Müzelerde sergilenen, gözkapaksız gözleri olan heykelciklere benzedim bir an.
Taş kesildim sanki…
Duygularımın en belirgin özelliği olan gözyaşları bile akmaktan vazgeçtiler yanaklarımdan… O denli dondum işte… Neyi kanıtlamak için ki bu çabamız ? Yıkıcı gücümüzü mü gösteriyorduk birbirimize… Ne oldu şimdi başımız göğe mi erdi, buruşturup çöpe atılmış kağıt parçasına benzeyen hislerimizi hangi ütü düzeltebilecek ?
Yüzüme tokat gibi yapıştı cümlelerin… Öyle incindim, öyle kırıldım ki… O dakika beynimden geçen tek cümle şuydu:
” yer, yarıl içine gireyim”
Sevgiydi, sadece birazcık sevgiydi istediğim. İlgiydi evet. Ne var bunda, isteyemez miyim? Zorla da değildi hani, sanki senin de gönüllüydü yüreğin… Ama değilmiş meğer! Kulaklarımdan gitmedi halen yanılmışlığımın sesi…
“Sevgilim değilsin benim”
“Peki…”
Dünyanın merkezine kök salacak değilim. Altı üstü yeşil puantenli, pijamalı bir çocuk yüreğim… Saçlarım bozulsun istemezken uykuda, şapka takıyorum artık dağınıklığını saklamak için.
Ya bu rüzgarsız havada ağaçtaki yaprakları kıpırdatan ne? Peki ben yürümez donup kalmışken, taş kesilmişken burada, yüreğimi titreten, kasıklarımı yakan bu anlamsız sızı ne?
Düşündüm, düşündüm…
Bulduğum hüznü, mendilimde sakladım… Kimse görsün istemedim, dost dediklerim, dört harfin içinde saklanmışlardı ziraa…
Ve lütfen bunları edebiyata hizmet eden cümleler sanma. Sakın böyle düşünme. Ben bunları noktasına virgülüne kadar yaşadım… Yaşıyorum…
Ayşe ÖZEN