Veziri Olan mı Kazanır, Tahtayı Gören mi?

Satrançta acemi göz önce taşları sayar: bir piyon fazla, kalite önde, vezir hâlâ masada mı? Çünkü madde görünürdür; elde tutulur, hesaplanır, parlatılır. Hayatta da böyledir. Banka hesabı, unvan, takipçi sayısı, arabanın modeli, evin semti… Bunlar tahtadaki taş avantajı gibidir. İnsan kendini güvende hisseder: Daha çok taşım var, demek ki kazanıyorum. Fakat satranç tahtası, hayat kadar acımasız bir öğretmendir. Bazen bir vezir, yanlış karede duran yalnız bir kral kadar çaresizdir.

Konum avantajı ise daha sessizdir. Bağırmaz, gösteriş yapmaz, vitrine çıkmaz. Merkez kontrolü, açık hatlar, güvenli kral, uyumlu taşlar, rakibin zayıf kareleri… Bunlar ilk bakışta altın gibi parlamaz. Ama oyunun kaderini belirleyen çoğu zaman tam da bu görünmez mimaridir. Hayatta konum avantajı; doğru yerde bulunmak, doğru insanlarla temas etmek, doğru zamanda susmak, enerjini doğru cepheye yığmak, kendi iç kaleni korumaktır.

Madde Sayılır, Konum Anlaşılır

Taş avantajı aritmetiğin dilini konuşur. Konum avantajı ise sezginin, sabrın ve derin görmenin dilini. Bir piyon fazlası hemen anlaşılır; fakat rakibin filinin kötü olduğunu, atının geleceksiz kaldığını, vezirinin aslında kendi taşlarına çarptığını görmek başka bir bilinç düzeyi ister. Bu yüzden insanlar maddi zenginliği stratejik konumdan daha kolay kıskanır. Çünkü para görünür, konum ise çoğu zaman ancak sonuç verdiğinde fark edilir.

Bir iş insanını düşünelim. Sermayesi çoktur ama pazarı anlamaz, zamanın ruhunu okumaz, ekibini tüketir, kararlarını egosuna teslim eder. Taş avantajı vardır; fakat konumu çürümüştür. Bir başka kişi daha az kaynakla başlar ama doğru nişi bulur, öğrenmeye açıktır, çevresini ustaca kurar, hamlelerini panikle değil ritimle yapar. İlk bakışta geridedir; fakat tahtanın damarlarına daha yakındır. Bir gün oyun hızlanır ve zengin görünen tarafın bütün taşları birbirine engel olmaya başlar.

Burada mesele yoksulluğu romantize etmek değildir. Satrançta taş avantajı gerçektir; hayatta maddi güç de gerçektir. Aç bir filozofun metafiziği, kira günü geldiğinde pek romantik durmaz. Fakat madde tek başına zafer değildir. Para, mevki ve kaynaklar taşlardır; onları nereye koyacağını bilmiyorsan kendi ordunun gürültüsünde boğulursun. Veziri olan ama planı olmayan oyuncu, elinde kılıçla labirente dalan kahramana benzer: etkileyici, fakat kaybolmaya mahkûm.

İç Tahtadaki Kral

Jungiyen bir gözle bakarsak, taş avantajı personaya yakındır: dışarıya gösterdiğimiz güç, statü ve başarı kabuğu. Konum avantajı ise gölgeyle, merkezle, içsel düzenle ilgilidir. Kişi kendi korkularını, açlıklarını, komplekslerini tanımıyorsa, dışarıdaki taşları çoğalsa da iç tahtasında mat ağı örülür. En tehlikeli yenilgi, rakibin hamlesiyle değil, kendi bilinçsizliğimizle gelir.

Savaşçı bilgelik burada devreye girer: Önce kralını güvene al. Bu, hayatta önce ruhsal merkezini, düşünce disiplinini, bedenini, zamanını ve dikkatini koru demektir. Dikkati dağılmış bir insan, vezir fazlasıyla bile kaybeder. Çünkü çağımızın en büyük saldırısı taşlara değil, dikkate yapılır. Bildirimler, hırslar, karşılaştırmalar, görünür olma arzusu… Hepsi tahtada sahte tehditler yaratır. İnsan asıl planını unutur.

Konum avantajı sabır ister. Bazen hemen kazanmazsın; sadece rakibin seçeneklerini azaltırsın. Bazen fedakârlık yaparsın; piyon verirsin ama hat açarsın. Hayatta da bazı kayıplar, daha büyük bir konumun bedelidir. Yanlış çevreden kopmak, kısa vadeli kazancı reddetmek, alkışı değil ustalığı seçmek ilk anda eksilme gibi görünür. Oysa bazı eksilmeler, ruhun tahtasında merkez kazanımıdır.

Sonuçta soru şudur: Daha çok şeye sahip olmak mı istiyorsun, yoksa sahip olduklarını anlamlı bir düzene yerleştirmek mi? Satranç bize kuru bir ders vermez; neredeyse mistik bir uyarı fısıldar: Taşların çokluğu seni kurtarmaz, eğer konumun hakikate karşı zayıfsa. Hayatta kazanan her zaman en zengin, en güçlü, en görünür olan değildir. Kazanan, tahtanın tamamını görebilen; kendi kralını tanıyan; gerektiğinde vezir gibi parlamayı, gerektiğinde piyon gibi sessiz yürümeyi bilen kişidir.

Bildiğini Bilmeden Bilmek: Ustalığın Sessiz Motoru

Bir bisiklete binmeyi anlatmayı deneyin. Dengenin nasıl kurulduğunu, pedalın hangi milisaniyede çevrileceğini, gidonun ne kadar kırılacağını kelimelere dökmeye çalışın. Muhtemelen birkaç cümle sonra kendinizi komik bir teknik kılavuzun içinde kaybolmuş bulursunuz. Oysa çocukken biri sizi hafifçe itti, düştünüz, tekrar bindiniz, diziniz kabuk bağladı ve bir gün bedeniniz şöyle dedi: Tamam, bunu biliyorum. İşte sessiz bilgi tam olarak burada başlar: Dilin sınırında, deneyimin derininde.

Sessiz bilgi, Michael Polanyi’nin meşhur ifadesiyle, söyleyebildiğimizden daha fazlasını bilmemizdir. Bir cerrahın neşteri tutuşunda, bir aşçının tuzu göz kararı atışında, bir müzisyenin notalar arasındaki boşluğu hissetmesinde, bir öğretmenin sınıftaki huzursuzluğu daha kimse konuşmadan sezmesinde yaşar. Bu bilgi kitaplara sığmaz demek kolay; daha doğrusu kitaplar ona yalnızca kapı aralar. İçeri girmek için yürümek gerekir.

Teori Sessizleştiğinde Güçlenir

İlginç olan şu: Sessiz bilgi teorinin düşmanı değildir. Tam tersine, teorinin bedene ve sezgiye işlemiş halidir. Satranç ustası tahtaya bakınca yüzlerce olasılığı tek tek hesaplamaz; bir örüntü görür. Ama o örüntü, yıllarca oynanmış oyunların, incelenmiş açılışların, kaybedilmiş finallerin tortusudur. Yani sezgi, çoğu zaman kılık değiştirmiş teoridir. Sadece konuşmayı bırakmış, göz kırpmaya başlamıştır.

Modern eğitim genellikle açık bilgiye âşıktır: tanımlar, maddeler, formüller, sınav soruları, ölçülebilir kazanımlar. Bunlar elbette gereklidir; harita olmadan yolculuk romantik ama tehlikelidir. Fakat yalnızca haritaya bakarak dağcı olunmaz. Dağın rüzgârını, taşın kayganlığını, yorgunluğun zihne oynadığı küçük oyunları bilmek gerekir. Bu bilgiler çoğu zaman ders notlarının kenarında değil, denemenin ve yanılmanın sert zemininde yazılır.

Sessiz bilginin en tuhaf tarafı, kişiyi hem alçakgönüllü hem de güçlü kılmasıdır. Çünkü insan gerçekten öğrendikçe, bildiklerinin büyük bölümünü açıklayamadığını fark eder. Usta marangoz tahtaya dokunur ve onun çatlayıp çatlamayacağını anlar; ama bunu bütünüyle cümleye çevirmesi istendiğinde duraksar. Bu duraksama bilgisizlik değil, bilginin derinliğidir. Bazı hakikatler kelimeye yaklaştıkça incelir, deneyime döndükçe yoğunlaşır.

Öğrenmek Birikmek Değil, Dönüşmektir

Bugün yapay zekâdan çevrim içi kurslara kadar her şey bilgiyi erişilebilir kılıyor. Harika bir çağdayız: Bir konuda giriş bilgisine ulaşmak artık dakikalar sürüyor. Fakat erişim, içselleştirme değildir. Bir videoyu izlemekle piyano çalmak arasındaki fark, menü okumakla yemek yemek arasındaki fark gibidir. Zihin anlar, beden ikna olmaz. Sessiz bilgi, işte bu ikna sürecinin adıdır.

Bu yüzden öğrenmenin en verimli biçimi çoğu zaman üçlü bir ritimle işler: görmek, yapmak, düşünmek. Önce bir ustayı izlersiniz. Sonra beceriksizce denersiniz. Sonra ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Ardından tekrar denersiniz. Bu döngü, bilgiyi yüzeyden derine indirir. Hatalar burada utanç verici kazalar değil, bilginin bedene çaktığı küçük çivilerdir. Her hata, eğer dikkatle okunursa, sessiz bir öğretmendir.

Jungiyen bir gözle bakarsak, sessiz bilgi yalnızca teknik bir beceri değil, gölgeyle karşılaşma biçimidir. İnsan öğrenirken yetersizliğini, sabırsızlığını, kendini beğenmişliğini, korkusunu görür. Bir enstrüman, bir dil, bir zanaat ya da bir bilim dalı bize sadece konuyu öğretmez; bizi de bize öğretir. Ustalık biraz da egonun törpülenmesidir. Başta ben bunu hemen anlarım diyen zihin, sonunda bu beni yavaş yavaş değiştiriyor diyen bir bilince dönüşür.

Sessiz bilginin gücü, hayatta kesin talimatların yetmediği yerlerde ortaya çıkar. İnsan ilişkileri, liderlik, sanat, bilimsel sezgi, kriz yönetimi, hatta ahlaki kararlar… Bunların hiçbiri yalnızca kurallarla çözülemez. Kurallar pusuladır; ama pusulayı tutan elin titrememesi deneyim ister. Kâğıt üzerindeki doğru ile yaşanmış doğru arasında bazen uçurum vardır.

Belki de iyi öğrenmenin sırrı, kelimelere fazla güvenmemek ama onları da küçümsememektir. Kelimeler kapıyı gösterir; deneyim kapıdan geçirir. Teori ışığı yakar; pratik gözleri alıştırır. Sessiz bilgi ise bir gün ansızın belirir: Eliniz doğru hareket eder, gözünüz doğru şeyi seçer, zihniniz gereksiz gürültüyü susturur. O an anlarsınız: Bilmek, her zaman anlatabilmek değildir. Bazen bilmek, dünyaya daha isabetli dokunabilmektir.

Demir Bağlama Kapasitesinin akla getirdikleri

uyarı: bu bir tıp yazısı değildir.

Öncelikle neden demir ile bilgi kafamın içinde eşleşir gibi oldu onu bulmalıyım.

 Dünyada oksijen, silisyum ve alüminyumdan sonra en bol bulunan element, Ağır metallerin en önemlisi. Yer kabuğunda % 4,2 nispetinde bulunurmuş. Taş devrinden sonra gelen çağa da ismini vermiş. Dünyada demiri ilk kez bulanlar Türkler, mö.1200, olduğu için bu konuda uzman olagelmişler. Daha önce belirtmiştim, şamanlar demircileri ustaları sayarmış! Hala ülkemizde ad ve soyadında demir geçen ciddi bir çoğunluk var. (Benim baba soyadımda da var). Türk boyları ve Osmanlıların başarısını demircilikteki ustalığa bağlayanları da hatırlarım. 

Her neyse vücudumuzdaki demir elementinden ne haber diye araştırdım. 

Demir hemoglobin yapıyor o da kanımızdaki alyuvarlarda bulunur ve oksijen taşıma işlemini yaparlar. Solunum yolu ile alınan oksijen akciğerlerde kanın içersindeki bu hücreler ile temasa geçer. Alyuvarlar da buradan aldıkları oksijeni dokulara taşırlar. Bedende ortalama 4 gram demir bulunurmuş.

Adalelerin çalışmaları için gereken oksijeni taşır.

Enerji üretimi ve protein metabolizmasına etkili bir çok enzim için demir gereklidir. Ayrıca vücut savunma sisteminde yer alan bir tür kan hücresinin yapımına etkilidir.

Başka şeyler de vardır eminim, tıp camiasından olmayan biri olarak benim anladığım özetle beden içinde oksijenin taşınması işi yeterince önemli zaten. Demirin eksikliği esas olarak kansızlık yaratır. 

Gelelim bende uyanan özdeşleşmeyi yaratan duruma;

Bilgi-demir şart ama bağlama kapasitesi yetersizse sorun var anlamına geliyor! (Aşağıda bu terimin anlamını alıntıladım). Aynı durum bilginin bağlama kapasitesi için de geçerlidir. Bilgi yeterli düzeyde bünyeye alınsa da bağlama kapasitesi yetersizse kişi sadece bilgili olmaktan ileri gitmez , bir nevi büyük kütüphanesi olan bir ev gibi olur. Kütüphane evin diğer öğelerini etkilemez değişip dönüştürmez. Bunun olması için bağlama kapasitesi olması gerekir. Bu durumu

Devamını oku “Demir Bağlama Kapasitesinin akla getirdikleri” →

Görünmezlik Pelerini Giymek

“Daha iyi bir fikrim var,” gülümseyerek motosiklete
yaklaştı, sanki üzerine eğilir gibi oldu ve sonra puffff… Motosiklet
ortadan yok olmuştu.
“Bu nasıl oldu?” Gözlerine inanamıyordu kadın.
“Sihirbazlık, ufak bir gösteri.” Kıkırdadı adam.
“Peki nereye gitti?”
“Hiçbir yere. Halen burada duruyor. Sadece görünmezlik
pelerini giydi.” O kadar rahattı ki tavırları, gülüşü, sözleri,
kadın bunu gerçekten olağanmış gibi hissetti. Motosikletin az
önce durduğu yere gitti, eliyle bacağıyla çemberler çizip bir
kaç tekme savurdu ama ortada sadece bir boşluk vardı işte.
“Boşuna debeleniyorsun, iyi ki şu yeşil evin balkonunda
çamaşır asan kadın seni görmüyor,” dedi adam kahkahaları
arasında.
“Ben de motosikleti görmemekle kalmıyorum, ona dokunamıyorum
bile!” dedi kuşkulu bir ses tonuyla.
“Seni daha fazla merakta bırakmak istemem, bu sihirli
bir şey değil. Motosikletin titreşim hızını biraz yükselttim,
dolayısıyla onu artık göremeyiz ama emin ol yerinden bir
santim kıpırdamadı.”
Laniakea’dan alıntı

Şekil Değiştirme -Shapeshifting

Eski insanlar ve şekil değiştiriciler enerjiye daha basit bir perspektiften bakar. Bilirler ki ateş yakmak için kibrit fabrikası kurmana gerek yoktur. Ateş ormanın içindedir ve tüm yapman gereken, iki çubuğu şekil değiştirerek ateşe dönüşene kadar birbirine sürtmektir.
*
“Şekil değiştiriciler öncelikle üstün birer gözlemcidir.”
Kendi enerji alanının, dönüşmek istediğin varlığın özelliklerini alması gerekir. Onun enerji bedenini derinlemesine biliyor olmalısın. Unutmaman gereken; her şey enerji, her şeyle aynı şeysin. Enerjinin bazı akışkan özellikleri vardır.
Sence Maya piramitleri nasıl yapıldı?
Niyet, inanç, gözlem ve korkuyu bırakmak.
“Mikroplar öldürmez, algılar öldürür” demişti büyükannem, bilimin yanlış gerçekleri dediği şeyle dalga geçen tek kişi oydu. Ve “Dünya iyileştirir” dedi nehir bana”Ondan korkma. Ona dön.”
14102257_1251592511529165_6658797950116143207_n
Buna benzer bir durumda sifaya aracılık etmek üzere bilmediğim alana girdiğimde içimde bir ses güçlü bir biçimde 3 kez “yaşamak istiyor musun? “Diye bağırdı. Ben şaşırdım ama şüpheye düşmeden soruyu hastaya dillendirdim. Maalesef paylaştığım bu sayfadaki cevabı alamadım. Shapeshifter’daki bu bölümü okuyunca aslında tüm şifa sürecinin bu soru ve cevabıyla işleme konulduğunu anlıyorum.
14088438_1253414331346983_5854416306996700064_n
Hastanın gerçek arzularına açık ol, bırak gerisini evren halletsin.
Yazar, yağmur ormanlarında birlikte çalıştığı yerli kabilelerinden birinde hafif bir ayahuska içiminden sonra şu soruyu sorar evrene:
“Hepimiz şaman kültürlerinden geldik. Peki ne oldu? O hayalden neden vazgeçtik? Bu dünyayı onurlandırıcı yaşam tarzını neden şu anda türümüzü yok etmekte olan ticari anlayış ve materyalizmle değiştirdik?”
Sorunun cevabı zaman mekan üstü bir gezintiyle kendisine gösterilir. Cevap özetle şudur:

Devamını oku “Şekil Değiştirme -Shapeshifting” →