Yine fark etmez :)

Tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.
Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, fark etmez. (Tobias-2009)

**

Bir Kadını Öldürmek (2004) kitabında defalarca geçiyordu fark etmez 🙂

Terasta yıldızların altında oturuyorduk. Yediğimiz yemeklerin artıkları hala masada duruyordu, ışık yakmamıştık. Öylece kendi sandalyelerimizde sessizce oturuyorduk.

Böyle ne kadar zaman geçtiğini ne o zaman ne de şimdi bilemiyorum.

Birden bir genişleme duygusu başladı, önce ikimiz ve aramızdaki masa, derken bütün bina, boğaz, İstanbul… Tam olarak tarif edemeyeceğim bu deneyim ilk kez bu kadar güçlü ve başka birinin yanında oluyordu.

Sanırım genişlemenin bir aşamasında “ne oluyoruz” endişesi duydum, ona baktım. Öylece ileriye doğru bakıyordu (her zamanki gibi). Dayanamayıp konuştum. Deneyimi dillendirdim ve bitti.

Ben o HALi heyecanla ona anlatırken, o sakince dinledi ve çoğunlukla yaptığı gibi “bak seeeennn” dedi. En sık kullandığı iki kelime budur, diğeri de “fark etmez”.

Hemen geriye dönüp bir durum değerlendirmesi yaptım ve geçen süre içinde “hiç düşünmemiş” olduğumu kabul etmek zorunda kaldım! Sanırım bu, ilk farkında olduğum boşluktu.

Ve ben bunu sevmiştim!

O geceden sonra, her istediğimde “dalabileceğim” yolu bana öğretmesini defalarca kendisine söyledim ve her seferinde şu cevabı aldım.

“Ben ne yaptığımı bilmiyorum”

yani bu benim için şu anlama geliyordu

“Bilmediğim şeyi sana öğretemem!”

Bu durumda bana tek bir yol kalıyordu (başka yolunu bilmediğimden) o olmak!

Kolaylıkla herhangi başka bir obje olabildiğimden (Allaha şükür) ben de fırsat buldukça (çünkü birkaç haftada bir görüşebiliyorduk) kıvırcık genç bayan olmaya başladım.

İlk zamanlar beni en yadırgatan ve itiraf edeyim biraz da sinirlendiren şu meşhur “fark etmez” oluyordu.

“Bir şey ister misin?”

“fark etmez”

“Çay mı kahve mi?”

“fark etmez”

“Oyun oynayalım mı?”

“fark etmez”

Karar vermesi için ısrar etmeniz de hiç fayda etmiyor. Seçimi mutlaka ama mutlaka size bırakıyor.

Bunun “karşı taraf” için bir haksızlık olduğunu ona izah etmek zorunda hissettim kendimi. “Şimdi bak aşkım, ben zaten kendi seçimimi yapıyorum, kahve içeceğim ama bir de senin için seçim yapmak zorunda bırakılıyorum, bu bana ekstra bir yükümlülük ve zahmet getiriyor. Çünkü önce sen olmaya, ve ne isteyebileceğini ayırt etmeye çabalıyorum. Neden beni bu zahmete sokuyorsun, seç birini bitsin gitsin!”

“Ama fark etmiyor” öylesine samimi ki…

-Bir Kadını Öldürmek-

**

Savaşçıların dokunuşu hassas ama çok hafiftir. İlk başta savaşçının eli ağır, sımsıkı kavrayan bir demir pençe gibidir. Ama giderek bir hayaletin bürümcükten eline dönüşür. Savaşçılar hiçbir belirti, hiçbir iz bırakmazlar. Onların meydan okuması böyle olur. cc

**

Şanssız değil Kahraman

http://video.mynet.com/gagarino/En-Sansiz-Leylek/1063867/

Bu videoyu hıdırellezde de hediye etmiştim şimd bayramda yeniden sunuyorum hepiciğinize. İki bayramınız da kutlu olsun. Allah hem milletimiz hem dünyamız hem de bilemediğimiz tüm varlıklarla barış içinde yaşamak nasip etsin.

Bu minicik iddiasız eğlencelikte, neredeyse tüm varoluşumuzun sebeplerini, sonuçlarını, eylemlerimizi görebiliyorum. Bu, insana hem sevinç ama hem de hüzün veriyor. Bakışın yönüne göre değişiyor.
Mevcut düzeyimizde, Değişimi yaratan, yeni çözüm arayışına yönelten yegane şeyin ACI olduğunu görüyoruz maalesef, zarar göre göre yeni biçimlere yöneliyoruz. O şanssız bi leylek değil aslında! O cesur ve zeki bir savaşçı 🙂

Acı hissetmek, biz ŞEKİLlilere mahsus. Belirgin bir şeklimiz (rolümüz) var ve bu zarar gördüğünde acı çekiyoruz. Yani bizler leylekleriz.

Peki ama ya bulut? Bulutlar?

O gri buluta hiç bişi olduğu yok, çünkü belirgin şekli yok. Bebe timsah parmağını kopardığında, yerine bi başkası geliveriyor nasılsa :))) Oysa leyleğin tüyü (hatta canı)gidince gidiyor!

Peki bu gri bulut ne demeye sürekli acıtan bebeler üretiyor?

Ahhh sürekli evrilmek isteyen itki! Ah evet evrim, o gri bulut evrimin yandaşı olmalı 🙂 Yanılıyor muyum?

Fakat o cesur savaşçı, o şefkatli kahraman, deneyimlerinden ders çıkaran, önlemler geliştiren o zeki leylek olmasaydı, işi biraz zorlaşacaktı.

Sonra dışardan seyredenler de der ki, “üstünde ne çok zırh var, seni göremiyoruz leylek? Çıkar çıkar hafifle, kendin ol!”

“Hangi kendin?! Sadece güzel ve kolaya yönelen diğerleri gibi mi? O giri bulutun şimşekli göz yaşları dokmesine göz mü yumayım yani?”

“Evet noolmuş yani, ağlar ağlar susar herhalde, bizi ilgilendirmiyor, biz sonsuza kadar mutluluğu seçtik”

“Sonsuzca aynı şekle hapsoldunuz yani?”

“Sen ne dersen de”

Az seçilen yollardan yürüyenler, iyi ki varsınız.

Öyleyse kimi zaman acıtan kimi zaman öpücüğe boğan bebeleri taşıyınız. Herkesin gönlü olsun sevgili frekanslar.

Yok aslında birbirimizden farkımız, oyunumuz ortak yanımız.

Zihnin Ötesi

Enerji savaşının insanlığın çoğu için gerçekte meydana geldiği yer, zihindir. Zihin. O ille de büyük savaş meydanlarında olmuyor; zihinde oluyor.

İnsanlık, içinde bulunduğu, uzun zamandır içinde bulunduğu zihinsellik çağından çıktığı muazzam bir evrimden geçiyor. Gerçi (süre) tartışılır, ama nereden baksanız 800 ila 2.000 yıldır çok zihinsel bir dönemdeydi. Bunun ötesine geçiyor, ve kendi kişisel deneyiminizden bildiğiniz gibi, bu zorlu (bir süreçtir). Kendi zihninden nasıl çıkarsın? Zihnin, enerjiyi kontrol eden ve yöneten ve tüketen o şeyin, muazzam miktarlarda enerji talep eden ve tüketen o birimin, zihnin ötesine nasıl geçersiniz? Bedenin değil, zihnin.

Kitle bilinci şu anda bundan geçiyor. Öyle hemen durulmayacak, ama er ya da geç kitle bilinci zihnin ötesine evrimleşecek. Siz bunu şu anda yapıyorsunuz. Bir süredir yapıyordunuz.

Zihnin ötesine girdiğinizde… zihnin ötesinde ne var? Zihnin ötesinde ne var? Bağıra çağıra söyleyin.

Farkındalık ve bilinç hepsi zihnin ötesindedir. Sezgi. Artık şeyler hakkında düşünmeniz gerekmez, onları sadece bilirsiniz. Artık denemeniz ya da gayret etmeniz gerekmez.

Şimdi, bununla kastettiğim, şeyleri anlamaya çalışmaktan vazgeçmenizdir. Şeyleri organize edip planlamaktan vazgeçin. Gayret etmekten vazgeçin. Şimdi, bu, yataktan çıkmayacaksınız anlamına gelmiyor, tabii istemiyorsanız başka. Ama ona karşı itmekten vazgeçin. Şu zihinsel eylemi (aktiviteyi) durdurun.

Dırdır eden o kuşku içinize girdiğinde, beyin enerjisi tüketimi devreye girdiğinde, o oyunu oynamayın. Sadece derin bir nefes alın, “Farketmez” (deyin) ve devam edin. Kendi enerji düzeyinizdeki farkı farkedin, ama daha da önemlisi, gayret etmekten vazgeçtiğinizde meydana gelen sonuçtaki farkı farkedin. Onu anlamaya çalışmaktan vazgeçtiğinizde, oldurmaya çalışmaktan vazgeçtiğinizde, onunla ilgili kaygılanmaktan vazgeçtiğinizde, onu ittirmeye çalışmaktan vazgeçtiğinizde (meydana gelen sonuçtaki farkı farkedin). Eğer şurada (kafa) gerginlik oluyorsa, bilin ki bir gayret içindesiniz. O zaman derin bir nefes alır ve gayret etmekten vazgeçersiniz.

Ha, bu muazzam bir güven gerektirir, ama bu iyi bir şeydir. Eğlenceli bir şeydir. Bir gün. Ve kendinize bir iyilik yapın ve ertesi gün neler farkettiğinizi, neler algıladığınızı, olduysa eğer aydınlanmanız neydi, onunla (aydınlanmanızla) ilgili, gayret gösterilmeyen bir gün hakkında yazın.

Siz bilinçsiniz; enerji değilsiniz. Siz farkında oldukça, mevcudiyetinizin bilincine geldikçe, enerji de doğal olarak yerine oturur ve sizin için çalışmaya başlar, tümüyle verimli bir şekilde.

Bilinç farkındalıktır, olmakta olan her türlü farklı şeyin farkındalığı. Sonuçta bilinç, sizin hemen burada, hemen şimdiki mevcudiyetinizle, şu anki mevcudiyetinizle ilgilidir.

**

Tam yedi yıl önce Oyun Kuramı ve BKÖ’yü yazdığım-ız (çoğul kullanmak durumundayım çünkü o bir akıntıydı, kendime mal etmek istemem) sırada bana hakim olan sözcük işte buydu: FARK ETMEZ! Sonraları Oyun Kuramını çözümlemeye çalıştığımız yüzlerce yazı ve sohbette yine bu sihirli sözcüğü andık.
Hatta hayatımıza girdi tattık, kokladık.

Zihin ve diğer bu şeyler konusunda yazdığım uzun bir deneme yazısı var: Eski/Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri, vaktiniz olursa bi göz atabilirsiniz. Orada gerçekten de epeyce bağlantı üzerinde durmuşum.

Bütün bu gizemi anlatmaya çalışan frekans kardeşlerimiz Tobias ve Adamus’a sevgi ve selamlar olsun.

Farketmez 2

Biz bu gruba, aslında hiç farketmeyeceğini söyledik. Ve grupta bir keder ve üzüntü ve inanmamazlık duygusu hissettik – onların, “Ne demek istiyorsun, Tobias?” dediğini duyabiliyordum. “Farketmez derken ne demek istiyorsun? Ben şu anda farkettiği için Dünya’da bulunmuyor muyum? Ben, farkettiği için bir Yeni Enerji Bayrağı değil miyim? Benim bir görevim var. Anlamıyor musun, Tobias? Benim bir görevim var. Cehenneme kadar kaybolmuş halde olsam da, bir görevim var.” (kahkahalar) “Yol boyunca herşeyi kaybettim, ne yaptığımı bilmiyorum, kim olduğumu bile bilmiyorum, ama bu bal gibi bir görev, Tobias. Bal gibi görev. Farketmez de ne demek?”

Sanki ben onlardan bir şey – bir tutku duygusunu, bir amaç duygusunu – kopartıp alıyormuşum gibiydi. Farketmez, dedim bu gruba. Gerçekten de etmez. Neden? Çünkü siz zaten oradasınız. Biz bundan daha önce söz ettik. Ulaşmak istediğiniz yer her neresiyse, zaten ulaştınız. Bazılarınız Saint Germain’e yükselmeyi seçtiğini söylemişti. Öyleyse yükseldiniz. Oradasınız! Şimdi sadece oraya ulaşmak nasıl bir şeydi, bunu deneyimliyorsunuz. Farketmez, sevgili Şambra, çünkü bu – tüm bu genişleme süreci ya da evrimleşme ya da adına her ne demek istiyorsanız – öylesine doğal ve öylesine sizin bir parçanızdır ki. Siz zaten oradasınız.

Ateş Duvarını geçtiğinizde ve her bir yaşamın fiziksel ve fiziksel-olmayan tüm potansiyellerini, düşünebileceğiniz herşeyi deneyimlediğinizde, herşeyi yaptığınızda, ve bunların alt-potansiyellerini ve onların da alt-potansiyellerini deneyimlediğinizde, zaten oradaydınız. Zaten ulaşmıştınız. O nedenle, gerçekten farketmez. Hiç farketmez.

Ha, biliyorum, bu acıtıyor. “Peki o zaman sabahları neden uyanayım ki? Neden deneyeyim ki?” Kesinlikle haklısınız – bunu neden yapasınız ki? (kahkahalar) Neden çabalamayı sürdüresiniz? Sürdürmemelisiniz, gerçekten, farketmez. Farketmez. “Neden tüm Dünya’yı omuzlarımda taşımayı, insanlığın yüklerini ve enerjisini taşımayı sürdüreyim?” Sürdürmeyin. İndiriverin onları aşağıya. Farketmez. Onlar başlarının çaresine bakacaktır.

İnsanların hepsi, sizin seçtiğinizi seçmedi. Onların hepsi yükselmeyi ya da hatta aydınlanmayı ya da hatta sadece tek bir güzel gün yaşamayı seçmedi. (kahkahalar) Ama farketmez, çünkü er ya da geç seçecekler – ya da belki seçmeyecekler. Farketmez. Onlar çok kutsal ve çok kişisel bir süreçten geçiyorlar. Eğer kayboldularsa, kesinlikle kaybolmuş da olsalar, farketmez, çünkü kendilerini bulacaklardır. O kaybolmuşluk halinde bulacaklar kendilerini.

Onların kendi bilinçlerinde tutsak olmaları farketmez – ya da sizin. Farketmez, çünkü er ya da geç, kristalinde tutsak kalan o adı çıkmış, ünlü ve muhteşem Adamus Saint Germain’in hayal edebileceğiniz en büyük yalınlık içinde dediği gibi, “Eğer ben kendimi buna sokmayı becerdiysem, çıkarmayı da beceririm. Eğer kendi zindanımın yanılsamasını yarattıysam, kendi özgürlüğümün yanılsamasını da yaratabilirim.” Farketmez, Şambra.

Büyük piramitlerde gruba – farketmez, demekten – daha muhteşem ne diyebilirdik ki? O grupta bulunan bazılarında, burada görevli olarak bulunanlarda, akıntıya karşı mücadele edenlerde, ve burada kendi oyunlarını oynayanlarda, kendi süreçlerinden geçenlerde hissettiğimiz o kederin boşluğundan daha büyük boşluk olabilir mi? Farketmez.

Oyunlardan geçin ve süreçlerden geçin, çünkü eninde sonunda zaten mükemmelsiniz. Bunu söyleyebilirim. Sizin çarıklarınızla birkaç kilometre yürüdüm. Benliğinle kesin bir olma, Benliğine kesinlikle aşık olma, kendine aşık olma noktasına gelmenin, ansızın “Aslında farketmez. Ben O Ben’im. Hep öyleydim, hep öyle olacağım. Farketmez” noktasına gelmenin neye benzediğini biliyorum.

Yolculuğum sırasında kendi kendime şöyle düşündüğümü hatırlıyorum, yükselişimin son farkındalığıydı bu; keşke zamanda geri gidebilsem ve kendime, farketmez diyebilsem, çünkü o zaman oraya varma yolculuğunun keyfini tümüyle çıkartabilirdim (demiştim). Ve biliyor musunuz? Ben geri gittim. Ben kendime, yaptığım ve deneyimlediğim herşeye kesinlikle geri gittim, ve kendime dedim ki – ruhtan insan bedenindekine – kendime dedim ki “Farketmez.”

Şimdi, ben her zaman da (buna) kulak vermedim. Vermek istemedim. Kulak vermek pek de umurumda değildi, çünkü insan olarak bedenliyken kendi açmazlarıma ve kendi dramlarıma öylesine gömülmüştüm ki, kendi oyunlarıma, kendi derin düşüncelerime, ama aynı zamanda yaratılarıma ve ilişkilerime öylesine dalmıştım ki, “Farketmez. Sen zaten oradasın” diyen sesi duymak istemedim.

Neden Buradasınız?

Siz zamanların en iyisinde ve zamanların en kötüsünde yaşıyorsunuz. Siz bilgelik zamanlarında ve budalalık zamanlarında yaşıyorsunuz, ve farketmez. Siz büyük bir değişim zamanında yaşıyorsunuz, ve hiç değişim gereksinmeyen bir zamanda yaşıyorsunuz, çünkü değişim zaten geldi. Böylece bugün tek tek her birinize soruyorum, dünyanın her yanındakilere soruyorum: neden buradasınız? Seçtiğiniz nedir? Zaten oradaysanız, zaten yükselişindeyseniz, ki bunu size konuşmalarımızın ikinci yılında, Şaudlarımızda söyledik, o zaman ne için buradasınız?

Böyle bir göreviniz olmalı mı ve böyle bir amacınız olmalı mı? Birisinin ya da başka bir şeyin size ihtiyacı olmalı mı? Hâlâ bir mücadeleci ya da savaşçı olmalı mısınız? O ata atlayıp dere tepe koşturarak başka insanlara nasıl yaşayacaklarını ve neye inanacaklarını söylemek ve göstermek zorunda mısınız?

Yoksa şu anda kendiniz olarak Dünya’da olabilir misiniz – sadece çünkü? Keşfettim ki, bu yeterince iyi bir neden – sadece çünkü. Neden burada, Dünya’dasın? “Sadece çünkü, lanet olası, bu, zamanların en iyisi, zamanların en kötüsü. Bunu hiçbir şey uğruna kaçırmak istemezdim!” (kahkahalar) Neden buradasınız? “Sadece burada olabildiğim için, bir beden içinde olabildiğim için, ve bu ne zevkli, ne lezzetli bir şey. Sadece insan duygusunu hissedebildiğim için, insani yiyeceklerin lezzetini tadabildiğim için. Aslında insani acıyı ve insani mücadeleleri hissedebiliyorum – bu bile kendi başına yeterli bir sebep. Çünkü bir insandan diğerine duyulan ve sevgi denen şeyi hissedebiliyorum. Bir köpeği okşayabiliyorum. Yüksek sesle şarkı söyleyebiliyor ve kendimi duyabiliyorum.”

Sadece çünkü. Bir yaratıcı için bunu gerçekleştirmek ne büyük ve muhteşem bir şey, sadece çünkü – hiçbir şey olmasa bile, deneyim için (burada olmak).

Edindiğiniz deneyimlerin toplam sayısı ve deneyimlerin zorlukları için, öbür tarafta puan toplamıyorsunuz. Sadece kendinizle olan deneyiminlerin derinliği ve şefkati için size hayranlık duyuluyor. Önemli olan yalnızca budur. Öbür tarafta varlıklar var – sizin deyiminizle meleksel, daha önce hiç insan bedeninde bulunmamış varlıklar var – ve Dünya’da bulunmuş her melek onların kesinlikle ilgisini çekiyor. Bu, bizim renklerimizden belli oluyor. Sizin renklerinizden belli oluyor. Şimdi, renklere gelince – onların bir titreşim ya da ışık türü olduğu söylenebilir. (Tobias bir yudum içecek alır)

Böylece diğer alemlerde, insan biçimine hiç girmemiş bir melek, insan biçimini üstlenmiş sizlerden biriyle karşılaştığında, deneyim diyeceğiniz şeye büyük bir huşu içinde bakar. Onlar da birazını isterler. Ruhunuzun derinliğine ve o muhteşem renklere ve kalplerinizin şarkısına o kadar hayran olurlar. “Bunu nereden aldın?” derler. “Böylesine büyük ve görkemli bir varlık haline – kendi içinde bir kral ve bir firavun ve bir Tanrı haline – nerede geldin? Ben nasıl senin gibi olabilirim?”

Ve siz derin bir nefes alırsınız, “Bunun için Dünya’ya gitmen gerek.” (Tobias güler) “Ama gitmeden dikkatini çekeyim. Yolunu kaybedebilirsin” dersiniz.

Ve onlar der ki, “Ama kendine baksana, belli ki sen yolunu bulmuşsun.”

“Evet, ama yolunu kaybetmeye dair bir yanılsama var, ve bu o kadar gerçek ki, şimdiye kadar sahip olacağın en muhteşem deneyimi oluşturuyor. Kaybolmuş olmanın ve zayıf ve önemsiz olmanın ve daha birçoklarının yanısıra hiçbir şey olmanın yanılsaması – bu, inanılmaz bir deneyim!”

Ve onlar der ki, “Ama kendine bir bak, muhteşem varlık. Sen Dünya’ya gittin. Oynadın. Eğlendin. Sevdin. Cisimsel hale geldin! Bizim için mümkün olmayan biçimlerde birşeyler hissettin.”

Ve siz başınızı sallayıp – ya da ben başımı sallayıp – dediniz ki, “Ama nefret edeceksiniz.” (kahkahalar) “Ama bundan nefret edeceksiniz. Ama işte deneyim o nefrette, o tiksintide ve ondan çıkma umutsuzluğunda yatıyor. Aslında ona başka bir açıdan bakmak, herşeyden nefret edecek kadar kendini ezik, mağdur ve umutsuz hissetmek, ne muhteşem bir şey. Ne deneyim.

“Ve biliyor musunuz” diyeceksiniz bu yeni varlıklara. “Dünya’ya gittiğinizde, bana bir iyilik yapın. Herşeyden çok, Dünya’ya gittiğinizde ve oraya indiğinizde ve umutsuzluğa düştüğünüzde, zorluklarla karşılaştığınızda, ertesi gün yiyecek bir şey bile bulamayacağınızı düşündüğünüzde, ve eşiniz sizi boşadığında, ve çocuklar size tahammül edemediğinde, ve hastalandığınızda – sırtınız kötü, grip ve soğuk algınlığı, hepsi birden olduğunda – ve sövüp saydığınızda, ve “Ne sandım, bilmem ki” dediğinizde, sadece şunu hatırlayın. Farketmez!” (kahkahalar) “Farketmez, çünkü kaybolamazsınız. Kaybedemezsiniz. Bir sınav yok. Bu bir deney bile değil, bir deneyim. Farketmez.

“Şimdi, aşağıya gidecek ve bu sözleri hatırlayacak olursanız” – bakın, siz onlara bunu söylüyorsunuz; ben onlara bunları söylüyorum; ama dinlemiyorlar – “aşağıya gidebilir de bu ‘farketmez’ sözünü hatırlayacak olursanız, inanılmaz bir deneyim yaşayacaksınız. Fiziksel beden içindeki her âna kesinlikle değer vereceksiniz. Ve eğer, Kuantum Sıçraması denen, bilincin evrimi denen bu büyük değişim zamanında Dünya’ya inecek olursanız, ve farketmediğini hatırlarsanız, aslında çok da keyfini çıkartırsınız. Hangisini deneyimlemek isterdiniz – onun keyfine varmayı mı, yoksa ondan korkmayı mı? Bir yaratıcı olmak mı, yoksa bir oyuncu mu?

“Bu yeni zamanda Dünya’ya gittiğinizde hatırlarsanız” dersiniz bu ham, yeşil (deneyimsiz) meleklere, “Oraya, Dünya’ya giderseniz, geceleri uykuya dalmadan önce kendinize ‘farketmedi, farketmiyor’ derseniz, o zaman insanlarda ilginç ve garip bir şey olur. Onlar, farketmediğine inanmak istemezler, ve aslında farkettiğine dair beyinleri yıkanmış ya da bazen ipnotize edilmişlerdir. Onlara, eğer farketmiyorsa, birini incitecek bir şey yapabilecekleri söylenmiştir. Farketmiyorsa, birini soyabilir ya da dolandırabilir ya da hatta öldürebilirsiniz. Böylece onlara ‘Farketse iyi olur’ denmiştir, böyle eğitilmişlerdir.

“Ama biliyor musunuz, bir melek olduğunuzu, deneyim içinde, bir deneyim içinde olduğunuzu – ki siz o deneyimin yaratıcısısınız ve o deneyimin yaratmayanısınız –  hep hatırlarsanız, bunu hatırlarsanız, ‘kötü’ diyeceğiniz bir şey yapacağınızdan asla kaygı duymanız gerekmez. İyiyi ve kötüyü aşarsınız. Başka kimseden enerji çalmaya bile ihtiyacınız kalmaz. Bu nedenle, insanların oynadığı bazı oyunlara karışmazsınız. Karmaya yakalanmazsınız. Farketmediğini anımsayacak olursanız, o tuzağa düşmeyeceksiniz. ‘Ben O Ben’im, ben yaratanım ve yaratmayanım. Farketmez.'”

Tobias

Farketmez

LİNDA: Sevgili Tobias, bizim sadece oyun oynadığımızı söylemeye nasıl cesaret edersin, sanki oynadığımız oyunlarla senin hiçbir ilgin yokmuş gibi. Geçen ay dedin ki, “İçinizde onu seçen ve onu bir gerçeklik haline getiren bir şey var.” Bize, yapmamız gereken tek şeyin Şimdi ânında berrak/net, bilinçli bir seçim yapmak olduğunu ve gerçekliğimizi böyle yarattığımızı, defalarca söyledin. Bu bir oyun.

Biz, artık bize hizmet etmeyen eski inançlarımızı salıvermeyi seçtik. Peki o zaman içimizdeki bu şey ne? Görünen o ki, onun üzerinde hiçbir kontrolümüz yok, ve o bir şekilde bizim onayımız olmadan gerçekliğimizi yaratma gücüne sahipse, ben ona ruhsal benliğimiz diyeceğim. Kendi gerçekliğimizi seçebileceğimizi söyleyen yeni bir inancı benimsemeyi seçmemiz, oyunun ta kendisi, çünkü resmi seçimleri yapan ve böylelikle gerçekliğimizi yaratan, ruhsal benliğimiz. Açıkça görülüyor ki, ruhsal benliğimiz, bizim salıverdiğimiz eski inançlarımızdan (yola çıkarak) yaratmayı seçiyor.

Saint Germain, yükseliş işlemimizi bitirmek ve Üçüncü Çemberimize gitmek, yalnızca bir seçim meselesi, dedi. Ben bu seçimi bir yıl kadar önce yaptım, ve şimdi neden kendi gerçekliğimin gerçek yaratıcısı olmadığımı görebiliyorum. Evet, bu oyundan bıktım, keşke sekiz yıl öncesine gidebilseydim de bize söylediklerinin tümünü unutabilseydim. Ama ben bu yeni inançları bırakıp, gerçekliğimin herneyse o olmasına izin vereceğim. Eğer Üçüncü Çember varsa bile, oraya gitmek bir seçim meselesi değil. Ve bu, 2000 yılı aşkın bir zamandır bu yükseliş sürecinde neden takılı kaldığımızı açıklıyor. Biz kendi gerçekliğimizi yaratıyoruz, ama kendimizin bilinçli yanına göre, bu içerdeki bir şeyden kaynaklanıyor ve BİZ bir seçime sahip değiliz. Tobias, ne büyük bir hayal kırıklığı içinde, ne kadar sinir olduğumuzu gerçekten anlamıyor musun?

TOBIAS: Gerçekten. Ve biliyor musunuz, farketmez. Gerçekten etmez. Kesinlikle farketmez, demek istiyorum.

Şimdi, gerekli saygıyı göstererek ve büyük bir sevgiyle – ha, biliyorsunuz, ben bunu söylediğim zaman bir şeylerin geleceğini biliyorsunuz – bir oyun söz konusu, kesin oyun ve bu harika bir oyun ve farketmez. Ama oyun şu, “Ben kendimi ruhumdan ayıracağım. Ruhumu başka bir yerlere yerleştireceğim ve onun – sizin deyiminizle – güç sahibi olmasına izin vereceğim. Onun yaratıcı olmasına izin vereceğim ve ben de küçük insan olma oyununu oynayacağım. Tanrı’dan ve Tobias’tan ve Saint Germain’den ve ruhumdan taleplerde bulunacağım, ama kimse dinlemiyor oyununu oynayacağım. Ben, ‘kuklacının oynattığı iplerin ucundaki kuklayım’ oyununu oynayacağım.”

Ve bu parlak bir oyundur. Güzel bir oyundur aslında, çünkü, bir seçime sahip olmadığını, mutlak/egemen bir varlık olmadığını, kendi yaratılarına hükmedemediğini hissetmenin nasıl bir şey olduğunu görmenizi sağlar. Tıpkı Saint Germain’in ya da ben, Tobias’ın, ya da Kuthumi’nin öyküsünde, her birimizin kendi farklı zindanımızda sıkışıp kalmamız gibi. Sıkışıp kalmamıza izin vermek, gerçekliğimizle ilgili söz hakkına sahip değilmişiz gibi davranmak, o gerçekliği ve o bilinci başka insanlara ve hükümetlere ve tanrılara ve kimbilir daha kimlere devretmek, ne muhteşem bir oyundu. Hepimiz bu oyunu oynadık.

Biz tutsak olma hissinin neye benzediğini biliyoruz, çünkü bir gün “Farketmez” dedik. Çünkü bir gün Saint Germain, “Bir dakika. Ben 100.000 yıldır bu kristalin içindeyim – bu biraz aptalca. Aslında biraz gerzeklik” dedi. Saint Germain yükselişe bu kısa yolu kullandı. Ama, sevgili varlıklar, çıkış yolu için yırtındıktan sonra, ve öfkeyle oradan çıkmaya çalıştıktan sonra, nihayet ona dank etti, ve nihayet dedi ki, “Farketmez. Kendimi buraya ben soktum, ben çıkartırım.” Kendi insan benliğiyle ruh benliği arasındaki ayırım oyununu oynamaktan vazgeçti. Ve şu anda hepinizi, tüm yanıtlara sahip olan ruhunuzun başka bir yerlerde olmasıyla ilgili oyunu oynamaktan vazgeçmeniz için cesaretlendiriyorum. O sizsiniz.

Tanrısallığın tanımı nedir, biliyor musunuz? Siz, Şimdi ânındaki Siz, yaratılarını deneyimleyen Siz. O, başka bir yerlerde var olan o büyük melek değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça. O, siz kendinize yeterince değer verene ve onu alıp kabul edecek hale gelene kadar, uzaklardaki bir boyutta var olan o mükemmelliğin karmaşık hali değildir, tabii siz onu oraya oturtmadıkça.

Aslında tanrısal olan, şu andaki sizdir. Bir yanınız bunu kabul etmek istemiyor, çünkü tanrısalın debdebeli olmasını istiyorsunuz. Değildir. Değildir. Bu bir yanılsamadır. Sizin tanrısallığınız basittir, yalındır. Tanrısallığınız çok zarif bir biçimde yalındır. Nasıl debdebeli olabilirdi ki? Büyük ya da karmaşık nasıl olabilirdi? Sizden daha büyük nasıl olabilir?

Tanrısallığınız, sizin en inanılmaz parçanızdır. Ve o oradadır. Sizin bir parçanızdır. O sadece içinizde değildir. Etrafınızda dolaşıp durmuyor. O sizdir, ve istediğiniz an hissetmeniz ve deneyimlemeniz için oradadır.

Bu soruyu soran kişi muazzam bir öfkeden geçmiş, muazzam bir kurban olma hissinden geçmiş, muazzam bir “Ben kontrol edemiyorum ve kahretsin, etmek de istemiyorum” oyunu oynuyor. Bu soruyu soran kişi bu oyunu oynuyor, ama bir dolu başka Şambra da oynuyor, çünkü ben bunun nasıl bir şey olduğunu biliyorum. Bu soruyla nasıl bağlantı kurabildiğinizi, ona nasıl şefkat duyabildiğinizi biliyorum, çünkü siz de aynını hissettiniz. Bu oyunu istediğiniz kadar, oyun olmasını istediğiniz sürece oynayabilirsiniz.

Ben sizi bunu yapmanız için cesaretlendiriyorum. Sorun kendinize, “Oyun oynamayı kesersem, neden vazgeçeceğim? Neden vazgeçmem gerekecek?”

Kurban olma oyununu, ‘kendi ruhlarının ve Tanrı’nın başka bir yerde olması’ oyununu oynayanlar, zayıflık ya da acizlik denen şeyden vazgeçerler – yani suçu başkalarına atmaktan, kontrole sahip olmadığınızı hissetmekten, ki bu, deneyimlemesi çok ilginç bir şeydir, vazgeçerler. Ve bu oyunu oynamaktan ansızın vazgeçerseniz, gerçekten seçimlerinizin sorumluluğunu almak zorunda kalırsınız.

Birçoğunuz ruhunuzla çatışıyorsunuz ve ruhunuz da sizinle çatışıyor. Bu oyunu siz kurdunuz. Ha, gerçekten, temelde ruhunuzun kararması ya da lekelenmesi mümkün değildir. O, yok edilemez ya da çarpıtılamaz. Kirletilemez. Ama siz onun bu hallere girebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz. Onun size sırtını dönebileceği oyununu oynayabiliyorsunuz, çünkü onun bunu yapmasını istiyorsunuz. Sizinle ruhunuz ve tanrısallığınız arasındaki uçurum o denli büyük ki, asla ona ulaşamayacağınız oyununu oynayabiliyorsunuz. Bunu oynayabliyorsunuz. “Ben bir seçim yaptım ve işe yaramadı” oyununu oynayabilirsiniz. Elbette işe yaramadı, çünkü siz onun işe yaramasını istemiyorsunuz.

“Ben çıkacağım; Ben gideceğim/öleceğim” diyen oyunu oynayabiliyorsunuz, ama aslında gitmek falan istemiyorsunuz, anlıyor musunuz. Kendiniz için oluşturduğunuz ikilemlere bir bakın. Kendiniz için oluşturduğunuz deneyime bir bakın. Başkalarını suçlayabilirsiniz, bizi suçlayabilirsiniz, ama sizi buna yine sizin bulaştırdığını, bunu sizin yarattığınızı fark ettiğinizde, ancak siz ve sadece siz bu yaratıyı silebilirsiniz. Ben, Tobias, bir anahtara sahip değilim. Kuthumi, yanılsamalarınızın gizli şifresini bilmiyor. Ve Saint Germain, sizi kendi gizeminizden, kendi yanılsamanızdan çıkartacak tek bir sır bilmiyor. Yalnızca siz (biliyorsunuz).

Ve derin bir nefes alabildiğinizde, “Ah, artık farketmez. Kendimi öylece bırakıvereceğim. Yarattığım şeyi sileceğim” diyebildiğinizde, o zaman, sevgili varlıklar, aydınlanırsınız. “Tanrısallık denen bu şey, Ben, Benlik Tanrısı, ben burada ıstırap çekerken muhteşem bir boyutta yaşayan çok ünlü bir yaratık değil” diyebildiğinizde, tanrısallığın basitlik, yalınlık olduğunu fark ettiğinizde – o kadar yalın ki, şu an bildiğiniz insan zihniyle onun sırrına erişmek, derinliklerine varmak mümkün değildir; o yalnızca hissedilebilir, yalnızca deneyimlenebilir – öylesine yalın ki, karmaşa/zorluk oyununu oynamaktan vazgeçersiniz. O, öylesine parlak bir duruluktur ki, onu anlamaya çalışmaktan vazgeçer ve sadece yaşarsınız.

Bu gerçekten zamanların en iyisi ve gerçekten zamanların en kötüsü. Ve gerçekten, farketmez.

http://kirmizicember.org/2009/03/07/saud-8-%e2%80%9cfarketmez%e2%80%9d/#more-411