Piyonun Sırrı: Sistemi Yıkmadan Tahtın Öbür Ucuna Geçmek

Satranç tahtasında piyon, aristokrat bir trajedinin en sessiz karakteridir. Ne vezir gibi her yöne savrulur, ne at gibi kuralları büker, ne kale gibi düzlüğün efendisi olur. Önünde yalnızca bir kare vardır. Bazen ilk hamlede iki. Hepsi bu. Fakat bu sınırlı varlığın içinde tuhaf bir skandal saklıdır: Tahtanın sonuna varırsa başka bir şeye dönüşebilir. Hatta isterse vezir olur. Yani oyunun en mütevazı taşı, sistemin bizzat tanıdığı bir kapıdan geçerek en güçlü figüre dönüşebilir.

Bu yüzden piyonun terfisi yalnızca satranç kuralı değildir; toplumsal hareketliliğin küçük, kareli bir mitolojisidir. En alt tabakadan başlayan birinin, düzenin kurallarını öğrenerek, sabrederek, risk alarak ve doğru zamanda doğru boşluğu bularak yükselmesi… Kulağa meritokrasinin parlak reklam filmi gibi gelir. Çalış, ilerle, karşı tarafa ulaş, taç senindir. Fakat satranç bize masaldan daha acımasız bir şey söyler: Her piyon terfi etmez. Çoğu daha yolun başında değiş tokuş edilir, bazıları bir stratejinin yakıtı olur, bazılarıysa tahtada donmuş bir ihtimal olarak kalır.

Kurallar Zincir Değil, Harita da Olabilir

Sistemin kuralları iki yüzlüdür. Bir yandan sınır çizer: Piyon geri gidemez. Yanlara kaçamaz. Önündeki taş onu durdurur. Diğer yandan yol tarif eder: İlerle. Rakibini çaprazdan aş. Korun. Zamanını bekle. Bu, toplumsal yaşamın da temel paradoksudur. Okul, hukuk, meslek, dil, sermaye, görgü, diploma, ağlar ve kurumlar hem kapı bekçileridir hem de kapının yerini gösteren levhalar. Kuralları bilmeyen kişi yalnızca ezilmez; çoğu zaman neden ezildiğini de anlayamaz.

Fakat burada romantik bir kandırmaca da vardır. Herkes aynı tahtada başlar ama herkesin önündeki kare aynı değildir. Bazı piyonların yolu açık dosyadır; önlerinde destekleyen kaleler, arkalarında güçlü taşlar vardır. Bazıları ise daha ilk hamlede rakip baskısıyla karşılaşır. Birinin ilerleyişine strateji denir, diğerininkine şans. Birinin hırsı vizyon olur, diğerininki hadsizlik. Bu yüzden piyonun terfisini yalnızca kişisel başarı hikayesi olarak okumak eksiktir. Tahta da konuşur. Diziliş de konuşur. Kimin feda edilebilir, kimin korunmaya değer görüldüğü de konuşur.

Yükselmek İçin Değil, Dönüşmek İçin İlerlemek

Piyonun en büyüleyici yanı, sona vardığında aynı kalmamasıdır. Terfi, yalnızca mevki değişimi değil, ontolojik bir sıçramadır. İnsan da bazen sınıf atladığında yalnız gelirini değil, bakışını, beden dilini, korkularını ve suçluluk duygusunu değiştirir. Zirveye ulaşan kişi, çıktığı yeri yanında taşır. Eski mahallenin tozu ayakkabısında, eski yoksunluğun sesi kararlarında kalır. Bu yüzden terfi eden piyonun vezir oluşu şenlikli olduğu kadar tekinsizdir: Güç kazanan alt tabaka mensubu, eski düzeni mi sorgulayacaktır, yoksa ona benzeyerek mi hayatta kalacaktır?

İşte asıl soru burada başlar. Sistemin kurallarıyla yükselen biri, sistemin adaletsizliklerini görmeye devam edebilir mi? Yoksa terfi ettiği anda, geride kalan piyonlara yukarıdan bakıp ben yaptıysam herkes yapar mı der? Modern toplumun en keskin illüzyonlarından biri budur: İstisnayı kanıt sanmak. Bir piyonun vezir olması, bütün piyonların özgür olduğu anlamına gelmez. Ama bu ihtimalin varlığı da önemsiz değildir; çünkü ihtimal, hayal gücünün oksijenidir.

Satrançta piyonun ilerleyişi sabır ister ama pasiflik değildir. Her kare bir karardır. Bazen beklemek hamledir, bazen feda edilmek bir hattı açar, bazen çapraz almak düz gitmekten daha ahlaklıdır. Toplumda da yükseliş çoğu zaman kaba kuvvetle değil, okuma becerisiyle gelir: İnsanları, kurumları, zamanın ruhunu, kendi gölgesini okumak. Çünkü en tehlikeli engel rakibin taşı değil, insanın kendini yalnızca piyon sanmasıdır.

Yine de piyonun hikayesini fazla tatlandırmamalıyız. Tahtanın sonuna varmak için hayatta kalmak gerekir ve hayatta kalmak bazen karakteri aşındırır. Zirve, sadece ödül değil, sınavdır. Terfi eden piyonun önünde artık daha çok yön vardır; ama daha çok yön, daha çok sorumluluk demektir. Güç, insanın içindeki eksikliği büyüteç gibi gösterir. Küçükken adalet isteyen biri, büyüyünce ayrıcalık isteyebilir.

Bu yüzden piyonun terfisi bize tek bir ders vermez. Ne saf bir umut masalıdır ne de kapalı bir kader bildirisi. Daha derin bir şey söyler: Kuralları öğren, çünkü cehalet zincirdir. Kuralları kullan, çünkü strateji yoksulun zekasıdır. Kuralları sorgula, çünkü her oyun adil kurulmamıştır. Ve eğer tahtanın öbür ucuna varırsan, vezir olmayı yalnızca kendin için değil, arkadan gelen piyonların yolunu açmak için düşün.

Peter İlkesi

Laurence J. Peter’in Peter İlkesi kısaca şunu söylüyor;

Hiyerarşik bir düzende, her çalışan kendi yetersizlik düzeyine kadar yükselme eğilimi gösterir.

Tabi bu çok eski bir kitaptır, ben okuduğumda çok gençtim ve hayretten gözlerim dışarı uğramıştı! 🙂 Bu arada köprülerin altından epeyce su aktı, şimdi okusam yine beğenirmiyim bilemiyorum.

Aslında meselenin özü başarının ödüllendirilme şekli ile ilgili. Dünyanın her yerinde, bir işte başarılı olan kişiye ödül olarak onu terfii ettirme yöntemi benimsenmiştir. Oysa kişinin terfi ettirildiği makamda başarılı olup olamıyacağı malum değildir! Bilenen şey onun eski yerindeki başarısıdır.

Halbuki hiyerarşik sistemlerde yukarı katlara doğru tırmandıkça yönetici olma kabiliyeti ve ihtiyacı, işin teknik yeterlilik gereğini aşmaktadır. Böylece insanlar iyi yaptıkları işten el çektirilirler, hem de ödül olarak! Komik değil mi?

Ödül olarak para ve manevi katkıların kullanılması yöntemi son yıllarda özellikle kapitalist ülkelerde gelişmeye başladı. Yani bu eski sistem hiç olmazsa özel iş yerlerinde terkedilmeye başlandı. Sanırım oralarda da hala kamu kesiminde devam ediyordur.

Kamu işyerlerinde ise en büyük handikap; ücretlerin makamlara göre aşağı yukarı fikslenmiş olması. Dolayısı ile kişiye çok başarılı olduğu için farklı ücret veremiyorsunuz, böylece onu terfi ettirerek ödüllendiriyorsunuz. Ve her insan er ya da geç kendi yetersizlik noktasına varıyor. Yani başarılı olamadığı noktaya!!! Ve artık oradan bir yerlere kıpırdatılamıyor. Hiç istemesek de ölmelerini beklemekten başka çaremiz kalmıyor.

İşte biz yeteneksizlik noktalarına gelip tıkanmış insanlar tarafından böyle yönetiliyoruz. Üstelik bu onların suçu değil :)))

Belki bunu daha öncede yazmıştım ilginç bi anım var. Yıllar önce tamamen kendi gönlümden geçen ideale uygun bir toplum düzeni yazmaya başlamıştım. Üzerinde epeyce uğraşmış, özellikle ekonomik ve sosyolojik yapıları detaylandırmıştım, gerçi yarıda bıraktım (bi yerlerde kaybolup gitmiştir). İşte o zamanlar ODTÜ den mezun, büyük bir şirkette yöneticilik yapan  bi arkadaşıma sormuştum: “A… eğer bütün işlere eşit ücret verilseydi sen ne iş yapmak isterdin?”

Hiç düşünmeden “ofisboy!” dedi.

Benim şaşkın bakan gözlerimi görünce açıklama ihtiyacı hissetti “Evet benim yapıma en uyan iş ofisboyluk, eğer para sorunu olmasaydı hiç düşünmezdim” dedi. Sonraki dönemlerde onu iş hayatında biraz izledim ve ne kadar haklı olduğunu kabul etmek durumunda kaldım, onda yöneticiliğin y si yoktu ama çok gırgır ve zeki bir adamdı.

Şimdi şöyle fantastik bir tablo planlayalım:

Diyelim ki A katagorisi işler dairenin en dış bölümünde, B ler bir iç bölümde… böylece dairenin merkezine doğru sıralanmış olsunlar. F katagorisinde çok başarılı olmuş birisi G’ye geçiş yapacağında orada sınırda öyle bir tarama (ışın) sistemi olsun ki, daha adımını attığında oradaki titreşim onu ya kabul ediyor ya da red edip geri püskürtüyor! Ne hoş olurdu değil mi? :)))

Bu durumda bütün seviyedeki işler o seviyenin en başarılıları tarafından sürdürülüyor olurdu.