İçsel Sessizlik Eşiği

“İçsel sessizlik, büyücülükteki her şeyin doğduğu yerdir. Başka bir deeyişle, yaptıklarımızın hepsi buraya götürür bizi ve bu da devasa bi şey bizi SARSMADIKÇA göstermez kendini. Eski zaman Meksika şamanları bunun için sayısız tuhaf yöntemler icat etmişlerdi; çağlayanlara atlamak, bir ağacın en ü dalında baş aşağı asılı vaziyette geceler geçirmek -American Gods kitabında kahramanı bu yöntemle sessizleştirmişlerdi!- gibi, içsel sessizliği yakalamaka hepten ilgisiz görünen hareketlerdi bunlar.”

DJ’nin açıklamasına göre içsel sessizlik çoğalıp biriken bi şeydi! Eski şamanlar, her bireyin zaman açısından farklı bir içsel sessizlik eşiği olduğunu keşfetmişlerdi; bu da içsel sessizliğin işlevsel  olabilmesi için her birimizin kendi özel eşiğimize ulaşabileceğimiz uzunlukta bir süre boyunca onu sürdürmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Bazıları amaçlarına bir dakikalık sessizlik bazıları bir saatlik sessizlikle ulaşabiliyorlardı. Arzulanan sonuç, eski büyücülerin dünyayı durdurmak diye adlandırdıkları bi şeydir; çevremizde ne varsa tümünün daima oldukları şey olmaktan çıktığı andır bu. Büyücülerin insanın gerçek doğasına döndükleri an işte budur, eski büyücüler buna mutlak özgürlük adını verdiler. Bu, köle insanoğlunun, sınırlı imgelememize meydan okuyan algılama hünerleri göstermeye yetenekli, özgür varlığa dönüştüğü andır.

Don Juan içsel sessizliği, yargıda gerçek bir duraklamaya götüren yol olduğuna beni temin etti; evrenden denetimsiz olarak yayılan duyusal verilerin duyular (duyular mı duygular mı emin değilim çeviriden) tarafından yorumlanmasının (!) sona erdiği andı bu; bilişselliğin kullanımve yinelenme yoluyla dünyanın doğasına karar veren güç (!) olmaktan çıktığı andı.

“Büyücüler, içsel sessizliğin işlevlerinin başlaması için bi kırılma noktasına gereksinim duyarlar. Kırılma Noktası, duvarcının tuğlalar arasına yerleştirdiği harç gibidir. Başlangıçta birbirine bağlı olmayan tuğlalar ancak harç katılaştığında bir yapı oluşturur.

İkinci ses

Tabi şimdi “ikinci” oldu o ses. Sanırım küçükken ben oydum, yani ilk sesti benim için. Tam olarak hangi tarihte ya da hangi olayla “ikinciliğe” kaydı bunu hatırlayamıyorum, sanırım ilk gençlik yıllarında ikinciliğini farketmeye başladım. Onun söylediklerini hemen kimseyle paylaşamayacağımı artık öğrenmiştim. Deli ya da tuhaf karşılanmanın menfaatime uymadığını da fark etmiştim. Ayrıca hangi nedenle olursa olsun o kadar göz önünde olmayı/farkedilmeyi de istemiyordum o zamanlar. Çevremde bi garip şeyler vardı, insanlar bana göre son derece gereksiz şeyler yapıyorlar, sürekli boş ve anlamsız tekrarlarla konuşuyorlardı, üstelik bunu onlara söyleyerek kızmalarını ya da beni aforoz etmelerini göze alacak durumda değildim.

Böylece tamamiyle kendi iç dünyama gömüldüm. Deli gibi okurdum, düşünürdüm, ilişki mekanizmalarını çözmeye çabalardım, konuşamadığım için yazardım. Dıştan bakıldığında normal görünmek için çabalarım oldukça başarılı olmuştu, tam olarak normal denmese de biraz içe kapalı fakat sorumluluklarının bilincinde, başarılı sayılabilecek bir eğitim sürdüren, uyumlu ama asosyal bi kız imajı oluşturabildim. Yine de bunu başarabilmeyi anneme ve babama boçlu olduğumu şimdi görebiliyorum. Babam beni (hatta ikinci sesimi) gayet net olarak görebiliyordu, hep gördü ve beni saatlerce dinleyerek teşvik etti. Annem ise istese foyamı gözler önüne serebilecekken bunu yapmadı ve görmezden gelerek normal olma çabama katkıda bulunmuş oldu.

Daha sonraları bu imaj benim pek de kontrolümde olmayarak biraz farklılaştı; insanlar artık beni çok hırslı bulmaya başladılar, sanırım iş hayatındaki tesadüfi fakat bi o kadar da hızlı yükselişim, hala sosyal aktivitelerden kaçıyor oluşumu bu kez “içe kapanık” tanımından çıkarıp “kendini beğenmiş”e transfer etmişti.  Yaşım büyüdükçe, kendine güvenen, amansız iş kadını, herşeyi bilen ukala, duygu yoksunu sert biri olarak tanımladılar. Ki bence öyle görünmesi de normaldi galiba. Bu dönemlerde o ses çoktan ikinci ses olmuştu zaten. Üstelik zaman zaman takışmaya başladık, hep doğru söylüyordu ve bu sinirimi bozuyordu. Fakat yine de onu defetmek (buna gücüm yeter miydi şüpheli!) bir an bile aklıma gelmedi. Her zaman öylesine özgün, net, olgun ve hayal ötesi egzantrik şeyler anlatırdı ki, insan böyle bişeyi ters düşse bile feda edemezdi.

Bütün bu süreçlerde hala günde bir kitap bitirme hızımı devam ettiriyordum, fazlaca seçici değildim. Neden diye şimdi sorunca aklıma tek cevap geliyor, çok ama çok açtım, doyamıyordum bi türlü. Tarihi romanlar, sosyoloji, ekonomi, siyaset, bilim ve tabi polisiyeler en gözde konulardı benim için o yıllarda. Klasikler orta okul sıralarında çoktan bitmişti. İnsanların neyi önemsedikleri, neye ağladıkları ve güldükleri ilginçti benim için, açıkçası bu kitaplar ikinci  sesim için insana dair herşey gibi uzak bir sis perdesinden görünen muğlak, tuhaf şeylerdi. Aslında romanlar onu pek ilgilendirmezdi, onları kendim için okurdum. O diğer konuları severdi.

Sonra o kırılma anı geldi… Artık insanların beni gördükleri o tipten illet ettiğim yıllardı. Aslında o imajın bilerek bazen de bilmeyerek giymiş (giydirilmiş) olduğum bir palto, dış kabuk olduğunu herkese anlatmak işime gelmedi, daha doğrusu anlatamayacağım belliydi. Kimse belleklerindeki sibel imajını değiştirmeye niyet edecek denli beni sevmiyordu, belki de bunu yapacak vakitleri, enerjileri yoktu. Herkes meşgul bi de benimle mi uğraşsınlar (o zaman en sık tekrarladığım cümleydi sanırım).  Onları fevkalade haklı bulduğumdan, o kırılma anında hepsini kendi kabuğumla birlikte terk ettim.

Kırılma anı tam olarak ne zamandı onu da bilmek zor, fakat Richard Bach’ın sonsuza uzanan köprü kitabını okurken çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Onu benim gibi tuhaf bir yaratık olarak gördüğümden mi güç aldım, kimbilir. O güne kadar ben hala kendime “defolu mal” demeyi uygun buluyordum. Benim gibi başka birinin daha olması birden hani ne derler kanımı kaynattı 🙂

O sıralar, dünyadaki tüm kitapları okuyamayacağım, tüm filmleri seyredemiyeceğim gerçeği ile yüzleştiğim zamandır da. Bu benim için tam bir şok olmuştu. Denizden çıkmış balık gibi alık alık bakındım bir süre, çözüm çözüm diye dört dönüyordu zihnim. (İkinci sesim buna gülüyordu, hani bu zaten onun bildiği bişeydi de benim bunca geç aymamla alay ediyor gibiydi. Bu arada ikici sesim bana iş hayatında inanılmaz şeyler yaptırdı, müthiş keskin teşhisleri vardır, beni hep şaşırtmıştır. Resmen kulağımda sesi duyulur.)

Bulabildiğim çözüm şuydu; artık seçerek okuyacaktım ve ikincisi boş şeyleri terk edip süremi çoğaltacaktım. Ve aynen uyguladım. Çok az parayla yaşanabileceğini fark etmem iyi oldu, bu süremi beş on kat uzattı. Kabuğundan çıkmış bir civciv olarak yeni bir hayata başladım. Eskiden kalan bir tek alışkanlığım, tanıdığım yoktu. Aynı bir bebek gibi dünyayı aslında ilk kez öğrenmeye başladım. Bu dönemler ikinci sesimle çok daha iyi anlaştığımız, gönüllüce alışveriş yaptığımız zamanlardır. Herhalde on yıl kadar sürmüştür. O dönemde okuduğum kitaplar ikinci sesimin kendini bulduğu şeylerdi, aslında onların tümünü zaten biliyordu fakat bildiklerine verilmiş isimleri öğreniyorduk. Aynı zamanda uygulamadan da geri durmadık, önümüze geleni yaşadık, duygularımızdan dersler çıkarmak hem zorlu hem de zevkliydi.

Sonra bir kırılma daha yaşadık. O anıyı “kontrat bitti” öykümde anlatmıştım. O günden beri ikinci sesimle kendi sesimi ayrıştıramaz oldum. Bakalım bundan sonra ne olacak? Sürprizlere açığım (azıcık bi çekincem varsa da onun olmasına da takmıyorum), hedefe odaklanmanın, hedefi yakalamayı engelleyici şey olduğunun farkındayım.   O sebeple sürpriz olsun bizim olsun 🙂

Kırılma Noktası için Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=375

Kırılma Noktası

Don Juan içsel sessizliğin birçok tanımını veriyor, düşüncelerin devreden çıkması, gündelik farkındalıktan ayrı bir düzey, derin bir sükunet durumu, algılamanın duyulara dayanmadığı bir durum, dünyayı durdurmak yani çevremizdeki şeylerin olduklarından farklı olması, algılama hünerleri göstermeye yetenekli olmak, evrende denetimsiz olarak bulunan duyusal verilerin duyularımız tarafından yorumlanmasının durduğu an ve mutlak özgürlük. Bütün bunlar bizi “büyücülükteki herşeyin doğduğu yer”e götürür. Ancak bunun olması için devasa bir şeyin bizi “sarsması” bununla beraber bir “kırılma noktasına” ulaşmak için alıştırmalar yapmamız gerektiğini, o zaman içsel sessizliğin yavaş-yavaş birikerek çoğaldığını anlatır.

Bir gün don Juan ile birlikte Hermosillo’nun meydanında yürürken Castaneda çevresinin farkına farklı vardığını düşündüğü esnada don Juan “tanıdığım her büyücü eninde sonunda kırılma noktasına varır” dedi, bunun “bir sinir buhranı mı?” sorusuna karşılık don Juan kırılma noktasının bir sinir buhranı değil, yaşantıdaki sürekliliğin bir anda kırılması olduğunu, ve Castanedanın kırılma noktasının arkadaşlarını bırakması eylemi olduğunu söyler. Castanedanın bu olay için karşı çıkışı arkadaşlarının “dayanak noktası” olduğunu ve böyle bir şey yapmasının mümkün olmadığıdır. Don Juan da tam bunun için onları terketmesi gerektiğini ve bir büyücünün dayanak noktasının “sonsuzluk” olduğunu anlatır. Önerisi ise Castanedanın yaşadığı yeri terkedip berbat bir yere taşınması gerektiğini hatta odasının nasıl olacağını anlatır.

Don Juan “Bir büyücü böyle bir yeri ölmek için kullanır, fizik olarak değil birey olarak ölmeni istiyorum, bireyselliğin bedenle çok az ilşkisi var, birey zihinden ibaret ve zihin sana ait değil” dedi

**

Bu bana Fethiye’de yaşadığım bir olayı anımsattı. Çok sevdiğimiz (aslında sokak köpeği olan), insanların ve diğer hayvanların da sevip saygı gösterdiği, ona bebekken taktığım isim olan Zeus’u kat kat aşıp geçen bu kral köpek bi gün zehirlenmiş!

Olay aslında şöyle oldu; O sıralarda işlettiğim otelin bahçesindeydim, müşterilere sabah kahvaltısının verilmesine nezaret ediyordum. Çok yoğun olarak meşguldüm (o sıralarda dört kişilik çalışmaktaydım), bi ara karşıdan Zeus’u görür gibi oldum, zorla yürüyor gibiydi, dikkatimi ona veremedim, sonraki bi an onu otelin dış kapısının önünde görür gibi oldum, ayaklarının üzerinde duramaz gibiydi, adeta kendini sürüklüyordu. İçeri girip gözden kayboldu, bu normal değildi çünkü o içeri girmezdi hiç!

Elimdeki acil şeyleri bitirip ne olursa olsun deyip, misafirleri kaderlerine terkettim ve otele doğru koştum. Dış kapıdan içeri girdiğimde sahanlık gibi kısımda yer yer çiş görünüyordu, izleri takip ettim ve onun kullanılmayan bodrum katına inmiş olduğunu anladım. Hemen gece görevlisini uyandırdım, birlikte onu bulduk, Zeus ölmek için bi yer seçmişti! Çılgına dönmüştüm, hemen onu arabaya taşıdık, şehre götürdük (yirmi dakika ya da yarım saat sürdü bu işlem), Veterinerin muayene masasına yatırdığımızda sular seller gibi ağlıyordum, veterinere bağırdım; bu yaptıklarınızın ona bi faydası olacak mı? Öldü değil mi o? Hayatınızda hiç zehirlenen bi köpekkurtardınız mı?

Adam tuhaf tuhaf baktı bana, ben onu göremiyordum çünkü büyük bir yeise kapılmıştım, ağlamaktan boğuluyordum (çok soğukkanlı biriyimdir, bu gerçekten tuhaftı benim açımdan!)… Sonuç olarak veteriner gerçekten de onu kurtardı! Sınırda yetiştirmişiz.

Zeus’un hiç kimseye zorluk çıkarmayan, o kibar ve centilmen yapısı ölüm anında bile ortaya çıkmıştı, şikayet etmeden, son gücünü başkalarına yük olmadan öleceği bir yere erişmekte kullanmıştı.

O sefer böyle yeniden doğdu işte.

Tabi aslında DJ’nin anlattığı kırılma noktası ile ilgisi yok fakat nedense bu anıyı diriltiverdi bende. Burda sözü edilen kırılma noktasını ben birkaç kez yaşadım, küllerinden yeniden doğmak diye bir deyiş var, gerçekten de olayı gayet iyi anlatıyor!

Sizlerin de kırılma noktası oldu mu? Şimdi baktığınızda nasıl görünüyor?