Yabancı dille eğitim

Haluk Berkmen: Oktay Sinanoğlu’nun sohbetini izlemenizi özellikle önerdim. O sohbette diyor ki 1945 yılında yapılan ikili anlaşmalarla eğitim sistemimiz yabancılara teslim edilmiştir. Bir zamanlar dünya çapında ilim adamlarını yetiştiren Türk okulları günümüzde “Anadolu Liseleri” adı altında İngilizce eğitim yapmaktadırlar.

Eğer adında Anadolu varsa, o liselerde Anadolu kültürüne saygı duyması gerekirken Anglo-Sakson kültürüne saygı duyulması sağlanıyor. Bu şartlarda birlik beraberlik ruhunu sasıl sağlarsınız? Bedendeki hücrelerden söz ediyor İsmat bey; peki ama bedendeki hücreler beden dışına özenirler mi? Onlar bedende eşit derecede önemli olup hiç bir hücre hiç bir diğer hücreden daha önemli veya önemsiz değildir.

sa: Toplumların özenti içinde ve kendisine-kültürüne-toprağına-atalarına vs- özetle kendi bütünlüğüne karşı acizlik duyarak yetiştirilmesinin hastalıklı bi durum olduğunu düşünüyorum.
Şüphesiz ki, her toplumun, her insanın üstün , dikkatle dinlenecek hatta hayran kalınacak özellikleri vardır, bunları öğrenelim, her şeyden önce dinlemeyi öğrenelim. Kendimizi dinlemeyi ve sevmeyi, hata sayılan şeyler varsa bile onların o zamanın şart ve tercihleri olduğunu anlamaya yönelik bakış tarzı (çok basite indirgedim biliyorum ama bu konudaki fikirlerim bilinir, uzatmamayı seçtim şu anda) geliştirilmelidir.
Özetle ister bedenimdeki hücreler isterse dışardakilere ait hücreler, o anın şarttllarına uygun (en az enerji kullanacakları en rahat pozisyonu) seçimleri yaptılar. Başka türlü yapabilselerdi yaparlardı. Bunu şu an beğenmeyen varsa hemen derhal şu anda seçimini değiştirebilir çünkü hücreler genel prensiplerini korumakla birlikte seçimin Bilinç tarafından yapılmasına izin (!) veriyorlar.
Zaman sensin fark etmez. Beğenmediysen şimdi başka türlü yap!

HB: “Bunu şu an beğenmeyen varsa hemen derhal şu anda seçimini değiştirebilir çünkü hücreler genel prensiplerini korumakla birlikte seçimin Bilinç tarafından yapılmasına izin (!) veriyorlar.” diyorsun, ancak ben de aynı şeyi sorguluyorum. Ben de diyorum ki: “Seçimi yapan KİMİN bilinci?”. Eğer belinç dışta duran ve hücrelerin arzusu hilafına, onlara zara veren seçimler yapıyorsa vede üstelik tüm hücrelere bu seçimin en doğru seçim olduğunu aşılıyorsa ne demeli?

“Tamam, sen ne dersen ben katılırım, senin seçtiğin doğrudur, çünkü ben seçim yapmaktan acizim” mi demeli?
Şu sözlerin de doğru: “Özetle ister bedenimdeki hücreler isterse dışardakilere ait hücreler, o anın şarttllarına uygun (en az enerji kullanacakları en rahat pozisyonu) seçimler yaptılar.” Bu doğa yasısıdır ama “doğa yasasına göre benim kültürüm, ülkem yok olsun” mu demeliyiz? “Kuvvetli kültür zayıfı yok eder” diyip yem olmayı kabul mu etmeliyiz?
Eğer öyle olsaydı Atatürk: “Yedi düvel Osmanlıyı yok etmek için geldi. Durumu kabul etmekten başka çare yok” deyip kenara çekilmeliydi. Eğer sizin görüşünüz bu ise ona da saygım var. ben sadece kendi görüşümü ileri sürdüm.
Eğitim konusunda yabancı dil öğremine karşı değilim, sadece yarım yamalak ingilizce öğrenip Anglo-Sakson kültürüne hayranlık duymaya karşıyım. Yabancı dilde öğretim ve eğitim bunu yapıyor.
“Hakkıyla dil öğren ama kendi kültürüne de sahip çık.” benim ilkem budur.

sa: Yani özetle “ille de odunumun parası” diyorsun (aramızdaki samimiyete binaen şakamı yapıyorum) E tamam o halde odunun parasını ödüyorum: Yabancı dilde eğitime karşıyım.
Tabi her şey bu kadar basit değil. Örneğin Atatürk yabancı dille eğitimi bir günde getirip şart koştuğunda şu an genlerimin içindeki atalarım durumu nasıl karşılamıştı bilemiyorum. Hücrelerime soruyorum, bana diyorlar ki; boşver artık onu, geçmiş geçti (zaten biz tümümüz bile yedi sene içinde senin bedenini terketmiş oluyoruz), olayı şu anki bilincin ve niyetin düzeyinde ele al ve bize ne yapmak istediğini açıkça söyle!
İşte böyle diyo hücrelerim 🙂
Velakin zihin (bu yabancı bi aksam olmalı; çünkü hücrelerimle çelişebiliyor) diyor ki “zaten kullandığın lisanın Türkçeyle ilgisi nerdeyse kalmamış, ha ingilizce ha türkçe, diller canlı birer varlık halindeler ve kendi evrimlerini geçiriyorlar. Lisanlar sözlüklerde yazıldığı gibi değildir, o sebeple yabancı bi lisandan eğitim görünce kendi ruhunu yansıtamazlar. Sözlükler cansızdırlar! Ölüdürler. Boşver böyle kaygılar gereksiz.
Özetle bilmiyorum. Sosyoloji harikulade bişeydir onu biliyorum, okumayı ilk öğrendiğimde tarihle birlikte ilgimi çeken ilk iki kardeştir bunlar. 🙂

Yine fark etmez :)

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.
Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009)

**

Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂

Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk.

Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum.

Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu.

Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti.

Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”.

Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek zorunda kaldım! Sanırım bu, ilk farkında olduğum boşluktu.

Ve ben bunu sevmiştim!

O geceden sonra, her istediğimde “dalabileceğim” yolu bana öğretmesini defalarca kendisine söyledim ve her seferinde şu cevabı aldım.

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum”

yani bu benim için şu anlama geliyordu

“Bilmediğim şeyi sana öğretemem!”

Bu durumda bana tek bir yol kalıyordu (başka yolunu bilmediğimden) o olmak!

Kolaylıkla herhangi başka bir obje olabildiğimden (Allaha şükür) ben de fırsat buldukça (çünkü birkaç haftada bir görüşebiliyorduk) kıvırcık genç bayan olmaya başladım.

İlk zamanlar beni en yadırgatan ve itiraf edeyim biraz da sinirlendiren şu meşhur “fark etmez” oluyordu.

“Bir şey ister misin?”

“fark etmez”

“Çay mı kahve mi?”

“fark etmez”

“Oyun oynayalım mı?”

“fark etmez”

Karar vermesi için ısrar etmeniz de hiç fayda etmiyor. Seçimi mutlaka ama mutlaka size bırakıyor.

Bunun “karşı taraf” için bir haksızlık olduğunu ona izah etmek zorunda hissettim kendimi. “Şimdi bak aşkım, ben zaten kendi seçimimi yapıyorum, kahve içeceğim ama bir de senin için seçim yapmak zorunda bırakılıyorum, bu bana ekstra bir yükümlülük ve zahmet getiriyor. Çünkü önce sen olmaya, ve ne isteyebileceğini ayırt etmeye çabalıyorum. Neden beni bu zahmete sokuyorsun, seç birini bitsin gitsin!”

“Ama fark etmiyor” öylesine samimi ki…

-Bir Kadını Öldürmek-

**

Savaşçıların dokunuşu hassas ama çok hafiftir. İlk başta savaşçının eli ağır, sımsıkı kavrayan bir demir pençe gibidir. Ama giderek bir hayaletin bürümcükten eline dönüşür. Savaşçılar hiçbir belirti, hiçbir iz bırakmazlar. Onların meydan okuması böyle olur. cc

**