Spotify Ruhumuzu, Yemek Uygulamaları Damağımızı mı Yönetiyor?

Bir zamanlar zevk dediğimiz şey, biraz tesadüf, biraz merak, biraz da hata yapma cesaretiydi. Yanlış plağı alırdık, kötü bir filmi yarıda bırakmazdık, menüde adını telaffuz edemediğimiz yemeği söylerdik. Bazen pişman olurduk; bazen de hayatımıza yeni bir kapı açılırdı. Şimdi ise kapının önünde nazik, parlak, çok bilen bir görevli bekliyor: algoritma. Bize diyor ki: Bunu da seveceksin. Şunu yiyebilirsin. Bu şarkı tam senlik. Ve biz, şaşırtıcı bir hızla, kendi zevkimizin misafiri haline geliyoruz.

Algoritmik küratörlük, ilk bakışta medeniyetin küçük bir mucizesi gibi görünür. Sonsuz içerik okyanusunda boğulmamızı engeller. Her hafta yeni müzikler önerir, bize yakın restoranları sıralar, izleme listemizi düzenler. Sorun şu ki, bu sistemler bizi tanıdıkça özgürleştirmez; çoğu zaman inceltir, törpüler, tahmin edilebilir kılar. Zevkimizi genişletmek yerine, onu veriye dönüştürür. Veri ise ruhun değil, tekrarın dilidir.

Zevk bir kas gibidir, konforla değil dirençle gelişir

Sanatsal zevk, yalnızca hoşlanma refleksi değildir. Bir karşılaşma biçimidir. İlk dinleyişte rahatsız eden bir caz parçası, üçüncü dinleyişte gizli geometrisini açabilir. Acı bir yemek, damağın alışkanlık duvarını yıkabilir. Yavaş ilerleyen bir film, hız bağımlısı zihne sabır öğretebilir. Zevk, insanın kendinden daha büyük bir şeyle pazarlığa oturmasıdır. Fakat algoritma genellikle bu pazarlığı sevmez. Çünkü rahatsızlık, terk edilme riski taşır; terk edilme ise platform için kötü metriktir.

Bu yüzden öneri sistemleri çoğunlukla güvenli sürprizler üretir. Size yeni bir şey verir, ama o kadar da yeni olmayan bir şey. Sevdiğiniz şarkının kuzeni, beğendiğiniz yemeğin daha fotojenik kardeşi, izlediğiniz dizinin başka kostüm giymiş hali. Ortada bir keşif hissi vardır, ama bu keşif sterilize edilmiştir. Ormana çıkmadan doğa belgeseli izlemek gibi: Güvende, temiz, risksiz ve hafifçe sahte.

Sanatın büyük gücü, bizi kendimize benzemeyen şeylerle karşılaştırmasındadır. Oysa algoritmalar benzerliği kutsar. Sen bunu dinledin, bunu da dinle. Sen buna tıkladın, buna da tıkla. Sen burada kaldın, burada biraz daha kal. Böylece insanın kültürel hayatı bir yankı odasına dönüşür. Sesler değişir gibi olur, ama ritim aynıdır. Damağımız baharatı unutur, kulağımız çatlak sesi tehdit sanır, gözümüz kusuru estetikten dışlar.

Elbette mesele algoritmaların kötü niyetli olması değil. Onlar ejderha değil; daha tehlikelisi, hizmetkâr. Ama efendisinin kim olduğu belirsiz hizmetkârlar. Bize mi hizmet ediyorlar, platformun süre hedeflerine mi? Merakımıza mı, reklam ekonomisine mi? Bir öneri sistemi, insanın ufkunu genişletmek için tasarlanabilir. Fakat çoğu sistemin asıl başarısı, bizi daha uzun süre içeride tutmaktır. Sanatsal olgunlaşma ise bazen çıkmayı, sıkılmayı, kaybolmayı, hatta vazgeçmeyi gerektirir.

Küratör ölmedi, sadece makineleşti

Eskiden küratör, plakçıdaki tuhaf adam, kitapçıdaki dikkatli kadın, mahalledeki yaşlı aşçı, sinema dergisindeki huysuz eleştirmendi. Onların önerilerinde kişilik, risk ve sorumluluk vardı. Şunu seversin derken yalnızca geçmiş davranışımıza değil, olabileceğimiz kişiye seslenirlerdi. İyi bir küratör, bizi memnun etmekle yetinmez; bizi dönüştürmeye çalışır. Algoritmik küratörlük ise çoğu zaman şu anki benliğimizin fotokopisini çoğaltır. Yarınki ihtimalimizi değil, dünkü alışkanlığımızı ciddiye alır.

Bu noktada direnç romantik bir nostalji değil, kültürel bir hijyen meselesidir. Bazen önerilen şarkıyı kapatıp albümü baştan sona dinlemek gerekir. Bazen puanı düşük restorana girip garsona neyi sevdiğini sormak gerekir. Bazen trend listesine değil, rastgeleliğe güvenmek gerekir. Çünkü rastgelelik, insan ruhunun havalandırma penceresidir. Her şeyi kişiselleştirilmiş bir evrene çevirdiğimizde, evren küçülür; yalnızca bize benzeyen aynalardan oluşan bir odaya döner.

Algoritmalar sanatsal zevki tek başına öldürmez. Onu biz, konfor uğruna teslim ettiğimizde öldürürüz. Mesele teknolojiyi reddetmek değil; ona körü körüne vekâlet vermemektir. Öneri listeleri harita olabilir, kader değil. Damak, kulak ve göz hâlâ eğitilebilir; yeter ki arada sırada makinenin nazik fısıltısına karşı çıkalım. Çünkü zevk dediğimiz şey, yalnızca neyi sevdiğimiz değil, neye dönüşmeye razı olduğumuzdur.

Aumakuanızla birlikte olduğunuz anlardan biri

Bu her zamanki gibi son derece zevkli bir uygulamadır, onu her gün en az bir öğününüzde uygulamanızı istiyorum.
Tabağın içindeki yiyeceklerin hepsiyle göz göze gelin. Onları onurlandırarak kokusunu renklerini içinize çekin. Sonra ilk lokmayı ağzınıza alın. Tamamen sıvıya dönene kadar yavaş yavaş çiğneyin, malzemenin ağzınızın tavanına, dilinizin her yanına ve diş etlerinizin tamamına sürünmesini sağlayın, o yiyecek varlıklarının özünün tad/koku olarak tüm bedeninize patlayan bir ışık gibi çarpışını, dalgalar halinde oynaşarak sonunda gırtlağınızdan geçtiğini fark edin.

Zihniniz bomboş olsun sadece o güzel varlıkları dinlemeye açın kendinizi. Tüm lokmalarınızı bu şekilde hazinelerini açarak bitirin. biz tamamız diye haber verdiklerinde (tabağınızda ya da masanızda yemek kalmış olsa bile) çatalınızı/kaşığını bırakın ve bu muhteşem anı geçirebildiğiniz için teşekkür edin, hepsine tek tek ismiyle hitap edecek kadar hislenmiş olabilirsiniz, devam edin onların size ulaşmasını sağlayan aracılara, kendinize, aklınıza gelen her şeye teşekkür edin. Böylece uygulamayı bitirin.
Bedeniniz size aumakuanızla birlikte olduğunuzu haber verdi mi?
aloha

*  Devamını oku “Aumakuanızla birlikte olduğunuz anlardan biri” →

Her insanin gerçek özü yaptığı işte görünür.

Her insanin gerçek özü yaptıgı işte görünür. Lemurya yolu

15304200_1347049788650103_8260163031180169129_o

“Bir insan için doğru olan şeyin herkes için doğru olması gerekmezdi. Bir insanın özgün beden/zihin bilgeliği o insan için nihai otoriteydi. Sadece her birey kendi beden/zihnine erişebilirdi. Bu yüzden, Büyüklerimiz de dahil, kimsenin bir başkasının beden/zihin yanıtlarını bildiğini varsaymaya ya da kendi fikirlerini o kişiye empoze etmeye hakkı yoktu.”

BAŞARIyı nasıl tanımlarsınız?

Bu görüş (başkasının çizgisini bölerek ondan üstün gelmektense kendi çizgini uzatmak) ilkine nazaran daha akıllıca ve barışçıl görünmekle birlikte hala kıyas ve ayrılıkçılık gütmekte, başarıyı tıpkı ilk çözümdeki gibi daha büyük ve daha ileri ile ölçmektedir. Oysa üçüncü bir çözüm, herkesin BİRliğe kendi eşsiz yani asla birbirleriyle mukayese edilemeyecek katkısını sunuyor olmasının başarı olarak kabul edilmesi görülebilir. Tabi böyle bir çözüm yayılmacı ve harcamacı bir kültürde nasıl gelişip serpilir onu bilmiyorum fakat imkansız değil üstelik geliştirilmeye de tamamiyle açık.

Şimdi bizim yapacağımız kendimizi iyi izlemek, BAŞARI hissini kıyas yolu ile yaptığımızı fark ettiğimiz anlarda kendimize anlayışla gülümsemek olmalı. Örneğin çocuğumuzun not ortalaması sınıf birincisi olsun diye çabalarken diğer yandan her gün bir diğerinden daha yüksek ve sivri dikilen gökdeleni eleştirirken kendimizi yakalayıp, çelişkilerimize gülümseyebilmek.
Başarı tanımlamamız kesinlikle değişiyor, bu kaçınılmaz yeni enerji nehrinin sunduğu fırsattır, onunla uyum içinde akabilmek için zihnimizi ikna edeceğiz ve bunu oyun gibi yapacağız, eza ve cefayla değil, bence böyle 

Kendimizi daha önceki kendimizle kıyas yoluyla başarı tanımı da bir başka yöntemdi. Bu bile bir gereksinim değil bence, bir başka kabul. Benim kendime önerim, insanın bu dünyaya gelip ilk nefesini alışından son nefesini verişine kadar yaptığı yegane şeyin bütüne katkı sunmak olduğu ve bunu hangi yöntemle yaptığının da yalnızca kendi özgür iradesi ve yetenekleri uyarınca olduğudur. Yani kıyas gerektirmeyen bir başarı bu, sadece dünyada bulunmakla kendiliğinden oluşan bi şey.

Bu yöntem bilinmez bi şey değildir ancak zaman içinde “o zaman insanlar tembelleşir hiç bir şey yapmazlar” karşı görüşü ile reddedilmiştir ve ben de buna çok gülerim. Sanki hiç bir şey yapmamak mümkünmüş gibi bir varsayımdan yola çıkar bu karşıt görüş :))))  Hiç bir şey yapmamaya, konuşmamaya kendini güdüleyerek bir ömür boyu didinen bir yogi bile bi şey yapmış olur ve böylece bütüne kendi en iyi katkısını sunar.

Başarı’yı gübre örneği ile eşleştirmek mümkün. Tohumları ekmişsiniz (doğmak üzere olan insanlar) sonra toprağın yeterli olamayabileceğinden şüphe etmişsiniz! ve onu gübre ile güçlendirmek istiyorsunuz. O gübre ister doğal isterse kimyasal olsun, içeriğine yüklediğiniz kimyasal niteliklerle (başarıya atanan tanım) tohumdan yüksek verim(!) almak istiyor  daha iyiyi ve güzeli hasat etmek için gereksiz bi gayretkeşlik! hahahahahaha O japon bi amca vardı gübresiz ürün yetiştiren ve bunun kitabını yazan, hatırlarsınız .

Yaşamda bilimsel veya spiritüel, yani madde ve mana anlamında gösterilen tüm çaba yalnızca “her şeyin mümkün olabileceğine” zihnimizi ikna edebilmek için. Bu olabildiğinde sonrası için plan yapmak gerekmez  Neyin planını yapacaksınız ki, tüm mümkünlüğün içinde size gereken sadece bir minik kıvılcım, minicik bi istek

Plan her birimizin katılımıyla oluşan, bütününü göremesek de olduğunu bilip ikna olduğumuz bi şeydir. Kişisel olarak hala özgür iradelerimizle isteğimizin, coşkumuzun izini süreceğiz.

Keşfetmenin hazzı ve büyük tablonun emsalsiz katkı sunan bir parçası olmanın zevki…
Yaşamaya değer .

İç-Dış İlişkisi

Gerçek dertliye kendim ilâç, kendim derman;
Hem âsıkım, hem masukum, kendim canan;
Rahm edeyim, adım Rahman, zatım Sübhan;
Bir nazarda içlerini safa kıldım.
http://www.halukberkmen.net/pdf/180.pdf
İç-Dış İlişkisi

**

Bugün bireyselleşme sürecini tanıyabildiğimiz kadarıyla “self” her zaman bir gurup biçimlendirmeye eğilimlidir, bu da bir yandan bütün insanlar için bir duygu bağı, öte yandan belli bireyler için belirli duygu borcu oluşturmakla olur. Bu bağlar ancak self bütünlüğü tarafından kurulursa, gurur çatışmaları, kıskançlık ya da olumsuz yansımaların guruba sıçramıyacağı umulabilir.

Elbette bu, görüş farklarının ya da görev çatışmalarının olmayacağı anlamına gelmez, ama her bireyin her seferinde etkin bir şekilde geri çekilmesi, kendi selfinin yönlendirdiği pozisyonu bulmak için iç sesini dinlemesi gerekir.

… Ama tek bir birey kendi bireysellaşma sürecini tamamlamışsa onun çevresindekilere olumlu anlam bulaştıran bir etkisi vardır. Bu bir kıvılcım sıçraması gibi ve çoğu zaman da çok konuşulmadan, bilinçli bir amaç gütmeksizin olur.

… Mandala simgesinin aynı anda iki temel yönünden söz edilmekteydi. Mandala bir yandan eski düzenin yeniden kurulması gibi tutucu bir amaca, öte yandan da henüz olmayan bişeyi biçimlendirmek gibi yaratıcı bir amaca hizmet ediyordu. Bu ikinci yan birincisi ile çelişkili değildi; çünkü çoğunlukla eski düzenin yeniden kurulması aynı anda bir yeni yaratış olmaksızın yapılamıyordu. Yeninin içinde eski aynı zamanda daha yüksek bir düzeyde geri dönmüş oluyordu. Bu bir spiralin belli bir yönde geliştikçe durmadan aynı hizadan yeniden geçişi gibiydi.

… Böylece bilinçdışının çağımızda araştılışı bir kapıyı daima kapalı tutar. Bazılarının tercihiyle bir kimsenin kendi başına spiritüel bir gerçeklik olabildiği şeklindeki hayali ruhsal gerçek, kesinlikle dışlanır. Çağdaş Fizikte de Heisenberg’in “belirsizlik ilkesi” ile mutlak bir fizik gerçeklik bulabileceğimiz yanılgısı dışlanarakbir kapı kapatılmıştır. Ama bilinçdışının keşfi bu sevilen yanılgıların yitimini, önümüzde tahmin edilemiyecek kadar çok yönlü ve sınırları içinde tutulamayacak yepyeni bir gerçeklik alanını açarak gidermektedir. Bunda objektif araştırma ve kişisel etik serüven garip bir şekilde birleşmektedir. Bu  gerçeğin tanınması olasılıkla yepyeni türden bir “bilim” ortaya çıkmasına yol açacaktır. Çünkü o zaman duygu, moral değerlendirme işlemi artık dışarıda bırakılamayacaktır. Ama bu yeni alanın yolunun öğretilebilirliği görece azdır; çünkü bundaki birçok unsur biriciktir. İnsandan insana dille tam anlatılamaz. Burada da öbür insanların tam olarak anlaşılabileceği, onlara doğru olanın anlatılabileceği yanılgısına kapı kapatılmakta ama aynı zamanda onunla kıyaslanabilir bambaşka geniş bir alan, yani birçok tekil insanı etkileyen birleştirici işlevi açılmaktadır. Bugün egemen olan entellektüel gevezeliklerin yerini böylece psikenin gerçekliğinde olup biten anlamlı olgular alacaktır.

yazının bütünü için: Tıklayınız

**

Hepimiz kendi baskın işlevimizi yerine getiriyoruuz. Benim ki sanırım; düşünmek-bağlamak ve yazarak/çizerek/konuşarak paylaşmak. Bir süre bu işlevime ara vermek istedim ama bunun bi yararı olmadı, fimi pausta bekletebildim sadece 🙂 Ve sonunda işlevime aracılık etmeye rıza gösterdim. Zaten işlevimiz en kolay ve en zevk alarak yapabildiğimiz şeydir. Ve her işlev eşit değere sahiptir bileşikliğimiz içinde. Kendimi işlevim sanmıyorum, onunla birebir özdeşlik kurmuyorum çünkü kendimi bilmem olası değil. Sonuç olarak sersemin biriyim hahahahahahaha… sa