Perde Durduğunda Zihin Nereye Gider?

Sinemada bir plan gereğinden uzun sürdüğünde tuhaf bir şey olur: Önce görüntüye bakarız, sonra zamanı fark ederiz, en sonunda da kendimizle karşılaşırız. Karakter kapının önünde beklemektedir. Rüzgâr perdeyi hafifçe oynatır. Bir musluktan su damlar. Kamera kesmez. İçimizden biri hemen itiraz eder: “Tamam, anladık, şimdi ne olacak?” Fakat yönetmenin asıl sorusu belki de budur: Sürekli bir şey olmak zorunda mı? Uzun ve durağan plan, anlatıyı yavaşlatmaktan fazlasını yapar; gündelik hayatın hızla örttüğü varoluşsal sessizliği görünür kılar.

Psikolojik zaman, saatin gösterdiği zamandan farklıdır. Eğlenirken iki saat birkaç dakika gibi geçebilir; bir hastane koridorundaki beş dakika ise küçük bir sonsuzluğa dönüşebilir. Sinema bu esnekliği kurgu aracılığıyla yönetir. Hızlı kesmeler dikkati sürekli yeniler, zihne hareket yanılsaması verir ve zamanın ağırlığını hafifletir. Uzun plan ise bu uyuşturucuyu elimizden alır. Yeni görüntü gelmeyince dikkat dışarıda tutunacak dal bulamaz; yavaşça içeriye, anılara, kaygılara ve bedensel duyumlara döner.

Can sıkıntısı mı, bilinç kapısı mı?

Uzun planlarla karşılaşan izleyicinin ilk tepkisi çoğu zaman sıkıntıdır. Ancak sıkıntı yalnızca estetik bir başarısızlık sayılmamalıdır. Heidegger’den çağdaş psikolojiye kadar pek çok düşünce çizgisinde sıkıntı, dünyanın alışılmış anlam ağlarının gevşediği özel bir eşik olarak görülür. Normalde nesneleri amaçlarıyla tanırız: Kapı açılmak, yol bir yere ulaşmak, sahne hikâyeyi ilerletmek içindir. Durağan planda ise kapı yalnızca kapı, yol yalnızca yol olarak kalır. İşlev geri çekilince varlık çıplaklaşır. İzleyici de “Bu sahne ne anlatıyor?” sorusundan “Ben neden burada huzursuz oluyorum?” sorusuna geçer.

Andrey Tarkovski’nin zamanı “yontma” fikri tam da bu deneyime dokunur. Yönetmen, zamanı olayların arasından atılacak bir fazlalık değil, görüntünün temel maddesi olarak ele alır. Béla Tarr’ın bitmek bilmeyen yürüyüşleri, Chantal Akerman’ın ev içi tekrarları ya da Tsai Ming-liang’ın sessiz bekleyişleri, seyirciyi pasif bırakmaz. Tam tersine, hızlı sinemanın hazır duygusal komutlarını geri çeker. Ne zaman heyecanlanacağımızı belirleyen müzik, kesme ve yakın plan azalınca duygunun sorumluluğu bize kalır.

Kamera sabitken hareket eden şey

Durağan bir görüntü aslında durağan değildir. Işık değişir, beden yorulur, bir yüzün ifadesi çözülür, arka plandaki sesler öne çıkar. Daha önemlisi, izleyicinin dikkati hareket eder. İlk saniyelerde bütünü görürüz; sonra ayrıntıları tararız; ardından görüntüye anlam yüklemeye başlarız. Bir sandalyenin boşluğu kaybı, koridorun uzunluğu yalnızlığı, duvardaki çatlak faniliği çağrıştırabilir. Film bunları açıkça söylememiştir. Anlam, ekran ile bilinç arasındaki gerilimde oluşmuştur.

Bu nedenle uzun plan, izleyiciyi özgürleştirirken aynı anda rahatsız eder. Hızlı kurgu “Buraya bak” der; uzun plan ise “Bakmayı sürdür, fakat ne bulacağını ben söylemeyeceğim” diye fısıldar. Bu belirsizlik modern dikkat ekonomisine karşı küçük bir isyandır. Telefon bildirimleri, kısa videolar ve sonsuz kaydırma, zamanı mikroskobik ödül parçalarına bölerken yavaş sinema sürekliliği yeniden hissettirir. Bir dakikanın gerçekten ne kadar uzun olabileceğini hatırlarız.

Sonunda mesele filmin yavaşlığı değil, bizim hız bağımlılığımızdır. Uzun ve durağan plan, zamanı bükmezmiş gibi görünür; oysa büktüğü şey, zamanla kurduğumuz savunmacı ilişkidir. Perde üzerinde hiçbir şey olmuyorken içimizde düşünceler, korkular ve anılar dolaşmaya başlar. Kamera yerinden kıpırdamaz, fakat seyirci kendi varoluşunun koridorlarında yürür. Belki de sinemanın en radikal hareketi budur: Bizi bir yere götürmeden, bulunduğumuz yerin derinliğini göstermek.

Arsen Lüpen ve OZ

Dorothy ilk defa öldüğünde on iki yaşındaydı.
En azından bana söylediği buydu.
Delirdiğini düşünmüştüm ama şimdi
ona inandığım için esas deli ben miyim diye merak ediyorum.
Öyleysem bunların hiçbirinin önemi yok demektir.
Ama değilsem…
Eh, o zaman dünya benim düşündüğüm gibi bir şey değil demektir.
Üstelik tek bir dünya yok. OZ’dan
*
E ben de önceki sene aynı şeyi söyledim bakınız #laniakeakitap, ne oluyor bize Adam?!
Seninle tekrar buluşmak güzel olacak.
Tabi aynı anda Arsen Lüpen ve Holistik Evren’le de haşır neşiriz, bence üzerine OZ iyi gidecek.
Bu arada OZ dedikçe ozmos geliyor aklıma ne alakadır bilemiyorum, bildiğiniz gibi Osmoz, çözücü maddelerin az yoğun ortamdan çok yoğun ortama, seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçişidir. Bi de basıncı var ki o daha da ilgimi çekiyor bu aralar! Allah hayırlara çıkarsın.️
*
99 Yılında okuduğum Alan Watts’ın Yaşama Oyna” kitabı nedendir bilinmez tekrar avcumun içine düştü. Onunla harika birkaç gün geçirdim bu hafta. Tüm o sade ve müthiş algıyı yeniden hatırlamak, ne derece yaşamın içinde kullanıyor olduğumu ölçmek nefis bir deneyim oldu. Tekrar tekrar teşekkürlerimle. Hatırlama okumamdan -dayanamayıp- küçük notlar ve paylaşımlar da yaptım, merak ederseniz tıklayıp bakınız.(2 ayrı başlıkta)
*
Eskilerden olmakla birlikte, çok iyi filmler arasında adı geçen The Crying game’i seyrettim az önce. Hikaye, oyunculuk reji hepsi bir bütün olarak güzel ve tabi acıklı ve düşündüren filmlerden. İrlanda terör sorunsalını arka plan olarak görüyoruz ama yönetmenin tasası bu değil, yani iyi kötü fikir beyan etmiyor, o içinde yer alan insanların kişisel duygu ve çelişkilerine yöneltiyor kamerasını.

Gecikmiş bir seyir; Farscape

Farscape,
İkibinli yılların başında gösterime girmiş ve beş sezon devam etmiş bir bilimkurgunun üç bölümünü izledim dün, samimi ve eğlenceli bir uzay macerası izlenimi verdi. Eminim henüz süren başlangıç acemiliği de düzeliyordur ki bu kadar devam edebilmiş.
3. bölümde uzayın bilinmeyen bir yerinde bizimkine benzer bir dünyaya iniş yapmak zorunda kalıyorlar ve orada ne buluyorlar? tam da Jodi Foster’a benzer bir uzaylı meraklısı abla! onunla yapılan konuşmalar bizim gezegendeki hislerimize tercüme olmuş sanki,hep gülümseyerek seyrettim. ve bu arada Kryon’un şu cümlelerini hatırladım:
“There is life in the Universe, dear ones, that is far more advanced than you are. This is because they have been here far, far longer than you. They are far more evolved. I’m not saying they have bigger brains. I’m talking about the fact that they have compassion and wisdom and intelligence far beyond yours. They settled their own peace problems millennia before you did. They look at you, but they have a hands-off policy because you have free choice. They’ve always looked at you. They come and they go and never “announce themselves”. You’ve been seeing many of them for centuries, but they keep their distance because you are not ready yet.”
*
FROST/NİXON
Normalde biyografi izlemeyi tercih etmeyen biriydim ama normal olan ne kaldı ki!
Epeydir biyografi izliyorum ve fakat bu tr bence evrim geçirmiş, eski sıkıcı hallerinden eser kalmamış. Dün gece Frost/nixon filmini izledim ve çok etkilendim. Acaba etkilenen bi tek ben miyim diye şöyle gugılladım baktım ki aynı fikirde olanlar çok, bunlardan biri de ekşisözlükten… İSTERSENİZ TIKLAYIP OKURSUNUZ.
filmde etap etap ilerleyen bir tansiyon ARTIŞI var. Önce fikir geliyor sonra bunun finansmanı gerekiyor ve tabi ehil bir gerçekleştirici takım lazım. Derken taraflar ringte yerlerini alıyor. Maçın/röportajın başında, kurgucu takımın beklentilerine paralel bir beklentim oluşmuştu ve bir hayal kırıklığı oluştu. Nixon tam bir kurttu ve Frost’u bir lokmada yutacağı sanki de belli olmuştu! Fakat filmin bitmesine 38 dk kala bir çöküş ve ardından yeni bir doğum yaşandı.
Güzel filmdi fakat bundan ötesi var; bu film ve Nixon-watergate olayı şimdi bize memleketimizin içinde bulunduğu çalkantılara birçok açıdan referans veriyordu sanki. ilginçti.
*

Devamını oku “Gecikmiş bir seyir; Farscape” →

Bilim-Kurgu ve Fantastik kurgular konusuna devam

Bilim kurgu çok çeşitli alt türleri ve temaları içerdiğinden tanımını yapmak zordur. Yazar ve editör Damon Knight “bilim kurgu söylediğimiz zaman gösterdiğimiz şeydir.” demiştir. Yazar Mark C. Glassy tarafından yapılan bir tanımlama bilim kurgu tanımını pornografiye benzetir:”onun ne olduğunu bilmezsiniz ama onu görünce tanırsınız.”. Vladimir Nabokov eğer tanımlamalarımızı çok dikkatli yaparsak William Shakespeare’in The Tempest adlı oyununun bilim kurgu olarak kabul edilmesi gerektiğini söylemiştir.

Bilim kurgu yazarı Robert A. Heinlein’e göre bilim kurgunun kısa ve kullanışlı bir tanımı: ” gelecekteki olası olaylar hakkında, tamamen, gerçek dünya, geçmiş ve gelecek ile ilgili yeterli bilgiye, doğa ve bilimsel yöntemin tam olarak anlaşılmasına dayalı gerçekçi kurgular” dır. Rod Serling’in tanımı şöyledir: “Fantastik imkânsız’ın olası yapılmasıdır. Bilim kurgu ise olanaksız’ın mümkün kılınmasıdır.” Lester Del Rey ise şöyle yazar: ” Sadık bir hayranı bile bilim kurgunun ne olduğunu açıklamakta zorlanır,tam ve tatminkar bir açıklamasının olmaması ise bilim kurgunun kolayca tanımlanabilecek sınırlarının olmamasındandır.

Bilim kurgu bir yandan gelişmeyi ve gelecekteki teknolojileri eleştirirken, bir yandan da yeni fikirler ve yeni teknolojiler oluşturur. Bu konu bilimsel çevrelerden ziyade edebi ve sosyolojik olarak tartışılmıştır. Sinema ve medya kuramcısı Vivian Sobchack bilim kurgu filmi ile teknolojik hayal gücü arasındaki diyaloğu dikkatle gözden geçirir. Teknoloji sanatçıların kurgusal konuları betimlemesine etki etmez ancak kurgusal dünya hayal gücünü genişleterek bilime katkıda bulunur. Bilim kurgu’nun ilk yıllarında Arthur C. Clarke gibi yazarlarla daha yaygın olmakla birlikte, Michael Crichton gibi yeni yazarlar halihazırda olanaksız olan teknolojileri gerçeklenmeye çok yaklaştıracak yollar bulabilmektedir. Nanoteknoloji alanında bu, Ottawa Üniversitesi profesörü José Lopez’in “Bridging the Gaps: Science Fiction in Nanotechnology” adlı makalesinde belgelenmiştir. Lopez, kurgusal evrenlerin teorik önermeleriyle bilimsel nanoteknoloji operasyonlarını ilişkilendirmiştir.

Yazarlar ve film yapımcıları geniş bir fikirler yelpazesinde eserler verirler ancak pazarlamacılar ve sanat eleştirmenleri bu edebi ve görsel çalışmaları farklı kategorilere ya da türler ve alt-türlere ayırmak eğilimindedirler. Bazı çalışmalar birden fazla tanımlanmış türe tekabül ettiğinden, diğerleri tanımlanmış türlerin dışında ya da arasında kalabildiğinden, ayrıca pazarlamacıların tür tanımlamaları ile edebi eleştirmenlerinki arasında ciddi farklılıklar olmasından ötürü, bu işlem pek kolay olmamaktadır.

Fantastik edebiyat bilim kurgu ile yakından ilişkilidir. Pek çok yazar her iki türde de eserler vermiştir, hatta Anne McCaffrey ve Marion Zimmer Bradley gibi yazarların iki türün ortasına denk düşen eserleri de vardır. Yazarların kurduğu profesyonel organizasyonun adı “Science Fiction and Fantasy Writers of America” (SFWA), yani “Amerikan Bilim kurgu ve Fantastik Edebiyat Yazarları Birliği”‘dir. Bilim kurgu kongreleri fantastik edebiyat konularını düzenli olarak gündemlerine alırlar.

J. K. Rowling gibi fantastik edebiyat yazarları bilim kurgu alanındaki en büyük ödül Hugo Ödülüne layık görülmüştür. Bazı çalışmalar alt-türler arasında kesin sınırlar çizmenin ne kadar zor olduğunu göztermesine rağmen yazarlar ve okuyucular çoğunlukla fantastik edebiyat ve bilim kurgu yu birbirinden ayırırlar. Genel anlamda bilim kurgu birgün gerçekleşme olasılığı olan şeyleri anlatırken fantastik edebiyat özünde olanaksız olan şeylerden bahseder. Büyü ve mitoloji fantastik edebiyatın popüler konularıdır. Bazı öyküler aslında bilim kurgu türünde olmasına rağmen fantastik ögeler içerir. Bilimsel fantezi terimi zaman zaman bu tür çalışmaları anlatmak için kullanılır.

Robert J. Sawyer’a göre “Bilim kurgu ve gizemcilik arasında büyük bir uzlaşma vardır. İkisi de bulmaca çözmeyi teşvik eder ve akla yatkın hikâyeler gerektirirler.” Isaac Asimov, Walter Mosley ve diğer yazarlar bilim kurgu eserlerinde gizemci ögelere yer vemişler ya da tam tersine gizemci eserlerinde bilim kurgu ögelerine yer vermişlerdir.

Bir ülkede bilimsel bir yeniliğin ve ardı ardına inovasyonların yaşanması için öncelikle toplumda birilerinin bunları hayal etmesi gerekir ve ardından bilimsel metodoloji takip edilerek araştırmalar sürdürülür ve bir sonuca ulaşılır ya da ulaşılmaz. Burada asıl önemli konu hayal edebilmektir. Bir toplum hayal etme becerisini yitirmişse o toplumdan insanlık medeniyetine büyük katkılar yapmasını bekleyemezsiniz. Bilim kurgu, fantastik gibi edebiyat türleri tam bu noktada devreye girerek hayal gücümüzün sınırlarını genişletir. Bize koşup oynayabileceğimiz yeni yeşil alanlar yaratır. Eğer Jules Verne 1865 yılında “Ay’a Seyahat” i yazmamış olsaydı ABD yine Ay’a giderdi belki ancak sizi temin ederim bu daha uzun bir zaman alırdı. Jules Verne toplumun ileri gelenlerinden biri olarak bir düş kurdu, bunu insanlarla paylaştı ve onu okuyan her çocuğun zihninde bir hedef yarattı. ABD’li her çocuk o kitabı bitirdikten sonra kafasını kaldırıp gökyüzüne baktı ve orada bir ışık kütlesinden fazlasını gördü. Toplumsal bir amaç vardı orada. “Günün birinde Ay’a gidebilme düşüncesi” Amerikan toplumunun zihninde tohumlaştı ve yeşerdi ve eminim ki Apollo görevini yürüten bilim adamlarından pek çoğu küçükken o kitabı okumuştu.

Bilim kurguyu güzel yapan tek şey hayal gücümüzü geliştirmesi değildir. Bilim kurgu, felsefe gibi alanlardan güç alır. Dünyaca ünlü bilim kurgu yazarları eserlerinde hep felsefi tartışmalara ve psikanalizlere başvurarak hikayeyi sürdürürler. Bu açıdan psikoloji bilimiyle de dirsek teması vardır. Bu felsefi tartışmalar çok değerlidir. Bugünün dünyasına, geleceğin dünyasına yönelik bu tartışmalar toplumlar için ayna görevi görür. Kendimize, yanımızdaki insanlara bakışımızı yeniden değerlendiririz. Örneğin Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451’ını okurken sansürlerle ve yakılan kitaplarla dolu distopik geleceğe bakarken aslında kendi toplumunuza dair dersler çıkartabilirsiniz. Çünkü yazar olması hiç de zor olmayan muhtemel bir gelecek yansıması yaratmış olur. Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sını okurken ideal toplum yaratma kaygısının aslında insanlığı hangi noktalara sürüklediğini görerek dehşete kapılırsınız ve demokratik ama zayıf yanları da olan bir toplumda yaşamayı, ideal ve makine düzeninde işleyen bir toplumda yaşamaya tercih edersiniz. Bu gibi felsefi ve politik tartışmalar içeren kitaplar kuşkusuz beyin kıvrımlarımız için büyük yararlara sahiptir.

Türkiye’de bilim kurgu yeterince okunmuyor ve bu alanda yeterince yazınsal çalışma yayınlanmıyor. Neden diye düşündüğümüzde bu türler kendi kültürümüzden kopukmuş gibi gösterilmek isteniyor. Bilim kurgu aslında milletlerin kökenine ve geleneksel kültürlerine bağı en sınırlı olan türdür çünkü tartışması tüm insanlık medeniyetini merkeze alır ve hedefleri hep evrensel boyuttadır. İnsanlarla konuştuğumda “zaman yolculuğu yapan bir Ahmet veya Bahtiyar isimli biri” düşüncesi “zaman yolculuğu yapan bir Marty Mcfly” a göre daha soğuk geldiğini söylüyorlar. Bu bir nebze olsun anlaşılabilir. Ama benim de söylemek istediğim Ahmetler ya da Bahtiyarlar illa ki zaman yolculuğu yapmak ya da ellerine lazer silahları almak zorunda değiller. Daha felsefi daha farklı pencerelerde ele alıp kendi toplumuzda da merak uyandıracak yazınsal yapıtlar ortaya koyabiliriz.

Benim kitapların çoğu, Sırıtkan Kırmızı Ay ve Laniakea başta olmak üzere bu bariyeri aşmak için 1999 yılından beri mücadele veriyor. Hatta bu konuda Ölümsüz Öyküler Yayımevi girişimimizi hatırlayanlar olacaktır.

Birkaç yıl önce ülkenin önemli yönetmenlerinden Mustafa Altıoklar’ın bir röportajını dinlemiştim. Türk sineması üzerine yapılan röportajda spiker Altıoklar’a “Neden bizim sinemamızda kaliteli bilim kurgu – fantastik filmler çekilmiyor?” sorusunu yöneltmişti.  Altıoklar öncelikle bütçe sorunlarına dikkat çektikten sonra “Aman boşverin o türde film de çekmeyiverelim” gibi bir ifade kullanmıştı. Bu ” yapması zor- boşverelim” bakış açısına katılmam mümkün değil ve bu bakış açısıyla Türk Sineması GELİŞEMEZ. İlla ki büyük bütçeler yatırmak zorunda değiliz. Bütçeleri kısıtlı tutup içeriğe, senaryoya odaklanarak büyük projeler yapılabilir. Bilim kurgu filmi yapmayalım demekse, olsa olsa tembellik olur.

Derleyen Sibel Atasoy

Kaynaklar:

https://tr.wikipedia.org/wiki/Bilim_kurgu

http://www.sosyaldusunce.com/turkiyede-bilim-kurgu-ve-fantastik-edebiyata-bakis/

 

Filmlerden Dizilerden

Dun gocebe filmini izledim nerdeyse salonda tek kisi olacaktim ama son anda herhalde ameliyat saatini bekleyen bi doktor geldi, bi ara tlfla konustu oradan anladim, uydurmuyorum bu kez hahahahahaha… Neyse filmin bi kitaptan adapte edildigini soyluyorlar belki yazildigi zamana gore iyiymistir ama su an icin yari bunaltici bi psikoloji seansina benzettim, zaten filmin yarisindan cogu da yeraltinda gectiginden karanlikti. Yani demem oki bu konu artik pek bilimkurguluk degil gercekten de psikoloji bilminin alanina giriyor, ote yandan Castanedadan alintiladigim bi onceki konudaki iki zihinden “yabanci Donanim” icin de bi ornek sayilabilir.

Ozetle film bende ne zihinsel ne duygusal bi titreme yaratmadi.

http://m.sinemalar.com/mobileweb/movieInfo/56777

*

 

www.dizi-mag.com

 

*

“Yaşadım ve değiştim. “ diyor A. Huxley :”Genç bir idealistken dünyayı değiştirmek isterdim, artık anladım ki evrende kesin olarak değiştirebileceğiniz tek şey bizzat kendinizsinizdir.”

Cunku aslinda verdigin tum tavsiyeler, yaptigin ahkam kesmeler, kahramanca ortaya atilmalar kendinden kendine duyurmaya calistigin cigliklardir, unutmak istemedigin icin bu kadar tekrar edersin onlari. Aslinda degisen de yalnizca algi, Don Juan bunu hep hatirlatir bize.

Ve ben de bunu kısa bir cümleyle ifade etmiştim: Çürütemediğin doğrular seni çürütür.

*

*

Günaydınnn frekanslaarrr, dün sevgili reyhan arkadaşımın yardımı ile yağlıboya resim malzemeleri satın almıştım. Salonda baş köşeye yerleştiler tabi henüz başlamadım,öyle biraz korku biraz coşku biraz merak ve şüpheyle başımı her çevirişimde bakışıyoruz. Bütün gece rüyama hakim oldular bu arada, bu kadar özel konulu resimler yapılabileceğini bilmezdim, öyle çok örnek gösterdi ki bilinçaltım şaştım kaldım ben bu bileşim zenginliğine, ifade edişin ne katmanlı ve zengin yoluymuş meğer resim. Tabi ben iki senedir resimle haşır neşirim ancak sadece oyun babında bi ilişki, gayet çocuksu bi temas bizimki. İşlerin bu derece derin olduğunu rüyamda görsem inanmammm değilllll inandımmmm:)