Uzam ve Zaman

Zaman ve Uzam Hakkında
Doç. Dr. Haluk Berkmen

Bilimde kullanılan en temel kavramlardan biri zaman diğeri mekân, yani uzamdır. Bu iki kavram olmasa ne madde ne de etkileşim tanımlanabilir. Fakat her ikisi de bizim hem dışımızda hem içimizdedir. Zamanın sürekli bir akış içinde olduğunu varsayıyoruz. Günlerin ve mevsimlerin geçişi bizde zamanın da geçmişten geleceğe doğru aktığı kanısını uyandırıyor. Makro boyutta bu böyle; fakat mikro boyutta böyle mi? Mikro boyutta, Kuantum kuramı zamanın tersinir olduğunu söylüyor. Yani zaman hem geçmişten geleceğe hem de gelecekten geçmişe doğru akmaktadır.

İmmanuel Kant (1724-1804) zamanın ‘ a p r i o r i’ (doğumla verili) yani sonradan edinilmeyen, her insanda doğal olarak bulunan saf bir özellik veya yeti olduğunu ileri sürdü. İnsan bu yetisini kullanarak doğayı yorumlar ve onda bir düzen, bir birlik olduğu sonucuna ulaşır. Kant’ın bu yorumuna ben tin-beden ilişkisi olarak bakmaktayım. Tin insanın psikososyal yapısı ve beden de duyuların tümü olmaktadır. İnsan bu iki farklı ve birbirlerinden bağımsız olan özelliğin aritmetik değil, ‘ vektöryel ’ toplamıdır. Alttaki çizim bu vektöryel toplamı gösteriyor. Vektör kavramı için 36 sayılı Sanalın Gerçekliği başlıklı yazıma bakınız.

Şekilde insan tin-beden bütünlüğü iken nesnelerin de dalga-parçacık bütünlüğü olduğu görülüyor. İki dik eksen O (orijin) yani kaynak veya sıfır noktasında birleşiyor. Bu sıfır kaynak noktasına cansız nesneler söz konusu olduğunda ‘töz’, insan söz konusu olduğunda ‘ruh’ adı verilmiştir. İnsanın nesneleri kavrayabilmesi ne sadece tiniyle (aklıyla) ne de sadece bedeniyle (duyularıyla) olmakta, her ikisinin ortak noktası olan ruhu ile olmaktadır.
Devamını oku “Uzam ve Zaman” →

Noel ve Nardugan

Noel ve Nardugan
Doç. Dr. Haluk Berkmen
Yeni yılda pek çok ülkede Noel Agacı gelenek olarak süslenir. Bu gelenegin kökeninde
hediye getiren Noel baba inancı bulunmaktadır. Yeni yıl yaklasırken bir çam agacı süslenir ve
altına hediyeler yerlestirilir. Bu gelenegin kökeninde !slamiyet öncesi Asya Türklerine ait
Hayat Agacı inancı bulunmaktadır. Asya halkının süslemek için seçtigi akçam, kısın dahi
yapraklarını dökmeyen ve daima yesil kalan özelliginden dolayı “hayat agacı” olarak
isimlendirilmisti. Halen ülkemizde istek ve beklentilerini bir kâgıda yazıp yatır oldugu inanılan
kisilerin mezarlarındaki agaçlara takmak gelenegi devam etmektedir.
Asya Türkleri gecelerin kısalıp günlerin uzamaya basladıgı dönemde akçam agacını süslerler,
ates yakıp etrafında dans ederlerdi. Bu gelenek halen devam etmekte ve Nardugan
Bayramı adıyla bilinmektedir. ‘Nar’ ates ve ‘dugan’ dogan demek oldugundan Nardugan
“dogan günes”, yani uzayan gün anlamını tasır. Hayat agacına baglı bir diger inanç da bu
agacın gögü tuttugu ve gögün insanların üstüne çökmesine engel oldugudur. Noel agacı
süslemesi de Asya kökenli olup, Türklerin Avrupa’ya hediye ettigi bir kadim inançtan
türemistir.
Hayat Agacı inancının Asya kökenli oldugunu Amerika yerlilerinde de bulunmasından
anlıyoruz. Amerikan Navajo halkına ait alttaki çizimde kutsal agaç merkezde bir kare içinde
bulunuyor. Kareyi çevreleyen küçük boyda çizilmis olan kadınlar ellerinde demetlerle agaca
dua ediyorlar. Asya’dan Amerika kıtasına göç etmis bu insanların bir doga dini sayılabilecek
olan samanlıga inandıkları biliniyor. Kızılderili dedigimiz bu insanların günes dogarken
yaptıkları ayinler ve tüm bitkilerin ruh tasıdıklarına inanmaları Asya samanlıgının devamıdır.
Altta sagda görülen akçam agacı bir Asya Türkünün isledigi halıdır. Üzerinde süsler ve
etrafında uçusan kuslarla kutsal birçok kavram içeriyor. Agaçtaki süsler gökteki yıldızları
simgeliyor. Böylece, dümdüz bir direk gibi yükselen agaç gögü tutmakta oldugu kavramını
aktarılıyor. Ayrıca agacın çevresindeki kuslar manevi saman uçusunu da hatırlatıyor.
Noel sözü Fransızca ‘nouvelle’ yani ‘yeni’ sözü ile ilgili oldugu ve ‘Yeni Yıl’ kavramının
Nardugan bayramından batıya geçtigi anlasılıyor. Bu gelenegin Asya halkları tarafından
Anadolu’ya tasınmıs oldugunu da görüyoruz.
Anadolu’da kutsal hayat agacının kadim dönemlerden beri önemli bir simge olarak devam
ettigini görüyoruz. Alttaki resimde solda (1) görülen Hitit kabartmasında iki boga-insanın
arasında hayat agacı görülüyor. Basları üzerinde de kanatlı günes simgesi bulunuyor.
Kabartmanın çizimi ayrıca belirtilmistir (Kaynak: Hitit Günesi, Sedat Alp, Tübitak yayını,
2002, sayfa 27).
Ortada (2) görülen hayat agacı bir Selçuk kabartması olup, Erzurum’daki çifte minareli
medresenin duvarını süslüyor (Kaynak: Anadolu’nun Selçuklu Çehresi, Semra Ögel,
Akbank yayını, 1994, sayfa 113).
Sagda ise (3), dogu Anadolu’da ileri bir kültür gelistirmis olan Urartu inancında hayat
agacından meyve toplayan iki kisi görülüyor (Kaynak: Anadolu Arkeolojisi, Veli Sevin, Der
yayını, 2003 sayfa 221). Bu çizimde toplanan nar meyvesi ile Nardugan sözündeki ‘nar’
kavramı arasında iliski düsündürücüdür.
Fuzuli Bayat’ın Ana Hatlarıyla Türk Samanlıgı baslıklı kitabının 92. sayfasında hayat
agacının aynı zamanda bir saman agacı oldugundan söz eder:
Cennette yerlesen iyi ve kötüyü idrak etme agacının meyvesini
yemekle insan, yasagı bozmus ve ölümsüzlükten ölüme terk
edilmistir. Saman agacı ilk mükemelligi simgeleyen cennet
agacıdır ki, inisyasyonda baslangıç bilgiye sahiplenmek anlamı
içerir.
Hayat agacının Osmanlılardaki anlamını anlatan Nevill Drury (Kaynak: Shamanism,
Element yayını, 1996, sayfa 39) söyle der:
Osmanlı Türkleri bir-milyon yapraklı hayat agacından söz
ederler. Her bir yaprakta bir insanın kaderi kayıtlıdır. Bir insan
öldügünde bu agaçtan bir yaprak düser.
Ayrıca Viking inancında Yggdrasil agacı vardır ki, bu da Hayat Agacı kavramının kuzey
Avrupa kültüründeki devamı olması mümkündür. Alttaki çizimde Hayat Agacı olan Yggdrasil
agacının yanında duran tanrı Odin görülüyor. Odin, Asya tanrısı olan Ülgen olabilir.
Her ne kadar resimdeki agaç bir çam agacına benzemiyorsa bu agacı anlatan kaynakta
sürekli yesil kaldıgı ve ‘urd’ üzerinde durdugu yazılıdır. Urd sözü de ‘yer’ ile iliskili olup
Yggdrasil’in Yggd sözü ile Yurd  Urd  Erde  Earth sözleri arasında yakın iliski oldugu
görüsündeyim. Yurd aynı zamanda çadır demek olup zamanla ülke anlamlarına dönüsmüs
olabilecegi kuvvetle muhtemeldir. THE PROSE EDDA adlı eserinde Snorri Sturluson, !zlanda
dilinde Yggdrasil agacından söz eder. Bu eser !ngilizceye 1916 yılında ARTHUR GILCHRIST
BRODEUR tarafından çevrilmistir.
Kitabın önsözü su cümle ile baslıyor: “Near the earth’s centre was made that
goodliest of homes and haunts that ever have been, which is called Troy, even that
which we call Turkland.” Çevirisi: “Dünyanın merkezine yakın, avlanmaya uygun
olan mükemmel insanların yasadıgı, adı Troy olarak bilinen fakat bizim Türk-Ülkesi
dedigimiz bir bölge vardı.”

Yazının aslı ve özellikle resimler için bakınız:

http://www.halukberkmen.net/pdf/158.pdf

Örgü Alan Kuramı

Bir önceki yazımda alan kavramı üzerinde bir miktar durdum. Alan kavramı biraz yanıltıcı olabilir. Zira “alan” deyince 2-boyutlu bir yüzey akla geliyor. Oysa ki benim kast ettiğim alan 4-boyutlu uzam-zaman yapısıdır. Bu bakımdan göz önüne getirilemez. Çünkü bizim uzayımızda 3-boyutlu uzam ile tek boyutlu zaman ayrılmış durumdadır.

Bu durumu göz önüne getirmek için şöyle düşünün: Üç boyutlu bir küp olsun. Bu kübün eni ve boyu yüksekliğine göre çok daha fazla olsun. Yani yassı bir kâğıt gibi olsun. Kâğıdın kalınlığı çok az olduğundan bize iki boyutlu bir yapı gibi görünür. İşte zaman da diğer üç boyuta göre çok kısa aralıklarla arttığından bize uzamdan farklı imiş gibi görünüyor.

4-boyutlu uzam-zaman yapısı bir kristaldeki gibi düzgün aralıklardan oluşmuş bir yapıdır. Bu yapıya “Örgü Alan” (Lattice Field) adı verilmiştir. Örgü alanın aynen bir örgüde olduğu gibi düğüm noktaları ve aralarında boşluklar vardır. Bu boşluklar bizim “vakum” adını verdiğimiz boşluklar değildir. Bu boşluklar Takiyon evrenin varlık alanıdır. Yani uzam-zaman konisinin dışında kalan bölgedir (Bakınız: Uzam-zaman konisi başlıklı yazım).

Modern fizik biliminde bu türden bir Örgü-alan kuramı geliştirilmiş durumdadır. Ancak Takiyonlar henüz dahil edilmiş değildir. 4-boyutlu örgü alan ilk olarak 1975 yılında Amerikalı fizikçi Keneth Wilson tarafından ileri sürülmüştür. Bu sayede standart modelin sayısal olarak hesaplanması mümkün olmuştur.

Elementer parçacık fiziğinde kuvvetli etkileşmeler “pertürbasyon” (seriye açılım) metodu ile analitik hesaplara gelmiyorlar. Bu bakımdan sayısal çözümler, özellikle çizgisel olmayan yapılar için, daha uygun bir yaklaşım olmaktadır. Ancak, geniş örgü alanlarını hesaplamak için çok hızlı ve çok büyük bellekli özel bilgisayarlar gereklidir. Önümüzdeki yıllarda bu tür güçlü bilgisayarlar geliştirilecek ve hesaplar yapılabilecektir.

Örgü alanı göz önüne getirmek için yukarıdaki resme bakın. Bu resimde tepelerin bulunduğu bölgeden uzak olan düz alan oldukça düzgün ve homojen bir yapı gösteriyor. İşte o düzgün bölge bizim “vakum” adını verdiğimiz, maddesel dalgaların (nesnelerin) bulunmadığı bölgedir. Fakat o bölge tümüyle enerjiden yoksun da değildir. Her düğüm noktasında az da olsa bir miktar enerji bulunmaktadır. Örgünün bir bütün olarak varlığı için bu enerji gereklidir.

Tepe kısmına yaklaştıkça örgünün düğüm noktaları arasındaki aralık artmaktadır. En yüksek tepede ise düğüm aralığı bayağı artmış durumdadır. Bu durumu “Asemtotik özgürlük” ile açıklayabiliriz. Bu kavram da yüksek enerji fiziği yapan fizikçiler tarafından kullanılan başarılı bir kavramdır. Asemtotik bağımsızlık kavramını bulan üç fizikçi, Gross, Politzer ve Wilczek 2004 yılında Nobel fizik ödülünü almışlardır.

Bu kavrama göre iki Kuark (bizim modelimizde düğüm noktası) arasındaki uzaklık azaldıkça serbestlik dereceleri artar. Yani örgü aralıkları azaldıkça dalga özgür bir parçacık gibi davranır. Örgü aralıkları arttıkça (tepe noktasına yaklaştıkça) dalga bağımlı duruma geçer ve özgürlüğü azalır. Özgürlüğün azalması bağımlı durumun, dolayısıyla çekici kuvvetlerin artması anlamına gelir. Bu sayede tepenin sonsuz yüksek olmasına ve noktasal sonsuzluğa dönüşmesine de engel olunmuş olunur.

Bu durumu TE modeli ile daha kolay anlayabiliriz. Örgü alanında düğümlerin arası açıldıkça Takiyonlar için daha geniş bir boşluk oluşur. Bu boşluktan geçen Takiyonlar, 4-boyutlu örgünün düğüm noktaları ile etkileşime girebilirler ve düzen getirirler. Düzenin gelmesi ise bağımsızlığın azalması, yani Entropinin azalmasıdır. Bu sayede parçacık adını verdiğimiz, yerel olarak örgüde yoğunlaşmış yapılar oluşur. Resimdeki tepe bölgesinde iki adet parçacık görülüyor. Yüksek tepedeki parçacığın kütlesi diğerine göre daha fazladır.

Örgü alanının düğümleri arasındaki boşluk azaldıkça Takiyon etkisi de azalır. Dolayısıyla bizim evrenimizde görülen düzensizlik, yani bağımsızlık ortaya çıkar. Böylece etkileşmelerin de gücü azalır. Çok uzun dalga boyları ortaya çıkar ve tepeler belirgin olmaz. İşte bu tür düşük enerjili dalgaların bulunduğu örgü bölgesine biz boşluk veya “vakum” diyoruz.

Haluk Berkmen

Takiyon Evren Modeli

Takiyon evrenin varlığını kabul ederek birçok yanıtı olmayan soruya yanıt bulmaktayız. Önemli sorulardan biri: “Bu evrende gördüğümüz düzenli yapıların (gök cisimleri, kristaller, canlılar), evrenin içindeki homojen madde dağılımının ve doğa yasalarının nedeni nedir?” sorusudur.

Tüm bu düzenli yapıları ve homojen dağılımı sağlayan Takiyonların düzen sağlayıcı etkisidir. Çünkü, daha önce söylediğim gibi, onların Termodinamiği bizimkinin tersidir. Fakat hem-hem mantığı gereğince bizim evrenimiz hem ölçülen hem de ölçülemeyen iki evrenin bileşiminden oluşmaktadır. Ölçülen evrende gördüğümüz yapıların nedenini ölçülemeyen evrenin varlığı ile açıklamış oluyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Sen metafizik kavramlarla fizik yapmak istiyorsun”. Hem evet hem hayır. Evet, çünkü ölçülemeyen, fizik ötesi, bir gerçeklikten söz ediyorum. Hayır, çünkü bu ölçülemeyen gerçeklikten hareketle ölçülen evreni açıklayabiliyorum.

Diyebilirsiniz ki: “Tanrı varsayımı da aynı şeyi yapıyor”. Evet ama Tanrı varsayımı bir “Tanrı iradesi” gerektiriyor. Oysa ki Takiyonlar kendi doğaları icabı, hiç irade gerekmeden, düzen oluşturuyorlar. Dolayısıyla bu model (adına Takiyon Evren modeli veya kısaca TE diyelim) metafizik olmayıp, doğrudan matematik temeli olan fizik bir modeldir.

Modern fizik zaten baştanbaşa ölçülemeyen kavramlarla çalışıyor. Quarklar, Glüonlar, Sicimler ve en son “Membrane” denilen esnek yüzeyler, hep ölçümüzün dışında parçacıkların varlığını açıklamaya çalışan “metafizik” kavramlardır. Demek ki fizikçiler düşünce modelleri üreterek yeni ve ölçülemeyen birimlerden hareket etmek zorunda kalıyorlar. Bu keyfi bir seçim görülse de bir noktada modelin öngürdüğü birtakım sonuçlar, deney ve gözlemlerle doğrulanmak veya yanlışlanmak durumundadır. Eğer doğrulanırlarsa kabul görürler, yanlışlanırlarsa ret edilirler.

Şimdi gelelim Büyük Patlama başlığı altında yönelttiğim soruları yanıtlamaya. Birinci soruda evrenin neden düz olduğu, yani şimdiye kadar neden dağılmadığı ve neden tekrar büzülüp bir noktasal sonsuzluğa dönüşmüş olmadığı sorgulanıyor. Bunun nedeni, TE sayesinde evren bir termodinamik denge durumunu sürdürüyor olmasıdır. TE’nin etkisi ile, açılıp kapanan, dinamik ve hareketli, üstelik sürekli genişleyen bir evren oluşmuştur.

Önce evrendeki kapanma (bir küçük hacme doğru büzülme) olayına bakalım. Eğer evren holografik bir yapıda ise en küçük biriminde dahi tüm evrenin bilgisi bulunması gerekir (Bakınız: Holografik evren başlıklı yazım). Bu özelliği sayesinde tüm evren bir ufak hacım içine kodlanarak sığabilir. Bu küçük hacım ‘evrenin küçük bir hacmi’ olarak düşünülmesin. Bu küçük hacım, dalga paketinin büzülmesi olarak düşünülmelidir. Tek bir dalga paketi olan evrenimiz, yine tek bir dalga paketi olarak büzülürken içindeki dalgacık paketlerinin titreşimi (frekansı) artar. Dolayısıyla çok yüksek enerjili bir ışık-altı ve ışık-üstü parçacıkların karışımından oluşan bir mikro hacım oluşur.

Bu küçük hacımda Takiyonların düzen getirici etkisi ile bir yandan yeni parçacıklar oluşurken, diğer yandan var olan ışık-altı nesneler düzene girerler. Yeni parçacıklar evrenin Entropi’sini arttırırken, düzene giren yapılar yerel olarak evrenin Entropi’sini azaltırlar. Böylece evrenin toplam Entropi’si sabit kalır. Toplam Entropi sabit ise evren dengede demektir. Çünkü termodinamik dengeye ulaşmış her sistemde Entropi sabittir.

Böylece yok olmadan sonsuza kadar sürekli bir denge durumu sürebilir. Fakat evren genişliyor. Bunun nedeni oluşmuş olan yeni parçacıkların evrenin dalga fonksiyonuna yaptıkları baskıdır. Yeni oluşan parçacıklar ışık-altı parçacıklar olduklarından dar bir hacim içine sıkışmış evrene baskı yaparak onu genişletirler. Bu durum bir balon içine üflenen hava moleküllerinin balonu şişirmesine benzer. Maddesel parçacıklar birbirlerini dışladıklarından yeni bir hacim yaratmak zorundadırlar. Dolayısıyla evrenin genişlemesine neden olmaktadırlar. Fakat bu genişleme sonsuza kadar süremez.

Var olan evren, varlığını sürdürmek için yeniden büzülmek zorundadır. Bu durumu da Etkenlik edilgenlik başlığı altında açıklamıştım.

..

Takiyon evren ışıktan hızlı hareket eden bozon türü parçacıklardan oluşmuştur. Bozonlar yer kaplamadıkları için Takiyon evren de yer kaplamaz. Bu bakımdan bizim evrenimizin hem içinde hem dışındadır. İçindedir, çünkü sürekli “vakum titreşimleri” sayesinde bizim evrenimize düzen getirmektedir. Dışındadır, çünkü ışık hızı iki evrenin ara-kesiti durumundadır.

Bu iki evrenin ara sınırı olan ışık neden sabit hıza sahip olduğunu şimdi açıklamak mümkündür. Kolay anlaşılsın diye sıvılarla bir örnek vereyim. Bir şişenin yarısına kadar su ve üstüne diğer yarıyı dolduracak kadar zeytinyağı koyalım. Şişeyi çalkalarsak su ile zeytinyağı karışacak ve aralarındaki sınır kalkacaktır. Fakat bir süre sonra şişeyi dinlenmeye bırakırsak su ile zeytinyağı ayrılıp aralarında yeniden bir sınır oluşacaktır. Her çalkalamada sınır yok olacak, her dinlendirmede sınır oluşacaktır.

İşte şu anda bize görünen evren genişlemiş, dolayısıyla “dinlenmiş” durumdadır. Burada ‘dinlenmiş’ derken parçacıklar arası mesafe oldukça açılmış ve etkileşme azalmış demek istiyorum. Çünkü ölçülen boşluk enerjisi oldukça az olup sıfıra yakındır. Takiyonların etken oldukları durum, bu genişlemiş olan evren durumu değil, evrenin çok daha küçük bir hacimde sıkışmış olduğu durumdur. Takiyon etkisinin sürekli ve güçlü olabilmesi için de evrenin nefes alıp-verir gibi sürekli açılıp kapanması gerekir.

Evren her kapanıp sıkıştığı durumda Takiyonlar evrene düzen getirip hem yerel olarak yoğunluk farklarına neden oluyorlar, hem de “doğa yasaları” dediğimiz düzgün davranışların ve korunum yasalarının oluşumunu sağlıyorlar.

Haluk Berkmen

Kuantum Bilgeliği

Kuantum Bilgeliği ve Tasavvuf, arkadaşımız Doç.Dr. Haluk Berkmen’in bu ay içinde okurlara sunulan kitabının ismi. Bahtı açık olsun dilerim.

Kitabı hemen aldım, gerçi içerikteki konuları nerdeyse altı yılı bulan arkadaşlığımız süresince sık sık karşılıklı sohbetlerle irdelemek mümkün olmuştu; fakat yine de hepsini bir arada bulmak benim için  faydalı olacak. Henüz baştan başlayıp okumaya fırsatım olmadı, malum bir sosyalleşme rüzgarına kapılmış durumdayım son haftalarda. Ayrıca elimde aynı anda okumakta olduğum üç kitap var.

Şimdilik aralarda açıp okuduğum sayfalarla yetiniyorum, örneğin şu an rastgele bir sayfayı açtım, 177.ci sayfa çıktı, orada koyu harflerle şöyle diyor:

O gül endam bir al şale bürünsün yürüsün,

Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün.

Enderunlu Vasıf’a ait olan bu dizelerdeki simetri ve düzenden bahseden yazar, şöyle devam etmiş: “Düzenli yapılaşmada rasyonel akıl, güzellikte sezgi ve duygu bulunduğunu bilsek de bu özelliklerin sadece insana ait olduklarını sanıyoruz. Fakat her yerde bulunan bildiğimiz su dahi güzel ile çirkini ayırt edebiliyor, duyguları hatta düşünceleri bile fiziksel yapısında yansıtabiliyor.”

Ve sonra Suyun Belleği başlığı geliyor.

Konunun konuyu açtığı, uzun bir konferansın içeriği gibi sürüp giden bu kitap, eğer elimize internetin icadından önce geçseydi, hazdan düşer bayılırdık 🙂 Yine de bir referans kitabı olarak el altında bulunması çok güzel. Sevgili Berkmen’e kendi kişisel menkıbesini kovaladığı yolda kolaylık, sevinç ve böylesine hoş paylaşımların sürekli olması dileklerimi sunuyorum.

Ve bildiğim kadarıyla Önümüzdeki Pazartesi günü Açık Radyo’da Sevgili Melda Keskin’in konuğu olacak, saat 11.00’de, bunu da hatırlatmış olayım.