Arsen Lüpen ve OZ

Dorothy ilk defa öldüğünde on iki yaşındaydı.
En azından bana söylediği buydu.
Delirdiğini düşünmüştüm ama şimdi
ona inandığım için esas deli ben miyim diye merak ediyorum.
Öyleysem bunların hiçbirinin önemi yok demektir.
Ama değilsem…
Eh, o zaman dünya benim düşündüğüm gibi bir şey değil demektir.
Üstelik tek bir dünya yok. OZ’dan
*
E ben de önceki sene aynı şeyi söyledim bakınız #laniakeakitap, ne oluyor bize Adam?!
Seninle tekrar buluşmak güzel olacak.
Tabi aynı anda Arsen Lüpen ve Holistik Evren’le de haşır neşiriz, bence üzerine OZ iyi gidecek.
Bu arada OZ dedikçe ozmos geliyor aklıma ne alakadır bilemiyorum, bildiğiniz gibi Osmoz, çözücü maddelerin az yoğun ortamdan çok yoğun ortama, seçici geçirgen bir zardan enerji harcanmadan geçişidir. Bi de basıncı var ki o daha da ilgimi çekiyor bu aralar! Allah hayırlara çıkarsın.️
*
99 Yılında okuduğum Alan Watts’ın Yaşama Oyna” kitabı nedendir bilinmez tekrar avcumun içine düştü. Onunla harika birkaç gün geçirdim bu hafta. Tüm o sade ve müthiş algıyı yeniden hatırlamak, ne derece yaşamın içinde kullanıyor olduğumu ölçmek nefis bir deneyim oldu. Tekrar tekrar teşekkürlerimle. Hatırlama okumamdan -dayanamayıp- küçük notlar ve paylaşımlar da yaptım, merak ederseniz tıklayıp bakınız.(2 ayrı başlıkta)
*
Eskilerden olmakla birlikte, çok iyi filmler arasında adı geçen The Crying game’i seyrettim az önce. Hikaye, oyunculuk reji hepsi bir bütün olarak güzel ve tabi acıklı ve düşündüren filmlerden. İrlanda terör sorunsalını arka plan olarak görüyoruz ama yönetmenin tasası bu değil, yani iyi kötü fikir beyan etmiyor, o içinde yer alan insanların kişisel duygu ve çelişkilerine yöneltiyor kamerasını.

Zihnin Kilidini Açmak -1

İlerleyen yıllarda yavaş yavaş başka bir şey daha ögrendim; evrenin büyük sırlarını anlamak için telepatik olmaya ya da insanüstü güçlere sahip olmaya gerek yoktu. Yalnızca açık, kararlı ve meraklı bir zihne sahip olmak yeterliydi.

Duygular hiçbir şekilde his değildir. Onlar vücuttan kaynaklanan, bizi tehlikeden uzak tutmak ve bize yararı olabilecek şeylere doğru yönlendirmek için evrimleşen hayatta kalma mekanizmalarıdır. (mapping the mind)

Görünümle öz aynı şey olsalardı bilime ihtiyaç kalmazdı (İngiliz deyimi)

Beynimizin kestirmeyi tercih etmesinden dolayı ortaya çıkan yanılsamaya paralaks denir, biz buna “gördüğüme inanırım” deriz, çocuklar “aaaa ay dede beni takip ediyor” der!
Galaksiler aşkına gerçeklik gerçek değil mi yoksa 🙂
Örneğin bizim 1 kasım seçimlerinde Araştırma şirketleri neden yanıldı?
Bunun aklıma gelen bi kaç yanıtı var (tabi üstünde düşünüp arttırabilirim muhtemelen):
1. Seçimlerde/sayım sisteminde hile yapılmış olabilir
2. Anket esnasında soru yönlendirilen kişilerin, sol beyni ile sağ beyni tercihleri farklı olanlar çoğalmıştır;dolayısı ile soruya baskın sol beyin cevabını vermiş, oy kullanırken eli sağ beynin talimatına uymuştur (yüksek olasılıktır bu bence)
Rita Carter, kafataslarımızın içinde -olduğunu sandığımız her günkü varlıktan- farklı bir kişiliği;hırs ve benliğe sahip dilsiz bir tutsak taşıyor olabiliriz diyor.
Hatta “bir ben var bende benden içeri” sözü bile çoğu durumda sağ/sol beynin farklı iradeli yapısını gösteriyor olabilir.
Örneğin Ramanchandran hoca (nörolog) bir ayrık beyin hastasına inançlı olup olmadığını sorduğunda, hastasından ateist olduğu yanıtını almış fakat hastanın sağ beyni inançlı olduğunu ifade etmiş!
Yani oy kabininde veya Seçsis’te iş değişebiliyormuş.
Bütün bu sebeplerle araştırma şirketi yöneticilerinin istifası gereksiz olur.
Her birimiz gerçekliği(nesnel) biraz farklı görürüz.
Örneğin Dr. Eagleman şuna işaret ediyor:”Kadınların en az %15 i, onlara fazladan (dördüncü) bir fotoreseptör veren bir mutasyonla doğar, bu da çoğunluğu oluşturan insanlara aynı gibi gözüken iki farklı rengi birbirinden ayırt edebilmelerini sağlar.”
17. Yüzyıl düşünürlerinden G. Leibniz şöyle söylemişti: Beyni bir değirmen kadar büyütüp içinde dolaşabilseydik yine de bilinci bulamazdık.
Bazı filozoflar ve davranışçı psikoloji, bilinci hepten reddetmişler, peki ama Bilinç diye bir şey var mı hakikaten?
M.Kaku, uzay-zaman bilinç kuramı adını verdiği ve nöroloji-biyoloji açıklamalarından faydalandığını söylediği şöyle bir tanımlama yapar: Bilinç, farklı değişkenler içinde, çoklu geribildirim döngülerini kullanarak bir amaca ulaşmayı sağlayan bir dünya modeli yaratma sürecidir.
Üstelik bu aynı anda hem geriye hem de ileriye doğru işleyen bir süreçtir.
Ben bu tanımdaki “dünya modeli” betimlemesini “rüya modeli” şeklinde revize etsem çok büyük bir fark yaratmış olur muyum?
Kuramsal fizikçi M kaku’ya göre, gelişmiş bir mizah anlayışına sahip olmak 3. düzey bilince ve zekaya işaret etmektedir.
Mizahın özü, gelecek için yaptığımız simülasyonların şaşırtıcı yollarla aniden bozulmasında yatmaktadır. Zamanlama ise mizahın kilit ögesidir; eğer esprinin sonu çok hızlı sunulursa beyin geleceği simüle etmeye vakit bulamaz böylece espriyi anlamama olasılığı artar. Eğer son cümle çok geç sunulursa bu kez beyin pek çok farklı gelecek simüle etmek için zaman bulur ve bu sebeple esprinin şaşkınlık yaratma etkisi azalır.
Dedikodu ve oyun da 2.düzey bir bilinç faaliyeti olmakla birlikte 3. düzeyi inşa etmek, köprü ve aktarım yapmakta kullanılır.
Kaku tarafından önerilen dört bilinç düzeyinin kısaca açıklaması şöyledir:
0 düzeyi: Bitkiler ile ilişkilendirilen, beyin yapısı olmayan, sıcaklık ve gün ışığı ile ilişkilendilen ilk düzey.
1. Düzey : Sürüngenlerle ilişkilendirilen, uzay ve beyin sapı aracılığıyla Bilinç akışı sürecidir. İnsanlar için prefrontal korteks ile Talamus arasındaki etkileşimdir. Örneğin çiçeklerin kokuları, rüzgarın dokunuşu gibi
2. Düzey   : Memeli türlere atfedilen, sosyal ilişkiler ve Limbik sistemle alakalı düzey. Özetle biz insanlar için toplumdaki yerimizi bulmak olarak tarif edilebilir. Son yıllarda epey popüler olan Ayna norönların faaliyetleri bu gurupta ele alınıyor.
3. Düzey   : İnsan türüne has, zaman ve prefrontal korteks ile ilişkilendirilen bilinç düzeyi. Bu düzeyi en iyi ifade eden cümle: Geleceği simüle etme faaliyeti diyebiliriz.
Ayrık beyin hastalarıyla uğraşan Dr. Gazzaniga, “Kaosta düzen bulmaya çalışan, her şeyi bir öyküye uyarlamaya ve bir çerçeveye uygun hale getirmeye çalışan sol beyindir. Görülüyor ki , sol beyin hiçbir kanıt bulunmasa da Dünya’nın yapısına ilişkin hipotezler uydurmaya eğilim göstermektedir” sonucuna varmaktadır. İşte bütünlüklü bir benlik algımızın ortaya çıktığı nokta budur. Her ne kadar bilinç birbiriyle yarış halinde ve sıklıkla çatışma içinde olan bir eğilimler yumağı olsa da, sol beyin pürüzsüz ve tek bir BEN hissi sunmak için tutarsızlıkları görmezden gelir ve belirgin boşlukları gizler.
Dünyayı anlamlı kılmak için ne çok çaba gösteriyoruz 🙂
-Devam edecek-

Eski Yeni Keşifler

Böylece yaşam tasarımınız birçok farklı açıdan çok parlaktı. Siz ruh denen şu şeye sahip olduğunuzu düşünmekten hoşlanıyorsunuz, ve biz gelecek yıl onun bile ötesine geçeceğiz – ruhun ötesine, kesinlikle – çünkü o basamaklardan ya da sıçrama tahtalarından biriydi. Ama sahip olduğunuz ve sizin belki de ruhunuz dediğiniz şey, bilgeliğinizdir. Bilgeliğiniz. Böylece ruh denen bu şeyi bile yarattınız – onu illa kategorize edeceksek, yaşam tasarımının bir parçasıdır – o aslında sadece bilgeliğiniz. Bilgeliğiniz.(Adamus)

Senelerdir bi çok yazımda ruh’un ne olduğunu bilmediğimi,anlayamadığımı söylemiştim. (Bunu ruhsuz oluşuma yoranlar da olmuştur. hahahaha, doğrusu gözardı edilemeyecek bi ihtimal). En azından bi kişinin (adamus) bana katılıyor olması içimi rahatlattı mı? Bilemiyorum. Galiba bilinç denen şeyi daha iyi anlıyabiliyorum. Belki de onun Bilgelik dediği şeyi.

**

En eski keşiflerimden biri şuydu: En uygun kelimeyi bulmak için biraz uğraştımdı yine de ilk aklıma gelen iki tanesinin yerine daha uygununu bulamamıştım. Onlardan ilki “esans”, ikincisi ise “rayiha” idi. Bazıları buna “öz” demek isteyebilir. Evet insanlar ruh dedikçe benim aklıma bunlar gelirdi.

Beni tanıyanlar (yazılarımdan ya da günlük hayatta fark etmez!), ne kadar zevkine düşkün olduğumu bilir. Zevk aldığım şeye doğru farkında olmadığım biçimde çekilirim. Alamadıklarımdan geri geri itildiğim gibi. Hedonist olup olmadığımı da sorgulamışımdır. Beni zevk duşkünü sefil bir bağımlı durumuna düşürmeyen ise ilginç bi şeyi daha çok küçükken fark etmiş olmamdır sanırım. Bence en önemli keşiflerimden biri buydu: Zevk aldığım bi şeyin rayihası belli bi süre (ama bu zaman ölçüsü değil kullanım sıklığı ile ilgili-kalp atış sayısı gibi örneğin) sonra azalıyordu, hatta yok oluyordu. Ve bu durumlarda (diğer tüm bağımlıların yaptığı gibi) aynı rayihayı aldığım şeyin miktarını arttırmıyordum; çünkü bunun işe yaramadığını bi tuzak olduğunu fark etmiştim.Miktarı artıırmanız, sizi başlangıç haz durumuna getirmiyordu! Bu farkındalığımın sebebini çok çok sonraları olgunluk yazılarımı yazarken ortaya çıktı. Sebep şuydu: O belli kullanım esnasında siz o dışardan aldığınız rayihanın kendine bizatihiona dönüşüyordunuz, dolayısıyla bileşik kaplar misali o maddeyle siz eşitleniyordunuz. Artık siz o olmuşsunuz, bu durumda miktar arttırmanın bi faydası olmazmış tabi! :)))

Bi de zevk kelimesi bizim (ve bi çok başka) kültürde yalnızca fizik bedenle ilişkilendirilmiş ve bu sebeple reddedilmesi tavsiye edilen bi şey olmuştur. Ağzından ruh kelimesini düşürmeyenlerin bunun araçlarını hiç araştırmamış olması İlginçtir . Zevk alma son derece bütünseldir ve sadece fizik bedenle değil diğer tüm olası bedenleri kapsar. Hadi onları şimdilik göz ardı edelim daha bilinen şeyler üzerinden gidelim; fizik beden dışında duygular, zihin de zevk bütünlüğüne dahildir. Bunu anlatabilmek çok zor oluyor. İnsanlar bi fedakarlık, acizlik kapanına kısılmış gibi görünüyolar çoğu kez ama örneğin Rahibe Teresa bile zevk tutkunuydu bence. Kendini hastalara adama zevki! :)))

Bence herkes açık bi şuurla dünyaya geliyor, ve onların nerdeyse tamamına yakınının şuuru 0-6 yaş arasında kapatılıyor 🙁 Ruhu kavrayamadığım gibi reenkarnasyona dair  genel kaynaklarda anlatıldığı gibi bi öz bilgim (farkındalığım) de yok. Bu eksikliğimin sebebi, şu anda yaşamaya tasarımlanmış bir model oluşumla ilgili olabilir.

İnsan öldükten sonra içinde kalan az bi rayihanın da çevredeki doğal oluşumlar tarafından emildiğini ve orada tam olarak hazmedilinceye kadar kendine bilinçli bi ben denilemeyecek duygu kırıntılarının kalmış-kalabiliyo olması bana muhtemel geliyor.

**

Bi iki yerde okumuştum, çok eskilerde kuzey ülkelerde (sibirya civarları olabilir hani), bazı insanların kafataslarına delik açarlarmış (kendi isteği ile), oldukça tehlikeli bi işlem olmakla birlikte hayatta kalabilenlerin bi durugörür, ya da kahin vs (değişik kültürlerde değişik isimler verilebilir) olduklarını söylerler. Bunu okuduğumda kafatasında açılan deliğin bebeklerin bıngıldaklarını ne kadar da andırdığını düşünmüştüm. Böyle bi konuya rastlayan oldu mu?

Gelen yorumlara bakılırsa çeşitli kültürlerde buna benzer şeyler varmış.

O zaman bu mini bebelerin küçük çocukların hepsi durugörür :)))

DURU görür, işitir bilir de ifade edebilmesi mesele! O iş annenin vicdanına-bilincine bağlı!

**

Şişmanlığın ara sebepleri kişiye kültüre göre değişse de ana sebebi çoğu kez aynı bana göre: Kişinin yaratıcılığını ifade edecek kendine özgü yolu bulamamış olması! YENİ olanla karşılaşma sıklığı da buna bağlı bir etken. Yeni ile sık karşılaşma olanağı bulanlar içinde şişman birine rastlamak düşük bi olasılık.

**

“Uzun yürüyüşler” zihni genişletir, ve sonra zihin ve kalp birlikte dans etmeye başlar. diyor Adamus bu ayki konuşmasında. Ve ben kıs kıs gülüyorum. Hep uzun ve amaçsız yürüyüşler yapmışımdır hayatım boyunca, özellikle de son 25 yıldır. Hatta ilk basılan kitabım bi yürüyüşü anlatarak başlar, hem de uzun uzun 🙂 Koklaya koklaya, ona buna dokunarak, sekerek, yüksekteki bi ağaç dalına ebeleme oynayarak, hiç bişey düşünmeden, sadece zevk için yürürüm. Bunu bilmeden yapabildiğim için kendime ve tüm varoluşa şükranlarımı sunuyorum.

**

Bu ay bikaç yeni keşfim oldu (önem sırası gerekmez), bi tanesi Yörsan günlük cam şişe sütü! Hani dedikleri giibi “o my god!”, çocukluğumdan hatırladığım tek lezzet şu anda. Velaki bulmak çok zor çünkü sadece iki gün müddeti var. Ya bulamıyorum ya da  son şişeyi alıyorum (sevine sevine, komik di mi)

**

Gizemini koruyan şeyler

İnsanın koku derinliği koku alma yeteneğinde değil de, kokunun bağlantılarında ortaya çıkar. Birincisi, koku duyumuz, diğer dört duyumuzun aksine, doğrudan beynimiz üzerinden gerçekleşir. Yani, koku organımız olan olfaktör sinirler beynimizin ön parçasının doğrudan uzantılarıdır. Bir başka deyişle, kokuyu beynimizi kokuya daldırarak ve değdirerek alırız. Burnumuzu bir kokuya uzattığımızda beynimizi yakınlaştırmış oluruz. İkincisi, koku duyumuz beynimizin duygusal durum merkezi, hafıza, tat alma ve nörolojik dengeden sorumlu bölümüyle ilişkilidir. Koku duyusu konuşma merkeziyle ya da beynin bilinçli kısmıyla çok az ilişkili olduğu için, kokuyu ölçmekte, tanımlamakta, anlatmakta, ayırmakta hayli zorlanırız. (Tıklayınız önemlii)

**

Gülmek bi ilaç evet, nefes gibi belki ondan bile öncelikli. Niye derseniz, güldüğünde vücudun özellikle göğüs bölgesine tazzikli nefes pompalanıyor, hüngürtülü ağlamalar da aynı işlevi (hatta fazlasıyla) yapar.
Galiba insanları ağlatmak güldürmekten kolaydır o sebeple bildiğimiz insanlık oyunu bunun örnekleri ile dolu.
Evet insanları güldürmek de mümkün, özellikle bu öyküdeki (Baubo-Tıklayınız) gibi bel altını gıdıklarsan. Eh hep demiyo muyuz, dünyadaki total nüfusun %70 inin sakral merkezi tanımlı diye! Hatırladınız mı şimdiiii? 🙂

**

Reddettiğin kendinden büyük bölümünü gördüğün bir aynadan (insan-olgu) nefret edersin. Kendinde olduğunu bilmediğin ancak olmasını arzu ettiğini gördüğün aynaya aşık olursun. Bunların hafifletilmiş halleriyle zaten çevrelisin, her yanında onlar var. Henüz hiç şüphelenmediğin yanlarını görebileceğin aynalarla karşılaşmadın! Kendi bütünlüğüne vardığında ise ya aynada kendinle karşılaşamazsın (vampirler gibi) ya da her aynada kendini bütünüyle görürsün ve bu normaldir, gözün kamaşmaz (kamil insan).Güneşe gözlüksüz ve zamansız bakabilen olursun.

**

Kıyametin nasıl bi şey olduğunu anlamaya başlıyorum galiba. ŞÜPHEyi içimizden kaldırıverdiğimizde olacak bişey bu! Bizleri birbirimizden çeşitli mesafelerce ayıran şey şüphe değil mi? kimisiyle bir mete kimisiyle 300000 kilometre ama neticede bi mesafe, bi aralık! Tut ki şüphe aldı başını gitti (belki başka bi gezegende uyanması gereken biri vardır!) birdenbire bizleri ayrı tutan lastik pat diye salıverildi ve olduk mu BİR? Heyy yavrum hey 🙂 Çok şiriniz çoookk

**

Anadolunun isyanı

Film herhangi bir kar amacı güdülmeden, konuya duyarlı insanların gönülden destekleriyle tamamlanmıştır. Amacı Anadolu’da HES’lere karşı yürütülen mücadeleye destek olmak, halkın sesini duyurmaktır. HES mücadelesi içerisinde bulunan herkes, bu çekimlerin yapıldığı bölgelerdeki bütün canlılar, bu filmin dolaylı ya da dolaysız destekçisidir.