Şeytan’ın Yan Sanayisi misin?

“Şeytan diyor ki; git dikil karşısına, bağır çağır kus öfkeni yak gemileri, yık köprüleri sonrada yüze yüze dön deniz yoluyla.”

Hmm yani şeytan demese, bunları yapmak istemiyorsun öylemi? Aslında sen meleksin, lakin şeytan karıştı işe o yüzden aceleye geldi ve tutamadın kendini. Başka bahanen var mı? Bu pek akla uygun gelmiyor da.

Şeytan; birçok dinde insanları kötülüğe teşvik eden, adaletsizliğin önderi bir varlığın ismi…

“Yaa işte gördün mü şeytan beni kışkırttı, işimdekileri fışkırttı !!!”

Vay canına nasıl kışkırttı peki? Ne dedi sana kış kışşş mı dedi? Sen tavuk musun kardeşim kışta pışta kanıyor içindekileri döküveriyorsun orta yere. Kendine hakim olamıyorsan şeytan ne yapsın. Sarımsak bağla kıçına yaklaşamasın sana o zaman oldu mu? Yok olmadı süsün püsün bozulur dolanamazsın o şekilde ortada değil mi? Sarımsak acayip koku da salar etrafa ayrıca .

Hayal dünyamızı ve bilinçaltımızı kontrol altına almaz disiplin edemezsek, bizi bilincimiz ötesinde birilerinin yönetmesine izin vermiş oluruz ama bunun adı şeytan değil.

“Bilincimi şeytan aldı götürdü…”

Tabii tabii şeytanın da işi gücü yoktu tek derdi senin o ne i düğü belirsiz bilincini kaçırmaktı. Ya iyi misin sen ? ne yapsın senin gibi akıl fukarasını şeytan. Zaten onun işi şaşırtmak değil miydi? Yoldan çıkartmak fln fıstık. Sen yoldan gönüllü çıkmışsın zaten. Cıksss değil değil olmayan bir şey için uğraşmaz o bence=))) ay gülesim geldi tam burada.

“İnanın hâkim bey içimdeki şeytan o masum kıza tecavüz etmemi istedi. İnanın benim hiç bir suçum yok.”

Amanın külliyen yalan. Vallahi de billahi de şeytan bile düşünüyordur, ya bu insan denen varlıkla ben ne yapacağım? Nasıl başa çıkacağım. “Kardeşim benim de kendime göre bir haysiyet şerefim var. Şeytansak bu kadar da ucuz numaralarla kandırmıyoruz insanlığı yani. Yok artık, bu işin de suyu çıktı, şeytanlığın raconu bitti …” ben senin içinde filan değilim kardeşim. İstifa ettimmm Gitt pısttt gitttt bulaşma bana. (burada elinle git işareti yapar şeytan) Hele adımı kullanıp kendini savunma. Yareppim ben cehenneme geri dönmek istiyorum lütfen al beni buradan…

“kadın şeytandır”

Hadii yaa. Şeytanın cinsiyeti mi var da kadına yapıştırdın hemen “şeytan” damgasını? Beyninin her iki lobunu çalıştırma yeteneği verildi diye kadına “şeytan” diyen şeytan sensin bi kere. Cazibesini kullanıp etkisi altına alıyormuş insanları. Alır, almaya çalışır sende istemiyorsan verme o zaman hayret bir şey. Sanki kendi sütten çıkmış ak kaşık hıhhh. Eğer kadına şeytan diyorsan merak etme sende onun kuyruğusun kesin ehehee… Yani Adem’in canı elma çekti diye Havva da ona iyilik edip elmayı yedirdiyse neden şeytan oluyormuş??? Adem bilmiyor muydu o elmanın yasak olduğunu yemeseydi efendim :o))

Bak bak şeytana bak… Sen varya senn tam bir şeytansın. İşler kötü gidip etkileyecek müşteri bulamadın mı ;söv şeytana, say şeytana, suçu at şeytana, uyuz ol kız şeytana. İyi de;

Ne kızıyorsun ki şeytana ??? neden uyuz oluyorsun??? Bir iyilik yap da madem o sana uyuz olsun değil mi ama???

Ayşe ÖZEN

Yeniden Kar Yağarken…

Pencereden bakıyorum. Birbiri üzerine düşen kar tanelerini izliyorum. Anneannemin hediye ettiği bir oyuncak geliyor aklıma. Hani şu alt üst ettiğinizde içinde kar taneleri görünümlü cam yüzeyi olan içi sıvı dolu masa süsü. Hatta bazılarında bir kız bir erkek figürü de vardır, el ele tutuşan.

Garip bir yalnızlık hissi kaplıyor içimi. Birbirleriyle adeta sevişen, oynaşan karlar ve tek başına ben. Hüzünlü bir tablodaki durgun dere misali akamıyorum. Burnumu cama yaslayıp, sessizce ve sakin, sakin sadece izliyorum etrafı. İçimden yalvarıyorum lütfen, lütfen gidin geri gidin akmayın gözyaşlarım. Hiç oralı değiller. İki inci tanesi başı çekip diğerlerine de “gelin” diyor “burası oldukça müsait, haydi gelin, az sonra hıçkırıklarda bize eşlik edecek”…

Hatıralar neden uslu durmaz, duramaz ? Oysaki, onlara sıkı sıkı tembih de etmiştim yaramazlık yapmayın diye. Ahh bu zamane duygular işte…
Nerde o eski günler dedirtiyor insana. Bir ses şöyleki; tınısı hala kulaklarımı çınlatan tizlikte duyuyorum. Tıkıyorum kulaklarımı duymamak ve hatırlamamak adına… Nafile ! Bir yolunu bulup sıvışıyor aradan beynime giriyor yeniden.

“Sen hayatsın, hatta hayatımın anlamısın” diyor… Ama benim bu sesi duymamam gerekiyor!

Nereye sürükleniyorum ! İçimde olup biten bir çok şeyi bilip, bilmemezlikten gelmek ! En az zarar veren düşümün içine sığınmak istiyorum… Yapabildiğim ve elimden gelebilen sadece bu… Ahh çaresizlik içinde kıvranmak, bir çözüm bulamamak ve o çözümsüzlüğe mahkum olmak nasıl zor bilemezsiniz…

Bir küçüçük zaman aralığı insanı alır bu kadar uzağa götürebilir mi? Neyseki kar yağışı azaldı. Duygularımın kar yağışının hızına endeksli olmasını aklım bir türlü almıyor. Kendi kendime gülmeye başlıyorum, beni gören “ne var, ne oldu ?” dercesine afallamış vaziyette suratıma bakıyor anlamsızca.

“Siz işinize bakın” diyorum. “Nereden bileceksiniz benim niye güldüğümü. Gözlerim yaşardı gülmekten…”

Açıklanması garip, lakin durum bundan ibaret. Şimdilik yalnızlık senfonisi bitti. Ama tekrar kar yağacak. Tekrar birbirleriyle sevişecekler… Yeniden bu rüyayı görmemek adına uyanıyorum…

Sonunda herşeyden vazgeçip bir müzik açıyorum… Hayran olduğum bir grup ve şarkısı. Son sesle dinliyorum…

R.E.M “Losing my religion”

Ayşe’den…

Bir alış-veriş Merkezinde Gezinirken Geçenlerde…

Geçen gün ismi lazım değil bir alış veriş merkezinde gezinirken tanık olduğum bir olayı paylaşmak istedim. Temelinde hangi düşünceye hizmet ettiğini anlayamadığım bir grup insanın, yere oturup adeta kendinden geçmiş halleriyle karşılaşmak önce ilgimi çekti. Sonra merak edip az daha yaklaştım ne oluyor burada filan diye birden kendimi grubu kontrolde tutan, tutmakla da kalmayan onları sözleriyle bayıltma noktasına getirmiş bir kadınla karşılaştım. Göz göze gelince yüzünde tatlı bir tebessümle bana, hastanelerde sıkça karşılaştığımız, işaret parmağını dudaklarına götüren “sessiz olun” mesajı veren hemşire resimleri misali bir tavır sergiledi. Sessiz oldum elinle işaret ettiği bir yere oturuverdim. İzlemeye koyuldum olanları.

Az çok olayı çözdüm, meditasyon yapıyorlardı. Yere oturmuş bağdaş kurmuş bazıları, bir kaçı da küçük ve zemine oldukça yakın taburelerde ayakları çıplak ve yere basacak şekilde pozisyon almışlardı. Hepsinin sağ elleri alınlarında, sol elleri ise avuçları yukarı bakacak şekilde sol dizlerinin üzerindeydi. Hmmmm diye bir ses çıkartıyorlardı değişik versiyonlarda.

Bir taraftan onları izleyip, bir taraftan da onlara komut veren kadına soracağım soruları zihnimde dolaştırdım. Öyle ya merakımdan girip bir köşeye yerleşmiştim. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi çıkıp orayı terk edemezdim. Neyse birkaç dakika sonra kendinden geçen bu topluluk ayıldı. Hepsi mutlu ve huzurlu görünüyorlardı. Sanırsın hepsi birlikte orgazm olmuşlar o kadar yani=) Teker teker ve ağır hareketlerle oradan ayrıldılar. Bende her giden kadının, yüzüne gözüne izleyebildiğim her noktasına kadar ayrıntı yakalamaya çalıştım. Hepsi gerçekten gülümseyen bir tavır içindeydiler. Hemen beynimde bir şimşek çaktı! Bende yapmalıyım bende böyle bayılmalıyım, o hazzı yaşamalıyım filan diye.

Kadın yanıma yaklaşıp elini uzattı “adım Sevil size nasıl yardımcı olabilirim” dedi. Bende elimi uzattım ve tanıştık. Tesadüfen girdiğimi, o topluluğu görünce de merak edip izlediğimi ve mümkünse bende onlar gibi yüzümde gülücükler atarak oradan ayrılmak istediğimi sıraladım durdum. Kısaca meditasyonu anlattı bana zihni boşaltmanın yanı sıra kendini huzurlu hissetmene, kendinle barışık olabilmene, kendini affetmene faydası olan bir enerjinin açığa çıkması gibi açıklamalarda bulundu. Bilmediğim bir yığın terimlerle konuştu. İstersem bir deneme yapabileceğimizi de söyledi. Serde merak var ya ben hemen ayakkabı çorap anında çıkarttım oturdum yere yoga pozisyonunu aldım. Gözlerimi kapadım ve Sevil Hanım’ın verdiği komutlara uyumlu ne derse yaptım.

Epey bir zaman geçti ama bir türlü o dediği huzura kavuşamadığım gibi, ayrıca zihnimde başka huzurumu kaçıran düşünceler oluşmaya başladı. İçim daraldı, sıkıldım, bacaklarım ağrıdı oturduğum pozisyondan yoruldum, burnuma gelen tütsü kokusundan hoşlanmadım. En nihayetinde gözlerimi açıp “özür dilerim zamanınızı aldım ama deneyeceğim diye, ben bu işi sevmedim” diyebildim. Öyle anlayışlı bir kadın ki bana hiç kızmadı=))) o güleç yüzüyle ağzından şu kelimeler döküldü.

“Bir kerede başarı pek sağlanmaz zaten endişe etmeyin. Kendinizi ve tüm dünyayı affedin”

Nasıl yani? Kendimi niye affedeyim, ya dünyayı? Ne yaptığını bilmediğim bir dünyayı niye affedeyim yahu?

“Bakın” diye devam etti, her şey kendinizi affetmekle başlar. Kadının yüzüne tuhaf bakışlarımdan birini fırlattığımı sanıyorum ki; gülümsemesi kesildi. Teşekkür edip oradan ayrıldım…

Tabi aldı beni bir düşünce, yani sen şimdi yap kötülükleri, kır insanları, dilinin kemiği olmasın, sorumsuzca hareket et sonrada otur bağdaş kur, elini de orana burana koy, kapa gözlerini ve affet kendini olduuuu=)) ya zaten kendini affediyorsan yeniden aynı haltları yapmaya meyillisin demektir bu.

Yok dedim bana göre bir şey değil. Ben kendimle hesaplaşırım, hata olarak değerlendirdiklerimi azami yapmamaya çalışırım, kavga da ederim kendimle, kızarımda, küserimde kendime ama yaptığım hataları affetmem kendimde…

Ayşe ÖZEN

KABUL ETMEK YA DA REDDETMEK ÖĞRENMENİN DURDUĞU NOKTADIR…

Öğrenme, araştırıp gözlem yaparak hatta deney imleyerek davranışlarımızın izlediği bir değişimdir. Öğrenmenin ilk temeli ailede atılır, daha sonra okul, çevre ve kendi eğilimlerimizle devam eder.

İnsanlar hayatları boyunca bir çok şey öğrenir. Bu bilgiler, bilgi dağarcığında biriktirilir. Kimi zaman kullanılır, kimi zaman unutulur. Bilgiye ulaşma isteği öğrenmenin büyük bir parçasıdır. Öğrenmenin ne yaşı ne de zamanı yoktur, her yaşta her zamanda yanı başımızda durur.

Bazen öğrendiklerimiz yanlış bilgiler de olabilir. Bilginin bulunabilen kaynağını araştırma bu bağlamda bize yol gösterici olabilir. Hatta tartışıp irdelemek, fikirlerine güven duyduğumuz insanların bu konudaki düşüncelerini almak, bakış açısını genişletebilir. Sonuç olarak edindiğimiz bilgileri kendi inandıklarımızla da birleştirip doğruya ulaşılabileceği kanısındayım. Bu arada belgeler doğru öğrenme açısından çok önemlidir. Sonuçta varsayımlar belgelenmediği sürece doğru sayılmaz.

Bu konuda örneklemek istediğim bir iki konu var,

“Bodrum’da pembe boyalı bir apartmanın 4. katında oturuyorum” cümlesinde,

1- Bodrumu hiç görmemiş ve gitmemiş insanlar bu cümleye inanır,
2- Bodrum’a gitmemiş ama çevresinden evleri hakkında bilgi sahibi olan ve resimlerden görüp, yazılardan okuyanlar, ikilemde kalır,
3- Bodrumu gören, tanıyan hiçbir insan bu cümleye inanmaz.

Zira Bodrumun geneli iki katlı, ve beyaz boyalı yapılardan oluşur.

Birkaç gün önce Üstün Dökmen’in “Hyatın Renkleri” isimli bir tiyatro oyununa gittim. Üstün Bey’in akademik bilgilerini ve gözlemlerini de ortaya koyup, toplumun kulaktan dolma bildiği bazı öğrenme şekillerinin yanlışlığını vurgulayan hoş ve eğlenceli bir oyundu.

“Aydan bakıldığında görünen tek yapı nedir” diye bir soruya hemen hemen bütün salon “Çin Seddi” yanıtını verdi. Oysa ki ay ile dünya arası 380 000 (eksi artı) Km. civarında. Bir insanın en uzak görme mesafesi nedir? O zaman aydan çıplak gözle bakıldığında görünen tek yapı Çin Seddi olamaz. Şimdi kalkıp biri de bence olabilir diye bir sanı atabilir elbette ortaya. Neden ? çünkü elde belge yok. Peki ne yapacağız?

Önce araştırıp bu konu hakkında bilgi edinilebilir, aya gidip oradan gözlem yapmış insanların fikrine saygı gösterilebiliriz. Kendimiz aya çıkıp gözlem yapamayacağımıza göre mantığımızı kullanabiliriz. Mantık demişken uzaydan çekilmiş fotoğraflar da Çin Seddi, Eyfel Kulesi, Mısır Piramitleri gibi yapıları görmek mümkün. Bu da, Aydan bakıldığında gözle görünen tek yapının Çin Seddi teorisini bana göre çürütür.

Ne Bodrum evlerinin kaç katlı oluşu, ne de Çin Seddinin Aydan bakıldığında görünüp görünmemesi hayati bir konu değildir. Bunlar sadece örneklemedir. Bilinse de olur bilinmese de. Önemli olan şudur var olan bazı olayları, söylemleri olduğu gibi kabul etmek, ya da reddetmek öğrenme dürtümüzü durdurur. Bu sebepten her duyulanı, her bilineni olduğu gibi kabul etmek ya da sabit bir açıdan bakıp diğer bakış açılarını reddetmek öğrenmenin durduğu noktadır…

Ayşe ÖZEN

Çocukluğumda Babam’ın…

Sözcüklerden oluşan muhteşem resimler çizip, kimsenin daha önce okumadığı öyküleri rengarenk boyamalı düşüncelerle… Kırmızı, yeşil, mavi, sarı, mor bir de siyah…Siyah renk değil diyenlere inat ille de siyah… Beyaz oradan bağırıyor çığlık çığlığa “ ya ben!”

Sen öyle masumsun ki, sana kıyamam, dokunamam…

Dağılmamak yaşama sarılmak için yazmalıyım, işte o zaman bana sen lazımsın. Bembeyaz sayfalar olmalısın önümde… Yazarken masumiyet gerekir kişiye… Ama düşünürken değil… Ne garip bir karmaşa değimli? Düşünürken suç işleyebilirsin beyninde, lakin yazarken masum olmalısın… Gel de yaz şimdi iyi mi?

Kendini kirli, kötü, güvensiz, sevgisiz hatta hatta hiçbir şeye hakkı olmadığını düşünmesi için, bir çocuğa ne yapılmış olabilir? Kimler tarafından ne yapılmış olabilir? Bu çocuğun çocukluğu, gençliği, orta yaşı, büyüdüğü zaman ki ruh hali neler yaşayacağı neden sorgulanmaz ailesi tarafından?

İçimdeki mahreme yolculuk yaptığımda sık sık bunları sorgular beynim. Hayatımın her zerresine işleyen bu suçluluk duygusu, insanı diğerlerinden ayrı bir yerde boynu bükük tutan bu garip durum beni son derece etkiler. Sanki olan bitenin sorumlusu benmişim gibi. Hesap soracak kimse kalmadığından bekli de, kendi omuzlarıma yükledim bu yükü.

Çocukluğum da babasının saçlarını okşadığı küçük kızları kıskanırdım. Nefret ederdim hatta. Diğer çocuklar da benim bir yığın oyuncaklarımı kıskanırdı. Gerçi pek arkadaşım da yoktu ya. Kedi, köpek, bir iki de tavuk. Annesinin elinden tutup gezmeye götürdükleri çocuklarına illet olurdum. Nasıl da mutlu görünürlerdi!! Anneanneleri severdim ama… Halen de severim…

Büyüdükçe anladım ki çocukların suçu yok. Bu kez kıskançlığım öfkeye dönüştü. Ama çocuklara değil bazı babalara ve annelere… İçimde büyüttüğüm öfke silahı öyle bir kendime döndü ki zamanla bir gün silahtan çıkan üç mermi gelip vurdu beni anlımın tam ortasından… Ölmedim… Ölemedim…

Gözlerimi yeniden açtığımda içimde ne kin ne öfke hiç biri kalmamış beni terk etmişlerdi. Lakin ruhumun kopan parçalarını bir türlü tamamlayamadım… Her parçamı boyadım. Yeşil yaptım, sarı yaptım, mavi ile kırmızıyı karıştırdım mor yaptım… Bıkmadan usanmadan her gün yeniden boyadım, boyadım, boyadım… Her fırça darbesi tamamı siyah olanımı kapatamadı…

Bir gün rengarenk bir rüya gördüm… Daha önce hiç görmediğim…Öyle güzeldi ki… Siyahım yok olmaya başlıyordu yavaş yavaş… Tamam dedim… Sevgi beyazına dönüşüyorum… Kar beyazı olmasa da siyahımdan arınıyorum…

Sızıp kaldığım koltuğun üzerinden, akşamdan açık kalan televizyondan kadına avaz avaz bağıran bir adamın sesiyle uyandım. “ 5 dakkalık bir zevk için stres çekemem, burası İstanbul çok istersem bulurum birini merak etme”… Uykulu ve şaşkın gözlerle dikkatlice izlemeye devam ettim. Az sonra anladım ki kadın aşk sanmış yaşananları, adamsa 5 dakkalık zevk… Neyse…

Fırçam yeniden elimde… Düşünceler beynimde… Sözlerim de dilimde…

Gömün beni sözlerimle.

Gömün beni düşüncelerimle.

Gömün beni renklerimle.

Değiştirmeye çalışmayın ama.

Ölümüme de ağlamayın,

Düşünce sonsuz, sözler ölümsüzdür.
Renklerim ise ömürsüz…

Delişey…