Boşluk (!)

Birmingham Üniv.den Dennis Milner’in tamamen “ışıktan ve havadan” arındırılmış BOŞ(!) alanlarda çektiği fotoğrafları (özel bi teknikle) görmüş müydünüz? http://www.scienceofsoulmates.com/evidence.htm
Görülüyor ki boşluk pek de boş değil!

**

Bi şey kırıldığında, maddi ya da manevii fark etmez, orada oluşmuş devinimsizlik haline, bir çıkış kapısı açılmış gibi olur. Adeta bir anafor oluşur, ortamda dışarı kaçış için bi delik oluşur. Siz o deliği onarabilene kadar içereden dışarı kaçanlar olur böylece ortamda yeniden boşluk oluşur, denge bozulur ve yeniden hareket başlar. Varoluş, hem dengeye aşık hem de ondan nefret ediyor! (Tıklayınız)

**

Çoğu insan hayallerinin bi işe yaramadığını düşünüyor… Gerçekten komik. Oysa tüm hayaller Hayat dediğimiz şeyi oluşturuyor. “Ama onu kendim için hayal etmiştim” diye söyleniyorsanız, o da olur, hep ileriye doğru ittirip duruyoruz OYUN’u!

**

Hayaller birinci dikkatte yapılırsa -hipnoz altında oluşumuzdan ötürü- çok etkin değil ancak hayallerimizin çoğu-biz farkında olmasak da-ikinci dikkat alanlarında yapılıyor ve onlar müthiş etkin. Gel gör ki onların maddeleşmelerine birinci dikkatte şahit olduğumuzdan, bize ait olduklarını bile tanıyamıyoruz!
Acaip bi oyun içinde oyun durumu var.

**

Birinci tekil şahıstan konuşmalar, saptamalar, yargı ve değer tespitleri, bunların hepsi kendimizi güvenli bi alana hapsetmek için çevremize sıra sıra dizdiğimiz duvarlar gibi görünüyor. Bunları teker teker ya da birden bire, ben o ben-im haykırışıyla un ufak etmeliyiz. Eh o zaman belki kendimizi tanıyamıyor gibi olabiliriz, eskiden bizi tanıyanlar da hayretle buna ne olmuş böyle(!) diyebilir. Bunlar olabilir de olmayabilir de, her yeni AN’da gerekeni yaşamak, her seferinde başka bi rolde olmak(dışardan öyle görünse de yaşayan için o ben-im) nasıl olur? Şaşırtıcı belki başlarda, sevinçli, berrak bir boşluk, netlik.

**

“Gücün çöküşü, sert dalgalara neden olur, ve bu, gergin bir boşluk yaratır, ki bu da yeni farkındalığa götürür.”(Adamus)

**

Az önce bi arkadaşa beynimin bomboş ve berrak olduğunu, hiç bi düşüncenin olmadığını söyledim. Hatta beyin boşalınca beden hareketleniyo galiba, sürekli bi müzik var içimde ve dans etme isteği. Ve ediyorum da , yapabilecek bişey yok şu an.

Dinlemek nasıl?

Neyi, kimi gerçekten dinliyorsun? Dış ve iç sesini durdurup Allah kelamıymışçasına dinlediğin şeylere-kişilere bi bak. Bak ve gerçekten sevdiklerini gör. Dinlemek sevmektir.

  • Çağla Necat Bu dediginiz bir cesit hipnozda olma hali olmasin ..

  • Anda Sakin Öyle olsaydı dinlemek yerine kaptırmak kelimesini kullanırdım galiba 🙂

  • Çağla Necat Hem birini hipnotik olarak dinlemek icin fiziksel olarak kulaklarimizin onu duyuyor olmasina da gerek yok. Imgeleri cok guclu olarak yasayabilen bir kisi bizi kendi kurdugu oyunun icine de cekebilir.
  • Anda Sakin Dinlemek ile hipnoz altında olma arasında bi Gözlemci farkı var. Gayet matematiksel 🙂
Çağla Necat Dogrudur.. Ama iyi izlemek yakalamak gerekiyor..

Anda Sakin Bak denklemin eşitliğini tersine çevirince daha da iyi anlaşılıyor: Hipnoz altındalık=Dinleme-Gözlemci 🙂

Çağla Necat Assertive olmayi ogrenmek gerekiyor. Amerikada bu konunun ders olarak okutulmasini cok yerinde bulmustum.

  • Anda Sakin Kendine güveni geliştirmek için olsa gerek.
  • Çağla Necat Annene sevgiline is arkadasina vs nasil hayir dersin. Turkiyede insanlarda cizgi cekme sorunu onlari hipnotik olmaya acik kiliyor.

    Anda Sakin Bunun dersini nasıl veriyolar merak ettim. Çünkü bunu yapabilmek için kendi sınırlarını bilebilmek lazım. Bu ise zaten başlı başına bi gelişmişlik işaretidir. Ve bunu bilen zaten hipnoza kaymaz. E bilmeyene “hayır” demeyi öğretmek avrupavari bi nezaketten gayrısını sağlamaz sanki. Ama hiçbişey birden olmadı, adım adım herhalde

    Çağla Necat Toplumun bunu sindirmesi ve genel kabulu ile de ilgili, kisaca yasam kulturune yerlesmesi ile ilgili..
  • Anda Sakin çok doğru

Öyle ya da böyle -2

Varlığı yokluğundan hediye, can suyu ten suyu, hu

*

Bildiğimiz şeylerin küçük ya da büyük hep sınırları olur; bir adacık da olsanız bir kıta da fark etmez. Geometrinin en popüler problemleri, sınır ve alan hesaplamalarıdır. Amorf varlıklar, sınır ve alanlarını formülle bulamadığımızdan pek tutulmaz! (sınır deyip geçmeyin bakınız)

**

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? “Kim” konusu şu anda yapmakta olduğumuz iş için çok da gerekli değil ama “neden” konusu önemli. Evet neden elma ağacı? (örtük)

**

Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz 🙂

**

DR. MİLTON ERİCKSON’UN YAŞAM ÖYKÜSÜ

Dr.Erickson ‘un en sıra dışı özelliklerini söyleyerek iyi bir başlangıç yapabiliriz.

  1. Bulunduğu her türlü ortamdaki kişilere konuşmalarıyla hipnoz uygulayabilirdi.

  2. Toplu halde gözler açık vaziyette hipnoz yapabilir ve telkin verebilirdi.

  3. Yukarıdaki özelliklerinden dolayı bir çok insan Erickson tarafından hipnoza alındığını yıllar sonra tesadüfen öğrendi.

Erickson çocuk felci geçirmiş, uzun yıllar boyunca yataktan kalkamamıştı. Ancak bu olumsuz durumu en iyi şekilde kendi yararına kullanmayı bildi. Hastalığı süresince sadece gözlerini hareket ettirebildi. Bu durumda yaşamdan zevk almanın yollarını düşünmeye başladı. Yapılabildiği ona zevk veren tek şey, yeni şeyler keşfetmek için insanları gözlemlemekti. Kız kardeşlerini gözlemlemeye başladı. Kız kardeşinden öğrendiği ilk şey birinin, “Evet” dediğinde, bunun hayır demek anlamına gelebildiğiydi…Aynı şekilde kardeşleri “Hayır” dediklerinde bunun anlamı “Evet” olabiliyordu. Erickson bu şekilde yıllarca insanları gözlemleyerek gözlemin gücünü keşfetti. Sözsüz iletişim ve beden dili konusunda keşifler yapmaya başladı. Öğrenme süreçlerinde bilinçaltının gücünü keşfetti. Yokuş inerken yer çekiminin aşağı doğru uyguladığı kuvvet gibi insanların öğrenmesi sırasında da bilinçaltının da etken bir kuvvet olduğunu savundu.

En küçük kardeşini emekleme aşamasından yürümeyi öğrenme aşamasına kadar gözlemledi. Yürümeyi öğrenmek için çocuk bilinçli hiçbir caba sarf etmiyordu. Yürümeyi öğrendikten sonra da yürümeye özen göstermek için bilinçli bir çaba göstermiyordu. Yürümeyi nasıl öğrendiğimizi hatırlıyor muyuz? Hayır değil mi? Ama yürüyoruz? Buna göre her şey başlangıçta bilinç düzeyinde öğrenilebilse de sonradan öğrenilen her şey ” farkında olmadan bilinçaltına inmektedir .

Milton Erickson’un terapi videosundan kısa bir örnek, ses tonuna dikkat,Eriksonun diğer videolarını yabancı videolar sayfasında bulabilirsiniz.

Erickson, kız kardeşinin yürümeyi öğrenme hikayesini çok ayrıntılı şekilde terapinin başında bazı hastalarına anlatırdı. Bir bebeğin yürümeyi öğrenmesini hastasına anlatarak danışanına aşağıdaki indirekt telkinleri vermiş olurdu.

  1. Öğrenmenin aslında ne kadar basit olduğu.
  2. Danışanın bilinçaltı problemlerinin ve başarısızlıklarının başlangıç zamanlarına, zihinsel küçük bir seyahat yapalım.

  3. Öğrenme bazen zor olsa da, azmedilirse her şeyi öğrenilebilir.

  4. İnsanların farkında olmadıkları güçleri vardır.

AYAKLAR HAREKET EDİN
Erickson, ilk felci 17 yaşında geçirdi.Yatağa düştüğünde doktorların annesine sabaha çıkamayacağı sözünü duyduğunda içi öfkeyle dolmuş, annesinden dışarının manzarasını engelleyen pencerenin önündeki büyük dolabı yana çekmesini istemişti.. sabahı göremeyecekse, günbatımını mutlaka görmeliydi. Böylece hem annesine yaşama arzusunu ilan edip ümit vermiş, hem de bu kısa vadeli hedefe odaklanarak kendini bekleyen ölüm tehdidine karşı korkusunu bastırmıştı. Gün batımının ancak yarısını seyredebilen Erickson, üç günlük bir koma halinden tamamen felçli olarak çıktı. Bu halde geçirdiği uzun zaman boyunca, insanların kelimeleri nasıl kullandığını, jest ve mimiklerin iletişimdeki rolünü gözlemleriyle anlayacaktır. Ona en çok acı veren şey yalnız kalmaktır. Dışarıyı göremeden sandalyesinde yalnız oturduğu bir gün, aralık pencereden gelen oyun sesleri, aklını çeldi. Büyük bir istekle pencereden bakmayı, diğerlerinin arasına katılmayı istedi. Tam o anda sandalyesinin hafifçe kıpırdadığını fark etti. Büyük bir heyecanla kendisine emirler yağdırmaya başladı: “Ayaklar hareket edin! Sandalyeyi sallayın!” Ancak bir şey değişmedi. Neden sonra yorulup bundan vazgeçti. Sonraki denemesinde yine gündüz düşlerine kapıldığı anda, sandalyeyi hareket ettirebildi. Erickson’un “indirekt telkin” yöntemini keşfi böyle oldu. Öneriyi bilinç değil, bilinçaltı deşifre etmekte, böylece uyarılan hayal gücü vücuda, bilincin verebileceğinden daha güçlü bir şekilde telkin vermekteydi. Bu olayı takip eden iki yıl süresince Erickson, kendine yürümeyi öğretti ve bunu o günlerde emekleyen kız kardeşini izleyerek yaptı. Erickson çocuk felci hastalığına ” insan davranışı konusundaki en iyi öğretmenim” derdi ( Zeig, 1980 a).

SÖZLÜKLERİ EZBERLİYORDU

O diğer çocuklardan farklı bir çocuk olarak biliniyordu. Derslerinde çok başarılıydı. İçinde doymak bilmez bir okuma isteği vardı. Ama okuyacak kitap bulamadığı için sözlükleri tekrar tekrar okuyordu. Böylece kendini de eğlendiriyordu. Çocukken sözlükleri ezberlemesinden dolayı “bay sözlük” olarak anıldı.”16 yaşlarında bir dergide gençliğin sorunları hakkında yazdığı bir makalesi yayınlandı.

KANO GEZİSİ

Kısmen iyileştiğinde tamamen iyileşmesini sağlamak amacıyla bir seyahate çıkmayı planlamıştı. Wisconsin ırmağı boyunca kano ile gezmeyi ve kamp yapmayı düşünüyordu. Ancak beraber yola çıkmayı düşündüğü arkadaşı son anda geziden vazgeçti. Erickson seyahati yalnız yapacağını ailesine söylemeden, cebinde sadece 5 dolarla, yola koyuldu. Kanoya kadar yardım alarak yürüdü. Bu gezinin amacı kaslarını güçlendirmek ve hastalığını yenmekti. Bu geziyi yalnız bile olsa başaracağından emindi.

Altı hafta sonra eve cebinde beş dolarla ve kasları güçlenmiş olarak dönmüştü. Bu seyahat sonunda yürümeyi yeniden öğrenmişti. Yürümeyi öğrenmesi gerekiyordu çünkü üniversiteye gitmek istiyordu. Bu gezi sayesinde kaslarını güçlendirmişti. Kano gezisi sırasında karşılaştığı balıkçılara hikayeler anlatmış, ödül olarak da onlardan akşam yemeği kazanmıştı. Sonrasında ne zaman acıksa balıkçıların yanına gitmiş, onlara hikayeler anlatarak altı hafta boyunca karnını böyle doyurmuştu. O anda hikayelerin insanları çok etkilediğini keşfetti. Sonraki yıllarda insanları etkileme de ve terapide hikaye öğesini sıkça kullandı.

Erickson’un hipnoza olan ilgisi psikoloji bölümünde öğrenci iken Clark L. Hull’un bir hipnoz demonstrasyonu sırasında başladı. Erickson Hull’dan oldukça etkilenmişti. Hemen o yaz tatilinde birkaç yüz kişiyi hipnoz uygulayarak bu tekniği kullanmaya başladı.

İNEK AHIRA GİRMEYİNCE

Erickson’un çocukluğu bir çiftlik evinde geçmişti. Bir gün babasının, inekleri ahıra sokmak için büyük bir uğraş verdiğini gördü. Babası, boynuna bağlı ipten çekerek tüm gücü ile hayvanı ahıra çekmeye çalışıyor ama başarılı olmuyordu. Ailenin diğer fertleri babalarına yardım için ipe asılıyor yine bir yararı olmuyordu. Küçük Erickson fark ettirmeden hayvanın arkasına geçerek kuyruğundan tuttu ve onu ahırdan uzaklaştırmak için var gücüyle çekti. İnek panik içinde Erickson’u da arkasından sürükleyerek ahıra girdi (CP,p. 412).

ERİCKSON NASIL KİTAP SATARDI ?

Erickson daha genç bir öğrenciyken kitap satarak harçlığını çıkarmaya çalışırdı. Lynn Hoffman’ın naklettiğine göre kitaplarını hipnoz yöntemini kullanarak satmaktadır. Bir gün yaşlı bir domuz çiftliği sahibine kitap satmaya çalıştığında “Ben kitap okumam, sadece domuzlarımı beslemekle meşgulüm, git işine be evlat!”gibi bir tepki görür. Hemen hiç düşünmeden yerden aldığı taşın üzerine domuzların kıçlarının resimlerini çizmeye başlar. Nasıl olduysa adam fikrini değiştirip kitaplardan satın alır ve o akşam çiftlikte kalmasını bile rica eder. Bununla da kalmaz sohbet esnasında Erickson’a çok güzel domuz resimleri çizdiğini söylemeyi ihmal etmez.

BUZLARIN ÜZERİNDE YÜRÜMEK

Erickson bir gün işe giderken yolda bir ayağını kaybetmiş bir gazi ile karşılaşır. Adam buz tutmuş yolda, düşmeden yürüyüp yürüyemeyeceğini düşünerek adımlarını tereddütle atmaktadır. Adama biraz beklerse buzların üzerinde düşmeden nasıl rahatlıkla yürünebileceğini göstereceğini söyleyerek buzlu yoldan yürüyerek yolun karşısına geçer. Şaşıran adam bunu nasıl yaptığını sorar.”Gözlerinizi kapatırsanız size de buzların üzerinde yürümesini öğretebilirim” der. Gözlerini kapattıktan sonra etrafında daire çizerek dönmesini, biraz ileri-geri sağa ve sola yürümesini ister. Adamın kafasının karıştığını fark edince de dosdoğru yürümesini ister. Adam gözlerini açtığında buzlu, kaygan yolun arkasında kaldığını görür. Adamın “Buraya nasıl geçtim?” sorusuna Erickson,”Gördüğünüz gibi normal yolda yürüyormuş gibi karşıya geçtiniz. Çünkü buz üzerinde yürümeye hazırlandığınızda, kaslarınız düşmeye doğru sizi hazırlar. Bu bir ” zihinsel settir.” Bu zihinsel setten dolayı insanlar düşerler. Oysa insanlar ayaklarını kaygan olmayan normal bir yere basar gibi düşünerek yürürlerse düşmezler” der.

TUZU BANA UZATIR MISINIZ ?

Erickson yemek yerken, tuz gerektiğinde bunu kimseye söylemeden de onların bile farkına varamayacağı şekilde tuzu birilerinin elinden almayı başarırdı. Sofrada bulunanlardan biri ne olduğunu anlamadan ve bunu niye yaptığını anlamadan birden bire kendini Erickson’a tuzu uzatırken bulurdu. O, büyük bir ustalıkla konuşmalarının içine “tuzu bana uzatır mısın” telkinini gizlice yerleştirirdi. Bu gizli telkini, tuzu uzatan kişinin bilinçaltı algılamaktadır.

DANIŞANLARI İLE İLİŞKİLERİ

Erickson hastaları ile evinde ilgilenirdi. Danışanları için hazırladığı bekleme salonu, aynı zamanda evin oturma odasıydı. Gelen hastalar terapistin aile yaşantısını da gözlemlerdi. Sekiz çocuğu hastalarla yeterince ilgileniyordu. Yani evde sekiz tane asistanı vardı. Psikoterapi konusundaki dünya çapındaki ününe rağmen mütevazı bir seans odası bulunmaktaydı. Ev ortamının psikoterapi için daha uygun ve sıcak olduğunu düşünüyordu. O’na Göre ofisler ev ortamına göre insanlara daha soğuk gelmekte daha ticari bir görüntü vermekteydi.

Yaşamının son dönemlerinde 1 saatlik seans ücreti 40 dolardı. Öğrencilerine seans ücretini seansın sonunda almalarını önerirdi. Ona göre bilimsel bilgi satılamaz paylaşılırdı.

Terapi için ödeyecek parası olmayan hastaları da kabul eder, onlara rahatlıkla yapabilecekleri örneğin bahçenin bakımını yapmak gibi işler verirdi. Hasta bahçe işlerine yardımcı olurken sekiz çocuğunu da yardıma gönderirdi. Böylece hem hastasına hem de çocuklarına bir terapi ortamı sağlar, ayrıca fiziksel özründen dolayı yapmakta zorlanabileceği işleri de halledilmiş olurdu.

Erickson her zaman danışanları ile samimi idi. Onlarla sık sık akşam yemeğine giderdi. Kendisi gidemediği durumlarda kızı Betty danışanlara eşlik ederdi. Danışanları ile markete gider, onlarla yaz aylarında bahçede çimlerin üzerinde uyurdu. Arizona’daki evinin arkasındaki Squaw tepesine danışanları ile tırmanırdı.

Onun bu davranışı her zaman aklımdadır ve gerektiğinde ben de seanslarımda bu yaklaşımı kullanırım. Bir gün 18 yaşlarında ve terapi için verecek parası olmayan genç bir kız gelmişti. Seanstan sonra. Bana borçlu kalmak istemediğini söylediğinde genç kızın el işleriyle uğraştığını hatırladım ve ondan eşim için oya yapmasını istedim. Böylece bana borçlu kalacağını düşünmeyecek minnet duygusu altında ezilmeyecekti. Eşim de oyayı çok sever ama yapmasını bilmez. Biri oya hediye etse çok sevinir. Böylece hem eşimi hem de genç kızı memnun etmiş oldum.

PARDON SAATİNİZ KAÇ?

Erickson ile ilgili her zaman anlatılan ve herkesin bildiği bir olay vardır. Yolda giderken kazayla çarptığı kişiye aniden “Pardon saatiniz kaç?” diye sorar. Adam saati söylemeye vakit bulamadan başka bir soru daha sorar: “Bu gün günlerden ne?” sonra adama “Oturup bir şeyler içelim mi?” der. Adam oturduktan biraz sonra irkilerek kalkar ve “Yahu benim burada ne işim var? demeye başlar. Adam hipnotize olmuş çarpma olayını da çoktan unutmuştur.

1950’li yılların öncesinde Erickson hipnozun “özel bir durum” olduğunu söylemektedir. Hipnoz hali günlük yaşantımızda sürekli kendiliğinden biz farkında olmadan bile meydana geldiği için yukarıdaki örnekte olduğu gibi “doğal ve özel bir durum” idi. Ancak klinikte kullanılmaya elverişli hipnoz, ayaküstü daha nadir meydana gelmektedir. Bu tür hipnoz bir dakika sürebileceği gibi saatlerce de sürebilmektedir.

PEMBE KRAVAT

Bir psikolog Erickson’un evine davet edilmiştir. Psikolog hediye olarak Erickson’a pembe bir kravat hediye eder. Erickson pembeyi çok severdi. Erickson kravat bağlama konusunda yaklaşık yarım saat konuşur. Psikolog çok sonradan anlar ki aslında Erickson kravat bağlama hakkında değil aile bağları ve sosyal ilişkiler hakkında konuşma yapmaktadır.

ERİCKSON’UN BELİRGİN ÖZELLİKLERİ

Erickson’un en önemli takipçileri ve bir anlamda dava arkadaşları Psikolog Jeffrey Zeig, Psikolog Ernest Rossi, Robert Pearson ve Kay Thompson’dır. Erickson’un ve Ernest Rossi’nin birlikte kaleme aldıkları kitapların ve daha bir çok kitabın Amerika’da şu anda yok sattığını hatırlatmak gerekir. Tartışmasız Ericksonian yaklaşım dünyada hipnoterapi ve psikoterapinin son parlayın yıldızıdır. Dr.Erickson Amerika’da “great” (fevkalade) hipnoterapist olarak anılan tek isim olmuştur.

Erickson yaygın olarak dünyanın en önde gelen hipnoz uygulayıcısı teorisyeni ve öğretmeni olarak bilinir. Modern medikal hipnozun babası olarak anılan tek isimdir. Amerikalılar onu “Bay hipnoz” (Mr.Hypnosis) olarak tanıdı (Secter, 1982). Hipnozun saygı duyulan klinik bir araç haline gelmesinde en önemli katkılarda bulunmuştur.Yalnızca Phonix’teki ofisinde 30.000 civarında hasta ile çalıştığı tahmin edilmektedir. Kendisi hakkında sadece Amerika’da 100 den fazla kitap yazılmıştır. Dünya çapında adını taşıyan 50 adet enstitü bulunmaktadır.

Aynı anda hem psikoloji okurken hem de tıp fakültesini bitirdi. Bu sayede hem American Psychological Association (Bizdeki Psikologlar Derneği’nin karşılığı) hem de American Psychiatric Association (Amerikan Psikiyatri Derneği) üyesi olabildi. Yani hem psikiyatrist hem psikolog olan nadir bulunan özellikleri sahip bir bilim adamıydı.

Günümüzde Ericksonian hipnoz konusunda dünyada her ay en az bir kitap yayınlanmaktadır. Erickson 150 Makale ve 6 kitap yayınlamıştır. Türkiye’de ise konu hakkında ki en geniş ve ilk Türkçe kaynak şu anda okuduğunuz sayfalardır. İşte size dünya ve Türkiye’nin karşılaştırması.

Ondan önce hipnotistler hipnozun “Hipnotistin otoritesini kabul eden pasif durumdaki danışanın telkin alma kabiliyetini arttırarak ona telkinler yağdırmak “olduğunu düşünüyorlardı. Onun metodu ise içsel kaynakları (inner resources) öne çıkararak terapide kullanmaktı (Hammond, 1984). Erickson psikoterapi ve hipnozun bu içsel kaynakların yeniden organize edilerek daha iyi kullanılması gerektiğini savunmuştur (Zeig, 1985 s.6). Erickson, hipnozu danışanın problemini çözmede danışanla işbirliğini sağlamak amacı ile kullanmıştır.

Erickson Jay Haley’in (1973) Sıradışı Terapi isimli kitabının basılmasından sonra kısa dönem stratejik psikoterapinin babası olarak anılmıştır (Zeig, 1985 s.5). Öğrencisi ve yakın arkadaşı olan Haley (1980) terapinin çözüm değil, problem olduğunu savunmaktadır. Problem danışanların terapide olmasıdır. Çözüm danışanların bir an önce terapiden yararlanmalarını sağlamaktır. Erickson, meslektaşının bu görüşünü benimsemektedir.

O, hipnoz, öğretme, psikoterapi arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır. Çünkü o öğretirken aynı zamanda hipnoz yapmaktadır. Erickson’un konferanslarının bant kayıtlarını inceleyen Zeig, onun konuşmalarının hipnoz yapıcı özelliğini (zamana yayılmış hipnotik indüksiyon içerdiğini) fark etmiştir. Bu durumu Zeig Erickson’a söylediğinde o, “İzleyicileri motive ediyordum” cevabını vermiştir (Zeig, 1985 s.6).

1980 yılındaki uluslararası Ericksonian hipnoz ve psikoterapi kongresine 2000’in üzerinde psikoterapist katılmıştır. Psikoterapi tarihinde bu sayı bir rekordur. Erickson’un paradox, metaforlardan yararlanma ve semptomu önerme gibi tekniklerini psikoterapistler artık yaygın olarak kullanmaktadır. Semptom değiştirme tekniğini de ilk defa Milton Erickson kullanmıştır.

Erickson kendisini bir hareket veya kültün lideri olarak tanıtmamıştır. Psikoterapi ekolü kurmak gibi bir niyeti olmadığı gibi aksine psikoterapistlere özgün olmayı telkin ederdi (Zeig,1985). Erickson’un en küçük kızı olan Dr.Kristina Erickson babasının yaklaşımını “That which works ( İşe yarayan ne varsa)” olarak tanımlamıştır. Erickson işe yarayan her şeyi denerdi.

Şurası tüm dünyada tartışmasız bir gerçeklik olarak kabul edilmektedir ki, Erickson nadir bulunabilecek en yenilikçi hipnoz ustasıdır. Hipnoterapi ile ilgili bir çok fenomen keşfetmiştir.

YAŞAMININ SON DÖNEMLERİ

Erickson yaşamının son döneminde sesinin tonunu ayarlayamaz hale gelmişti. Hayatını sinema filmi yapma tekliflerini sağlık sorunları nedeniyle kabul etmedi. Erickson yaşamının son günlerini çizgi filmler izleyerek ve komik kitaplar okuyarak geçirdi. Hastalıkları iyice ilerlemişti ve yataktan kalkamıyordu. Erickson “Beklediğimden çok daha fazla yaşadım zaten” diyerek öldü. Özellikle yaşamının son dönemlerinde sabah kalktığında “Ben hala yaşıyor muyum yahu? Diye yataktan kalkardı. Gerçekten de o bedende o yaşa kadar yaşayacak insan bulmak zordur.

O’na gelen hastalar kendi problemlerinin o’nunkinden daha büyük olmadığını anlarlardı. O’nun mücadele ettiği hastalıkların listesini öğrenen hastaları umutla dolardı ve otomatik olarak üretici bir hayata yönlenirlerdi. Çünkü hastalar Erickson’un evine gittiklerinden Erickson’un yaşamdan maksimum zevki alarak yaşadığını kendi gözleri ile görürlerdi.

İlerlemiş yaşına rağmen hayatının son 6 yılında kendisini ziyaret eden terapist guruplarıyla hemen hemen her gün 4-5 seans yaptı. Onlara beden dilini okuma, alışkanlıkların yönünü değiştirme, telkin ve bilinçaltı zihinlerindeki güçleri meydana çıkarmak için insanlara yardım etme metotlarını öğretti.

Erickson ‘un bir çok hastalığı olmasına rağmen her zaman “ölmek en son yapacağım iş olacak” derdi. Erickson 1980′ de 79 yaşında son işini de yaptı. Ölümünden sonra cenaze töreni yapılmamasını, cesedinin yakılarak küllerinin Squaw Tepesi’ne savrulmasını istedi.

Hipnoterapinin ve psikoterapinin pratiğini ve teoriğini Milton H.Erickson’ dan daha fazla etkileyebilen bir kişi bulmak gerçekten zordur. Bir psikiyatrist ve aynı zamanda psikolog olan Profesör Erickson, dünyanın en önde gelen hipnoz uygulayıcısı, teorisyeni ve öğretmeni olarak bilinir. Modern medikal hipnozun babası olarak anılan tek isimdir. Amerikalılar onu “bay hipnoz” olarak tanıdı. Hipnozun saygı duyulan klinik bir araç haline gelmesinde çok önemli katkılarda bulunmuştur. Yalnızca Phonix’teki ofisinde 30.000 civarında hasta ile çalıştığı tahmin edilmektedir. Kendisi hakkında sadece Amerika’da 100 den fazla kitap yazılmıştır. Günümüzde Ericksonian hipnoz ve psikoterapi konusunda dünyada her ay en az bir kitap yayınlanmaktadır. Erickson 6 kitap ve 150 makale yayınlamıştır. Dünya çapında adını taşıyan 50 adet enstitü, yüzlerce dernek ve vakıf bulunmaktadır. Amerikan Klinik Hipnoz Birliği’nin (ASCH) kurucu başkanlığını yapmıştır. 1980 yılındaki Uluslararası Ericksonian Hipnoz ve Psikoterapi Kongresi’ne 2000’in üzerinde psikoterapist katılmıştır. Psikoterapi tarihinde bu sayı bir rekordur.

O hipnoz, öğretme ve psikoterapi arasındaki sınırları bulanıklaştırmıştır. Çünkü o öğretirken aynı zamanda hipnoz yapmaktadır. Erickson’un konferanslarının bant kayıtlarını inceleyen Zeig, onun konuşmalarının hipnoz yapıcı özelliğini (zamana yayılmış hipnotik indüksiyon içerdiğini) fark etmiştir. Bu durumu Zeig Erickson’a söylediğinde o, “İzleyicileri motive ediyordum” cevabını vermiştir (Zeig, 1985 s.6).

Erickson çok zor hastalarla çalışırken çok başarılı sonuçlar alarak haklı bir ün sahibi olmuştur. Günümüzde tüm dünyanın sahiplendiği ve saygı duyduğu ender bulunur bir bilim insanıdır.

http://www.hipnozenstitusu.com/milton-erickson-ve-hipnoz.html

Eski ve Yeni Dünya üzerine düşün pratikleri

Eski ve yeni Dünya enerjisinden, insanlardan, çalışan sistemlerden bahsedeceğim gerçi bu zor bir iş; çünkü Dualitik ve üçlü (geçmiş-gelecek-şimdi) zaman olgusuna sahip bir lisan kullanacağım. Bu durum yazılı ifadeyi nerdeyse imkânsız kılıyor. Konuşurken de aynı lisana mahkûmuz ancak bazı avantajlarımız var; kelimeyi sarf ederken içine üflediğimiz parıltı -bunu duyabilenler için- söz konusu engeli aşmamızı sağlıyor. Yine de deneyeceğim.

Eski Dünya’da(ED) çalışan kanunlar, kabuller ve gerçekleri yadsımak adına bir çabam yok, nasıl ki Kuantum Kuramı Newton kanunlarının yanlış olduğunu göstermiyorsa, Yeni Dünya (YD) için söyleyeceklerimiz de eskisini dışlamıyor, onları içeriyor. Şimdi moda haline gelen “kapsama alanı” sözcüklerini altı yıl önce “Oyun Kuramını” yazarken sık sık kullanmıştım. İçerme/kapsama kelimelerine çok iş düşüyor, bu kelimeleri özümsemeden YD hakkında değil konuşabilmek, düşünebilmek bile mümkün değil.

Özellikle yazının icadından bu yana insan üzerinde fevkalade büyük öneme sahip olan “zihin” olgusu YD’da önemini yitiriyor; çünkü hazırlıklar tamamlandı, şimdi uygulama zamanındayız. Bu aynen sınava hazırlanmak gibiydi, yeterli süremiz vardı, gece gündüz çalıştık, öğrendik. Bazılarımız ezber yaptı, diğerleri anlamaya çalıştı. Netice itibariyle öğrencilere tavsiye edilen, sınavdan önceki gece ve sabahında artık çalışmayı bırakmak, sakinleşmek ve kendine güvenmektir. Bu sebepledir ki, dünyanın her yanında, her çeşit isim altında; ibadet, meditasyon, gevşeme, yoga, nefes gibi zihni (iç konuşmayı) devre dışı bırakacak uygulamalar hızla günlük hayatımıza girdiler.

Aslında Dünya son bikaç bin yıldır “odaklanma” diyebileceğimiz bir kavram üzerine çalışıyor ki bu işlemi eril bir aktivite olarak niteleyebiliriz. Odaklanma, bireyleşme sürecinin gerçekleştirilmesi için elzemdi.  Odaklanmanın tersi nedir diye sordum şimdi? Daha iyi bir karşılık alana kadar şimdilik buna “salıverme” diyeceğim. Odaklanılan objenin hiç önemi yoktu aslında, sanki varmış gibi kavgalar, savaşlar, zulümler yapıldı fakat aslında bu nesnelerin önemi sadece odaklanma işlevini öğrenmek için araç görevini üstlenmeleriydi bana göre. Sadece bir insanın hayatını bile ele alsak onun evrelerini incelesek, odaklanma ve salıverme işlevlerini bariz biçimde görebiliriz. Bu işlevler ne kadar da nefes alma ve vermeye benziyorlar! Bir şey dikkatimizi çektiğinde farkında olmadan nefesimizi tutarız, adeta bilinmeyen bir yerden komut gelmişçesine yaparız bunu. Kişi ister dışına, ister içine odaklansın fark etmez. Bizi odaklanmaya teşvik eden en büyük iki güç; aşk ve korkudur doğal olarak. İşte YD’ya geçerken becerilerimizi rahatça başkaları ve yeryüzü ile birleştirebilmek için “salıverme” durumunda konumlanmak işlemleri kolaylaştıracaktır. Hani iğne yapılırken ne denli salınıksanız o denli ağrısız atlatırsınız ya, aynen buna benzetiyorum.

Bir başka anlamlı ve sık kullanacağız kelime ise “evre” dir. Evreler iyi anlaşıldığında gerçekliğe, doğru ve yanlışa, iyilik ve kötülüğe takılmaz olursunuz. Bireysel, toplumsal, gezegensel ve yıldızsal olarak birbirimizden farkımız yok, her şey evrelere tabidir. “Ne oldum deme, ne olacağım de!” atasözü aslında evrelerin hayatımızdaki işlevini gayet güzel ortaya koyar fakat biz bu sözü daha çok (başkalarını da yaptığımız gibi) evreler açısından değil, ceza ve ödül açısından anlamaya yönlendirildik. Evre, bir ceza ya da ödül olarak değil fiziksel bir gereklilik, yaratımın spiral doğası gereği mevcuttur. Evreleri notalarla eşleştiren birçok öğreti mevcut, fakat şimdi buna girmeyeceğiz çünkü ne öğrendiysek öğrendik artık onları fazlaca didiklemek bize yarar sağlamaz.

YD ve  ED arasında en fazla karışıklığı akıl&zihin ve duygu&sezgi kelimeleri arasında yaşıyoruz. Öğretmenlerimiz tavsiyelerde bulunuyorlar ve biz onları uygulamaya çalıştığımızda hangisinin hangisi olduğunu belirlemekte yetersiz kalıyoruz.

Son yıllarda Yeryüzü Ana ile yakınlaşmaya çalışan girişimlerin çoğaldığını görmek sevindirici ve umut verici oluyor. Tabi hiçbir şey öyle bir anda “abra kadabra” şeklinde sihir gibi işlemiyor,  sarsılmaz niyet ve disiplin çok önemli.

Her zaman dediğim gibi (usandırdıysam affola fakat kendime hatırlatmak için yapıyorum bunu), “dinlemek” çok önemli. Bizim nesil dinlemek deyince favori şarkıları hatırlıyor 🙂 Oysa dinlemek kapsamlı bir kelime, ilginizi çeken konuya/kişiye/şeye tüm kanallarınızı açık tutmak, onunla aranızdaki olası tüm engelleri açmak, BİR olmak için kendini salıvermeyi de gerektiriyor. Görme nasıl yalnızca göz ile yapılamıyorsa, dinleme de sadece kulakla olmuyor!
Piyasadaki eğitici paketlerin birçoğu, “odaklanmak” üzerine yapılandırılmış, yanlış değil ancak eksik. Bu neye benziyor biliyor musunuz; diyelim sırılsıklam aşık oldunuz, tüm dikkatiniz onda, onunla yatıp onunla kalkıyorsunuz (fiziken olması gerekli bile değil), iyi pek güzel, pek aladır bu! Piyesin ilk sahnesinde (odaklanma) performans iyi diyelim, fakat bu üç perdelik bir oyun! İkinci perdeye geçildiğinde -ki geçilemiyor çoğu kez- “salıverme” işlemi için dinleme evresi olmalıydı. Bunun yerine gördüğüm pek çok insan “sahiplenme” denen ikame edici bir kavram içine saplanıp kalıyor. Sahiplenme içerik olarak şu demek oluyor, “aman bu muhteşem bi şey, ona sonsuza kadar sahip olmalıyım! Bunun için gereken her neyse onu planlamalıyım.” Böylece üçüncü perdeye yani “bütünleşmeye” varan nerdeyse hiç olmuyor.

Bütünleşmeye değil ama “Çocuğa” varıyor genelde bu aşklar!(Odaklanmalar) Yani bütünleşme, birleşme bir sonraki nesle erteleniyordu Eski Dünya’da(ED).

“Dinleme” konusunu akıl&zihin ve duygu&his açıklamalarından sonraya bırakıp, bütünleşememenin güncel bir örneğini vermek istiyorum.
Geçtiğimiz hafta mail kutuma rekor düzeyde aktivite haberi ve daveti geldi. Hepsi de bugün yani Cumartesi ve Pazar yapılıyor. Çoğu sokak eylemleri hatta içinde piknik planı bile var. Üstelik bu aktiviteleri düzenleyenler yazının başında bahsettiğim doğaseverlik, natürel hayat adına çalışma yapan guruplar. Ben bu davetleri okurken hem çok şaşırdım hem de haklı çıkmaktan üzüldüm hafta boyunca, çünkü bir haftadır her yerde hava tahminleri vardı cumartesi, kar, tipi, çok şiddetli fırtına diye. Allahın günü mü kalmadı? Bu nasıl dinleme, bu nasıl yeryüzü ile sevişme?!
İnsanoğlu/kızı,  işleri zorlaştırmayı hep sevdi ED’da. Ama şimdi artık bu yöntemler değişiyor. Eğer Doğa ana bugün esip gürlemek istiyorsa, biz de başımızı sokacak bir evimiz var diye sevinip, evimize gömülelim, bir durum raporu çıkarma fırsatı veriyor aslında o bize: “ne okuduk, ne yazdık, ne konuştuk, ne dinledik, neye üzüldük, neye kızdık”, bunları şöylece aklımızdan geçirelim, içimize dönelim diye yapıyor bunu.

Bunları gördükçe, “Sağır” olmamak için gece gündüz dua ediyorum, çıtırtıları, tıkırtıları duyabilmek için kendimi terbiye etmeyi en önemli görevim sayıyorum. Bizi bağrına basmış olan o sevgili anamıza ne kadar teşekkür etsek azdır.

Gelelim akıl ve zihne, bunları günlük hayatta birbirlerinin yerine ikamet edercesine kullandığımızı görüyorum, hatta bir de zekâ ve mantık kelimeleri var, hepsi de oldukça belirsiz şeyler. Akıl, bana göre bir denge mekanizmasına benziyor. İnsana dair tüm veçhelerin uygun değer sağlayacak şekilde ilişki içinde olmalarını sağlıyor. Bu sebeple de varlığı en az duygular ve beden kadar kıymetli. Genelde konuşma lisanımız içinde “mantık” kelimesiyle birlikte ya da birbirlerini ikame eder şekilde kullanılmasını çok da yerinde bulmaz gibiyim. Mantık, ölçü birimleri cetveli gibi görünüyor bana. İçinde farkında bile olmadığımız sayısız ölçü değerleri var ve bence –kullanış şeklimize bakılacak olursa- akıldan çok daha ilişkili olduğu kelime zihin olmalıydı.

İnsan psişesinin tamamını iki atlı bir araba gibi görecek olursak; akıl, psişenin sürücü makamını işgal ediyor diyebiliriz. Psişeyi salimen bir yerden başka bir yere götürme ehliyeti ve sorumluluğu, aklı gerçekten de önemli bir unsur haline getiriyor. Peki akıl bu sorumluluğu yerine getirirken bazı ölçüler kullanacak mıdır, yani mantığa ihtiyacı var mıdır? Bu soruya cevap vermeden önce başka bir soru geliyor aklımıza: Bu ölçü cetvelini kim oluşturdu? Öyle ya, her insan başlı başına bir dünya ise onun psişesini yönetmek için aklın ölçüye ihtiyacı olacaksa bile, bu listenin kimin tarafından oluşturulmuş olduğunu da sorgulamak gerekmez mi?

Bu sebeple “mantık” kelimesine itibar edebilmek için, bu ölçüler cetvelinin kimin tarafından ve hangi amaçla hazırlandığını bilmem gerekiyor, aksi takdirde onu insan bütünlüğünün içinde önemli bir mevkie koyamayacağımı hissediyorum. Zihin ise yine benim gözümden bir çeşit “sanal bellek”, aslında henüz bize ait olmayan bilgiler, kavgalar ve sevişmelerin, ezcümle hayat provasının yapıldığı alan. “Düşünce” dediğimiz eylemin evi. Bu hali ile internete de benzetilebilir. Eğer biz insanlar zihnimizdeki şeylerin kendimize ait olmadığını bilseydik bence hiç sorun kalmazdı. Fakat tam tersine sanki zihnimizdekilerle kendimizi aynı tutuyormuşuz gibi davranıyoruz (galiba cidden buna inanıyoruz!),  böylece özün sözü desteklemediği milyarlarca insandan oluşan bu kalabalığa dâhil oluyoruz.

Zihnin yabancı bir aksam olduğunu söyleyen öğretiler bile var, öyledir ya da değildir, ben sonuca bakıyorum ve zihnin “manipülasyon” amacıyla kullanıldığını görebiliyorum. Daha önceki yazılarımdan hatırlayanlar olacaktır, bildiğimiz Eski Dünyadaki her türlü eğitimin de manipülasyon olduğunu iddia etmiştim. Böylece orada eğitim dıştan takma zihin aracılığı ile yapılıyordu. Bunun ne gibi faydaları zararları vardır biraz düşünelim:

Bir kere yaşamı sanal platforma taşıyarak kişinin bedenini olası tehlikelerden koruduğunu söyleyebiliriz. Ama nedir bu tehlikeler? Kişilerin ani duygulanımları sebebiyle kendilerine ya da başkalarına zarar vermesini önlemek mi? Özellikle artan nüfusu ve büyük yerleşim merkezlerinde birlikte yaşama zorunluluğunu dikkate alırsak, bir dereceye kadar gerçekten bu işlevi gerçekleştirdiğini söyleyebiliriz. Fakat bu koruma işlemi sadece kişinin fizik bedeni için geçerli oluyor. Öyleyse “zihin”, insanların fiziksel varlıklarını çok önemseyen bir merciin ürünü olmalı. Oysa zaten dünyada oldukça kalabalığız.

Eski Dünya’da Dualitik varoluşumuzun farkında olmaksızın yaşadık. Bunu belki filozoflar ve birkaç ileri bilinç sahibi insan biliyordu (özüne almıştı) fakat diğerlerimiz bu fiziki gerçeklikten habersiz yaşadık o bin yılları. Bu ne demek oluyor şimdi? Az önce zihnin varlığını fiziki bedenin korunması anlamına geldiğini varsaydığımızda, bu korumanın aynı zamanda bilginin sanal değil gerçek belleğe geçişini de engellediğini es geçmiş olduğumuz anlamına geliyor. Gerçek bellek, bedenimizin içinde, genlerimizin, her bir hücremizin içinde, bunu biliyoruz aslında. Bedeni korumak, bedeni sınırlamak ve sonsuza kadar özgürleşme potansiyelinden men etmektir. O halde biraz şüpheci davranmama izin verin lütfen, zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!

Biliyorum konu biraz dağılacak gibi görünüyor ama bu tehlikeden haberli olarak başladık yazıya ve azıcık tali yoldan devam edip ilk sapaktan kendi yolumuza çıkabiliriz diye umuyorum.

Çarşı her şeye karşı demezseniz, “düşünüyorum öyleyse varım” önerisine ilk duyduğumdan beri karşıyım. Aslında çocukken ve büyürken de buna benzer uyarılarla karşılaştık; “düşünmeden hareket etme!” gibi. Bu ve benzeri harekete geçmeyi zorlaştırıcı tedbirler, zaman içinde doğal refleksimiz halini aldı ve biz sadece düşünen ve konuşanlar olduk. Hareket yok, dinleme yok! Bildiğiniz gibi biz insanların üç besin maddesi var; su/yemek ve izlenimler. Daha sonra bahsedeceğim insanın merkezleri konusu da besinlerimizle son derece alakalı. Üst merkezlerle temasa geçebilmek inceltilmiş(kaba karşıtı olarak) besin tüketimi ile sağlanabiliyor. Özellikle biz şehir insanının su ve yiyecek konusunda seçim şansı çok düşük olsa da “izlenim” kısmı için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. İnceltilmiş izlenimlerle beslenmeyi başarabiliriz bence.

İnsanın su ve yiyecek hatta hava olmadan yaşamaya devam edebileceği süreler var, ancak izlenim olmadan bir saniye dahi yaşayamadığımızı biliyor muydunuz? Örneğin uykuya geçtiğimizde bile izlenim araçlarının bir veya birkaçı halen işliyor durumda, buna rağmen bilincimizi kaybediyoruz, bu sebeple eskiler uykuya küçük ölüm demişlerdi. Düşüncenin mekânı zihin, yani sanal belleğimiz korkunç bir bombardıman altında. Daha önce böylesi bir taarruz sanırım hiç olmamıştı. Bizim olmayan bilgiler, duyguların altında teslim bayrağını çekmemize az kaldı! Bu taarruzu durdurmak da büyük ölçüde elimizde ve yollarını herkes bilir aslında.

Duygu&His ve hatta sezgi&içgüdü kelimelerimiz daha da karmaşık. Hepsini birbirinin yerine kullanır gibiyiz. Zaten TDK bile duygu ile his’i aynı kabul etmiş ve şöyle tanımlamış: “Belirli nesne, olay veya bireylerin insanın iç dünyasında uyandırdığı izlenim ya da Nesneleri veya olayları ahlaki ve estetik yönden değerlendirme yeteneği.” Bu tanımdan da anlaşılacağı gibi duygu doğrudan bedenimizden gelen bir tepki değil, zihin aracılığı ile oluşturulan yalancı bir his. Bu yalancı hislere bel bağlayıp ne çok yanıp yakıldığımız durum olduğunu yıllardır gözlemliyorum. Belki de eski öğretilerde “duygu”nun küçük görülmesinin esas sebebi bu olmuştur. Duygu yerine düşünce ve mantık ön plana alınmaya çalışılmış, bir bakıma haklılar çünkü duygu zaten düşüncelerle oluşturulmuş yalancı his olduğuna göre bari doğrudan çıkış noktasına bakılması evladır.

Bu gerekçelerle ben “hissetmek” kelimesini “içgüdü” tanımına yakın biçimde kullanmayı tercih ediyorum. Bakınız içgüdü için TDK ne demiş: “ Bir canlı türünün bütün bireylerinde akıl ve düşünceden bağımsız olarak doğuştan gelen bilinçsiz her türlü hareket ve davranış, insiyak, sevkıtabii.”

Sezgi ise bu üçünden tamamen farklı bir konuma sahip, TDK’nın tanımı şöyle: “Gerçeğin deneye veya akla vurmadan doğrudan doğruya kavranması.” Tanımdan da anlaşıldığı gibi sezgi, insanın kendine ben dediği akıl ya da düşünce veya beden’den farklı bir yer ile temastan elde ediliyor, en belirgin özelliği ise; “doğruluğundan şüphe edilmiyor oluşu”

Sadece kelimeler mi karışıyor? Keşke öyle olsaydı, fakat aslında kelimeleri karıştıran enerji merkezlerimizdeki karışıklıklar, onlardan da bahsedeceğim.

“Etkili dinleme” yapamıyoruz, sanırım buna çoğu insan katılacaktır. Bunun bir görünen bir de görünmeyen sebebi var (şimdilik aklımla gelen). Görünen sebebi, zihnimizin korkunç bir karmaşa içinde gürültü çıkarması. Görünmeyeni ve aslında en vahimi, “etkili dinleme” için merkezlerimizin uygun durumda çalışmıyor olması.

Nedir o halde merkezler? Bunları doğu bilgisinde çakralar olarak tanımlıyor olsalar da ben bize daha yakın kelimelerle ifade etmeye çalışacağım. Her merkez kendi ürettiği enerjiyi kullanarak işlevini gerçekleştiriyor.  Öncelikle alt merkezlerden başlayalım.
Bedenimizin alt bölgesinde üç tane temel merkez bulunuyor: Hareket, İçgüdü ve Seks merkezleri. Bunlar her insanın doğarken aktif olarak sahip olduğu gerçekten temel merkezler. İçgüdü pasif,  hareket merkezi ise aktif bir kuvvettir. Bunlar birbirleri ile sürekli boğuşma halinde bulunur. İkisinin de düzenli ve gerektiği gibi çalışması seks merkezinin nötralize edici etkisine bağlıdır diyebiliriz. Dünyamızda hali hazırda çoğu insanın sadece bu temel merkezler ile yaşadığını görmek zor değil.

Daha yukarıdaki iki merkez ise Duygu ve Düşünme merkezleri. Bu merkezler gerçekte faal durumda olsalardı yaşadığımız birçok karmaşaya gerek olmayacaktı. Ancak çoğu kez bu merkezler kendi enerjileri ile değil seks merkezinin enerjisinden çalarak işlev görmeye çalışırlar; çünkü seks merkezi en yüksek enerji üreten yerdir. Seks merkezinin enerjisi ile çalışan duygu ve düşünce merkezleri tüm olayları onun açısından değerlendirmek durumunda kalır. Üstelik seks merkezinin tüm enerjisini çaldıkları için onu gerçek işlevini sürdürebilecek güçten de yoksun bırakırlar. İşte böylece bedenimiz içinde her şey Arap saçına döner!

Daha üst merkezlerden söz etmiyorum bile J

Burada yeniden sanal ve gerçek bellek terimlerine dönmek istiyorum. Hatırlanacağı gibi zihni sanal bellek olarak betimlemiştim, o halde gerçek bellek nedir sorusuna cevap arayalım. Gerçek belleğin genlerimizin içinde olduğunu sanırım hepimiz biliyoruz ama bu konuda bence en şık açıklamayı Stiegler yapmış, onun da araştırmacı Gourhan’dan esinlendiği söyleniyor.

“Stiegler’e göre üç tür bellek var: Genetik bellek, merkezi sinir sistemi belleği (epigenetik) ve tekno-lojik bellek (dil ve tekniğin kendini genetik olmayan nesnede dışsallaştırması).” Sanırım O, benim sanal bellek olarak tabir ettiğim şeye tekno-lojik bellek diyor ve sanal olana geçişimizi de şöyle izah ediyor: “Ölümlülüğümüzün farkına varmamız bizi arşivler oluşturmaya, anımsama ve depolama teknolojileri yaratmaya zorladı. Kendimizin ve deneyimlerimizin izlerini, diğer insanların ve çocuklarımızın belleklerine bıraktık ama bir yandan da yazı, obje ve eser olarak, duvarların üzerine, halılara, bilgisayar ekranlarına, dil ve kültür halinde yansıttık. Öldüğümüzde izimiz kalsın diye.”

Böylece insan, kendini anlamak ve bilmek için belleğini dışa aktardı ki bu insanın dışsallaşma dönemi oldu, buna teknolojik dönem de diyebiliriz. Stiegler’in bu yorumunda “dış” fiziki gerçeklikleri gösteriyor gibi olsa da bunun gölgesi de zihinlerimizde sanal olarak mevcut.

Bu işlemin Tanrıya öykünme olduğunu sanırım herkes görebiliyordur. Hani Tanrı da kendini bilmek istemişti ya! Evreni yaratarak kendini dışsallaştırmıştı. Onun yarattığı insan evladının da aynı yolu izlemiş olması bence şaşırtıcı değil.

Burada onbinlerce yıllık bir yolculuktan bahsediyoruz. İnsan kendini dışsallaştırırken bence sorun yoktu çünkü bu bireyleşmenin (ve bir anlamda tanrılaşmanın) bir yoluydu. Fakat özellikle yazının icadından sonra bu nehir tersine de akmaya başladı. Yani dıştan ithal bilgi zihne akmaya başladı. Fakat burada normal olmayan bir işleyiş var, dikkat ederseniz dışsallaşırken bilgi gerçek bellekten çıkıyordu, oysa geri dönüp geldiğinde gerçek belleğe değil sanal belleğe doluyor. Zihin, içindeki bilgiler yoluyla insanın kendini gerçekte olmadığı biri sanmasına sebep oluyor.

Bunun sebebi de açıktır, insanın gerçek belleği ancak “deneyim” ile oluşur! Yaşamdaki her şey aynı kurala tabi; kuram/hayal ve deney birbirini izlemek zorundadır, tıpkı yürümek için sağ adımın sol adımı izlemek zorunda olduğu gibi.

Tam da ithal bilgilerden bahsederken birden bunu çok daha önceleri bir vizyonda gördüğümü ve yazdığımı hatırladım. Geriye giderek taradım ve onu Bir Kadını Öldürmek kitabının sekizinci bölümünde buldum:

Birçok öğreti kendisine “ışık” rehberini almıştır. Sanki ışık karanlık sayesinde olmuyormuş gibi.

Oysa ben kendimi çoğunlukla yabani bir şaman gibi hissediyorum. Karar vermek istemiyorum, seçim yapmak istemiyorum, tanımlamak istemiyorum.

Her yaptığım tespit, her tanım beni biraz daha öldürüyor. Fakat yine de içimde bilemediğim bir itki bunu yapmam için beni zorluyor.

Bu oyunun içine daha ne kadar BİR malzemesi atacak ve onu öldüreceğiz?

Nereye kadar isim vermeye devam edeceğiz? Bu işlem büyünün dik alası değil midir? İsim vermek şeyleri adeta demir bir kafes içine ve sonsuza kadar hapsetmek gibi geliyor bana.

Bana bu satırları yazdıran, aslında hiç anlatmadığımda doğruluğundan en ufak şüphe duymadığım, yalnızca bildiğimi, sözlere ve kavramlara dökmek suretiyle eksilttiğim ve çarpıttığımı fark ediyor olduğum halde beni buna zorlayan Dünyanın kendisi değilse nedir. Varlığını sonsuza kadar sürdürmek isteyen dişi canavar. Oyunların ilahesi.

Eskiden bilgilerle oyalanırken ve belki içten içe onları onaylayamazken, anlatıyor, yazıyor olmak normaldi; çünkü kendime yandaş arıyordum. Onaylanmak ihtiyacı içindeydim. Topu başkalarına atıyordum; “onayla ki inanabileyim” ya da karşı çık ve içime şüphe tohumları at, böylece o bilgiden vazgeçebileyim.

Oysa şimdi bildiklerimi onaylatmaya da yok etmeye de ihtiyacım yok. Çünkü ben kuru ağaç kabukları gibi ortalarda uçuşan “bilgi”leri gördüm. Onlar vaktiyle bir ağacın gövdesindeyken şüphesiz canlılardı oysa şimdi birer atık onlar, ölüler. Dünyanın toprağına düşüp onu besleyecek gübre olmuşlar.

Ben zaten bilinenim, bilmenin ta kendisiyim.

Şimdiye kadar söylediklerimi ve bundan sonraki her şeyi hemen unutacağım. Çünkü onlara ihtiyacım yok. Artık not almaya da ihtiyacım yok.

Oyunun sistematiğine ters düşmeyecek kadar bir şeylerle oyalanacağım.

Bir kadınla asla ters düşmemelisiniz.

Bir kadın ancak sizi kendi isteğiyle bırakırsa serbest kalabilirsiniz.

Bütün bunları sadece fiziksel olanla anlamaya çabalamayın. Ben burada size OYUNa rağmen oyunu anlatmaya çalışıyorum.

Size bir kadına karşı donanımlı olabilmeyi öğretiyorum.

Başka ağaçlardan kopmuş kabukların (bilgi) benim bünyem için bişey ifade etmeyeceği açık değil mi? Fakat o kabukların yine de hoş bir tarafı var, insan kardeşlerimin yürüdükleri yolları gösterir, bazen ibretle bazen sevinçle onları seyrederim, ama sadece seyredebilirim. Kabuk bir kez gövdeden koptu mu artık tarih oldu demektir. İşte ben de bu sebeple Yeni Dünya’nın hayalini kurmak için sıkça çocuklara bakacağım, onları dinleyeceğim.

Yukarıda alıntıladığım bölüm insanın fizik bedeni, gezegen, diğer gök cisimleri ile ilişkilerimiz konusunda birçok ipucu sunuyor. Bir kaç sayfa önce bir şey sormuştum: “zihinle korunmuş bu bedenler, et kütlesi olarak bi işe yarıyor olmalılar?!”  Korunmuş kelimesinin yanına (!) işareti koymalıydım aslında, umarım okurlar işaret olmaksızın bile ortada bir bit yeniği olduğunu “hissetmişlerdi”. Her şeyi açıkça yaz diyorlar bana, evet sıkça eleştiri alıyorum bu konuda. Oysa yazamayacağım için değil yazmamın faydası olmayacağı için örtük (Dipnot.1) bir lisan kullanıyorum. İnsan egosu, kendi keşfetmediği şeyleri massetmeye açık değil. Sınırları keskince oluşturulmuş cam kavanozlar gibiler.

Bu soruyu açıklamak için her kelimeye ayrı ayrı bakmak gerekecek. Anlaşılan o ki, zihinle korunmamış(!) olsa insan, ortada et kütlesi olmayacak, başka bir şey olacak! Biz gerilim yazarları, ortada bir suç varsa önce bundan kim menfaat sağladı diye sorarız.

Bazı öğretilerde Yeryüzü’nün canlı olduğu yazılıdır. Bunu kendi içimden de kuvvetle hissediyorum. Gezegenimizin yüzeyindeki diğer canlılar (bitki hayvan ve insanlar), tıpkı bir insan bedenindeki “kıllar” gibi dışarıdan gelen etkileri çekmek ve bedene iletmekle yükümlü organlar gibi görünüyorlar. Yeryüzü, biz canlılar yolu ile diğer gök cisimlerinden gönderilen haberleri kendi bilincine aktarıyor. Tabi bu bilgiler/etkiler, biz canlıların her biri tarafından kendi işlevimiz ve yetkinliğimiz gereğince işlenir ve Yeryüzü’ne aktarılır. Bu gezegende yaşayan hepimizi bir çeşit haberci/ulak gibi hissediyorum. Eski zaman büyücüleri (şamanlar) sanırım bu durumdan haberliydiler ve diğer canlıların taşıdığı her bir haberi de Yeryüzü ananın yapacağı gibi deşifre etmeyi öğrenmişlerdi. Böylece çiçekle, böcekle, ayıyla hatta taşla bile konuşup anlaşabiliyorlardı.

Demem o ki, gezegenler, uydular, yıldızlar hepsi bu daha kapsayıcı bir sistemin bilinçli varlıklarıdır. Hem onların hem de Yeryüzü içindeki bizlerin bir “besin zincirine” bağlı olması herhalde gayet tabiidir. Besin zincirinin kırılması, gerek kendi kişisel gözlemlerimiz gerekse bilimsel yöntemlerle değerlendirildiğinde, akla dahi gelmeyen felaketleri ortaya çıkarmaktadır. Biz buna doğanın dengesi diyoruz. Bu denge, dev bir yıldız için geçerli olduğu gibi bir karıncanın bünyesinde de geçerli ve aynı sonuçları doğuruyor.

Diğer canlıların durumlarını şu an için ihmal edip insan kardeşlerimin besin zinciri içindeki yerine dönecek olursam, bizlerin farkındalık üreten organizmalar olarak, Yeryüzü ve ondan beslenen AY için çok elzem besin kaynağı olduğumuz aşikâr geliyor bana. Bu doğrultuda bakarsak, besin zincirinden kopup gitmek isteyen yani özgürleşmek isteyen insanın, kapsayıcı sistem tarafından hoş görülmeyeceği de açıktır. Bir bilimkurgu filmi gibi yukarıda oturan federasyon üyelerinin bu doğrultuda engelleyici kararlar aldığını söylemiyorum, ama bu belki sadece “kendiliğinden” böyledir. Peki özgürleşmek isteyen, yani “et kütlesi” konumundan çıkmak isteyen insan için bütün yollar kapalı mı? Kapalı değil, ancak hiç kolay değil. Bu konuda benim sezgilerim; belirli bir zaman aralığı esas alındığında, besin döngüsünden kaçabilecek insan sayısının, evrende sönmekte olan yıldız sayısından fazla olamayacağını söylüyor!

Eğer zaman faktörünü dikkate almazsanız, hepimizin özgürleşme şansının olduğunu anlarsınız; çünkü yıldızlar da eninde sonunda ölür! Böylece insanların neden sadece ve başka hiç bir şeyi dikkate almaksızın sadece, çoğalmaya teşvik edildiğini anlayabiliyor musunuz? Burada bir kasıt aramak, şu iyidir bu kötüdür demek pek anlamsız olurdu. Çünkü benim saç telim ancak ben varsam yaşamını sürdürebilecektir, bu sebeple de insanın bindiği dalı kesmesi düşünülemez! Ama gönüllü olarak beslemek zorunda olduğumuz bir hapishanede olduğumuz gerçeğini de değiştirmez.

Peki ben neden çoğalmadan yana değilim? Yeryüzünü, AY’ı sevmiyor muyum, bindiğim dalı mı kesmek istiyorum? Bu soruyu gerçekten cevabı duymak amacıyla sordum kendime. Cevap şöyle çıktı: “İnsan nüfusunun artması, her bir insandan sağılan farkındalık ışığının rekor seviyelerde düşmesi üzerine, kapsayıcı sistemin aldığı önlemle alakalıdır. Birim kar çok düşünce sürümden kazanma yoluna gidildiği bizce bilinen bir gerçek. Fakat “Kapsayıcı Sistem” bundan pek de memnun değil; çünkü aynı kazancı tutturmak kendisine pahalıya patlamaya başladı! Kalabalık insan nüfusu –ne yaptığını bilmeden- bindiği dalı kesiyor ki bu durum sistemin dengesini diğer açıdan bozunuma uğratıyor ve işte bu sebepten acil uyarı sirenleri deli gibi çalmaya başladı. Bu sesleri duyan birçok insan var ve onlar dört elle sistemin çökmemesi için ”Yeryüzü” nü korumaya almaya çabalıyorlar. Yeryüzü demek biz demek anlamına gelir. O olmadan biz bir hiçiz.”

Özgürleşmek güzel de, yediğin kaba pisleyerek olmuyor bu işler. İşte tam bu noktada çalan sirenlerin verdiği başka bir haber daha var; her bir üründen daha fazla kar sağlayacağı eski döneme benzer yeni bir evreye geçileceğinin haberi bu! Ben buna yıllar önce “Yeni Dünya” ismini koydum, şimdi artık birçok yerde de bu isimle anılıp çağırılmaya başlandı, hayırlı uğurlu olsun umarım.

Ez cümle Kapsayıcı sistem (Oyun), birçok insanın aynı anda aydınlanıp(sadece bu nedenle değil, öylesine dağılıp heba olmalarını da istemez. Ağacın, olgunlaşmamış meyvesini bırakmadığı gibi) evrene saçılmasına izin vermez (gravitasyon), ancak arada yeni yıldızların doğmasına gereksinim olduğunun da farkında olduğu için, insanın özgürleşme olasılığını sıfırlamaz. Farkındalıkta ustalaşmanın “aslanın ağzında” olduğunu artık daha iyi anlıyoruz sanırım.

Gelelim bu işlerin sanal bellek ve Yeni Dünya ile ilişkisine.

Sanırım “zihin”, insanın alt merkezlerden üst merkezlere geçiş yapabilmesini sağlamak üzere bir geçiş aracı olarak tasarlanmıştı. Sadece alt merkezlerle çalışan insan, içgüdüleri vasıtasıyla yapıp eden olduğuna göre, böyle devam etmek onda bir gelişme (en azından mühimsenecek oranda) ortaya çıkaramayacaktı. Kişiye “ne yapmakta” olduğunu göreceği bir ekran gerekiyordu. Tıpkı videoya alma ve onu TV ekranında izleme diyebiliriz bu işleve. İnsanın gerçekte ne yaptığını anlayabilmesi için yaşadığı sahneleri farklı zamanlarda tekrar tekrar gözden geçirmesi son derece yararlı. Bu işlem örneğin Castaneda öğretisinde “özetleme” başlığı altında ele alınmış ve önemi de yeterince vurgulanmıştır.

İşte zihin insanda “tekrar yaşama, gözden geçirme” işlevini gerçekleştirecekken, televizyon işlevi görmeye başladı, yani tek yönlü iletişim şeklinde kısıtlanmış oldu. Hatta acınası bir sapmayla kendini görmeyi engelleyici bir organ haline geldi! Ömrünü televizyon başında geçiren insanların bari TV kapalıyken siyah ekranda kendi yansımasını görmesini ummaktan öte bir çare kalmadı sanırım. Oysa zihin, kişiye içinde kendinin olduğu sahneleri göstermek suretiyle, o piyesteki dışsallaştırılmış rolü,  yeniden içeriye almasını sağlayacaktı. Biraz daha açacak olursak, kişi kendi oynadığı piyesi seyirci koltuğundan izleyerek, olayı daha geniş açılardan değerlendirebileceği eşi bulunmaz bir fırsat yakalayacaktı.

Dışta olan içtedir kabulünden hareketle son yıllarda TVnin tahtını sallayan internet ekranı, cep telefonu ekranları, kişilerin olayda aktif rol alma girişimlerinin bir göstergesi olarak yorumlanabilir (Teknolojiyi hep eleştirecek değiliz ya). Teknoloji deyip geçmemek lazım, bu konuda, insanın bilinçlenme yolculuğunun bire bir dışsallaştırılmış yansıması diyecek kadar ileri gidebilirim.

Biz insanların en kötü huyu (dipnot:2), araçlara aşırı “düşkünlük” gösterişimiz diyebilirim. Aslında araç olanı alıp onu amaç yapışımız, tapılacak konuma getirmemiz, insanlık olarak henüz bireyselleşme sürecini hazmedemediğimizin en bariz göstergesi. Zihnini tıka basa doldurmuş, tembelleşmiş ve harekete geçme itkisini yitirmiş büyük çoğunluğun bu fasit daireden nasıl çıkabileceği aslında açıktır; fakat işimize gelmiyor. Şimdi açıkça söyleyeceğim ama bunu okuyanların çoğu aman bu da bişey mi diyerek dudak bükecek, diğerleri “evet doğru” diyecek ama uygulayamayacak, çok daha az kişi ancak bir hafta yapabilecek ve nasıl geriye döndüğünü bile bilemeden eski hayatına dönmüş olacak. Onbinlerce yıldır hepimize böyle oluyor.

Sihirli formül(!) şu, kendinizi hipnoza kapatın! Bunun yolu haftada bir hatırlayıp yapacağınız meditasyon, ya da iki haftada bir yapacağınız yoga, ya da yılda bir kez ormana gezi değil tabi. Böylesini hiç yapmayın çünkü sizi “kendiniz için gerekeni” yaptığınıza ikna eden hipnoz bunlar. Dıştan özellikle medyadan bilgi akışını kesmeniz gerekiyor, hangi süreyle derseniz o kişiye ve içinde bulunulan genel enerji ortamına göre değişir. Bunu kimse size dışarıdan empoze edememeli. Bu perhiz aslında, yaşamak için “gerçek belleğe” ihtiyaç duyana kadar devam etmeli. Kolay görünür ama hiç de kolay değil; çünkü birçok açıdan cahil(!) kalacaksınız! Ne kadar çok şey bildiğinizi göstermekten mahrum olacaksınız, hatta çok basit günlük sohbetler, çenebazlıklar yapamaz duruma geleceksiniz, ya da politik, sosyolojik, teolojik (jik jik) konularda tartışma ortamlarına da katılamayacaksınız; çünkü konuşulan konulardan haberiniz olmamış olacak. Böylece susmak zorunda kalacaksınız. Susun biraz bakalım, sonra ardından ne gelecek? Hayır ne geleceğini söylemeyeceğim, bende ya da bir başkasında şunlar bunlar oldu diye size ödül vaat etmeyeceğim. Hem bunu söylemek  ödül değil ceza olurdu; çünkü beklentiye girerdiniz. Genelde bu durumlarda yaptığımız da, “acaba beklediğimiz şeyin işaretleri nelerdir” diye sormak oluyor.

Yeni Dünya’da gerçekten de radikal değişiklikler var. Şüphesiz herkesin hayalinde farklı görüntüler vardır ve bunların tamamı birleşince kritik kütle hangi gerçeklikte karar kılacak, dalga nerde çökecek hesaplamak olası değil. Sadece bekleyip göreceğiz.

Ben sade bir vatandaş olarak Yeni Dünya hayallerimden biraz bahsedeceğim.

Yeni Dünya, “Toplumsal Bellek Bileşimi” olmaya gidiyor, sanırım çoğumuz bundan haberliyiz artık. İnsanlık, birleşmenin kaçınılmaz olduğunu özünden biliyor ve benim bildiğim bin yıldan fazladır da (belki ne yaptığını pek de bilmeden) birleşmenin pratiklerini yapıyor. Fakat TBB öyle bir ince ayar istiyor ki, onu tutturmak şimdilik mümkün olamadı.

Toplumsal Bellek Bileşimi için benim görebildiğim ince ayar şöyle bir şey:

  • TBB, değiştirme, yönlendirme talep etmez. Her bir katılımcıyı olduğu haliyle muhafaza etmenin büyük bir hazine olduğunu bilir, çünkü varlığını ve gelişimini buna borçlu olacaktır.
  • TBB, temelde samimiyet eşiğini geçmiş olmayı gerektirir. Olduğu gibi olmaktan ne gurur ne de mahcubiyet duymayanların natürel bir bileşkesidir.
  • Bir özelliğin eksikliği diğer özellik için zarurettir, işte tam da bu sebepten şeyleri dönüştürmeye çalışmak yalnızca bireyselliğin tahrik ettiği aslında çaresiz bir taleptir.(Dipnot.4)
  • TBB, güven gerektirir, tapınma değil. Yoldaşlık ve dayanışma gerektirir, fikir birliği değil. Fikir birliğine varmak için icat edilen (konsensüs) gibi yöntemler, TBB ruhuna uygun düşmez. Fikir birliği olan yerde gelişme olmaz. TBB, uygun adım yürümek değildir ki o şekli köprü yıkar!
  • Kendiliğindenlik her konuda bir düstur gibidir.
  • TBB, doğrudan gerçek bellek bileşimidir. Topluluk içinde her bir bireyin gerçek belleği hem kendine hem de toplu kullanıma açılmıştır. Bu tamamen bir gönüllü işlemidir, reklamı yapılmaz, pazarlama taktiği işe yaramaz. “Dâhil olan” herkesin kazandığı bir yöntemdir. (Dipnot.5)

Sibel Atasoy

2010-Beylerbeyi

Dipnot1. Örtük:

Örtük, adı üstünde üstü örtülmüş olan ama yine de içinde başka bişey olduğu bilgisine sahip olduğumuz anlamına geliyor. Eğer içindeki şeyi gerçek belleğimiz bilmiyor olsaydı ona “örtük” diyemezdik. Hemen hemen aynı anlamlarda kullanılan “içrek” kelimesi de genel olarak ezoterik, batini konularda kullanılagelmiştir.

Olayın kökü cennete kadar gider! Orada her şey apaçık, çıplak ve masumken orta yere elma ağacını kim ve neden dikmiştir? “Kim” konusu şu anda yapmakta olduğumuz iş için çok da gerekli değil ama “neden” konusu önemli. Evet neden elma ağacı? Ve neden hemen sonrasında cennetten kovulma ve örtünme?! Din kitapları bunu bir suç ve ceza kavramı olarak işliyor ben ise buna katılmıyorum.

Örtünme, “merak” duygusunu oluşturmak ve böylece araştırma, riske girme gibi heyecanları uyandırmak için hoş bir tuzak diyelim. Ve biz insanlar bu tuzağa düştük. Eğer bireyselleşmenin gereksizliği konusunda bir fikriniz varsa bu hakikaten bir tuzak; ama ben öyle düşünmüyorum. Bireyselleşme yani dışsallaşma, tanrının bizatihi yaptığı ve bizim de adına evrim dediğimiz sürecin bir parçası. Kötü olan bireyselleşmenin “hedef” ya da amaç olarak görülmesi olabilir. Oysa bireyselleşme bütünün bir evresi olarak algılanabilir.

Sonuç olarak örtük objeler, insanların yola devam etmesi için gereken en önemli aracı kazanmamıza yola açar, yani merak ve risk alma arzusu. Bu olmadan, örneğin cennette evrim geçirmek olası değil, bence tanrının canı sıkılıyordu! İnsan kardeşlerimin hatası bence şu oldu, merak edip çabalarıyla ele geçirdiği objeye/fikre sahip olmak istedi. Onun evrim/dönüşüm yolunda sadece bir araç, bir atlama taşı (Dibin dibi1) olduğunu göremedi. Oysa biz biliyoruz ki, “sahiplik” kölelik gereğidir, bunlar siyam ikizidirler!
Her ne kadar sanal bellekle sarmalanmış olsak da, gerçek belleğimizin örtük olanı derhal fark etme yetisi var. Bu sebeple insanda dönüşüme yol açabilen, bilgi kitapları değil, şiirler, öyküler, şarkılar ve resimler olmuştur. Çünkü oralarda “içrek olan” yatar ve gerçek belleğimizdeki kardeşine göz kırpar.

Dibin dibi-1: Taş: “Anlam, nehri geçerken üzerine bastığınız her bir taş gibidir.

O yalnızca üstüne basmak içindir, yapışıp kalmak için değil.

Basın ve sekin!..” (Bir Kadını Öldürmek-arka kapaktan)

Dipnot 2: Bu bir huy olmaktan ötedir aslında; çünkü “düşkünlük gösterme” gerçekte yeterli enerjimiz olmadığı için kendimizi rölantiye almış olduğumuzun göstergesidir. Bu konuyu daha önce Danah Zohar’ın düşünceleriyle işlemiştik:

“Eğer bir an, bilinçli zihinlerimizin içine yavaşça bir ışık tutsak, bir dizi belirsiz düşünce, “olası düşünceler” görürüz. Bilincin bu sınır bölgelerine, bazı şairlerce “zihnin alacakaranlığı” denen bu bölgelere, tam uykuya dalmadan önce, meditasyonun en derin safhalarında ya da sanrılandırıcı maddeler etkisi altındayken kolaylıkla girilir, ama bu bölgeler yoğunlaşma ediminin her zaman dışındadır. Gerçeklikleri bulanık, gelecekleri belirsiz, gerçekleşme anını beklerler. Bunlar olmadan ne şiiri düzyazıdan ayıran şiirsel anlam çokluğu ne de fantezi ve hayal gücünün besin kaynağı olurdu.

Benim bu “olası düşünceler” (Ya da Castaneda’ya göre bileşim noktası oynadığında geçtiğiiz ikinci dikkat alanları) dizisindeki hangi düşünceye yoğunlaşacağımı hiçbir şey belirleyemez; çünkü yoğunlaşma işlemini yapan “ben”‘in kendisi belirsiz bir kuantum dalga fonksiyonudur. Fakat yoğunlaşma eyleminin gerçekleşmesiyle bir seçim yapılmış olur. Bu tıpkı kuantum zilli kızının aynı anda her bir sevgilisiyle ayrı bir eve yerleşmesine benzer. Fakat bedenimde duyduğum rahatsızlık beni yoğunlaşmaya kışkırtacaktır, yoğunlaşır yoğunlaşmaz da gerilimimden kurtuluş yolunu seçip derhal o seçimin üzerine gideceğim. Bu koşullarda bir seçim “olası düşüncenin” dalga fonksiyonunu çökerten bir yoğunlaşma ediminden başka bişey değildir. Rahatsızlığımı seçimlerimden herhangi biri giderebilirdi. Rahatsız olma durumu yalnızca bir seçim yapılmasını gerektirdi. Seçimin kendisi özgürdü.

Bir seçim yaparken aynı zamanda o seçimi niye yaptığımız için bir neden de yaratırız. Daha sonra mantığımız bu nedeni seçimimizi açıklamak için kullanır!

Seçim, müthiş bir özgürlük anında yapılmıştır ve buna Kierkegaard “kader sıçraması” diyecektir. Düşük enerjili bir eylem olan alışkanlık beyne çok az enerji pompalar. Çok az dalga fonksiyonunu çökertir. Bu yüzden yaratıcılığın hiç gerekli olmadığı bir eylemdir ve alışkanlıkla davranan yaratıklar çok az ruh yüceliğine sahiptir. Fakat belki de alışkanlıklar yaşamımızın  büyük bir bölümü için gereklidir. Belki her karar ve eylemi özgürlüğümüzü kullanarak yapmaya yeterli fiziksel enerjimiz yoktur ( erke noksanı-DJ) ve bu sebeple bilincin kuantum doğası bizi alışkanlık edinmeye kışkırtır. Alışkanlık edinme, yaratıcılığımızı daha gerekli yerlerde (ve daha radikal bir sıçrama için olabilir) kullanmak üzere bizi özgürleştirebilir. Danah Zohar- Kuantum Benlik kitabından.

Dipnot.3- Hipnoz Konusu. Fringe dizisini izleyen var mı bilmiyorum. Bu dizi X-files’ın yeni bir versiyonuna benzer, arada ilginç konular bulabiliyorlar 🙂
Bu haftaki konusunda, otuz yıl önce yapılan bazı askeri deneyler sebebiyle çevrede yaşayan insanlar mutasyona uğramışlar, bir diğer değişle deforme olmuşlar! Projeyi yöneten bilim adamının bizzat kızı ve eşi de bunların arasındaymış. Bu durumdan fevkalade sorumluk hisseden adam, belli bir alan dahilinde, bakanların göz frekansını değiştirecek bir makine yapmış. Böylece köyde yaşayan deforme olmuş (ucubeler) insanlar (ikibin kişi), bu alan içinde kaldıkları takdirde dışarıdan bakanlara normal görünüyorlarmış!
İşte hipnoz da böyle bir şey, ve onun birincil aracı “lisan”… Önceki yazımızda sihirli formülümüzün “kendini hipnoza kapatmak” olduğundan bahsetmiştik. Hipnozu aynen bu dizideki gibi belli bir alana yayın yapan frekans gibi düşünebiliriz.

Hangi lisanı konuşuyor, dinliyorsanız, onun için ayarlanmış hipnoz frekansına dahil oluyorsunuz 🙂 Çok sayıda lisan bilen, sürekli ülke ve yer değiştiren biri, ara sıra hapisane duvarlarının çöktüğüne şahit olabilir belki 🙂
Tabi tek belirleyici lisan değil, başka unsurların da olabileceğini tahmin ediyorum(Yeri geldiğinde onlardan da bahsederiz herhalde). Bu arada eğer dikkatinizi doğaya çevirir ve yeterli süre orada tutabilirseniz bu kez onların frekansına dahil olma olasılığınız artıyor.

Saramago’nun “Körlük” kitabı da bu konuda oldukça aydınlatıcıdır, okumayanlara öneririm.

Dipnot.4.- Bir özelliğin diğer bir özellik gereği olmasını hayatımızın her bir anından örnekleyebilirsek de, şu an aklıma Allahın 99 ismi geldi. Bu isimleri çoğunuz bilirsiniz sanırım, ben de ara ara bakarım. Bunların birbirlerini nötrleştirici olduğunu fark etmiş miydiniz? Arapça konusunda hiçbir bilgim yoksa da tercümelerden anladığım kadarıyla isimler bir dairenin içinde dönüp dolaşıyorlar. Örneğin “el Halim” kısaca Yumuşaklık ve Hoşgörü sahibi anlamına gelirken, “El Hasib” hesaba çeken, eylemlerin karşılığını veren, üstelik bunu “el Celil” ile  akılları dehşete düşüren azamet, hakimiyet ce celal ile yapıyor. Eğer onun Halim’liğine özeniyorsak, o yalnız başına gelmez, celille el tutuşup da gelir. Dualitik varoluşun başka çaresi yok. Ben bulamadım.

Dipnot.5- “Gerçek bellek” kavramını içimden geldiği şekilde kullandım ancak şu anda bu oluşumu benim hissettiğim şekle en yakın tarif etmiş olan diğer kelimeyi hatırladım: Arka Plan Yetileri.

Arka plan tezi basitçe şöyledir: Anlamlar anlayışlar, yorumlar, inançlar, istekler ve deneyimler gibi niyetli fenomenler sadece kendiliklerinde niyetli olmayan bir Arka plan yetileri kümesi içinde işlerler. Bu nedenle, ortada farklı Arka plan yetileri bulunduğunda, aynı niyetli durum farklı karşılama şartlarını belirleyebilir. Ve eğer uygun bir arka plan ile bağıntılı olarak uygulanmaz ise, niyetli bir durum hiçbir karşılama şartını belirlemeyecektir.

Bir inanca veya isteğe sahip olmam için, diğer inançların ve isteklerin tüm bir Ağ Bağlantısına sahip olmam gerekir. Dahası Ağ Bağlantısının tümünün bir Arka plana ihtiyacı vardır. Çünkü Ağ Bağlantısının öğeleri kendi kendilerini yorumlayamaz veya kendi kendilerini uygulayamaz.

Bu Arka plan (ve Ağ Bağlantısı) tezi çok sağlam bir iddia oluşturur. Bu tez en azından şunları içerir:

  1. Niyetli durumlar kendi başlarına işlemezler. Tek başlarına karşılama şartlarını belirlemezler.

  2. Her bir niyetli durumun işlemesi için diğer niyetli durumları içeren bir ağ bağlantısına ihtiyacı vardır. Karşılama şartları ancak bu Ağ Bağlantısına bağlı olarak belirlenir.

  3. Hatta Ağ Bağlantısı da yeterli değildir. Bu Ağ Bağlantısı ancak bir Arka plan yetileri kümesiyle bağıntılı olarak işler.

  4. Bu yetiler daha fazla niyetli durumlar veya belirli bir niyet durumun içeriğinin bir parçası değildirler ve bu şekilde değerlendirilemezler.

  5. Aynı niyetli içerik, farklı Arka planlarla bağıntılı ve kendisinin hiç bir şekilde belirlemediği bazı Arka planlara bağlı olarak, doğruluk şartları gibi farklı karşılama şartlarını belirleyebilir.

Arka plan ile Ağ Bağlantısı arasındaki ayrımın temeli nedir?

Arka planın niyetli olmayan fenomenlerden oluştuğunu ve Ağ Bağlantısının da bir niyetlilik ağı olduğunu söyleyebilirim. Ayrıca Arka planın hiçbir fizikötesi uzantısı olmadığına işaret etmek de önemlidir. Zira Arka plan temsil edilen gerçekliğin değil, bizim gerçeklik temsilimizin bir özelliğidir. Arka plan işleyişinin belli kuralları vardır ki bazıları şunlardır:

1.Çoğu zaman, algı olmaksızın eylem, eylem olmaksızın da algı olmaz.

  1. Niyetlilik düzenli bir eylem ve algı akışı içinde gerçekleşir ve Arkaplan ise bu akışın oluşturduğu biçimlerin imkan şartıdır.

3.Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini yükseltme eğilimindedir.

  1. Niyetlilik Arka plan yetisinin düzeyini artırsa da, her şekilde yetinin dibine ulaşır.

  2. Arka plan sadece ortada niyetli bir içerik olduğunda görülür.

J.Searle-Zihnin Yeniden Keşfi kitabından Düzenleme Sibel Atasoy 19.02.08