Satranç tahtasında piyon, aristokrat bir trajedinin en sessiz karakteridir. Ne vezir gibi her yöne savrulur, ne at gibi kuralları büker, ne kale gibi düzlüğün efendisi olur. Önünde yalnızca bir kare vardır. Bazen ilk hamlede iki. Hepsi bu. Fakat bu sınırlı varlığın içinde tuhaf bir skandal saklıdır: Tahtanın sonuna varırsa başka bir şeye dönüşebilir. Hatta isterse vezir olur. Yani oyunun en mütevazı taşı, sistemin bizzat tanıdığı bir kapıdan geçerek en güçlü figüre dönüşebilir.
Bu yüzden piyonun terfisi yalnızca satranç kuralı değildir; toplumsal hareketliliğin küçük, kareli bir mitolojisidir. En alt tabakadan başlayan birinin, düzenin kurallarını öğrenerek, sabrederek, risk alarak ve doğru zamanda doğru boşluğu bularak yükselmesi… Kulağa meritokrasinin parlak reklam filmi gibi gelir. Çalış, ilerle, karşı tarafa ulaş, taç senindir. Fakat satranç bize masaldan daha acımasız bir şey söyler: Her piyon terfi etmez. Çoğu daha yolun başında değiş tokuş edilir, bazıları bir stratejinin yakıtı olur, bazılarıysa tahtada donmuş bir ihtimal olarak kalır.