ISLAK ŞEHİR

sen aklıma düşünce,
yalnızlığın kapıları açılır yüreğimde,
kalabalıklarda yalnızlığımı,
yalnızlığımda kalabalıkları yaşatırım.
sen aklıma düşünce,
asırlık bir gramofonun
sessiz çığlıkları
bir tokat gibi çarpar yüzüme.
sen aklıma düşünce
yağmurlar yağar
düşlerimin çırpındığı bu şehirde,
soluklanmak için dururum
sarhoşluğundan sendelediğimde,
bir diken filizlenir
ayaklarımın bastığı yerde,
filiz ben olur ben filiz,
uzanıveririm ellerine
ah! yar…
öyle bir zamanki
ne gider ne de bekler.
ölüm rutubet kokan
unutulmuş bir kitaptır
beni seyir eyler,
anlamadım kimin lütfu,
zaman mı kimsesiz,
yoksa kimsesizlerin zamanı mı bu?
sen aklıma düşünce,
sevdan yaralı bir güvercindir
can verir ellerimde,
ve geç kalmışlığın
dayanılmaz acısı yüreğimde.
yeşerttiğin binbir baharla
buluşurum içimdeki sende,
o an tanrı bile basitleşir gözümde.

Kenan Şentürk

İÇİNDEKİ HAYVANI ÖLDÜR

Yeni bir fikir, yeni ve aynı zamanda genç bir fikre ihtiyacı olduğu besbelli yaşlı ve yorgun dünyanın ve insanlığın.

Bir şeyleri tamamiyle değiştirebilecek, akıllara yeni ufuklar açabilecek, fildişi kulelerden savunulmaya ihtiyaç duymayacak, yeryüzündeki tüm canlıların özlemle bekledikleri ve annelerin bebeklerini ilk kez kucaklamaları gibi zihinlerini ona açacakları yepyeni bir fikir.

Peki ama ne? Nasıl bir fikir? Hangi fikir dramatik olduğu kadar gülünçte olan bir oyunun oynandığı salondaki dünya insanını kaçamak uykusundan uyandırabilir?

İnsanın içindeki hayvanın, taleplerinin ardıarkası kesilmeyen, yedikçe daha fazla acıkan ve daha fazla isteyen hayvanın taleplerinin böyle akıl almaz boyutlara ulaştığı bir dönemi kayıt altına almışlar mıdır tarih yazıcıları bilemiyorum.

insanın, içindeki hayvana koşulsuz teslim olduğu, insanlığın rezillikler içinde yaşadığı, kepazelik ve rezalet krallıklarının kurulduğu, halefler çıkıp gelse; seleflerinin suratlarına hiç çekinmeden tükürecekleri bir çağın daha yaşandığına ve kayıt altına alındığına inanmıyorum. Ve şunu çok merak ediyorum: "İnsan ne zaman, doğduğu andaki saflığıyla birlikte ölecek?" Saflığını korumaya gereksinimi olmadan ve saflık utancın bir veçhesi görünümüne bürünmeden.

Evet, kesinlikle böyle bir fikir kurtarabilir ve bu fikir kurutabilir ancak insanlığın sürüklendiği bataklığı.

Nasıl ki maddenin yapıtaşı atom ise dünyanında yapıtaşı insandır. Atom değişime ihtiyaç duymadığı halde onu formundan koparıp değiştirerek ve dönüştürerek farklı formlara sokan insan, gelişmeye ihtiyaç duyduğu halde bunu gerçekleştirmekten aciz mi kalacak?

"Geleceğin dünyası isabetli bir yargıya bağlı" diyen Marshall'ı haksız çıkarmıştır tarih fakat insanlığın farklı açılımlara ihtiyaç duyduğu bir çağda, "Önyargıları parçalamak, atomu parçalamaktan daha zordur" diyen Einstein'ıda haksız çıkarmalıdır insanlık, yaşanılası bir dünya için aklından tüm önyargıları silerek ve dilendirilmekten dahi kaçınılan fikirlerin tomurcuklanmaları için bilincinin uçsuz bucaksız topraklarında uygun zemin yaratarak.

 Hiçbir şüpheye gerek kalmaksızın bu fikirdir yepyeni bir dünya yaratacak olan.

 İnsanın içindeki hayvanın vahşi taleplerini törpülemek, minimize etmek, onu kontrol altına almak ve gerekirse etkisiz hale getirmek.

Çok merak ediyorum, insan ne zaman doğduğu andaki saflığıyla birlikte ölecek?
                              Kenan Şentürk - 13.04.2009

NİHAT GENÇ VE DELİLİĞE ÖVGÜ

Leman 2009/12. Sayısında Sn. Genç, ortaya çıkardığı toplumsal sonuçlar dikkate alındığında çok önemli olan bir konuya değil olguya! Dikkatlerimizi çekmiş.

Nihat Genç: “Leman Dergisi’nden arkadaşlar uzun yıllar beni arkadaşlarıma ‘gaz vermekle’ dalgaya almışlardır, oysa değil, yetenekli zeki işler işler gördüğümde çizeri yazarı bulur ve övgülerimi sıralarım, tam o sırada ‘yapma Nihat ağbi veriyon gazı veriyon gazı başımıza bela oluyor’ diyerek iltifatlarıma alaylı yaklaşmışlardır..

Tanınmış yazar çizeriz ve etrafımızda hikayesini çizgisini değerlendirmemizi isteyen yüzerce genç insan var, birileri bu müsvedde çalışmaları değerlendirmeli, sanatı mahareti üzerine birkaç laf etmeli. Yok. Bugün ülkemizin en büyük açlığı bu ilk çalışmaları değerlendirecek bir eleştirmenin bir arkadaş grubunun bir mahfilin olmayışıdır. Mesela birkaç kez üniversitelerin müzik bölümlerinde bulundum ve inannılmaz becerileri olan onlarca genç yetenekle karşılaştım. Ancak çocuklar çok yalnızlardılar. TV’lerde birçok arabesk müzik yarışması yapılıp biçimsiz yüzlerce insan ekranlarda onurlandırılırken bu genç dehaların yaptıkları iş bir üniversitenin boş anfisinde çınlıyor, o kadar, birkaç kişi dahi izlemiyor. Bir nevi ‘yok sayılıyorlar’ ve hayal kırıklığı içinde onca harika genç kaybolup yok oluyor.

Değerlendirmenin, anlamanın, eser üzerine konuşmanın, eleştirmenin adını ülkemiz ‘gaz vermek’ ‘dolmuşa bindirmek’ olarak tarif etti…

Türkiye solu 12 Eylül’le dışlandığında aslında büyük bir bomba patlamak için harekete geçti, ancak, bir kısım sol PKK’yı destekleyerek bu dışlanmışlığın intikamını aldı. Ama solun merkezini oluşturan asıl ‘ağbi kadrolar’ kendini içkiye verdi ve meyhane ve rakı masaları başrole oturdu.. Rakı masaları ‘ego şişirme’ seanslarıydı ve halen bu rakı masaları bir takım dışlanmış ve yoksayılmışların egolarını şişirerek toplumsal görevini icra ediyor. Boş şişinme, yersiz gurur, ego şişinmesi deyip geçmeyin, bunlar olmasaydı yüzlerce zeki insan daha sert ‘patlayacak’ ve daha feci bir ‘şiddetle’ karşılaşacaktık. Ancak Türkiye solu Ahmet Kaya örneğinde ve başka edebiyatçılarla başka bir yöntem buldu, ‘arabesk’ bir yöntemdi, acılarını kendiyle konuşuyordu. Kendinle konuşarak kendinle arkadaş olursun, yani ‘teselli’ bulursun.

Bu teselli edebiyatı ve türküleri hepimizi üzecek kadar kötü edebiyat oluştursalar da büyük bir sosyal iş gördüler ve bir şekilde ‘teskin’ olduk yani ‘sakinleştik’…

Arabesk bir edebiyatın boyundan çok büyük sosyal bir hizmet gördüğü açıktır, onbinlerce dışlanmış yoksayılmış itilmiş insanın bir şekilde kendiyle konuşmasını ve bir şekilde başkalarının dikkatini çekmeyi başararak değişik bir şekilde ‘toplumdan onay görmeyi’ başardılar”…(Nihat Genç, 2009/12, Leman)

Tam bu noktada, Richard Dawkins'in "Tanrı Yanılgısı" adını taşıyan kitabından bir alıntı yapmak istiyorum. Şimdi Sn. Dawkins'in 'din' ile ilgili fikirlerine bir göz atalım.

Richard Dawkins:…”Din çok gerekli bir boşluğu doldurur mu? Beynimizde doldurulması zorunlu olan Tanrı şeklinde bir boşluk olduğu sık sık ima edilir: Tanrı insanların psikolojik bir gereksinimidir (bir hayali arkadaş, bir ağabey, günah çıkaran bir papaz, bir sırdaş olarak) ve Tanrı var olsun ya da olmasın bu mutlaka karşılanması gereken bir ihtiyaçtır…
Bilim, sanat, bir arkadaş ya da hümanizm Tanrının yerini alabilir mi? Ahretteki yaşamı arzulamak yerine, gerçek dünyadaki yaşamı sevmek bizim için daha yararlı olabilir mi?..

 Dinin insan yaşamında başlıca dört rolü olduğu öğretilir: Açıklama,:) tavsiye, 'teselli' ve 'telkin'. Din geçmişten bugüne insanoğlunun varlığını ve içinde bulunduğumuz evrenin yapısını açıklamaya soyunmuştur. Fakat dinin bu rolü artık tamamen bitmiş ve 4. Bölümde açıkladığım:) üzere yerini bilime bırakmıştır."(Richard Dawkins, Tanrı Yanılgısı, s.326)

Şimdi aklı selim insanın kafasında belirginleşen birkaç soruyu dillendireyim.

Verilen örnek üzerinden 80'lerin kaotik ortamında dışlanmış Türkiye solunu teselli eden, teskin eden yani sakinleştiren ve büyük bir patlamayı geciktiren ya da önleyen 'rakı masalarının' ve 'arabesk kültürün' yerini günümüz Türkiye'sinde hangi mefhum veya mefhumlar almıştır?

Arabesk kültür ve rakı masalarının bugünde geçerliliğini koruma hakkını saklı tutarak, bunların yerini her daim 'tavsiye', 'teselli' ve 'telkin' özelliklerini taşıyagelmiş dinin aldığını söyleyebilir miyiz? (Ilımlı İslam kavramını ve yakın zamanlarda din değiştirerek İslamı seçen -Yusuf İslam ve ismini hatırlayamadığım bir Rus bayan manken medyaya yansıyanlar arasında ilk hatırıma gelenler- yabancıları düşündüğümüzde mu'tedilleşmenin ne denli büyük ölçekte bir etki yarattığı savını öne sürebilir miyiz?)

Batı dünyasında dinin, yerini tamamı ile bilime bıraktığı görüşü savunulurken ve bu yöndeki görüşler TV kanalları ve çeşitli basın-yayın organlarında tartışılma olanağı bulurken, bizde bilimin sansürlenmesini hangi tezle açıklayabiliriz ve bu tutumu nasıl konumlandırabiliriz? (Konu ile ilgisi olmasa da haber ajanslarından yansıyan bilgilere göre Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye'yi temsil edecek olan şarkıcının klibinin TRT'de yayınlanmasına yönelik yasak getirilmiş. Bu konuda bana katılır mısınız bilemem fakat Türkiye'nin, bu yarışmaya katılan Doğu Avrupa devletçikleri kadar onurlu bir duruş sergileyerek kendi ulusal dili ile temsil edilmesi uygun olmaz mıydı? 'TRT AVAZ' ile Orta Doğu ve Asya'ya avaz avaz sesleneceksiniz, buna karşın dünyaya yabancı dillerle mesaj vereceksiniz. İyiniyetinize 

sığınarak “Batı’nın kaşığı ile Doğu’nun b.kunu yemek” böyle birşey olsa gerek)

  Nihat Genç'in yukarıdaki sözlerini anımsayalım ve yazıyı Erasmus (1469-1536)'un 'Deliliğe Övgü' kitabından bir alıntı ile sonlandıralım.

  Erasmus:.."İlk önce şunu biliniz ki; bir insan kendi kendini övdü diye onu hemen züppelik ve küstahlıkla suçlayan bilgeler umurumda değildir. Böyle bir insana delidir desinler fakat hiç olmazsa, kendini övmekle bu sıfata tamamen uygun hareket ettiğini itiraf etsinler!

   Öyle ya, deliliğin, kendi meziyetini göklere çıkarmasını ve kendi hakkında övgüler terennüm etmesini görmek kadar doğal bir şey olur mu? Beni, olduğum gibi, kim benden daha iyi tasvir edebilir? Meğerki beni, kendi tanıdığımdan daha iyi tanıdığını iddia eden biri bulunsun...

   Ama doğrusu insanların bana karşı nankörlüğüne hayranım. Hepsinin bana fevkalade derin hürmeti var; hepsi iyiliklerimin sonuçlarını görmekten hoşlanıyorlar; fakat buna rağmen, bu kadar asırdan beri bir tanesi çıkıp da yüze gülücü övmelerle beni pohpohlamamıştır...

   Ben şu atasözünün dediğini yapıyorum: Kimse seni övmezse sen kendini öv!"