Birleşik Alan Kullanımı ya da BAK

BAK Hakkında:

Birleşik Alan Kullanımı(BAK) uygulaması, gerek kadim öğretiler gerekse kuantum fiziği ile kendi düşünsel ve pratik yolculuğumun verileri bir araya getirildiğinde sanki hep elimizin altında idi buna rağmen deneme aşamasında hepimizi şaşkına çevirdi.

Prensipte bu uygulamanın temeli, bir kişi olarak “BEN” öznesi ile her bir cümleye başladığımızda; iki ayrı ve temel ben’den bahsediyor oluşumuzla ilgilidir. Birincisi, her birimizin ben öznesinin TEK bir BEN oluşu, ikincisi ise her birimize has, eşi benzeri olmayan biricik ben oluşudur.

Biricik (unique) olan ve dünyadaki insan sayısı kadar çeşitte olan benlerimiz, kendimizi olduğumuz yaşa kadar belirleyip özelleştirdiğimiz benler’dir. Bu yönüyle bireysel benliğimizdir (parçacık). Diğeri ise hepimizde bulunan tek BEN yönüyle bileşik benliğimizdir (dalga).

Bu gözlemlerimiz neticesinde Bileşik benliğimizin bir ağ bağlantısı olduğunu söylemek pek de yanlış olmayacaktır. İşte Birleşik Alan Kullanımı uygulamasında biz bu ağ bağlantısına sorular yöneltiyor ve her seferinde onun bizlere gösterdiği cevapları şaşkınlık ve hayranlıkla izliyoruz. Holografik yapımızın bir belirtisi sayılabilecek bu uygulamamız her seansta yeni bir yönüyle kendini ortaya seriyor ve bizi yeni denemeler yapmak için heveslendiriyor.
Bu uygulama ile her türlü soruya cevap bulabiliyoruz, yeter ki soruyu akıl edebilelim.

BAK uygulamaları ne tür sonuçlar veriyor?

BAK’ın  şimdiye kadar gözlemleyebildiğim bikaç işlevi var ve kimbilir bilemediğim daha neleri var 🙂
İşlevlerden birincisi, açık ve ortada olan, yani birleşik alanın zaman ve mekan kısıtı olmaması sebebiyle bilmediğimiz bir soruya bireysel tahminimizden daha olası ve yakın cevaplar verebilmesi.
İkincisi, oyunculara, her birini kendini bildiği (birleşim noktasının sabitlenmiş olduğu nokta) algı noktasından/rolünden 40 dakika için kısmen çıkarabilmesi! Bu büyük bir başarıdır ancak rüyalarda ya da dış madde alımıyla başarılabilen bir durumu kolayca yapabilmesi.
Üçüncüsü, oyuncuları kendi bildikleri algı noktasından çıkarmakla genel bir şifalanma için uygun hale getirmesi.
Dördüncüsü, oyuncuları bütün bu olayları bir yandan oynarken bir yandan seyirci olma (uyanık rüya gibi, lücid) konumunda tutması ve yerine döndüğünde bir çok şeyi hatırlayabilmesi.
Beşincisi, Hatırlayamadıkları için de gurup çalışması yapılıp birbirine (hapishaneden kaçmak için yardımlaşma) anımsatılabilmesi

Altıncısı, ilk işlevle ilgili olarak bir çeşit zamanda yolculuk yapılabilmesi. Bu yönüyle bir solucan deliği oluşmasına olanak veriyormuş gibi görünüyor.

Yedincisi, Egomuz itibariyle sık söyleyemediğimiz bir kelimeyi; “bilmiyorum” kelimesini tam bir kabul haline getirebildiğimiz ve ancak bu şekilde oynayabildiğimiz nadir bir olanak yaratmasıdır diyebilirim.

Tarihte buna benzer belki de daha kapsamlı ve bilinçli uygulamalar da yapılmıştır bunu bilemeyiz. Önemli olan şu an böyle bir uygulamayı akıl edebiliyor oluşumuz. Bu konuda özellikle ilk denemelerde bana güvenerek deneyimi gerçekleştirebilmemize olanak veren TUVA’daki arkadaşlarıma minnetarım.

Ben yalnızca BAK uygulamasının fikir babası ve onu denemeye cesaret ederek onu doğurmuş olan annesiyim. Uygulama ile ilgili hiç bir şahsi hak iddia etmediğimi ve dünyanın kullanımına açık olduğunu belirtmekten mutluyum. Zaten adı üstünde BİRLEŞİK ALAN KULLANIMI.

Şimdi aradan artık bir yılı aşkın süre geçti ve bazı yerlerde BAK uygulaması modere etmeye cesaret eden arkadaşlarımızın varlığını sevinçle öğreniyorum. (Zaten en çok on seneye kadar okullardaki eğitim sisteminde ve sokaklardaki çocuk oyunlarında da BAK esaslarını görmeye başlayacağımız kehanetinde bulunmuştum. Belki bu kadar bile sürmez, az ihtiyatlı davrandım)

Bu durumda BAK moderasyonu yapacak arkadaşlarımıza da bazı önerilerim olacak:

  1. BAK uygulamasının temeli “bilmiyorum” da yatar. Cevabını bildiğiniz bir soruyu alana yönlendirmeyin; çünkü bu kendi benzersiz benliğinizi geri çekemeyeceğiniz anlamına gelir. Bilmiyorum hissi, ortamda bir alçak basınç alanı oluşmasına sebep olur, böylece bu konudaki bilginin ister istemez alana doluşmasını sağlar.

  2. Oyuna, soruyu yönlendirmek, gelecek rolleri duyabilmek için “pür bilmiyorum” da kalabilmek ve oyun süresi boyunca “bilmiyorum” halini sürdürmek, sadece tanıklık etmek esastır.

  3. Birleşik alan, sorulan bir sorunun makul bir süre öncesinden hangi şartların nasıl oluştuğunu anlatarak başlar ve sonunda (30 ila 40 dk sonra) ŞU AN’daki son duruma ulaştırır. Hareketin sonlandığını, oyuncuların durağan bi hal aldığını gördüğünüzde, oyunu sonlandırmadan önce bir kez oyunculara “herkes yerinden memnun mu, böylece fotoğrafınızı çekeceğim” diye sorunuz. Onlar bulundukları konumu kesinleştirdiğinde bunu elinizdeki deftere not ediniz.

  4. Birleşik alan Kullanımı, bir fal bakma yöntemi değildir, çünkü yapısı itibariyle geleceği göstermez. Geleceğe dair her şey şu an alınan radikal bir kararla değişmektedir. Ve dünyadaki insanlar her an milyarlarca yeni karar alıyorlar.

  5. Her bir BAK seansında moderatör haricinde 7 ila 14 katılımcı olmasının  şu ana kadar en iyi sonuçları verdiği gözlenmiştir. Oyun esnasında Katılımcılar hangi rolleri oynadıklarını bilmezler. Bunun Oyun sonuna kadar böyle kalmasına özen gösteriniz. Oyun esnasında tanıklık ettiğiniz önemli olayları ve sözleri elinizdeki not defterine kaydediniz. Bunları oyun bitiminde katılımcılarla paylaşabilirsiniz.

  6. Oyunu sonlandırdıktan sonra katılımcılara ve Birleşik Alan’a teşekkür ediniz. Şimdi artık bilebilirsiniz! Kendi biricik görüşlerinizi düşünebilir ya da dile getirebilir, hatta Birleşik Alan’ın gösterdiği cevaba katılmadığınızı bile söyleyebilirsiniz. Şüphesiz ki her birimiz benzersiziz.

  7. Birleşik Alan, bir sorunun cevabı olarak dünya çapındaki tüm bilinçli varlıkların titreşimlerinin bir ortalamasını sunar bize. O bir son an ölçücüsüdür. Ve bunu modere etmek büyük bir onur/sorumluluktur.

sevgilerimle

Sibel Atasoy

Yazar, görüşmeci

not: Lütfen soru sormanın incelikleri konusundaki şu yazımıza da bi göz atıverin, tıklayınız.

Birlikte BAK oynadığımız arkadaşların Kuantum fiziği ile ilgili yayınlanan videoları kaçırmadan izlemelerini arzu ederim. Zaten BAK’ı deneme isteğim; kuantum fiziğine olan büyük ilgim ile sezgilerim ve oyuncu kişiliğiml birleşmesi ve artık bilginin bizatihi “uygulama” olduğu bu zamanın doğal itişi sonucudur muhtemelen.

Ayrıca, en az 8 katılımcı toplayabildiğiniz her yere gelip BAK oyunu modere etmeye hazırım. Bu şehirlerarası bile olabilir.

Not: BAK beş yaşına girdi yazımıza da göz atın lütfen: Tıklayınız

Hawking, holografik yansımalar olabileceğimizi belirtiyor.

Evren neden var oldu? Araştırmacılar, bu sorunun yanıtını “Herşeyin Teorisi” adını verdikleri bir evren formülüyle yanıtlamayı umuyorlar. İngiliz astrofizik uzmanı Stephen Hawking, yeni bulgularıyla, içinde bulunduğu fantastik bir “hiper uzay” ın kapılarını açıyor. Biz diğer evrenleri göremiyoruz; ancak, Hawking teorisinde paralel evrenlerde olanların bizim korkularımızı, becerilerimizi ve özlemlerimizi etkileyebileceğini ileri sürüyor.· Yalnız değiliz: Hiçlikten, sürekli yeni evrenler doğuyor. Bazıları kendi içinde çöküyor, diğerleri sürekli genişliyor. Daha başkaları, bu iki durumun arasında kritik bir konuma sahip. Bazı evrenlerin, zeki yaşam biçimlerini barındırabileceği tahmin ediliyor. Bizim evrenimiz genişleme evresinde.

Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebiliyor: Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar.Şu sıralarda, siz bu cümleleri okurken, paralele evrenlerdeki eşizleriniz de bu cümleleri okuyor olabilirler. Onlar da bu teoriyi okuyunca, büyük olasılıkla sizin gibi inanmayacak ve başlarını sallayacaklardır. İlk bakışta çılgınlık ya da bir bilimkurgu fantezisi gibi görünse de, bu teori tamamen matematiksel temellere dayanıyor. Stephen Hawking, “Sonsuz sayıda eşiz evrenler var” diyor. Hawking, Cambridge Üniversitesi’nin Matematik bilimleri merkez’nde profosör olarak görev yapıyor. “Amyotrafik lateral skleroz” adı verilen bir sinir hastalığı nedeniyle, ünlü fizikçinin vücut kasları her geçen gün biraz daha eriyor. 1986’da bir soluk borusu ameliyat ameliyatı sonucu sesini de kaybetti. O günden bu yana bilgisayar aracılığı ile iletişim kuruluyor. Şu anda tamamen felçli, ancak zihni, inanılmaz bir hareketliliğe sahip. 59 yaşındaki astrofizikçi, evrenin varoluşunu açıklamak amacıylayıllardır üstünde çalışılan “Her Şeyin Teorisi” nin (Theory of Everithing) formülünü oluşturmayı başardı ve “M-teorisi” adını verdi. Buradaki “M” (Magic, misterios, mother) büyülü, esrarengiz ya da her şeyin (Bütün teorilerin) anası olarak değerlendirilebilir.

Teori, uzayı, içlerinde bizim eşizlerimizin bulunduğu başka evrenlerden oluşan çok boyutlu bir labirent olarak görüyor. Hawking, bu “kobold evrenler”in yaşayanlarını “gölge insanlar” olarak nitelendiriyor. Yani, bizim evren olarak tanımladığımız belki de, gerçekte iç içe geçmiş, birbirini şekillendiren ve hatta belki birbirine paralel çok sayıda evrenlerin bulunduğu sonsuz bir uzayın minik bir kesiti. Bu sadece birçok esrarengiz olguya aniden bambaşka bir açıdan baktığı için değil, aynı zamanda sıradan yaşamımızın bu kadar basit olmadığını göstermesiyle de büyüleyici bir evren tasviri. Birçoğumuz, yaşadığımız olaylara hep daha fazla anlam yükleme eğilimindeyiz. “Yaşamımda, ne olduğunu bilmediğim bir değişiklik olacağını hissediyorum dediğimiz anları hepimiz yaşamışızdır. Korkular, hayaller, özlemler, fikirler… Ortada neden yokken, birden bire nasıl çıkıyorlar, nereden geliyorlar?

Stephen Hawking’in geliştirdiği evren teorisi, hesaplamalara dayalı yepyeni bir açıklama getiriyor. Hawking, mantıksal olarak beynimizde hiçbir şeyin bir bütünden bağımsız gerçekleşmediğini ileri sürüyor. Görülebilir evrenlerimiz dışında, iç içe geçmiş ve eşizlerimizin bulunduğu, görülemeyen daha çok sayıda evren var.

Eğer Hawking haklıysa daha pek çok olgu paralel evren teorisiyle açıklanabilecek. Hawkingin geliştirdiği formül, makroskobik dünyasını tanımlamakla kalmayacak, “Büyük patlama” ve onunla birlikte zaman ve uzay boyutlarının başlangıcını da hesaplanabilir hale getirecek. Böylece insan, evrenin en büyük gizemine, daha doğru bir yaklaşım gösterebilecek: Evrenin, var olmak için bir tanrıya ihtiyacı var mı? Yoksa varlığı, tamamen bilinen fiziksel yasalara mı dayanıyor?

Bilim Olimpiyatında Hawking, 1974’te keşfettiği ve kendi adını verdiği ışınım ile ön plana çıktı: Fizikçi, temel parçacık demetinin bir kara delik yakınında bulunduğunda, nasıl davranacağını hesapladı. Belirli kütleye sahip bir yıldız, ömrünün sonunda, kendi çekim kuvvetinin etkisiyle çöküyor ve uzay ile zamanın anlamını yitirdiği, yani kaybolduğu, sonsuz yoğunluğa sahip bir yapıya, yani kara deliğe dönüşüyor. Kara deliğin çekim alanı o kadar güçlü ki, ışında dahil hiçbirşey çekim alanından kurtulamıyor. Gizikçiler bu duruma “tekillik” adını veriyorlar. Hawking çevresindeki her şeyi yutan bu tuzakların tamamen karanlık olmadıklarını, ışın yaydıklarını gösterdi. İçinde yaşadığımız evrenin de, “tekillik” durumundayken, Büyük Patlama ile birlikte şekillenmeye başlaması, Hawking’in buluşunu daha da önemli kıldı. Bu sayede bir gün, belki de yaratılış hikayesinin sıfırıncı saniyesine ulaşılabilirdi. Hawking, “hiçlik” ile “varlık” arasındaki geçiş anının aydınlatılmasının, “Tanrı’nın planı”nı ortaya çıkarmak anlamına geldiğini düşünüyor.

Bilim adamları, bir “tekillik” durumunun olup olmadığını; bir büyük patlamanın yaşanıp yaşanmadığını; zaman ve uzay boyutlarının ortaya çıkıp çıkmadığını uzun süre tartıştılar. Çünkü, İngiliz fizikçi Isaac Newton’un 300 yıl önce kabul ettiği gibi, zamanın sonsuz bir geçmişten sonsuz bir geleceğe uzandığına inanıyorlardı. Yoğunluk, Büyük Patlama sırasında kuşkusuz çok daha fazlaydı; ne de olsa, evrendeki bütün kütleler bir aradaydı. Patlama gerçekleşince, çevreye hayal edilmesi güç büyüklükte bir enerji yayıldı. Bu ilk enerji, temel parçacıklara ve maddenin kaderini belirleyen dört kuvvete dönüştü. Kozmologlar asıl sorunu, işte bu dört kuvvet konusunda yaşıyorlar. Bir evren formülü, bütün zamanlar ve evrendeki bütün olaylar için geçerli olmalı; yani son bir denklem, mikrokozmoz ve makrokozmozda etkili bütün kuvvetleri içermeliydi. Bugüne kadar yapılan matematiksel hesaplamalar, sadece üç kuvveti kapsıyordu

1- Elektromanyetik Kuvvet (elektronları atom çekirdeğine bağlıyor) 2- Güçlü Kuvvet (atom çekirdeğini bir arada tutuyor) 3- Zayıf Kuvvet ( radyoaktif parçalanmayı sağlıyor) 4- Kütle çekimi

Buna karşılık, bütün çabalara rağmen, dördüncü kuvvet olan Kütle Çekimi, bir türlü “Herşeyin Teorisi”ne dahil edilemedi. Nedeni ise, çekim gücünün sadece maddelerde bulunması. Büyük Patlama sırasında kütle, maddesel olmayan bir noktada, “hiçlik”i ifade eden bir kuvantumda yoğunlaşmıştı. Araştırmacıların, “teklik” durumunu daha iyi anlayabilmeleri için her iki teoriyi “Kuvantum Çekim Kuvveti”nde birleştirmeleri, yani “Çekim Kuvvetinin Kuvantum Teorisi”ni geliştirmeleri gerekiyordu. Ancak, bunu bir türlü başarmıyorlardı.

“Her Şeyin Teorisi”ne giden yolda başka bir sorun da, atomun standart modelinde yaşanıyordu. Parçacıklar, bazı matematiksel işlemlere tabi tutulduklarında ortaya anlamsız ve sonsuz değerler çıkıyordu. Ayrıca standart model, ne parçacık kütlelerini ne de doğal kuvvetlerin şiddetini açıklıyordu. Bunlar formülde sabit değerler olarak yer alıyordu.

80 li yılların ortalarında, fizik uzmanları John Schwars ve Michael Green’in uğraşıları sonucu bir çözüm yolu bulundu. Onlara göre anlamsızlıklar, parçacıkların, denklemlerde sonsuz küçük noktacıklar olarak ele alınmasından kaynaklanıyordu. Peki ama, parçacıkların iplikçikler gibi esneme yetenekleri olsaydı ne olurdu? Yaklaşık 10 yıl önce geliştirilen, ancak daha sonra hesapları çıkmaza sokan “sicim teorisi”, atom altı parçacıkları nokta şeklinde değil, iplik (sicim) şeklinde tanımlıyordu. Sicimler, bir kemanın telleri gibi salınan, 10-33 cm. uzunluğunda, minicik iplikçiklerdi. Sicimler şimdiye kadar gözlenemedi; ancak, büyüklüğü matematiksel olarak hesaplanabiliyor: Bir sicimin bir atomun büyüklüğüne olan oranı, bir atomun bütün Güneş Sistemi’ne olan oranına eşit. Ayrıca, belirli bazı sicimlerin, kütle çekimine sahip olduğu ve sicimlerin, aynı zamanda kuvantlar oldukları da bilinen arasında. Hawking, buradan yola çıkarak “kütle çekimin kuvantum teorisi”ni geliştirdi.

Stephen Hawking, sicimlerle ilgili çok sayıda hesaplama yaptıktan sonra şu sonuca ulaştı: Evreni üç veya dört boyutlu kabul ettiğimiz sürece geliştirilen “Kütle Çekiminin Kuvantum Teorisi” bizi tek bir evren formülüne götürmüyor. Dolayısıyla çözümü, çok boyutlu alanlarda aradı. Bu nedenle de sicimde takılıp kalmadı ve hesaplar yaparak, sicimlerden çok boyutlu kuvantlar elde etti. Bunlara “membran” adı veriliyor ve kısaltılmış şekli olan “bran” kullanılıyor. Bu bran’lar, birden fazla boyutta varlık gösteriyorlar. Hesaplamalarına devam ederek bir sınıra ulaştı: Evrende on bir boyut vardı.

Peki bütün o boyutları neden algılayamıyoruz? Hawking nedenini şöyle açıklıyor: Büyük Patlama’nın ardından, zaman boyutu ile üç tane uzaysal (uzunluk, genişlik, yükseklik) boyut açılarak kozmik büyüklüğe dönüştü. Kalan yedi boyut, konumlarını değiştirmeden, yani sicim kadar bir alanı kaplayacak büyüklükte, bir gonca gibi sarılı olarak kaldılar. Bilim adamına göre, böyle yedi boyutlu bir yumak, evrenin her noktasında mevcut.

M-teorisine göre, evren iki boyutlu bran’larla kaplı. Bu branlar için üçüncü boyut, branların frizbi plakları gibi, içinde oradan oraya uçtukları ve hiç bir birilerine çarpmayacakları büyüklükte bir “hiper uzay”. “Üç boyutlu kütlecikler” hiç fark edilmeden dört boyutlu bir uzaya, “dört boyutlu kütlecikler” beş boyutlu bir uzaya vb.. giriyorlar. Hawking, bu noktada kendi kendine şu soruyu sormuş: “Üstünde yaşadığımız Dünya nasıl yorumlanmalı?” Yanıtını ise şöyle vermiş: “Bizim gözlemleyebildiğimiz evren, belki de “hiper uzay”da süzülen üç boyutlu bir bran’dan öte birşey değil. Ve evrenimiz bu uzayın içinde yalnız değil. Çünkü, sürekli yeni evrenler, yeni branlar doğuyor. Fizikçiler, bu olaylara “kuvantum fluktuasyonu” adı veriyorlar. Hawking, böyle bir kuvant oluşumunu, kaynayan sudaki hava kabarcığı oluşuna benzetiyor. Bu kabarcıklardan bazıları patlıyor, bazıları da içinde bulunduğumuz evren gibi esneyerek genişliyor.

Bilim adamı, sürekli bir üst boyuta geçen branlarla ilgili, insanın başını döndüren bu varsayımı biraz daha somutlaştırabilmek için, hologram örneğini veriyor: Hologramlarda, doğru açıdan bakıldığında, iki boyutlu bir yüzeyde, üç boyutlu bir nesnenin görüntüsü fark ediliyor. Başka bir deyişle daha yüksek boyuttaki bilgiler, daha düşük boyuttaki bir oluşumun içine kodlanıyor. Öyleyse, üç boyutlu dünyamızda gerçekleşen her şey, aslında daha yüksek boyutlu bir dünya tarafından ürtilmiş olabilir mi? Ya da bir paralel dünyanın sadece yansıması olabilir miyiz? Hawkin’e göre bu soruların yanıt evet! Yaşamımız, dünyalı olmayan yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu, biz de bilgisayarlarla üretilmiş oyuncular olabiliriz. Belki de, sadece bakıp eğlendikleri hologramlarız.

Hawking’in teorisiyle, kehanet ve telepati gibi metafizik konular da belki daha doğru yorumlanabilir: Bir hologramda, üç boyutlu bilgiler, iki boyutlu yüzeyin her noktasında kodlanmış olarak bulunuyor. Hologram levhasını kırdığımız ve parçalardan birini ışık altında incelediğimiz zaman, içinde kodlanmış olan üç boyutlu nesnenin yine tamamını görürsünüz. Çünkü, nesneye ait üç boyutlu bilgilerin tamamı, yüzeyin her noktasında ayrı ayrı bulunuyor olmalı. Bu açıdan bakıldığında, bu matris bütününün bir parçası olan kişinin, normalde görülemeyen bilgileri bazen fark etmesi çok da olağanüstü sayılmaz. Belki de kahinler, böyle bilgileri algılayabilen ve okuyabilen insanlardır.

Hawking bu düşüncesinde yalnız değil. Bu varsayımı geliştirirken Hawking’e eşlik eden evrenbilimci Alexander Vilekin, “Uzayda, Al Gore’un ABD başkanı olduğu ya da Elvis Presley’nin hala yaşadığı paralel evrenler olabilir” diyor.

]Hawking daha da ileri giderek paralel başka bir evrene geçmeyi hayal ediyor.

Sicimler ve branlar’dan oluşan bu fantastik bakış açısı gerçek olabilir mi? Hawking, evrenin varlığını tek bir formülle açıklayacak “Her Şeyin Teorisi” nin henüz tamamlanmadığını, bunun belki de ancak 21. yüzyılın sonuna doğru mümkün olacağını belirtiyor. Ancak formül tamamlandığında evrenin formülüne ulaşmış olacaklarını ve kaçınılmaz olarak bu noktanın da insan aklının nihai zaferi olacağını belirtiyor.<span>· Paralel evrenlerle ilgili model, şu bilinmeyenleri çözebilir. Uzayda gözlemlenen kara delikler nelerden oluşuyor? Çekim Kuvveti, diğer doğal kuvvetlere oranla neden daha zayıf? Işık, içinde bulunduğu evreni terk edemez, dolayısıyla komşu evrenin yaşayanları onu göremezler. Bununla beraber, gravitonlar hiper uzaya uçuyorlar.

· Son kozmolojik teorilere göre, içinde yaşadığımız evren, daha yüksek boyutlu başka bir evren içinde süzülen çok sayıda evrenlerden bir tanesi olabilir. Ancak, diğer evrenlere ulaşamıyoruz ve “hiper uzay”ı aşma ise olanaksız.

· Kara delikler, gökadalar gibi yoğun kütleli cisimler, gravitonları çekiyorlar. Gravitonların, yutan tuzakların çevresinde, halka biçimli bir bulut halinde toplanarak kara maddeyi oluşturduğu tahmin ediliyor.

· Komşu evrenlerdeki gökadalar da hiper uzayla birbirlerinden ayrılsalar bile, üst üste gelecek şekilde konumlanabilir ve “çekim kuvveti gölgeleri”nden oluşan bir dünya yaratabilirler.

· Hawking’e göre, bizler üç boyutlu bir membran’da (aşağıda) yaşıyoruz. Yakınında, daha yüksek boyuta ait ikinci bir membran daha var. Her ikisi de çekim kuvveti etkisiyle birbirini etkiliyor. Evrenimizde bulunan çekim kuvveti, daha yüksek boyutlu evrenlere kadar ulaşabiliyor. Böylece, ortada gerçek bir kütle olmamakla birlikte, gezegenler, bir çekim kuvveti merkez çevresinde turlayabiliyorlar.

· Diğer boyutlar, yuvarlanmış küçük küreler şeklinde uzay-zamanın bütün noktalarında yer alıyor.

· Hawking, biz insanların, başka bir evrende yaşayan varlıkların ürettiği holografik yansımalar olabileceğimizi belirtiyor.

· Holografi yöntemiyle üç boyutlu nesneler, iki boyutlu zeminlere, yani hologramların içine kodlanabiliyor. Hawking, yüksek boyutttaki bilgilerin, düşük boyutlu ortamlara kodlanması ilkesini bütün evrene uyarlıyor ve diyor ki: “Dünyamız, dünya dışı yaratıklar tarafından oynanan bir bilgisayar oyunu olabilir.”

· Stephen Hawking, kara deliklerin çevrelerinde, enerji yayan parçacıklar oluşabileceğine işaret edinceye kadar, bilim adamları buradaki çekim kuvvetinden ışığın bile kaçamayacağına inanıyorlardı.

· Newton’un teorisine göre zaman, geçmişte ve gelecekte sonsuzluğa kadar uzanan bir tren rayı gibi, uzaydan bağımsızdı. Einstein’in teorisine göre ise zaman ve uzay birbirine bağımlı. Zaman dahil edilmediği taktirde uzay bükülmez. Ayrıca Uzay-zamanın bükülmesiyle oluşan “solucan delikler”in zaman yolculuğunu mümkün kılabileceği düşünülüyor.-alıntı-

Focus dergisi