez(güç istenci alanıyla, görünür alan birbirinden ayrı olmak zorundadır). Nietzsche’nin düşüncesi edebi ve sanatsal faaliyetlerle, rakının beyaz peynirle gittiği gibi, çok güzel gider. Ancak sanatsal değeri olan bir düşüncenin felsefi bir platformda dizgeleştirilmesi, ister istemez felsefi alanlar arasında çelişkiye sebebiyet verecektir.

Not: Nietzsche’nin başta güç istenci olmak üzere, kendine özgü birçok kavramını daha iyi anlamak isteyen arkadaşlara, William Plank’ın Nietzsche ve Varlık adlı kitabını tavisye ederim. Akabinde yukarıdaki konuyla ilgili görüşlerinizi de beklerim.

TEKDÜZE BASKETBOL VE GÖSTERİ

Pekçoğunuz böyle bir yazıya aşina olmayabilirsiniz, keza konu çok spesifik. Ama dinleyin. Burada bahsi geçen baketbolun dünyanın sözde en üst düzeyde oynanan ligi, NBA olduğunu hatırlatmak isterim. Geç Jordan dönemini ve O bıraktıktan sonra gelen dönemi yakalamış biri olaraktan, Amerikan basketbolunun dişli dünyasının nasıl yavaş yavaş gösteri dünyasına dönüştüğünü tecrübe etmiş bulunuyorum.

Fransız filozof Guy Debord “Gösteri Toplumu” adlı eserini yazdığında yıl 1967 idi. Kendisi daha o yıllarda kapitalist üretim ilişkilerinin bambaşka evreye, bir gösteri evresine dönüştüğü ve bunun toplumların büyük bir çoğunu etkileyeceğini düşünüyordu. Nitekim gösterinin anavatanında oynanan basketbol, geç de olsa bu evreden etkilenecekti. Bahsettiğim pon pon kızlar ve ya seyirciye yönelik boktan devre arası interaktif aktiviteler değil, bizzat oyunun kendisinin dramatik bir şekilde seyircileri coşturmaya yöneldiğini vurgulamak isterim. Beni üzen de bu gösterinin, sporun bizzat kendisine sirayet etmesi.

Jordan sonrası dönemde düşen izleyici rating’leri NBA yönetimini sık sık düşündürüyordu. Dile kolay rakip beyzbol ve Amerikan Futbolu. NHL falan da var. Yönetimin aldığı ilk karar uluslar arası oyuncuların NBA’de daha fazla pazarlanmasını sağlamak oldu. Tabi Türkiye, Çin gibi yeni pazarlarda izlenme oranları yükselse de bu yönetime yetmedi. Basketbol hızlı, atletik ve spektaküler olmak zorundaydı. 90’lar sona ermiş, 80’lerin kırıntısı kalmamıştı. Tarih ilerlemeliydi tabi.
2000’lere geldik. Artık 16’lık veletler daha fazla smaç izlesin, 40’lık abiler, gençlik aşkları Jordan’ı unutsun diye basketbol kuralları ciddi biçimde değiştirildi. Bana göre de ruhu yok eden bu oldu. Öncelikle savunma 3 saniyesi kuralı geldi. Pota altı savunmasında 3 saniyeden fazla bekleme süresi illegal kabul edilince, takımların boy ortalamaları kısaldı. Keza artık hababam içeri dalacak hızlı oyunculara ihtiyaç vardı. Daha sonra dışarıda oynayan oyunculara “hand check” dediğimiz savunmanın temellerinden bir olan savunma oyuncusunun hücum oyuncusuna karşı el kaldırarak savunma devri sona erdi.
Ha bi de maç içinde oyuncuların birbirlerine yaptığı Amerikalıların “trash talk” dediği meydan okumaları da sona erdirildi. Bunlar küfür içermeyen ancak oyunu tatlı bir rekabet içine sokan atışmalardı. Örneğin: Jordan birgün Utah maçında 1.85 boyundaki John Stockton’ın üzerinden smaç vurur. Chicago yedeklerinin arkasında Utah’lı bir seyirci Jordan’a satışır: “Kendi boyuna göre birini bul Mike”. Jordan birkaç pozisyon sonra 2.13’lük Mel Turpin’in üzerinden uçarak bir smaç daha basar ve seyirciye: “Bu sana yeter mi?” diye cevap verir. Bu tarz kelimeleri Jordan, Larry Bird, Reggie Miller, Gary Payton ve daha nicelerinden duyardınız. Bu sporcular sayesinde basketbol, fiziksel dayanaklılık kadar psikolojik dayanıklılığın da söz konusu olduğu bir sporken Şimdi ne oldu? Hemen söyleyeyim.

Birçok yazar savunma üç saniyesi ve diğer bazı savunma kurallarının oyunu hareketlendirdiği, dolayısıyla seyir keyfini arttırdığını düşünürken, bence bu basketbolu spektakülerik adı altında tektipleştirdi. Pozisyonlar arası olan tipik farklılıklar oyuncuların da tipik bir duruşu olmasına izin verirdi. Kimisi ekmeğini taştan çıkarır, kimisi aklıyla oynardı. Son dönemlerdeki atletizm ve hız odaklılık bütün takımın kısalıp, varolan pozisyonları birbirine yaklaştırınca, sporcunun karakteristik duruşu sona erdi. Guard pozisyonunda point guard ve shooting guard varken, şimdi combo guard’lar türedi. Tıpatıp aynısı forvetler için de geçerli. Yeni melez forvete daha bi isim bulamadılar o ayrı.

Sadece düşünün, savunma kuralları yumuşarsa, hücum serbestlik kazanır. Hücuma kıyak geçen bir basketbol kuruluşunun nihai hedefi gösteridir, oyun değil. Bu da ister istemez NBA’de oynamak isteyen her liseli gencin sıkı bir basketbol temeline (fundamental) ve ya iyi bir basketbol zekasına sahip olmasını güçleştirken, yegane dertleri 1 metrenin üstüne sıçramak ya da sahayı bilmem kaç saniyede katetmek olur… Bu arada pota altının acınası halini saymıyorum bile. Bir insan 2.10 cm ve 120 kg olup nasıl uzaktan şut çeker(örnek Mehmet Okur). İşte NBA, bu pota altı bebekleri ve içeriye kaçan farelerle doldu taştı. Gökkuşağı griye çaldı.

Kısacası basketbolla ilgili o ufak detaylar nereye gitti diye sorarım kendi kendime. Akıl dolu hareketler, fırsatçılıklar, psikolojik saldırı, hakeme itiraz, fiziksel temas, isyankarlık, sorunlu tipler, klasik rekabetler, saha içi sürtüşmeler ve bunların hepsinden doğan güzel basketbol hikayeleri. Ve sorduğum soruya Debord yapıştırır cevabı: Gösteri toplumu …

Haksızsın Livaneli

“Bilimin sustuğu yerde şiir başlar ve evrenin gizli kapıları şiirle açılır.” Zülfü Livaneli.

Biraz önce sonsuz.us’un tepelerinde okudum. Ama katılmam bu söze, katılamam Sayın Livaneli. Bilim, salt bir gerçeğe ulaşma istenci değil, insanca bir hayret duygusunun nesnelleşmesidir.

Bir şair yıldızlara bakar. Evrenin gizeminden İLHAM alır. Bunu, en başta sevgiyi ifade etmek için kullanır.

Bilim adamı yıldızlara bakar; dünyanın evrenin sınırlarına olan uzaklığının 1,5×10üssü 23 metre olduğunu hatırlar. Duyduğu his hayrettir, ürpermedir, dehşettir, sevgidir, saygıdır, mütevaziliktir, aşktır. Yöntemleri katı matematiksel karalamalara dayansa da, bu yöntemlerin çıkış yolu insancadır. Hatta olabilecek en insanca duyguların birbirine karışıp masaya servis edilmesidir.

Duruşunuza saygımız sonsuzsa da, haksızın Livaneli. Herşeyden önce bilim ile sanat arasında bir hiyerarşi belirlemekte haksızsınız. Bilimin sustuğu yer insanın hayret duyugusunun köreldiği ve şiirin hiçbir zaman varolamayacağı yerdir. Bunu unutmayın …

Teknoloji ve Mutsuzluk

Teknolojiyle ilgili çok yerinde tespitleri bünyesinde barındıran güzel bir yazı çarptı gözüme. Bu Xenix’e bir cevap olarak değil de daha çok teknolojiye bir bakış açısı olması açısından koymayı düşündüğüm bir yazı. Bazı yerleri eledim, konun temeli sarsılmasın diye. Yazının tamamını şu linkten okuyabilirsiniz: http://www.nihilizm.net/?p=263

MODERN İNSAN NEDEN MUTSUZ

Modern insan hem varlık sebebi hususunda şüphe içindedir, hem de yeryüzünü yok etme gücüne sahiptir. Böylece kendi varlığı kendisi için bir problem olmaktadır. Rahatsızlığının başlıca belirtilerinden biri aşkınlık ihtiyacını yitirişidir. Varlığın vakur ve kutsal olduğu bilinci çağdaş dünyada giderek artan ölçüde gölgede kalmakta ve yerini işlev fikrine bırakmaktadır. Kendimizi ve başkalarını karmaşık, bağlantılı işlev sistemleri olarak görmekteyiz: Biyolojik, zihinsel, toplumsal sistemler. Vakar ve liyakat duygumuz, sadece insan olmakta doğal bir kutluluk bulunduğu bilincine değil, toplum içinde yerine getirdiğimiz işlevlere dayanmaktadır. İnsanın ne yapıyorsa o olduğu, değerinin yaptığı işe eşit olduğu yargısına varılınca, ontolojik duygu yitirilir.

Sevme, hayran olma ve ümit etme yeteneği zayıfladıkça, işlevsel insan yabancılaşma ve tutsaklığını aşma kabiliyetini, hatta arzusunu yitirir. Gizemin yokolmasıyla hayret duygusu körelmeye yüz tutar. İşlevselleştirilmiş bir dünya, hedefsiz bir yolculuktur. Hayatta vakar ve gaye sahibi olma duygusu yitirildiği zaman, son kertede hiçbir şeyin önemi kalmaz.

Teknolojinin kendisi romantik biçimde suçlanamaz. Bir tekniği kullanmak, “akıl hünerimizi gerçekliğe genel olarak uygulamamızın özgül bir örneğidir” sadece. İnsan ruhuna yönelmiş asıl tehlike, teknolojik zihniyetin köktencileştirilmesinde yatmaktadır. Otantik hayata yönelik tehdit teknomanya ve teknoperestlikten, teknik düşüncenin gerçeklik hakkındaki tek geçerli bilgiyi verdiği varsayımından gelmektedir.

Teknolojik zihniyetin temel tehlikesi insanı, kendini anlam ve değerin biricik verici ve yaratıcısı olarak görme hususunda baştan çıkarmasıdır. Teknolojik insanın dünyayı sadece arzularını tatmin için dönüştürülecek bir ham madde olarak gördüğü “pratik bir insan-merkezcilik” karşısındayız. Bu tavır hüküm sürerken, insanoğlu sadece kendi teknolojisinin ürünlerini takdir eder ve sadece kendi düşünce kategorileriyle eylem imkânlarının sınırları dahilindeki şeylere güvenir. Teknolojik insan böylece semavî dinlerin Yaratıcıya ayırdıkları yüklemleri kendine atfetme noktasına gelir. Kendini bu şekilde yüceltme şu genellikle gizlenen vehim eseri varsayımdan doğmaktadır: Hiçbir şey insanoğlunun ilerlemekte olan teknolojisinin kudreti dışında değildir! Amerikan şirketlerinde sıkça rastlanan şu levha sözkonusu yönelişi iyi resmetmektedir: “Zor olanı hemen yaparız, imkânsız olan birazcık zaman alır.” Teknolojik insan böyle bir tavır takındığında, hayatın, sınırlarıyla beraber neşe ve sorumluluk içinde kullanılacak bir armağan olarak kabul edildiği alçakgönüllülükten uzaklaşmış olur.

Teknolojik düşünceye sınırsız güven otantik hayat cevherinin parçalanmasına yol açar. Her şeyden önce, teknikler bizi trajedi ve ölümün durmak bilmez ve sonuçta muzaffer akıntısına karşı emniyete alamazlar. Eğer kâinattaki nihaî durumumuz için teknolojimiz marifetiyle başarabileceklerimize bağımlı olursak, umutsuzluk kaçınılmazdır. Teknolojik düşünce, hayata rehberlik edecek amaç ve değerleri sağlayamaz. Teknomanya kültürümüze ne kadar egemen olursa, biz de o kadar “Neden? Ne için?” diye sormadan değişime önayak oluruz. Teknolojik bir toplumda araçlar insanî de olsa, amaçlar maymunca seçilir.

Teknolojinin başarısı modern toplumu köksüz ve anonim karakterli yaptı. İnsanları teknolojik taleplerin sonucu olarak bir bölgeden diğerine göç ettiren bir toplum, bölgelerin mahrem kokusundan yoksun standart kişiler üretir. Böyle bir toplum, Dostoyevski’nin önceden gördüğü gibi, bir insan toplumu değil, karınca yığınıdır.

DİNİ OLUŞTURAN BİLİŞSEL MEKANİZMALAR

Cennet-cehennem tartışmaları gümbür şeklinde sürerken, bu ve bunun gibi dinsel kavramları yaratan bilişsel mekanizmaların neler olduğunun idrakine varıp, bu dogmaları savunan zihniyetin içini görmenin önemli olabileceğini düşünüyorum

Aşağıda, www.richarddawkins.net’ten alınma bir video var. Virginia Üniversitesi Psikyatri bölümünden Prof. Dr. Andy Thomson bu bilişsel mekanizmaları açıklıyor.
Video’nun altyazısı yok, altyazılısını da bulamadım. Video’yu göremiyorsanız, richarddawkins.net’ten “recommended reading” bölümüne girin. Orada mevcut.