Sadakat kime gösterilir?
Çevirmenin önündeki metin sessiz görünür; oysa içinde yazarın niyeti, çağın alışkanlıkları, dilin tarihsel tortusu ve okurun beklentileri aynı anda konuşur. Sorun şudur: Bu seslerden hangisi metnin gerçek ruhudur? Sözcüklere harfiyen bağlı kalmak mı, okurda benzer bir etki yaratmak mı, yoksa yazarın söylemek istediğini yeniden kurmak mı sadakattir? Çeviri etiği tam burada başlar. Çünkü her tercih, masum bir dil işlemi değil, anlam üzerinde verilmiş küçük bir iktidar kararıdır.
İlk bakışta görev kolay sanılabilir: Kaynak dildeki anlamı bul, hedef dile taşı, paketi zarar görmeden teslim et. Ne var ki anlam, sözcüklerin içinde bekleyen sabit bir eşya değildir. Bir ifade; bağlam, ton, çağrışım, ritim ve okurun bilgisiyle oluşur. Shakespeare’in bir kelime oyunu, İngilizcede hem müstehcen hem zarif olabilir; Türkçedeki en doğru karşılığı ise bu iki niteliği aynı anda koruyamayabilir. Çevirmen böylece postacı olmaktan çıkar, kayıp bagaj bürosunda çalışan bir metafizikçiye dönüşür.
Niyet gerçekten bilinebilir mi?
Yazarın niyetini korumak için önce o niyetin bilinebilir olduğunu varsaymak gerekir. Oysa epistemolojik güçlük tam da buradadır. Yazar, ne yapmak istediğini günlüklerinde açıklasa bile kendi zihninin eksiksiz tanığı değildir. Bilinçdışı eğilimler, dönemin ideolojisi ve dilin yazara dayattığı biçimler, metne niyeti aşan anlamlar sızdırır. Üstelik yayımlanan eser artık yalnızca yazarın zihinsel mülkü değildir; farklı okurlarda farklı imkânlar kazanır. Bu nedenle ‘orijinal niyet’, arkeolojik kazıyla bulunacak tek ve saf bir nesneden çok, kanıtlarla desteklenen bir yorum hipotezidir.
Metnin ‘ruhu’ da daha az sorunlu değildir. Ruh dediğimiz şey üslup mu, duygusal etki mi, düşünsel yönelim mi, yoksa bunların hareketli bileşimi midir? Kafka’nın soğuk mizahını koruyup cümle yapısını sadeleştirirsek ruhu kurtarmış mı oluruz, yaralamış mı? Bir şiirin ölçüsünü yaşatırken imgesini değiştirmek ihanet sayılır mı? Burada matematiksel eşdeğerlik yoktur. Çeviri, bütün değerlerin aynı anda korunamadığı çok ölçütlü bir optimizasyon problemine benzer; her çözüm bazı kazançlar ve bazı kayıplar üretir.
İmkânsızlık etiği ortadan kaldırmaz
Orijinal niyetin eksiksiz korunmasının mümkün olmaması, çevirmenin istediğini yapabileceği anlamına gelmez. Tam tersine, kesinliğin yokluğu sorumluluğu artırır. Etik çevirmen yorum yaptığını gizlemez; belirsizlikleri araştırır, tarihsel bağlamı gözetir ve metni kendi dünya görüşüne sessizce boyun eğdirmemeye çalışır. Gerekli olduğunda dipnot, önsöz veya çevirmen notuyla kararlarının izini görünür kılar. Sadakat burada kusursuz kopya üretmek değil, dönüşümün hesabını verebilmektir.
Bu yaklaşım, çevirmeni ne görünmez bir hizmetkâra ne de sınırsız yetkili ikinci yazara dönüştürür. Çevirmen daha çok iki ufuk arasında müzakere yürüten bir tanıktır. Kaynak metnin yabancılığını tümüyle evcilleştirirse okuru kendine benzeyen bir metinle kandırabilir; yabancılığı hiç azaltmazsa da anlaşılmazlığı sadakat sanabilir. Etik denge, farklı olanı erişilebilir kılarken farklılığını silmemektir. Okur hem bir kapıdan geçebilmeli hem de başka bir eve girdiğini hissetmelidir.
Sonuçta bir metnin ruhunu bozulmadan taşımak epistemolojik olarak mümkün görünmez; çünkü ortada tek, donmuş ve bütünüyle bilinebilir bir ruh yoktur. Yine de çeviri başarısızlığa mahkûm değildir. Başarılı çeviri, orijinalin mumyası değil, onunla kurulan dürüst ve yaratıcı bir ilişkidir. Çevirmen ruhu kavanoza koyup taşımaz; yeni bir dilde ona yeniden nefes aldırır. Etik soru da ‘Hiçbir şeyi değiştirdin mi?’ değil, ‘Neyi, neden değiştirdin ve bunun sorumluluğunu üstleniyor musun?’ olmalıdır.