Sınav Kağıdı Açılana Kadar: Başarılı mısın, Başarısız mı?

Schrödinger’in kedisi, kuantum fiziğinin en meşhur düşünce deneylerinden biridir: Kutu açılana kadar kedi hem canlı hem ölü kabul edilir. Elbette sınıfta kutunun içinde bir kedi yoktur; çoğu zaman sadece kırmızı kalemli bir öğretmen, biraz kahve lekesi ve kaderine terk edilmiş sınav kağıtları vardır. Ama benzetme şaşırtıcı biçimde çalışır: Sınav kağıdı okunana kadar öğrenci de tuhaf bir eğitimsel süperpozisyondadır. Hem başarılıdır hem başarısız. Hem ailesine gurur mesajı attıracak kadar parlaktır hem de akşam yemeğinde sessizliğe gömülecek kadar risk altındadır.

Bu benzetmenin eğlenceli tarafı kadar rahatsız edici bir tarafı da var. Çünkü okul sistemi çoğu zaman öğrenmeyi değil, ölçüm anını kutsar. Öğrencinin haftalarca verdiği emek, geceleri çözdüğü sorular, yanlışlarından öğrendiği küçük dersler, merakla kurduğu bağlantılar bir kenara itilir; sonuç, kağıdın üstündeki notla mühürlenir. Ölçüm yapılana kadar öğrenci, potansiyeller evreninde dolaşır. Ölçüm yapıldığı anda ise sistem onu tek bir etikete indirger: geçti, kaldı, iyi, zayıf, başarılı, yetersiz.

Ölçmek mi, Gerçekliği Yaratmak mı?

Kuantum dünyasında ölçüm, parçacığın durumunu belirginleştirir. Eğitimde de sınav, öğrencinin öğrenmesini görünür kılmaya çalışır. Fakat tehlike burada başlar: Görünür kılmak ile var etmek aynı şey değildir. Bir öğrenci sınavdan düşük aldı diye öğrenemeyen biri olmaz; yüksek aldı diye de gerçekten anladığı garanti değildir. Sınav, öğrencinin zihninin tamamını değil, belirli bir anda, belirli koşullarda, belirli sorulara verdiği tepkileri ölçer. Yani fotoğraf çeker, film göstermez.

Bir öğrencinin sınav anındaki hali de deney düzeneğinin parçasıdır. Uykusu azsa, kaygısı yüksekse, sorunun dilini yanlış anladıysa, kalemi bozulduysa ya da zihni o gün evdeki bir tartışmaya takıldıysa, ölçüm değişir. Bu yüzden sınav sonucunu mutlak hakikat gibi görmek, hava durumunu bir tek damlaya bakarak tahmin etmeye benzer. Evet, o damla bir veri sunar; ama gökyüzünün tamamı değildir. Eğitimde bilgelik, notu inkâr etmek değil, notu yerli yerine koymaktır.

Öğrenci Bir Sonuç Değil, Süreçtir

Asıl mesele şudur: Öğrenciye sınavdan önce nasıl baktığımız, onun öğrenme cesaretini belirler. Eğer çocuk kendini sadece okunmayı bekleyen bir kağıt gibi hissederse, öğrenme merakı savunmaya çekilir. Zihin, keşif alanı olmaktan çıkar; mahkeme salonuna dönüşür. Oysa iyi eğitim, öğrenciyi sürekli yargılanan bir sanık değil, kendi zihninin laboratuvarında deney yapan bir araştırmacı olarak görmelidir. Hata burada suç değil, veri olmalıdır. Yanlış cevap, kişiliğe vurulan damga değil, düşüncenin nerede tökezlediğini gösteren işarettir.

Bu noktada öğretmenin rolü, kutuyu açan soğuk gözlemci olmakla sınırlı değildir. İyi öğretmen, kutunun içindeki evreni zenginleştirir. Sadece sonucu kaydetmez; öğrencinin nasıl düşündüğünü, nerede hızlandığını, nerede korktuğunu, hangi kavramı ezberleyip hangisini sahiden içselleştirdiğini anlamaya çalışır. Bir sınav kağıdını okumak, yalnızca puan vermek değildir; öğrencinin zihinsel haritasında yol izleri aramaktır. Kırmızı kalem bir cellat baltası değil, doğru kullanılırsa pusula olabilir.

Bu yüzden Schrödinger’in kedisi bize eğitimle ilgili komik ama keskin bir ders verir: Belirsizlik kötü değildir; potansiyelin doğal iklimidir. Sorun, belirsizliği tek bir nota indirip sonra da o notu kader sanmaktır. Öğrenci sınav kağıdı okunana kadar hem başarılı hem başarısız olabilir; ama kağıt okunduktan sonra bile bundan ibaret değildir. Eğitim, kutuyu açıp sonucu ilan etmekten fazlasını yapmalıdır. Kutuyu, öğrencinin kendi gücünü keşfedeceği bir alana dönüştürmelidir. Çünkü gerçek başarı, notun açıklanmasıyla değil, öğrencinin öğrenmeye devam etme cesaretini kaybetmemesiyle başlar.

Yaz Tatili ve Başarı

Amerika’nın kuruluş yıllarında her topluluğun, kasabanın, köyün kendi başına üstlendiği eğitim düzenine 19.yy da çeki düzen verilmek üzere girişim başlatıldı. İnsanlar genelde ancak yeni fikirlere şekil verirler ve çıkış noktamız hep mevcut durumdur: bildiğimizden yola çıkıp bilmediğimize ulaşırız. O zamanki reformcuların bildiği, tarım mevsimlerinin düzeniydi. O yüzden okul takvimi ekim – hasat – dinlenme dönemlerine göre ayarlandı. Toprağın fazla işlenmesiyle tükendiği ve nadasa bırakılması gerektiği gibi, zihinlerin de fazla çalışma ve öğrenmeyle sulanacağına inanılıyordu. Bunu önlemek için uzun bir yaz tatili gerekliydi.

Yaz tatillerinin eğitim üzerindeki etkisi pek az dile getirilir, vazgeçilmez bir olgu olarak görülür. Ancak öğrencilere okul yılının başında ve sonunda yapılan testler nasıl çocukların yıl içinde ne kadar öğrendiklerini gösteriyorsa, yaz tatilinin başında ve sonunda yapılan testler de çocuğun tatil döneminde ne kadar öğrendiğini veya unuttuğunu gösterir. Bu testlerde varlıklı çocukların tatil döneminde bilgi ve görgülerinin daha da arttığını, yoksul çocukların ise aksine azaldığını görmekteyiz. Bunun başlıca sebebi, daha önce de sözünü ettiğimiz yetiştirme farkıdır. Varlıklı aileler yazın da çocuklarının kamplarla, kitaplarla öğrenimini sürdürmesini sağlarken, yoksul çocukların tek seçeneği televizyondur.
Devamını oku “Yaz Tatili ve Başarı” →

Çatışmadan Barışa yol

“Bir Ben olduğu içindir ki, bir Düşman vardır. Ben denilen şey yoksa düşman da yoktur. Eğer herşeye bir isim vermeye kalkarsak karşımızda yer alırlar. Erkek dişiyle, ateş suyla zıtlaşır. Ama zihninizde hiçbir yargılama olmuyorsa çatışmaya girmenize de gerek kalmaz. O zaman Ben de, Düşman da yok olur. Zihni aşarsanız mutlak olarak ‘Yapmamak’ fiilini deneyimler ve tadına varırsınız.
“Evrenle uyum içinde ve onunla birsinizdir. Doğru ve yanlış arasında tercih yapmak zorunda kalmazsınız. Zihninizin bir ürünü olan ikilemler dolu dünyadan kurtulursunuz.” Diyor eski bir Tao-Zen ustası.

Aynen böyle düşünür ve yaşamımın da bu doğrultuda olmasını dilerim yıllardır; fakat şimdi bir BEN olsa dahi, her şeye isim vermiş olsak dahi, çatışmaya girmeyebileceğimizi hissediyorum, nasıl için tamamlanmış bir cevabım yok henüz -belki hiç olmaz-. Sanki başarı konusundaki fikrimiz ve hayatta kalmaya dair saplantılı ilişkimiz değişir ve yumuşarsa barış kaçınılmaz gibi geliyor bana.

*

Nasıl ki hiç bir şey bir diğer şeyden daha kutsal değil, hiçbir gerçek de bir diğerinden daha doğru, daha üst seviye olamaz. Eğer bunu hissedebilirseniz tüm çatışmalara da gülebileceksiniz.
Aklınıza hemen en korkutucu, en iğrendirici, en hoyrat örnekleri getirip “ama nasıl olur bu, ya sen şimdi…..” diye başlayan tüm korkunç senaryoları söyleseniz de benim yukarıdaki çıkarımım hala doğru kalacak, üstelik sizin ki de aynı seviyede doğru olacak. Boyutların işleyiş şekillerini bir kez -bilmeden/kazayla- gördüğünüzde artık geriye çekilmek için çok geç. Jüri bir kez duyunca, kayıtlarda kalmış ya da çıkarılmış ne fark eder.

“Neden bilgi ve yöntemlerini insanlara öğretmek için bir program haline getirmiyorsun” sorusuna cevaben…

Bu olgu direkt olarak öğretilebilecek bi şey değil, çok boyutlu, olunabilecek bi şey. Eminim birileri yapacaktır ve zaten halihazırda yapanlar var. Bunu tıpkı bilimciler gibi herşeyin teorisini tek bi parmak şıklatmasında bulalım iddiasına kapılmadan (ki bu da olabilir, sadece takılmadan demek istiyorum) kendini hazır hisseden insanlar yeni dünyanın yapı taşlarını birer birer teleşsızca hazırlıyorlar (Örneğin Ken Wilberin her şeyin Teorisi üzerine on yıldır dikkat çekmeye çalışıyorum). Ben de üzerime düşeni yapıyorum, her gün 10 saatten fazla çalışıyorum, üstüne eğildiğim şeyleri ya da çıkarımlarımı paylaşmaktan hiç çekinmiyorum, soruları altın kıymetinde buluyorum, kitaplar yazıyorum, Bir Kadını Öldürmek kitabındaki oyun kuramım üzerine söylenebilecek “yeni bi lafım var mı” diye çırpınıyorum (madem hala hayattayım). İnsanları ve insanlık çabasını büyük bi şefkatle seviyorum. Daha ne yapayım?

Zaten tüm bu günlük yazılarım ve takip ettiğim çok yönlü konuları burada ve facebook’da paylaşıyorum (gizli bi acendam yok) ve siz sanıyor musunuz ki yol, insanı bi yere götürür? İnsan öyle complex bi şey ki anlatılmaz. Sır, insanda gizli, onların özgür iradelerinde  Bu arada eğer kısmet olursa bir bilimkurgu yazmak istiyorum tabi 🙂

Bilimkurgu veya tüm kurgular insana ne veriyor, bu çokça yazılmış bir konu. Her insan kendine göre bir fayda analizi yapar.  Ben felsefemi sık sık tekrarlıyorum: “Birinci elden deneyerek, ikinci elden dinleyerek (masallar,mitler,rüyalar, her türlü kurgu ürünü) ve bilinmeyenden bilmeyerek kendinizi geliştirin.”

BAŞARIyı nasıl tanımlarsınız?

Bu görüş (başkasının çizgisini bölerek ondan üstün gelmektense kendi çizgini uzatmak) ilkine nazaran daha akıllıca ve barışçıl görünmekle birlikte hala kıyas ve ayrılıkçılık gütmekte, başarıyı tıpkı ilk çözümdeki gibi daha büyük ve daha ileri ile ölçmektedir. Oysa üçüncü bir çözüm, herkesin BİRliğe kendi eşsiz yani asla birbirleriyle mukayese edilemeyecek katkısını sunuyor olmasının başarı olarak kabul edilmesi görülebilir. Tabi böyle bir çözüm yayılmacı ve harcamacı bir kültürde nasıl gelişip serpilir onu bilmiyorum fakat imkansız değil üstelik geliştirilmeye de tamamiyle açık.

Şimdi bizim yapacağımız kendimizi iyi izlemek, BAŞARI hissini kıyas yolu ile yaptığımızı fark ettiğimiz anlarda kendimize anlayışla gülümsemek olmalı. Örneğin çocuğumuzun not ortalaması sınıf birincisi olsun diye çabalarken diğer yandan her gün bir diğerinden daha yüksek ve sivri dikilen gökdeleni eleştirirken kendimizi yakalayıp, çelişkilerimize gülümseyebilmek.
Başarı tanımlamamız kesinlikle değişiyor, bu kaçınılmaz yeni enerji nehrinin sunduğu fırsattır, onunla uyum içinde akabilmek için zihnimizi ikna edeceğiz ve bunu oyun gibi yapacağız, eza ve cefayla değil, bence böyle 

Kendimizi daha önceki kendimizle kıyas yoluyla başarı tanımı da bir başka yöntemdi. Bu bile bir gereksinim değil bence, bir başka kabul. Benim kendime önerim, insanın bu dünyaya gelip ilk nefesini alışından son nefesini verişine kadar yaptığı yegane şeyin bütüne katkı sunmak olduğu ve bunu hangi yöntemle yaptığının da yalnızca kendi özgür iradesi ve yetenekleri uyarınca olduğudur. Yani kıyas gerektirmeyen bir başarı bu, sadece dünyada bulunmakla kendiliğinden oluşan bi şey.

Bu yöntem bilinmez bi şey değildir ancak zaman içinde “o zaman insanlar tembelleşir hiç bir şey yapmazlar” karşı görüşü ile reddedilmiştir ve ben de buna çok gülerim. Sanki hiç bir şey yapmamak mümkünmüş gibi bir varsayımdan yola çıkar bu karşıt görüş :))))  Hiç bir şey yapmamaya, konuşmamaya kendini güdüleyerek bir ömür boyu didinen bir yogi bile bi şey yapmış olur ve böylece bütüne kendi en iyi katkısını sunar.

Başarı’yı gübre örneği ile eşleştirmek mümkün. Tohumları ekmişsiniz (doğmak üzere olan insanlar) sonra toprağın yeterli olamayabileceğinden şüphe etmişsiniz! ve onu gübre ile güçlendirmek istiyorsunuz. O gübre ister doğal isterse kimyasal olsun, içeriğine yüklediğiniz kimyasal niteliklerle (başarıya atanan tanım) tohumdan yüksek verim(!) almak istiyor  daha iyiyi ve güzeli hasat etmek için gereksiz bi gayretkeşlik! hahahahahaha O japon bi amca vardı gübresiz ürün yetiştiren ve bunun kitabını yazan, hatırlarsınız .

Yaşamda bilimsel veya spiritüel, yani madde ve mana anlamında gösterilen tüm çaba yalnızca “her şeyin mümkün olabileceğine” zihnimizi ikna edebilmek için. Bu olabildiğinde sonrası için plan yapmak gerekmez  Neyin planını yapacaksınız ki, tüm mümkünlüğün içinde size gereken sadece bir minik kıvılcım, minicik bi istek

Plan her birimizin katılımıyla oluşan, bütününü göremesek de olduğunu bilip ikna olduğumuz bi şeydir. Kişisel olarak hala özgür iradelerimizle isteğimizin, coşkumuzun izini süreceğiz.

Keşfetmenin hazzı ve büyük tablonun emsalsiz katkı sunan bir parçası olmanın zevki…
Yaşamaya değer .

YENİ’ye Geçiş

Yaşam, ya kaçınılması gereken tuzaklar ve saldırganlarla dolu ya da her an kişiyi zenginleşiren eğlenceli bir deneyim alanıdır diye ortasından iki seçeneğe bölünmeyecek denli gizemlidir. İki seçenekli yaşamdan (Aristo alınmasın) bıkıldı artık… Aralarda sonsuz seçenekler olan geniş bir platforma geçiyoruz. Ve evet belki karnımız hafifçe buruluyor, kendimizi bilmediğimiz bir alanda hissediyoruz fakat işin aslı böyle değil, biz zaten sonsuz seçenekler içindeydik ve öyle de yaşattı bizi bu yaşam fakat biz ona değil zihnimizdeki ikili seçeneğe odaklıydık bikaç bin yıldır. Değişen yaşam değil zihinlerimiz. Bunu bilmek belki hepimize rahatlatıcı gelecektir 🙂

İki seçenekli (doğru-yanlış) ve iki üç tane de sırf şaşırtmaca olsun diye konulan doğru/yanlış ı buldurmayı kolaylaştıran saçma(!) seçenekler olmayınca, insanları nasıl ölçeceksiniz? Sınavları hangi ölçeğe oturtacaksınız? Bu büyük dünya nüfusu’nu yönetmeyi nasıl başaracaksınız?
Laf olsun diye değil gerçekten soruyorum 🙂

Benim şu anda ilk aklıma gelen şu oldu; çocukluktan başlayarak kes-k-inleştirilen beklentiler paketini önce açacağız ve sonra yakacağız! :))) Bu bir başlangıç olabilir pekala. Bunun büyük dünya nüfusuyla ne ilgisi olduğunu sorabilirsiniz belki. Gerçekten büyük ilişkisi var; bikaç ilkel kalemden ibaret -eski-beklenti seçeneklerini yaktığınızda, “az olduğundan yakınılan” fırsatların muthiş biçimde bollaştığını fark edeceksiniz.

Yıllardır paylaşım esaslı yeni dünya konsepti için ilk adımın beklentiler paketinde olduğunu her fırsatta yazmış olduğumu hatırladım. Beklenti paketi açılıp-yakılmadan kuracağınız hiçbir legal ya da illegal rejim fayda sağlamayacaktır, örnekleri hem kişisel hem de dünya çapındaki deneyimlerle dolup taşıyor. Beklenti paketi önemli çünkü Başarı/Başarısızlık tanımı bu paketin üzerine oturtulmuştu. Ve insanlar bebecik hallerinden itibaren aç kurtlar gibi BAŞARI’ya yönlendirilirler.

Şimdi sizden küçük bir deney yapmanızı isteyeceğim 🙂
Boş bir anınızda, önünüze küçük bir kağıt alın ve kişisel yaşamınızdan ne tür beklentileriniz olduğunu alt alta maddeler halinde yazın. Samimi olun çünkü bu kağıdı sizden başka kimse görmeyecek. Yazmayı tamamladınız mı? Bütün bu kalemler gerçekleştiğinde kendizi tatmin olmuş hissedecek misiniz? Öyle ki “artık ölsem gam yemem” der misiniz?

Tamam o halde, listeniz oluşmuş demektir. Bir süre kaygısızca listenize bakın, yukardan aşağıya, aşağıdan yukarıya onu boş bakışlarla süzün. Kağıt hala avcunuzdayken camdan dışarılara doğru bakın dalgın dalgın 🙂

Sıkılana, vücudunuz bir rahatsızlık hissedene kadar sürdürün bunu.
Bitti mi? O halde şimdi listenizdeki her bir maddenin ihtiyacını yaşamınızın hangi noktasında hissettiğinizi, hangi olayın buna sebep olduğunu hatırlamaya çalışın.

Deneyin bundan sonrasını bilahare konuşacağız.