Suşi Artık Japon mu? Metropol Sofralarında Ritüelin Şaşırtıcı Dönüşümü

Bir metropol akşamını düşünün: Ofisten çıkan biri telefonundan acılı mayonezli suşi sipariş ediyor, diğeri Kore usulü tavuğu vegan kimchiyle yiyor, yan masada ise ramenin fotoğrafı daha ilk lokma alınmadan sosyal medyaya yükleniyor. Ortada Uzakdoğu mutfaklarına ait tatlar vardır; fakat onları çevreleyen hız, sunum, fiyatlandırma ve tüketim biçimi Tokyo, Seul ya da Şanghay’dakinden oldukça farklıdır. Küreselleşme, yemekleri yalnızca uzak coğrafyalara taşımaz; ritüelleri söker, yeniden düzenler ve bazen onları neon ışıklı bir vitrine yerleştirir.

Ritüelden ürüne: Sofranın hızlanması

Birçok Uzakdoğu mutfağında yemek, karın doyurmanın ötesinde toplumsal bir koreografidir. Japon çay seremonisindeki ölçülü hareketler, Çin sofralarındaki paylaşım düzeni veya Kore yemeklerinde masayı kaplayan küçük yan tabaklar; hiyerarşi, misafirperverlik, mevsimsellik ve topluluk fikri taşır. Metropol hayatı ise başka bir ritim dayatır: öğle molası kısadır, kira pahalıdır, kurye kapıdadır. Böylece saatler sürebilen bir yemek kültürü, karton kutuya sığan hızlı bir deneyime dönüşür. Ramen yürürken içilmez belki, ama metroya yetişmeden önce bitirilmesi beklenir.

Bu dönüşüm basitçe kültürel bozulma diye okunamaz. Çünkü göçmen aşçılar, girişimciler ve müşteriler yeni koşullara pasif biçimde boyun eğmez; onları yaratıcı şekilde kullanır. Geleneksel malzemenin bulunmadığı yerde yerel sebzeler devreye girer, dinsel veya etik tercihler tarifleri değiştirir, damak alışkanlıkları acıyı azaltır ya da artırır. Sonuç, ne bütünüyle özgün ne de tamamen taklittir. Melez mutfak, farklı toplumsal dünyaların yenilebilir bir müzakeresidir.

Otantiklik kimin damak tadı?

Metropollerde “otantik” sözcüğü güçlü bir pazarlama aracıdır. Bambu dekor, açık mutfak, elle yazılmış ideogramlar ve egzotik müzikler, tüketiciye kısa süreli bir coğrafi yolculuk vaat eder. Fakat otantiklik çoğu zaman yemeğin tarihsel doğruluğundan çok müşterinin beklentisine göre üretilir. Bir restoran, Japon müşterilere yeterince geleneksel görünmezken Avrupalı müşteriler için fazlasıyla Japon sayılabilir. Demek ki otantiklik, tarifin içinde saklanan değişmez bir öz değil; aşçı, müşteri, medya ve piyasa arasında verilen hareketli bir karardır.

Üstelik bu karar sınıfsaldır. Bir zamanlar ucuz sokak yemeği olan bazı tarifler, metropolde tasarım tabaklarda sunulunca prestij nesnesine dönüşür. Çubuk kullanabilmek, doğru sake türünü bilmek veya az bilinen bir bölgesel mutfağı keşfetmek, kültürel sermaye gösterisine dönüşebilir. İnsan yalnızca yemek yemez; dünyaya açık, meraklı ve seçkin biri olduğuna dair küçük bir hikâye de tüketir. Menü böylece damaktan önce kimliğe seslenir.

Algoritmanın kurduğu yeni sofra

Bugünkü melezleşmenin görünmez aşçılarından biri de dijital platformlardır. Teslimat uygulamaları kolay taşınan, fotoğrafta iyi görünen ve standartlaştırılabilen yemekleri öne çıkarır. Sosyal medya ise renkli, buharlı, çıtır veya aşırı büyük porsiyonları ödüllendirir. Geleneksel sofranın sessiz incelikleri algoritmik vitrinde geri plana düşerken, peynirle uzayan Kore tavuğu ya da dev suşi ruloları küresel dolaşıma girer. Tarif artık yalnızca ağız için değil, kamera ve ekran için de tasarlanır.

Yine de bu tabloyu kültürün kaybı olarak görmek eksik kalır. Metropol sofrası, geleneğin donmuş bir müze nesnesi olmadığını gösterir. Ritüeller biçim değiştirir; paylaşma duygusu ortak tabaktan dijital tavsiyeye, ustaya saygı şef performansına, mevsimsellik ise sürdürülebilirlik söylemine dönüşebilir. Asıl soru suşinin hâlâ Japon olup olmadığı değildir. Daha kışkırtıcı soru şudur: Bir yemek sınırları geçtiğinde biz onu mu tüketiriz, yoksa o yemek şehirdeki zaman anlayışımızı, statü arzumuzu ve kimliğimizi sessizce yeniden mi pişirir?

Spotify Ruhumuzu, Yemek Uygulamaları Damağımızı mı Yönetiyor?

Bir zamanlar zevk dediğimiz şey, biraz tesadüf, biraz merak, biraz da hata yapma cesaretiydi. Yanlış plağı alırdık, kötü bir filmi yarıda bırakmazdık, menüde adını telaffuz edemediğimiz yemeği söylerdik. Bazen pişman olurduk; bazen de hayatımıza yeni bir kapı açılırdı. Şimdi ise kapının önünde nazik, parlak, çok bilen bir görevli bekliyor: algoritma. Bize diyor ki: Bunu da seveceksin. Şunu yiyebilirsin. Bu şarkı tam senlik. Ve biz, şaşırtıcı bir hızla, kendi zevkimizin misafiri haline geliyoruz.

Algoritmik küratörlük, ilk bakışta medeniyetin küçük bir mucizesi gibi görünür. Sonsuz içerik okyanusunda boğulmamızı engeller. Her hafta yeni müzikler önerir, bize yakın restoranları sıralar, izleme listemizi düzenler. Sorun şu ki, bu sistemler bizi tanıdıkça özgürleştirmez; çoğu zaman inceltir, törpüler, tahmin edilebilir kılar. Zevkimizi genişletmek yerine, onu veriye dönüştürür. Veri ise ruhun değil, tekrarın dilidir.

Zevk bir kas gibidir, konforla değil dirençle gelişir

Sanatsal zevk, yalnızca hoşlanma refleksi değildir. Bir karşılaşma biçimidir. İlk dinleyişte rahatsız eden bir caz parçası, üçüncü dinleyişte gizli geometrisini açabilir. Acı bir yemek, damağın alışkanlık duvarını yıkabilir. Yavaş ilerleyen bir film, hız bağımlısı zihne sabır öğretebilir. Zevk, insanın kendinden daha büyük bir şeyle pazarlığa oturmasıdır. Fakat algoritma genellikle bu pazarlığı sevmez. Çünkü rahatsızlık, terk edilme riski taşır; terk edilme ise platform için kötü metriktir.

Bu yüzden öneri sistemleri çoğunlukla güvenli sürprizler üretir. Size yeni bir şey verir, ama o kadar da yeni olmayan bir şey. Sevdiğiniz şarkının kuzeni, beğendiğiniz yemeğin daha fotojenik kardeşi, izlediğiniz dizinin başka kostüm giymiş hali. Ortada bir keşif hissi vardır, ama bu keşif sterilize edilmiştir. Ormana çıkmadan doğa belgeseli izlemek gibi: Güvende, temiz, risksiz ve hafifçe sahte.

Sanatın büyük gücü, bizi kendimize benzemeyen şeylerle karşılaştırmasındadır. Oysa algoritmalar benzerliği kutsar. Sen bunu dinledin, bunu da dinle. Sen buna tıkladın, buna da tıkla. Sen burada kaldın, burada biraz daha kal. Böylece insanın kültürel hayatı bir yankı odasına dönüşür. Sesler değişir gibi olur, ama ritim aynıdır. Damağımız baharatı unutur, kulağımız çatlak sesi tehdit sanır, gözümüz kusuru estetikten dışlar.

Elbette mesele algoritmaların kötü niyetli olması değil. Onlar ejderha değil; daha tehlikelisi, hizmetkâr. Ama efendisinin kim olduğu belirsiz hizmetkârlar. Bize mi hizmet ediyorlar, platformun süre hedeflerine mi? Merakımıza mı, reklam ekonomisine mi? Bir öneri sistemi, insanın ufkunu genişletmek için tasarlanabilir. Fakat çoğu sistemin asıl başarısı, bizi daha uzun süre içeride tutmaktır. Sanatsal olgunlaşma ise bazen çıkmayı, sıkılmayı, kaybolmayı, hatta vazgeçmeyi gerektirir.

Küratör ölmedi, sadece makineleşti

Eskiden küratör, plakçıdaki tuhaf adam, kitapçıdaki dikkatli kadın, mahalledeki yaşlı aşçı, sinema dergisindeki huysuz eleştirmendi. Onların önerilerinde kişilik, risk ve sorumluluk vardı. Şunu seversin derken yalnızca geçmiş davranışımıza değil, olabileceğimiz kişiye seslenirlerdi. İyi bir küratör, bizi memnun etmekle yetinmez; bizi dönüştürmeye çalışır. Algoritmik küratörlük ise çoğu zaman şu anki benliğimizin fotokopisini çoğaltır. Yarınki ihtimalimizi değil, dünkü alışkanlığımızı ciddiye alır.

Bu noktada direnç romantik bir nostalji değil, kültürel bir hijyen meselesidir. Bazen önerilen şarkıyı kapatıp albümü baştan sona dinlemek gerekir. Bazen puanı düşük restorana girip garsona neyi sevdiğini sormak gerekir. Bazen trend listesine değil, rastgeleliğe güvenmek gerekir. Çünkü rastgelelik, insan ruhunun havalandırma penceresidir. Her şeyi kişiselleştirilmiş bir evrene çevirdiğimizde, evren küçülür; yalnızca bize benzeyen aynalardan oluşan bir odaya döner.

Algoritmalar sanatsal zevki tek başına öldürmez. Onu biz, konfor uğruna teslim ettiğimizde öldürürüz. Mesele teknolojiyi reddetmek değil; ona körü körüne vekâlet vermemektir. Öneri listeleri harita olabilir, kader değil. Damak, kulak ve göz hâlâ eğitilebilir; yeter ki arada sırada makinenin nazik fısıltısına karşı çıkalım. Çünkü zevk dediğimiz şey, yalnızca neyi sevdiğimiz değil, neye dönüşmeye razı olduğumuzdur.

Neyle Besleniyorsunuz?

Koku almayan,tatlardan ve ANı hissetmekten nasibini almamış,yaptığı işi sevmeyen, her bir işlemde yepyeni bişeyi ortaya çıkaracağının sevincine ulaşmamış erkek aşçıların hakimiyetine son verelim.
Malzemenin bu kadar bol bu kadar güzel olduğu (hala) bir ülkede bu kişilerin yaptığı yemekler bi hakaret gibi geliyor bana.
Şöyle bir önerim var:
Gerçek aşçılar (kadın-erkek fark etmez), gidin bi restorana, kafeye, her gün iki saatinizi o mekana hediye edeceğinizi ve günün sürrprizin pişireceğinizi söyleyin. Bakalım nelerle karşılaşacaksınız?

  • Narsis Age kişisel bakıyorum bu olaya ve yemek yapma sorumluluğundan kurtulmak için bu işi erkek aşçılara bırakıyorum.Ama buna rağmen uyulanabilir bir kampanya hoş olur.

    YENİ’den DOĞAnlar Kulubü yemek pişirmeyi sorumluluk olarak görüyorsan haklısın, insan sorumlulukları ona buna atmak ister, ağırlık taşımak istemez, normaldir.

    Sibel Atasoy Yedik, doyduk işte deyip geçemeyen tüketicilere sesleniyorum. Neyle besleniyorsanız ona benzediğinizi de hatırlatıyorum. Tabi her şeyin belli bir bilinci taşıyan enerji olduğuna zihnen değil yaşayarak varmış olanlara ulaşacağımı da biliyorum 🙂 Yeterince frekansa ulaşabilirsek “Konuk Şef Uygulamasının-KOŞU-” ANayasasının taslağını da yazmaya talibim. 🙂

    Turan Erdal Bunu “Neyle besleniyorsanız ona benzediğinizi de hatırlatıyorum” biraz acarmisin?

    Sibel Atasoy bu sorunun cevabını bulmak için cümlenin ikinci bölümüne bakmak lazım:”Tabi her şeyin belli bir bilinci taşıyan enerji olduğuna”, sence bu nedir?
  • Erdal Yedigimiz seylerin bizi etkiledigini tahmin edebiliyorum ama yediklerime de o kadar dikkat etmiyorum. Vücudum istegi yönünde hareket ediyorum.

    Sibel Atasoy cevap bu mu? :))) Bu arada beslenme yemekten ibaret bi işlem de değil.

    Turan Erdal Ne demisler, saglikli vücutta saglikta kafa olurmus :-)))) Bir de zihnin iyi beslenmesi gerekiyor. Bu konuda elimden geldigi seyi yapiyorum…
  • Sibel A: İnsanlar diğer besinleri -hava dahil- almadan belirli süreler yaşayabildikleri halde izlenimsiz kaldıklarında anında ölüyorlarmış. Bu da bize izlenimlerin ve onların içeeriğinin beslenmemiz içinde paha biçilmez bir payı olduğunu düşündürüyor.