Saat Yalan Söylerken: Neden Mutluluk Işık Hızında, Sıkıntı Kaplumbağa Hızında Akar?

Duvar saatinin akrebiyle yelkovanı masum görünür: mekanik, tarafsız, soğukkanlı. Oysa içimizde başka bir saat daha vardır; kimi zaman panik atak geçiren bir davulcu gibi hızlanır, kimi zaman çamura saplanmış bir at arabası gibi ağırlaşır. Fizik bize zamanın hız, kütleçekim ve referans sistemine göre değiştiğini söyler. Psikoloji ise daha sinsi bir şey fısıldar: Zaman, yalnızca evrende değil, zihinde de izafidir.

Einstein’ın izafiyetiyle psikolojik zaman aynı şey değildir; biri atom saatleriyle ölçülür, diğeri bekleme odasında iç çekişlerle. Ama ikisi aynı kibirli varsayımı yaralar: “Zaman herkes için aynıdır.” Hayır. Sevdiğin biriyle konuşurken iki saat, cepte unutulmuş bozuk para gibi kaybolur. Dişçi koltuğunda geçen on dakika ise küçük bir ömür, hatta kötü yazılmış bir destan gibi uzar. Saat değişmemiştir; sen değişmişsindir. Daha doğrusu, senin dikkat sistemin, duygu merkezlerin ve belleğin zamanı yeniden yoğurmuştur.

Zamanı Uzatan Şey: Dikkatin Kılıcı

Sıkıldığımızda zaman neden uzar? Çünkü dikkat, dış dünyadan kopup zamanın kendisine yapışır. Dersin bitmesine kaç dakika kaldığını kontrol ettiğin her an, zamanı ölçmekle kalmaz, onu çoğaltırsın. Zihnin bir savaşçı gibi düşmanı izler: “Geçiyor mu? Geçmedi mi? Şimdi geçti mi?” Bu gözlem, zamanı kalınlaştırır. Tıpkı kaynayan suyu izlediğinde suyun inatla kaynamıyor gibi görünmesi gibi, izlenen zaman da nazlanır.

Eğlencede ise dikkat zamanın üzerinden çekilir. Müzik, sohbet, oyun, aşk, üretim ya da merak zihni ele geçirir. Bilincin sahnesinde “zaman” başrolü kaybeder; dekorun arkasına itilir. Akış deneyimi denen şey tam da budur: Kişi yaptığı işle öyle bütünleşir ki benlik sesi kısılır, saat sesi duyulmaz olur. Burada zaman hızlanmaz belki, ama sen onun ayağına bakmayı bırakırsın. Dans eden biri, zeminin dönüş hızını hesaplamaz.

Belleğin Tuhaf Muhasebesi

İşin daha da ilginç yanı şudur: Yaşarken kısa gelen bazı anlar, hatırlarken uzun görünür. Tatil günleri göz açıp kapayıncaya kadar geçer; fakat eve dönünce o günler bellekte zengin, renkli ve geniş bir alan kaplar. Çünkü beyin zamanı yalnızca süreyle değil, olay yoğunluğuyla da kaydeder. Yeni yerler, yeni kokular, beklenmedik karşılaşmalar belleğe daha fazla “işaret” bırakır. Rutin ise bellekte sıkıştırılmış dosya gibidir: Pazartesi, salı, çarşamba birbirinin fotokopisine dönüşür.

Bu yüzden çocukluk yazları sonsuzmuş gibi hatırlanır. Dünya yenidir, her şey ilk kez oluyordur: ilk bisiklet yarası, ilk deniz korkusu, ilk gizli kahkaha. Yetişkinlikte ise aynı yollar, aynı ekranlar, aynı bildirimler… Beyin “Bunu biliyorum” der ve kaydı düşük çözünürlükte yapar. Sonra dönüp baktığımızda yıllar bir cümle gibi kısalır: “Çalıştım, yoruldum, biraz da yaşlandım.” Korkutucu olan zamanın geçmesi değil; fark edilmeden geçmesidir.

İçimizdeki Kronometre ve Gölge

Jungiyen bir gözle bakarsak, zaman algısı yalnızca bilişsel bir süreç değil, ruhun aynasıdır. Sıkıntı bazen dış dünyanın yavaşlığı değil, iç dünyanın duyulmak isteyen gölgesidir. Hiçbir şey yapmadan oturamayan insan, zamanla baş başa kalınca aslında kendisiyle karşılaşır. Dakikalar uzar, çünkü bastırılmış sorular odanın içinde dolaşmaya başlar: “Ben ne istiyorum? Neden buradayım? Neyi erteledim?” Sıkıcı anlar bu yüzden yalnızca düşman değildir; bazen ruhun kapıya bıraktığı mektuplardır.

Öte yandan sürekli eğlence arayışı da zamanı öldürmenin parlak ambalajlı yoluna dönüşebilir. Akışı deneyimlemek başka, kendinden kaçmak başka şeydir. Bir oyunda, sanatta, bilimsel merakta kaybolmak zihni büyütür. Ama sonsuz kaydırma, ardışık videolar, yapay uyarımlar zamanı hızlandırırken bilinci inceltebilir. Gün biter; eğlenmiş gibi görünürsün, ama içinde bir tortu kalır: “Nereye gitti bu zaman?” İşte modern insanın trajikomik izafiyeti budur; sıkılmamak için zamanı hızlandırır, sonra hayatın kısalığından şikâyet eder.

Çözüm saati kırmak değil, zamanla ilişkimizi eğitmektir. Merak zamanı canlandırır. Dikkat zamanı derinleştirir. Rutinleri küçük yeniliklerle delmek belleği genişletir. Bazen de sıkıntının karşısına kaçmadan oturmak gerekir; çünkü zamanın ağırlaştığı yerde, bilinç bize bir şey göstermeye çalışıyor olabilir.

Sonuçta fiziksel evrende ışık hızına yaklaşmadan zamanı bükemeyebiliriz; ama psikolojik evrende bir şarkı, bir bekleyiş, bir korku ya da bir bakış bunu her gün yapar. Saatler zamanı ölçer; insan ise zamanı yaşar. Ve yaşanan zaman, ölçülen zamandan her zaman daha vahşi, daha şiirsel ve daha tehlikelidir.

Hocalık durumlarında sohbet

Hocalık ve hain minik kurtlar! Konusuna soru-cevap devam:

T. Ögrenmek icin mutlaka bir hoca gerekli mi?

sa. Gemi örneğinden devam edersek, ihtiyaçsızlık gibi bir durum olabilir mi? İhtiyaç şekilleri değişir, miktarları değişir ama sonsuz evrim döngüsü için ihtiyaçlılık durumu bitmez gibi geliyor bana.

T. Her okyanusta seyreden bir gemi limana mi ihtiyaci var? diyorsun. Gemi kendi yolunu, kendi ihtiyaclarini kendisi karsilayamaz mi?

sa. Hoca’yı bir insan gibi eski deyimiyle mürşid anlamında kulllanmıyorum. Tüm varlıkların vesile olduğu tüm olaylar olarak görüyorum. Vesile olan, insan, hayvan,bitki, rüzgar ya da bi ağaç veya kaya olabilir. Bizler vesile olana hoca deriz, bazen de düşman deriz :)))) Demek ki hoca, aslında deneyimin ta kendisidir. Tabi bir çok durumda insanlar deneyimin kendilerine öğretmeye çalıştığı şeyi anlamazlar ya da anlamazdan gelirler de, birinin çıkıp onlara bunu söyletmesi gerekir! Daha ortalama bir hoca bunu yekten söyler, daha deneyimli bir hoca, talebeye söyletecek soruları sorabilir.
Bu soruyu bazen içli yağan bir yağmur, ya da fırtına da sorabilir! Dedim ya vesile olanlar değişir 🙂
İnsanın ihtiyaçsız hale gelmesi ise bu dünyada öldüğüne işaret eder, gerisini bilmiyorum 🙂

T. Herseyden ögrenebilmesi icin herhangi bir bilinc seviyesine gereksinim var mi?

sa. Şimdi çok geniş bir soru bu, yan yollara mümkün olduğunca az girerek cevabı bulmaya çalışacağım.
Bildiğin gibi insan=zamandır ve izafidir, Denizde dalgadır. Bu sebeple kişi, bir meyvenin çiçekten olgunluğa erişene kadar geçirdiği evreler gibi zorunlu bir tekamüle tabidir )Yani tekamül isteğe bağlı bişey değil 🙂
Güneş dışarda olduğu sürece bu değişmez.
Herşeyden her zaman öğrenir tüm varlıklar. Bu br zaman meselesidir ki o da izafidir zaten. Bilinçte öyle bir aşamaya gelinir ki, bazı varlıkar, diğerlerine “ne bildiklerini” bilecekleri, yani farkındalık bahşeden soruları sormaktan ve zamanı onlar için hızlandırmak gibi b “ihtiyaca” girerler.
Gördüğün gibi dostum ihtiyaçlar bitmez. Tekamülün zorunlu hizmetçileriyiz biz.
Aslında yukardaki eşitliğin iki yanını sadeleştirdiğimizde; tekammül edenin bizatihi İZFİYET olduğunu açıkça grüyoruz. TDK izafiyet için şöylle diyor:

Var olabilmek veya belirlenebilmek için bağıntı yolu ile başka bir şeye bağlı bulunma durumu, bağıntılılık, izafilik, izafiyet. 2.Sınırlı bir geçerlilik.

T. Demek ki bilmek icimizde olan birsey,yaniinsan merakla dogar. Nedense insan yasi ilerledikce bu meraki kaybediyor. En azindan bana öyle geiyor. Belli bir yastan sonra edindigi aliskanliklari birakmak istemiyor. Sürekli kendi kendimizi yenilemek gercekten cok güc.

sa. Çok haklısın. Bu söylediğin gerçekten de zurnanın son deliği :)Fakat insan bilse ki ölmekle kurtulunmuyor, eminim ki bu sorunun üstesinden gelebilir.
Burada, insanın kendini fazlaca önemseyerek sırtına muazzam yükler alışı, yani birçok sorumluluklar edinişi daha ilk gençlikte insanların kösteği oluyor. Enerji tasarrufu hayatidir. tasarruf edilen enerji, o söylediğin engeli aşırtır insana.
Hani reklam vermekle ilgili durum harika bir metafordur bu iş için. reklam vermek pahalı bir şeydir, ancak iyi durumda olanlar genellikle buna ihtiyaç hissetmezler (görüleri geniş değilse), ancak işleri bozulduğunda reklama ihtiyaç duyarlar (hem de deli gibi) bu kez de onu karşılayacak maddi imkan yoktur. :))))

T. Demek ki insanin ilk ilgilendigi sey kendini ayakta tutucak seylerin pesinden kosmak (karin doyurmak, kendi neslini sürdürebilmek). Kendini bu islere cok kaptiranlar da dünyanin sirf bu isten ibaret oldugunu zannediyor galiba.

Cok satanlar ürünlerini akilda tutmak icin de reklam verirler, yani unutmamak icin. Cok taninmis ürünler reklam ile fazla satis yapmazlar, onlar sadece akilda kalmak icin reklam verirler. Akilda kalmayan seyler unutulmaya mahkumdur. Bu nedenle de merakli oldugumuzu unutmamak icin kendi kendimize “reklam” yapmaliyiz, yani merakli olabilecegimiz ortami sürekli yaratmaliyiz.

sa. Herşey tasarruf edebildiğin enerji ile ilgili. Sen enerjine sahip çıkamazsan onun peşinde olan çok var, memnuniyetle her gün onu sağarlar 🙂
Merak, mevcut enerji miktarıyla doğrudan ilintili bence.

T. Bahsettigin bu enerjiyi büyütme imkani var mi?

sa. Sevgili dostum bu konuda daha öncede sohbetetmişiz seninle o yazıya bi göz atmakta yarar var (bakınız can sıkıntısı). Kısaca şöyle tekrar edeyim enerji tasarruf etmek için aşağıdaki edimlerimizi asgariye indirmeliyiz;

1.Şikayet etme, kendine acıma
2.Yargılama
3.Haklı olma ihtiyacı
ve bütün bunları ve diğerlerini kapsayan “iç konuşma” şeklinde belirtebiliriz.