Deli Akrabalarımız

İçsel söyleşimizi durdurduğumuzda dünyayı da durdurmuş olacağız. Don Juan içimizdeki bir yanın ondan korktuğumuz için her daim kilitli olarak tutulmakta olduğunu ve ussallığımızın o yanımızı deli bir akrabamız gibi bir mahzende kilitli tuttuğunu söylemişti.
Bu durumda, deli akrabanın üzerimize çullanmasını önlemek için tek çare sonu gelmez içsel söyleşileri kendimize kalkan etmekte olduğumuz gerçeği son kerte anlaşılabilir bi şey.
O halde, sonsuz iç gevezelik bizi koruyan bi şeyse neden onu bırakmamız ve ikinci dikkate girmemiz öneriliyor?!
Cevabı sorunun içinde değil mi?
Kişinin ikinci dikkat hakimiyeti olabilmesi için yeterli erki var ise, birikmiş ise, dünyayı durdurabilir, yoksa iç söyleşiye ve Gurdjieff’in deyimi ile uyumaya devam etmesi onun hayrına olacaktır.

sibelin işleviSibel Atasoy Budeli akrabalarım mahzenin dışında çok vakit geçirdi nedense

 

 

 

 

 

Turan Erdal Normalde biz “gevezelere” cok bilmis deriz. Yukardaki tanima göre onlarin az enerjileri oldugu yaziyor. Tam tersi de olamaz galiba: cok susanlarin cok enerjisi olmasi.

Sibel Atasoy İçkonuşma ve dış konuşma fark etmez

Turan Erdal Enerjimizi nasil toplariz?

Sibel Atasoy Turan bu soruyu on yıldıracaba kaç kez sordun bilemiyorum. Hala beni test ediyorsun

Turan Erdal Yok yok, öyle bi derdim yok. Hatirlamakta belki güclük cekiyorum.

Sibel Atasoy Yani beni test ediyorsun derken, kendimi test eden yansımam olarak bana destek çıkıyorsun demek istemiştim. Ayrıca buradaki ana fikir deli akrabalar :)))))

Turan Erdal Enerjimizi “deli akrabalari” kafeste tutmak icin harciyoruz

Sibel Atasoy eveeeet süpersinnn. Bunu şu ana kadar nasıl göremedim

Turan Erdal Bunu sen bana dedirttin

Sibel Atasoy walla bilinçli değildim. Zaten bu alemlerin een bilinçsizi benim

Turan Erdal ya, ya…ben de inandim

Sibel Atasoy Hayret bi şey, niye inanmıyorsun ki?! Bilinçsiz birini bunca yıl takip ediyor olmak saygınlığını mı bozuyor?

Turan Erdal öyle olsun, sana mi itiraz edecegim?

Sibel Atasoy Hahahahahaha

 

İçsel Sessizlik Eşiği

“İçsel sessizlik, büyücülükteki her şeyin doğduğu yerdir. Başka bir deeyişle, yaptıklarımızın hepsi buraya götürür bizi ve bu da devasa bi şey bizi SARSMADIKÇA göstermez kendini. Eski zaman Meksika şamanları bunun için sayısız tuhaf yöntemler icat etmişlerdi; çağlayanlara atlamak, bir ağacın en ü dalında baş aşağı asılı vaziyette geceler geçirmek -American Gods kitabında kahramanı bu yöntemle sessizleştirmişlerdi!- gibi, içsel sessizliği yakalamaka hepten ilgisiz görünen hareketlerdi bunlar.”

DJ’nin açıklamasına göre içsel sessizlik çoğalıp biriken bi şeydi! Eski şamanlar, her bireyin zaman açısından farklı bir içsel sessizlik eşiği olduğunu keşfetmişlerdi; bu da içsel sessizliğin işlevsel  olabilmesi için her birimizin kendi özel eşiğimize ulaşabileceğimiz uzunlukta bir süre boyunca onu sürdürmemiz gerektiği anlamına geliyordu. Bazıları amaçlarına bir dakikalık sessizlik bazıları bir saatlik sessizlikle ulaşabiliyorlardı. Arzulanan sonuç, eski büyücülerin dünyayı durdurmak diye adlandırdıkları bi şeydir; çevremizde ne varsa tümünün daima oldukları şey olmaktan çıktığı andır bu. Büyücülerin insanın gerçek doğasına döndükleri an işte budur, eski büyücüler buna mutlak özgürlük adını verdiler. Bu, köle insanoğlunun, sınırlı imgelememize meydan okuyan algılama hünerleri göstermeye yetenekli, özgür varlığa dönüştüğü andır.

Don Juan içsel sessizliği, yargıda gerçek bir duraklamaya götüren yol olduğuna beni temin etti; evrenden denetimsiz olarak yayılan duyusal verilerin duyular (duyular mı duygular mı emin değilim çeviriden) tarafından yorumlanmasının (!) sona erdiği andı bu; bilişselliğin kullanımve yinelenme yoluyla dünyanın doğasına karar veren güç (!) olmaktan çıktığı andı.

“Büyücüler, içsel sessizliğin işlevlerinin başlaması için bi kırılma noktasına gereksinim duyarlar. Kırılma Noktası, duvarcının tuğlalar arasına yerleştirdiği harç gibidir. Başlangıçta birbirine bağlı olmayan tuğlalar ancak harç katılaştığında bir yapı oluşturur.

Filmlerden Dizilerden

Dun gocebe filmini izledim nerdeyse salonda tek kisi olacaktim ama son anda herhalde ameliyat saatini bekleyen bi doktor geldi, bi ara tlfla konustu oradan anladim, uydurmuyorum bu kez hahahahahaha… Neyse filmin bi kitaptan adapte edildigini soyluyorlar belki yazildigi zamana gore iyiymistir ama su an icin yari bunaltici bi psikoloji seansina benzettim, zaten filmin yarisindan cogu da yeraltinda gectiginden karanlikti. Yani demem oki bu konu artik pek bilimkurguluk degil gercekten de psikoloji bilminin alanina giriyor, ote yandan Castanedadan alintiladigim bi onceki konudaki iki zihinden “yabanci Donanim” icin de bi ornek sayilabilir.

Ozetle film bende ne zihinsel ne duygusal bi titreme yaratmadi.

http://m.sinemalar.com/mobileweb/movieInfo/56777

*

 

www.dizi-mag.com

 

*

“Yaşadım ve değiştim. “ diyor A. Huxley :”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

Cunku aslinda verdigin tum tavsiyeler, yaptigin ahkam kesmeler, kahramanca ortaya atilmalar kendinden kendine duyurmaya calistigin cigliklardir, unutmak istemedigin icin bu kadar tekrar edersin onlari. Aslinda degisen de yalnizca algi, Don Juan bunu hep hatirlatir bize.

Ve ben de bunu kısa bir cümleyle ifade etmiştim: Çürütemediğin doğrular seni çürütür.

*

*

Günaydınnn frekanslaarrr, dün sevgili reyhan arkadaşımın yardımı ile yağlıboya resim malzemeleri satın almıştım. Salonda baş köşeye yerleştiler tabi henüz başlamadım,öyle biraz korku biraz coşku biraz merak ve şüpheyle başımı her çevirişimde bakışıyoruz. Bütün gece rüyama hakim oldular bu arada, bu kadar özel konulu resimler yapılabileceğini bilmezdim, öyle çok örnek gösterdi ki bilinçaltım şaştım kaldım ben bu bileşim zenginliğine, ifade edişin ne katmanlı ve zengin yoluymuş meğer resim. Tabi ben iki senedir resimle haşır neşirim ancak sadece oyun babında bi ilişki, gayet çocuksu bi temas bizimki. İşlerin bu derece derin olduğunu rüyamda görsem inanmammm değilllll inandımmmm:)

Dikkat Enerjisi=Sevgi

Sevgiyi bir kelime olarak almak, onu kavramsallaştırmak sanırım biz insanlar için oldukça talihsiz bir edim oldu. Oysa son derece basit refleksin sonucudur o, en yalın haliyle dikkatiniz “sevgi diye isimlendirilen” işlevdir.
Örneğin bir objeye yönelttiğiniz dikkatiniz, kızgınlık veya nefret duygusu ile desteklenmiş olsa bile bu sevgidir. Tuhaf geliyor kulağa değil mi?

Öncelikle sevginin bir duygu olmadığı konusunda anlaşmamız gerekiyor. Çünkü “duygular” bir düşüncenin ürünüdürler, oysa sevgi bir düşünce edimi değildir. Varlığımızın yansımasıdır bir anlamda, eğer onu dışarı yansıtırsanız, dikkatiniz bişeye yönelmiş demektir, ya da aynı şekilde içinize de yöneltebilirsiniz onu.

Bu konuya BKÖ’de oldukça büyük yer verilmişti:

Yeniden çok önemli bir konuya geri dönmek istiyorum; ilgi enerjisi…

Buna belki yoğunlaşmış dikkat de diyebiliriz. İnsan için hayati öneme haiz olan dikkat , enerji alışverişinin bildiğim en belirgin şeklidir.

İnsan dikkat gösterdiği her şeye görünmeyen ama çok güçlü halatlarla bağlanır. Bu bazen onu düştüğü denizden kurtarır, bazen de köleliğinin garantisi olur. Her iki şekilde kullanımı da mümkündür  ve insan hayatında her iki yolu da defalarca yaşar.

İnsanın algısının bulunduğu yer onun yerleşik olduğu konumdur demiştik. Ve her bir konumdayken belli bir enerji seviyesinde olur. İnsanın herhangi bir andaki enerji kesiti alınsa belli miktarda enerji stoku olduğu görülebilir. Bu tıpkı banka hesabınızdaki para gibidir. Para olmazsa görünen dünyada yaşanmaz. Enerji olmadığında ise hiçbir yerde yaşanmaz.

İnsan enerjisinin büyük bölümü, istemli ya da istemsiz bedensel işlevlerin tamamı için harcanır.

Eğer kalan enerji olmuşsa bu miktar nasıl harcanmakta?

Bakış yoluyla. Dikkatimizi yönlendirdiğiniz şeye bakışımızla enerji köprüsünü kurarız.

Bu iki yolla olur. Bazı insanlar bu yolların birini daha yoğunluklu olarak kullanabilir.

Yollardan biri dışarıya bakıştır ki bu gözlerle yapılır.

Diğer yol da tahmin edeceğiniz gibi içeriye bakıştır bu da görmenin değişik bir türüdür.

İki yolun birbirinden fazlaca farkı, önceliği yoktur.

Fakat önemli olan iç ya da dış bakış değil neye bakıldığıdır.

Bakılan şey, insanı nasıl güçsüzleştirir önce bunu anlamaya çalışalım:

Canlı varlıklar olarak nitelediğimiz bitki, hayvan ve insanlar (Yukarıda anlattığımız gibi) içlerinde Yang parçasını taşıdıklarından kendi enerji üretimleri vardır. Aslında cansız diye nitelendirdiğimiz taş, toprak, su, hava, ateş ve diğer elementler de içlerinde BİR malzemesi taşıdıklarından aynı enerjiye potansiyel olarak sahipler.

Ancak OYUNun Yin parçası bir hayal, yalnızca sistem kısmı olduğundan kendi enerjilerini üretemezler. Onların var olmak için enerji sömürmeye ihtiyaçları var.

İşte bu sebeple bakışınızı oyunun Yin parçasına çevirdiğinizde sürekli bir enerji kaybına uğrarsınız. Bunu şöyle örnekleyebiliriz; geçmiş hikayeler, geleceğe ait planlar, duygular, bilgiler (kitaplar, TV), hayatın günlük rutinleri üzerine yararsız sohbetler gibi, sizden enerji alamadığında yok olup gidecek şeyler.

Dış bakışla, dünyadaki her şeye; insana, dağ-tepeye, çiçek-böceğe dikkat (ilgi) ile bağlandığınızda sizin enerjiniz ona doğru akarken onlarda bulan enerji de size akar. Yani bu bir enerji değiş tokuş işlemi olur. Fakat burada bile eğer farkındalıklı yapılıyorsa usta işi bir durum mevcut. Eğer baktığınız şeye gözünüzü dikiyorsanız, kendinizi o şeye odakladıysanız, yoğunluklu olarak sizden enerji akmaya başlar. Aslında baktığınız o şey sizi (algınızı) ele geçirmiş olur. Bu durum fevkalade enerji harcatır hatta bunu sürekli aynı şeye yaparsanız ölebilirsiniz bile!

Oysa bakarken dağınık bakıyor, odaklanmıyor, buna rağmen genişleyen algınızla birden çok şeyi görüyorsanız, bu durumda siz yoğunluklu olarak enerji almaya başlarsınız; çünkü birden çok şeyin enerjisi size akmaya başlar. Siz o anda bir havuz gibi olursunuz.

İç bakışla ise düşüncelere bakarsınız. Bunlar Yang parçasından yoksun şeylerdir, bu sebeple enerji değiş tokuşu yerine sürekli para harcatırlar. Sizin enerjinizle beslenip varolacaklar, aynı asalaklar gibi yaşamaya sizin üzerinizden muktedir olacaklardır.

Oysa içe bakışta da (düşünce-duygu kirliliği olmaksızın bir iç sessizlik sağlanabilmişse) dağınık bakma yöntemi uygulanabilir ve enerji almanın en üstün şekli de bu olabilir. Çünkü içteki alan uçsuz bucaksız, dağınık ipeksi atalarımıza kadar uzanabilen sonsuzluğun aslıdır (dıştakiler, bu sonsuzluğun yansımaları demiştik).

Eskiden buna derin tefekkür denirmiş, şimdilerde meditasyon deniyor. Dinlerin de dualar, namaz, zikir vasıtasıyla taraftarlarını çekmeye çalıştığı bu dipsiz alandır. Ancak bunların neredeyse tamamı boşa gitmektedir; çünkü insanın en güç yapabildiği şey iç sessizliği sağlamaktır. İnsan gerçekte almayı bilmez.

Almak, için vermeye çalışmayı durdurabilmek gerekir.

Eğer sürekli olarak, duygularınızı, onu bunu, nasıl olmak istediğinizi ya da başkasının nasıl olmaması gerektiğini düşünüp durur, hesap içinde hesap yaparsanız, içinizdeki karmaşayı çoğaltır ve size akmak için çırpınan BİRin yayılımlarını alma olanağını yitirirsiniz. Ve doğrusu yazık olur!

İnsan bir telsiz aleti gibi olmasına rağmen, sürekli yayın yapan, üstelik bununla gurur duyan bir radyo/televizyon gibi davranıyor. Oysa telsiz iki yönlü bir alettir ve eşzamanlı çalışmaz. Karşıyı dinlemek için siz susmalı ve “tamam” deyip beklemelisiniz.

Maalesef özellikle günümüz insanı iç ya da dış konuşma yapmadığında yok olacağından/yok sayılacağından delice korkuyor. Çoğunlukla bu korkudan bazen de kibirden konuşup duruyor. Şu anda benim yapmakta olduğum da budur.

Yüzüncü Maymun Modeli

Senelerdir her yerde bahsettiğim bu kavram nedir?

Kendi yazdığımı bulamadığım için başka bir siteden alıntılıyorum, gayet güzel özetlemişler: 

‘The Hundredth Monkey’, yani ‘Yüzüncü Maymun’ isimli kitapta Macaca Fuscata denilen bir maymun türü üzerinde yapılmış 30 yıllık bilimsel bir araştırma projesi anlatılır. Zihninizden geçen sorulara ışık tutabileceğini düşünerek bu araştırmanın öyküsünü sizlerle paylaşmak istiyorum:

Japonya’daki Koshima adasında vahşi bir maymun kolonisi yaşıyordu ve bilim adamları onları kumların üzerine bıraktıkları tatlı patateslerle besliyorlardı. Maymunlar tatlı patatesleri seviyor, ancak kumlu ve kirli olarak yedikleri için durumlarından çok da hoşnut olmadıklarını belli ediyorlardı. Bir gün, İmo adlı sekiz aylık dişi bir maymun tesadüf eseri patatesini suya düşürdü ve kumlarından arınan patatesin daha lezzetli olduğunu keşfederek o günden itibaren patateslerini yıkayarak yemeye başladı. Bunu gören annesi ve oyun arkadaşları da İmo’nun yöntemini öğrendiler ve onlar da diğer maymunlara öğrettiler. Kısa bir süre içinde birbirlerini taklit eden bir sürü maymun patateslerini yıkayarak yer hale geldi ve bilim adamları yaşananları 1952-1958 yılları arasında kayda geçtiler. 1958 yılının sonbaharında Koshima adasında patatesleri yıkayarak yiyen maymunların sayısı “Kritik Kütle” diye adlandırılan sayıya ulaştı, artık hemen hemen tüm maymunlar patatesleri yıkıyorlardı. Bu olay bir tek Koshima adasında yaşansaydı, maymunlar arasında bir tür iletişim olduğu düşünülebilir ve araştırma bu şekilde sürebilirdi. Ancak, aynı anda çevre adalardaki maymunlar da patateslerini yıkayarak yemeye başladılar, hatta Japonya’nın anakarasındaki Takasakiyama’da bile… Onca maymun bilinen hiçbir şekilde iletişim kurmuş olamazdı ve bilim adamları ilk kez böyle bir olayı gözlemliyorlardı. Sonunda, bu adalar boyunca uzanan bir tür morfogenetik yapı ya da alanın varlığı nedeniyle maymunların aralarında iletişim kurduklarını ileri sürdüler.

Maymunlar üzerinde yapılan bu araştırmadan sonra Avustralyalı ve İngiliz bilim adamları insanlar üzerinde de benzer araştırmalar yaptılar ve insanın “bilinmeyen” tarafına dair çok ilginç sonuçlar elde ettiler. Bugün, insanları birbirine bağlayan bir enerji ağı olduğu gerçeği konu ile ilgilenen kişiler tarafından kesin olarak kabul edilmektedir ve tek bir kişinin başlattığı bir değişimin, zaman içinde diğer kişilere de sirayet etmesiyle ulaşılan “Kritik Kütle” sayısının tüm insanlığı etkileyen bir kuantum sıçrayışı etkisi yaratabildiğine inanılmaktadır.

Bilimin yıllar süren araştırmalar sonucunda ulaştığı bu gerçek pek çok kişinin “ilkel” diye nitelendirdiği kabilelerce asırlardan beri bilinmektedir oysa ki. Avustralya’da yaşayan Aborijinler kendilerinin “rüya zamanı” dedikleri kadim bir hayat ağı ile birbirlerine bağlı olduklarına inanırlar ve bu kolektif rüya, ya da daha doğrusu bilinç hali içinde kalplerinde merkezlenerek, bir Batılının asla anlayamayacağı biçimde iletişim kurabilirler. Aynı şekilde Yeni Zelanda’da Maori’ler yine zihnin ötesine geçip, varlıklarının kutsal noktasına girerek yaptıkları meditasyonlarda Amerika’da yaşayan Hopi’lerle iletişim kurabilirler. Hawaii’de Kahuna yerlileri besinlerini nereden bulabileceklerini Dünya Ana ile konuşarak öğrenirler. Tüm bu “ilkel” insanlar bizlerin unuttuğumuz ve şimdilerde debelenerek bulmaya çalıştığımız “Bir’lik” anlayışını kaybetmemiş insanlardır. Onlar; huzuru, barışı ve mutluluğu ilkin kendi içlerinde bulmaları gerektiğini, tüm bunları dışarıdan bekledikleri takdirde hayal kırıklıkları yaşayacaklarını bilirler ve bu değerli bilgi sayesinde “Bir” olmayı başarırlar.

Yaşadığımız dünya haksızlıklarla, adaletsizliklerle, sömürülerle dolu… Güçlü olanlar, zayıf olanları eziyor… Tüm bunların yol açtığı kargaşalar, savaşlar ve kaos arasında kendimizi bazen bir kavanozun içinde hapsolmuş gibi hissediyor, adeta boğuluyoruz. Ancak, kavanozun dışına kavanozun içindeki aletlerle ve yöntemlerle (?X) geçilemeyeceğini bir türlü anlayamıyoruz.  

Dünyayı kurtarmak için önce kendimizi kurtarmamız gerektiğini anladığımız gün maymun İmo’nun başlattığı değişim gibi bir değişim başlayacaktır ve “Kritik Kütle”ye ulaşıldığında dünya da değişmiş olacaktır… Kim bilir, belki de bu değişim başlamıştır bile… 🙂

 13/1/2007 ·http://www.odaksevgi.biz/index.php?option=com_content&ta sk=view&id=1123&Itemid=33
(X) Aslında bu yöntem bize Don Juan tarafından uzun uzun anlatıldı; Bu sihirli çözüme bağlanış deniyor. İnsan kozasının içindeki yayılım bantları ile dışardaki yayılım bantlarının durup dinlenmeden bağlanması gerekiyor. (Bakınız : https://blog.sonsuz.us/?p=900 )
Peki bunu nasıl yapabiliriz?
1. İçsel sessizlik sağlanmalı. (İç konuşmanın durdurulması) Bu sebeple her türlü eski ya da yeni inisiye sistemlerince farklı isimler altında sunulan “meditasyon” ritüelleri öneriliyor.
2. Dinlemek. Dışınızdan size ulaşan her uyarıcıyı (ses, koku, renk vs) derin bir anlama, kabul ve sevinç hissiyle dinlemek. Tabi iç sessizlik sağlanmadan yapılamayacak bir uygulama bu.
3. Rutin kırmak. Alışkanlıklarınızı size zor gelse de zaman zaman kırıp, kendinizi şaşırtacak küçük ya da büyük işlere kalkışmak! Burada olan şey, ikinci maddenin işlemesi için yeni alanlar yaratabilmek, avcınızı şok edebilmektir. Avcınız ise malumunuz olduğu üzere ölümünüzdür, hep yanınızda gölge gibi gezen ölümünüz. Bakınız: https://blog.sonsuz.us/?p=854