Laniakea ve Elfpunk Türü

Fantastik; Edebiyat ve Söz Sanatları Sözlüğü’ne göre, “Gerçeğin ve olanağın dışında olarak hayalin serbest işlemesi ve böylece meydana getirilen eser,” anlamına gelmektedir. Yani fantastik; hayal gücüne dayalı, gerçekte varolmayan konuların işlendiği eserler olarak ele alınmalıdır. Alfabetik olarak alt türler aşağıdaki gibidir;

  1. Alternatif Tarihsel Fantezi

  2. Antropomorfik Fantezi

  3. Bangs Fantezisi

  4. Bilimsel Fantezi

    Bilimsel fantezi, fantastik türler arasında en çok tartışılanlardan birisi olabilir. Bu türdeki eserler çoğu zaman bilimkurgu olarak da nitelendirilebilir. Bilimsel fantezide, bilimsel gerçeklikler ve kurgusal bilim ile fantezi iç içe geçmiş durumdadır. Bir yanda uzay araçları, uzay yolculuğu, lazer silahları varken diğer yanda büyüler, varolmayan yaratıklar görülebilir. Evreni ele geçirmeye çalışan büyücüler, savaşçı prensesler gibi öğelere de sıkça rastlanır. Alacakaranlık Kuşağı televizyon programı ile tanınan Rob Serling’in bu alt tür ile ilgili değişik bir ayrımı vardır; “Bilimsel Fantezi, imkansızı kabul edilebilir kılarken; bilimkurgu inanılması zor olanı mümkün kılar,” der. Bu alt türe verilebilecek en güzel örnek ise çokça tartışılan Star Wars (Yıldız Savaşları) serisidir. Star Wars serisinde galaksiyi ele geçirmeye çalışan, büyü yerine Güç kullanan karanlık taraf, kılıç (ışın kılıcı) kullanan şövalyeler, uzay yolculuğu gibi öğeler hep iç içedir. Bu nedenle bilimkurgu severler Star Wars için fantastik der, fantastik severler bilimkurgu der, Star Wars severler ise hikayenin tadını çıkarır. 🙂 Yine de Star Wars, fantastik tür altında yer almaktadır. Ayrıca bilimkurguya daha yakın olmakla birlikte, yine bu tür altında yer alan Frank Herbert’ın Dune eseri ve Robert Silverberg’in “Gece Kanatları” kitabı ile Jules Verne’ün “Denizler Altında 20.000 Fersah” eseri örnek gösterilebilir.

  5. Çağdaş Fantezi

Çağdaş fantezi, adından da anlaşıldığı gibi yazıldığı dönem ile aynı çağda ve dönemde geçen; genellikle günümüzde yaşanan kurgulardır. Günümüzdeki normal yaşantıdan tek farkı; toplumun pek farkında olmadığı, sadece az kişinin bildiği fantastik olayların yaşamın içinde olmasıdır. Fantastik öğelerin hemen hepsi bu türde yer alabilir. Bu türde en çok görülen örnek, son zamanlarda sıkça yayınlanan vampir kurgularında görülür. Akşam yolda yürürken yanınızdan geçen kişi aslında bir vampir olabilir ancak insanların çoğu, vampirleri sadece hikayeden ibaret sanırlar. Eğer fantastik öğeler herkes tarafından bilinen tipler ise; halktan bir kişi yolda yürürken yanından geçen kurtadamı normal karşılıyorsa ve bu ırkın varlığı o ortamda normalse bu tür, alternatif tarihsel fantezi olur. Çağdaş fantezide fantastik öğeler yaşamın içinde yer alırlar ancak bilinen gündelik yaşamın normal parçası değildirler. Bu duruma verilebilecek en güzel örneklerden biri Mike Mignola tarafından yaratılan çizgi roman serisi “Hellboy”dur. Ayrıca “Vampir Avcısı Buffy” de güzel bir örnektir, hatta Stephanie Meyer’in “Alacakaranlık” (Twilight) serisi de örnek gösterilebilir.

Şehir fantezisinde hikayeler genelde kalabalık şehirlerde geçer. Paris’in en işlek caddesinde bir avcının bir vampiri kovalaması gibi bir kurgu buna örnek verilebilir. Bu türde de Neil Gaiman’ın “Yokyer” (Neverwhere) kitabı Londra’nın merkezinde geçen iyi bir örnektir. Jim Butcher’ın Dresden serisinin ilk kitabı “Fırtına Büyücüsü” (Storm Front) ve yerli eserlerden Doğu Yücel’in “Varolmayanlar” kitabı bu türdeki başarılı örneklerdir.

Elfpunk türünde ise; folklorik, mitolojik ve söylence edebiyatındaki karakterleri hayatın içinde görürüz. Örneğin, bir ayakkabı ustasının atölyesinde ayakkabı yapan minik elfler (burada elf, yüksek fantezi türündeki gibi bir ırk değil, cin olarak söylenmektedir) veya Belgrad ormanında, ağaçların üzerinde gözlerden uzak yaşayan bir peri topluluğu gibi kurgular örnek olarak verilebilir. Emma Bull’un 1987’de yazdığı “Meşelerin Savaşı” (War of the Oaks) kitabı ve Johann Ludwig Tieck’in yazdığı “Elfler” isimli hikaye, yazıldığı dönem göz önüne alındığında bu folklorik alt türe iyi birer örnektir.

İnceleme için frp.nete teşekkür ederiz; bütünü için tıklayınız

Laniakea kitabımız büyük oranda Çağdaş Fantazinin Elfpunk türüne giriyormuş gibi görünüyor, tabi bilimkurgu öğelerini de içerdiği açık.

Bilme İsteği ve Anansi Çocukları

Bilmeden yaşamak mümkün  (Galiba bunu Feynman da söylemişti). Kuzey ay düğümü yay olan birisi tabi böyle söyleyecektir artık mazur görün lütfen. “Bilmeden yaşamak mümkün” sözü hayatını delice bilmeye adamışların, ölmeden önce kendilerini dengeye getirme çabasının ürünüdür. Bilme isteği içine her şey girer, bu sadece zihinsel şeyler anlamına gelmez, örneğin, yemek yemek bi bilme isteğidir, ya da cinsellik. Herkesin ağırlıklı bilme temaları farklıdır, hatta zaman içinde değişiklik de gösterir 🙂

**

Neil Gaiman, 46 sayfa zor sabrettigi anlasilan bombasini patlatti sonunda: ama onun hakkında bir insandan bahsediyormusuz gibi yargiya varamazsin. Unutma şişko Charlie, baban bi tanriydi. …. Kadin bunu hic bir vurgu eklemeden, sanki “baban seker hastasiydi” ya da “baban zenciydi” der gibi, dumdüz ve normal bi sesle söylemişti. ?… Gercekten de 46 sayfadir onu giyabinda bize tarif ederken bu bombayi beklemeye baslardiniz ! Bakalim daha neler olacak .. anansi2

 

Öyküler örümcekler gibidir,.uzun bacakları vardır ve öyküler aynı zamanda örümcek ağı gibidir; insan onlara yakalanır ama sabah çiğinde bi yaprağın altında, zarifçe birbirlerine nasıl bağlandıklarını görmek de çok güzeldir.

 

Efsanevi yerler vardır. Her biri kendine has bir biçimde var olur. Bunlardan bazıları, dünyanın üzerinde bir katmandır; diğerleriyse dünyanın altında, sanki bir astar boya gibi var olurlar. Dağlar vardır. Dağlar, dünyanın sonunun sınırlarını çizen uçurumlara ulaşmadan evvel varacağınız kayalık yerlerdir. Bu dağlarda mağaralar vardır. İlk insanlar dünya üzerinde yürümeye başlamadan önce bile içinde yaşayanların olduğu derin mağaralardır bunlar. O mağaralarda hala yaşam vardır.

Fantastik Edebiyat

Bülent Eriş arkadaşımızın yeni kitabı PRİAMOESR’İN ÇEMBERİ yine fantastik edebiyata bir örnek sanıyorum, hayırlı olsun, henüz okumadım fakat bana göndermiş olduğu aşağıdaki yazısını oldukça samimi bir çığlık olarak gördüğüm için aynen sunuyorum:

Ülkemizde yerini bulmaya çalışan Fantastik Edebiyat ve bu oluşuma gönül vermiş benim gibi genç yazarlar. Seçilen bu dikenli yolda yürümeye çalışan, benim gibi düşünen ve hayallerin peşinde koşanlar. Bu hayallerin gerçekleştirilmek için var olduğuna inananlar. Tıpkı Gökkuşağının Sekizinci Rengi, Işığın Karanlık Yüzü ve en son yayınlanan Priamoesr’in Çemberi isimli romanlarımda olduğu gibi.

Bunlar bizim gibi olanların ortak düşünceleri. Benzer şeylerden zevk alan, benzerliklerden yola çıkan ve ilerlemeye çalışanların. Bir de dışarıdaki insanlar var, onlara anlatılması gereken şeyler var. Ben bu yazıyı, fantastik edebiyata farklı bir yoldan ulaşabilmek adına yazmaya karar verdim.

Önümüzde duran engeller o kadar zor ki. Öncelikle ülkemizin koşullarını iyi analiz etmek lazım. Sosyoekonomik düzey toplumun büyük bir genelinde sınırlı ve olması gerekenden kat kat düşük. Bu ilk başta öncelikle çekirdek aile içerisinde başlayarak tüm eğitimin yetersiz kalmasına yol açmakta. Eğitimsizlik tüm çelişkilerin anası bence. Burada kavram kargaşasına yer vermemek amacıyla, eğitimsizliği doğru olmayan eğitim olarak da söyleyebilirim. Nedir doğru eğitim peki? Doğru eğitim, insana düşünebilme yetisini kazandıran, sahip olduğu naturanın ona sağladığı yetenekleri açığa kavuşturmasına tam anlamıyla olanak sağlayan sistemdir. Bunun için doğru altyapı, doğru eğitmen ve doğru kafalar gerekiyor. Ülkemizdeki hiçbir eğitim kitabı düşündürmeye göre hazırlanmamıştır Bilgiyi yüklemek mantığıyla hareket eder. Bu şekilde yetişen insanların düşünme yetisi kazanmasını beklemek en büyük hayalperestliktir. Ülkemizde sayısız olimpiyat şampiyonunun, sayısız bilim adamının doğduğunu ve bunların büyük bir çoğunluğunun sayılan sebepler doğrultusunda yok olup gittiğini düşünüyorum. Aklınıza gelebilecek her türlü yetenek tanımlaması için bu böyle. Bunun dışında büyüme süreci engellerle dolu. Adını ve sayısını bilmediğim bir sürü sınavla çevrelenmiş her şey. Var olan sistemin dışına çıkmaya çalışan bir kişi bu engellere takılarak benliğinde olan dürtüleri de kaybetmekte. Çünkü yaşaması lazım, yaşamak için para kazanması lazım, para kazanmak için üniversiteye gitmesi, sayısız gereksiz sınavdan anlının akıyla çıkması gerekli. Nerede kaldı peki düşünebilmek? Bunca şeyin fantastik edebiyatla ne alakası var diyebilirsiniz. Bilimkurgu geleceğin penceresinden yarını ve sonrasını görebilmekle başlar. Bilimkurgu, macera-kurgu, politik-kurgu, polisiye-kurgu gibi alt oluşumlar hayata olaylara ve sürüklenişlere yukarıdan bakabilmektir. Fantastik demek düşünebilmektir. Geçmişi ve bugünü tam anlamıyla kavrayabilerek geleceği görebilmektir. Ülkemizde düşünme yetisini kazanamayan insanların fantastik edebiyata bakışları da bu şekilde gelişmekte. Boş bakıyorlar, bakıyorlar ama anlamıyorlar, belki anlıyorlar ama gerçek nedeni analiz edemiyorlar. Bu nedenle ülkemizde fantastik edebiyat yazmak çok zor. Bakış açılarını değiştirmek ve düşünceleri toplumun geneline yaymak çok zor. Geleceği yazabilmek için önce geçmişi ve bugünü değiştirebilmek gerekiyor. Bunun için sadece yazmak yeterli değil. Başka kulvarlarda da savaşmak lazım.

Düşünüyorum, öyleyse varım…

Toplumdan, bireyselliğe doğru yola çıkmak istiyorum. Bu noktada benim için gerçekten önemli bir ayrıntıya değinerek kendimi rahatlatmaya çalışacağım. Başlığımız; Türkiye’de Fantastik Edebiyat. Yani ülkemizde yazabilmek, bize ait olarak yazabilmek. Bireysellik ya da bireysel düşünce gücü bu noktada ön plana çıkıyor. Ülkemizde yeni yeni yeşermeye başlayan bir fidan olarak değerlendirebileceğimiz bu tür, birçoğumuzun kafasında yabancı patentli melesef. Bu işle uğraşan kişilerin belkide sıkça karşılaştığı bir tartışma konusu bu. Bireysel düşüncemiz ne yazık ki – Eziklik psikolojisi – üzerine yönlendirilmiş. Adamlar yapmış ağabey, biz kim Avrupa Birliği kim ve bunun gibi sürüklenişlerle büyümedik mi hepimiz. Televizyonda gördüğümüz yeni buluşlara ağzımız açık bakmadık mı? O devamlı kendimizi rahatlattığımız, biz hallederiz kandırmacasıyla yetişip sonra hayal kırıklığına uğramadık mı?

Cevabınız evet sanırım. Benim cevabım da öyle. Bunda sadece gavurların mı suçu var acaba. Yoksa bu ülkeyi yıllardır aptalca mevzuların çevresinde dolaştırarak gelişmesini engelleyenler, bu – Eziklik Psikolojisi – kavramına üstü kapalı destek vererek birilerinin şak şakçılığını yapanlarda suçlu mu?

Bir dönem birçok kişinin ağzında olan ve gülerken aslında kendimize güldüğümüzü fark etmeyecek kadar saf olduğumuz – Türkler Uzayda- espirilerini yapanların hiç mi suçu yok. Yavuz uzay gemisinin kaptanı Hüseyin, cümlesinin gülünecek bir şey olduğunu beyinlerimize kazıyanların suçu yok mu arkadaşlar.

Eğer Türkiye’de Bilimkurgu yazmak istiyorsak önce bu bireysel ezikliklerimizden kurtulmalıyız. Kendimize gülmeyi bırakmalı, ülkemiz adına hep ilericiliğin peşinde olmalı ve bilincimizi hak ettiği birikime ulaştırabilmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. Ancak bu şekilde yeni beyinler, geleceğin güzel ve gelişmiş bir Türkiye’sini hayal edebilir. Ancak bu şekilde hayal etmekle başlayan fidan, yavaş yavaş gerçekleşerek ormanları oluşturabilir.

Düşünüyorum öyleyse varım, hayal ediyorum öyleyse umudum var…

‘’Bilmece gibi kural- Seni saran çember, parçalanmıyorsa eğer, önce ısırmaya değer. ‘’ demiş Nıetzsche.

Bir başka önemli konuya geçmek istiyorum. Düşünüyorum öyleyse varım, hayal ediyorum öyleyse umudum var demiştim. Gerçekten umudumuz var mı bu ülkede?

Hayat, gerçeklerin at koşturduğu bir çeşit düzlük. Tamam düşünüyoruz, tamam hayal ediyoruz her şeye rağmen. Sonra ayakta tutmaya çalıştığımız umudumuzun karşısına dikiliveriyor o -para- denen illet şey. Karşılığını alabilmek, düşüncelerimizi aktarabilmek için hayatta tutmaya çalıştığımız umudumuz bu garip ülkenin garip şartsızlıklarının altında ezilip kalıyor. Zaten kitap okuyan yok bu ülkede diyorlar. Hele bu türü okuyan hiç yok. Gözünüze bakıp zor diyorlar, çok zor. Üçyüz tane, beşyüz tane diyorlar gülerek. Yazma şevkinizi elinizden almaya çalışıyorlar. En acısı, bunu yapanların ben bu ülkenin edebiyatı için çalışıyorum ayakları atması. Evet bilerek ve isteyerek bu argo tanımlamayı kullandım yazımda. Aslında çok daha ağır sözler söylemek isterdim ama yapamıyorum.

Sormak istiyorum şimdi, Türkiye’de yazabilmek nasıl olacak diye. Para denilen bu illet nasıl yenilecek diye. Her şeyi başarmak için paraya ihtiyaç olduğunu bildiğimiz bu ülkede, gerçekten yazabilmek için de paraya ihtiyacımız olduğunu kabullenmeli miyiz?

Ben kabullenmiyorum. Hala bu ülkede parayı değil edebiyatı, kaderi değil şansı, imkanı değil olanaksızlıkları seven birilerinin olduğunu inanıyorum. Ben tüm bunlara rağmen ülkemde yazabilme ihtimalimi seviyorum. Tanıdık bir cümle oldu ama neyse. İkici kitabımın umut veren satış grafiğinin ardından, son kitabım Priamoesr’in Çemberi, Truva Yayınlarından basıldı ve içinde bulunduğumuz dönmelerde raflardaki yerini alacak. Macera-kurgu türünde oldukça keyifli bir yolculuğa çıkmak isteyenleri karşılamaya hazır.

Beyninizdeki yabancı baskısından uzak kalmanız ve bizi desteklemeniz dileğiyle.

BÜLENT ERİŞ