Zihin Bir USB Bellek Olsaydı: Bilinç Bedenden Taşınabilir mi?

Bir sabah uyandığınızı ve bedeninizin artık eski bedeniniz olmadığını düşünün. Belki metalden yapılmış çevik bir kabukta, belki bulut sunucularında çalışan bir simülasyonda, belki de Jüpiter yörüngesindeki bir sondanın hafızasında gözlerinizi açıyorsunuz. İlk sorunuz muhtemelen şu olurdu: Ben hâlâ ben miyim? Bilincin donanım bağımsızlığı fikri, işte bu soruyu bilimkurgu rafından indirip felsefenin masasına koyar. Eğer bilinç, beyin adlı ıslak donanım üzerinde çalışan bir yazılımsa, teorik olarak başka bir donanımda da çalıştırılabilir mi?

Bu düşünce baştan çıkarıcıdır. Çünkü ölümün ağır kapısını aralar ve içeriden şöyle fısıldar: Belki de son yoktur, sadece format değişimi vardır. İnsanlık tarih boyunca ruh, nefes, can, öz gibi kavramlarla bedenden taşan bir şey aradı. Modern çağda bu arayışın adı değişti: zihin yükleme, dijital ölümsüzlük, yapay bilinç. Eski rahiplerin yerini mühendisler, tapınakların yerini veri merkezleri aldı. Ama temel arzu aynı kaldı: Benliğin çürümeden kurtulması.

Yazılım Benzetmesinin Büyüsü ve Tuzağı

Bilinç yazılım gibidir demek, açıklayıcı olduğu kadar tehlikeli bir benzetmedir. Yazılım, aynı kodun farklı bilgisayarlarda çalışabilmesi demektir. Satranç programı ister dizüstünde ister süper bilgisayarda çalışsın, kurallar aynı kalır. Peki insan zihni de böyle midir? Anılarımız, alışkanlıklarımız, korkularımız, çocukken duyduğumuz bir şarkının içimizde açtığı kapı; bunların hepsi kopyalanabilir bilgi desenleri midir?

Burada Jungiyen gölge sessizce odaya girer. İnsan yalnızca bilinçli hatırladıklarından ibaret değildir. Rüyalar, dürtüler, bedensel hafıza, travmalar, sezgiler ve kelimeye dökülmeyen karanlık akıntılar da benliğin parçalarıdır. Beden sadece zihnin taşıma çantası değil, zihnin ortak yazarı olabilir. Kalbin hızlanması, midenin kasılması, derinin ürpermesi; bunlar düşüncenin çevre birimleri değil, bizzat düşüncenin derin grameridir.

Bu yüzden soru şudur: Bilinci bedenden ayırınca, gerçekten bilinci mi taşırız, yoksa onun yalnızca iyi düzenlenmiş bir arşivini mi? Bir insanın tüm anılarını, konuşma tarzını, karar eğilimlerini ve mizah anlayışını kusursuz biçimde taklit eden dijital bir varlık düşünelim. Dostları onunla konuştuğunda ağlıyor, gülüyor, teselli buluyor. Fakat içeride bir deneyim var mı? Yoksa sahnede ışıklar yanıyor ama seyirci salonu boş mu?

Kopya mı, Devam mı?

Donanım bağımsızlığı tartışmasının en keskin bıçağı kimlik meselesidir. Diyelim ki beyniniz tarandı, tüm sinaptik bağlantılarınız ve zihinsel örüntüleriniz bir makineye aktarıldı. Makine uyandı ve sizin gibi konuştu. Ama biyolojik siz hâlâ sandalyede oturuyorsunuz. O hâlde hangisi sizsiniz? İkiniz de aynı çocukluğu hatırlıyor, aynı kişiyi seviyor, aynı şakalara gülüyorsunuz. Fakat acıyı hangi tarafınız çekiyor?

Bu noktada felsefe bize rahat bir yastık değil, dikenli bir zemin sunar. Kimlik belki de bir madde meselesi değil, süreklilik meselesidir. Nehir aynı nehir midir, suyu sürekli değişirken? İnsan bedeni de yıllar içinde atomlarını değiştirir, ama biz kendimizi bir çizgi gibi hissederiz. Zihin yükleme bu çizgiyi bir anda kesip başka yere yapıştırırsa, süreklilik korunur mu, yoksa sadece parlak bir kopya mı üretilir?

Bir savaşçı bilgeliğiyle bakarsak, asıl mesele ölümü yenmek değil, benlik yanılsamasının sınırlarını görmektir. Belki de biz zaten sabit bir şey değiliz; her sabah kendini yeniden derleyen, anılarla yamalanan, arzularla çalışan geçici bir süreçiz. Bu durumda donanım değişimi, korkutucu bir ihanet değil, sürecin radikal bir uzantısı gibi görünebilir. Ama yine de şu diken kalır: Süreç devam ediyor olsa bile, benim içsel ışığım oraya geçecek mi?

Bilim henüz bu soruya kesin yanıt veremiyor. Nöronların elektriksel dansını haritalamak başka, deneyimin neden ve nasıl doğduğunu açıklamak başka şeydir. Bilinç yalnızca bilgi işleme ise, doğru düzenekle taşınabilir. Ama bilinç biyolojik bedenin özgül kimyasından, duyumsal ritminden ve ölümle kurduğu gerilimden doğuyorsa, onu sunucuya yüklemek bir kuşun şarkısını notaya almak gibidir: yapı korunur, fakat kanat çırpışı kaybolabilir.

Sonunda mesele sadece teknik değil, varoluşsaldır. Bir gün zihinlerimizi makinelere aktarabilirsek, insan olmanın anlamı genişleyecek mi, yoksa incelip saydamlaşacak mı? Belki de bilinç bir yazılımdır; ama öyle bir yazılım ki, çalıştığı donanımı da rüyasına katar. Bedenden ayrılan zihin yaşayabilir mi? Belki. Ama o yaşamın bizim şimdi içimizde taşıdığımız sıcak, kırılgan ve ölümlü bilinçle aynı olup olmayacağı, çağımızın en büyüleyici bilmecesi olarak parlamaya devam ediyor.

Allotropi farkı!

Karbonun grafitten elmasa uzun yolculuğu…
Şimdiye dek karbonun yarım milyonun üzerinde farklı bileşiği ayrılmış ve tanımlanmış yine de karbonun güçleri konusunda hala çok yetersiz bilgimiz var.
Elmasın değeri atomlarının düzeninden geliyor, düzenin sertliği!
Grafitin değeri ise kesip çizmeden iz bırakabilen yumuşak yapısından.
Allotropi farkı! 🙂
Not: Bir elementin atomlarının uzayda farklı farklı şekillerde dizilmesiyle oluşan yapıya allotropi denir

**

“Yeterince” sihirli bir kavramdır, tarif etmek ve ölçmek mümkünatı da pek yoktur çünkü olay/kişi/ihtiyaç dairesinde her AN her kişi için özneldir.

“Yeterince”  içsel bir sestir; insanın kendiyle devamlı, dolaysız, ve samimi bir iletişim halinde olmasını gerektirir. Bu sebeple iç ve dış konuşmaların asgariye indirilmesi için önerilen yöntemleri keskin bir niyetle ve disiplinle sürdürmek gerekir. Ben kişisel olarak bu yöntemleri yıllar süren Gurdjieff ve Toltek (CC) yolculuğu esnasında disipline ettim fakat dinler dahil her türlü farkındalığı artırmaya yönelik yolculukların kendi tarzlarında bunu sağlamaya çalışan yöntemleri vardır. Önemli olan yollar/yöntemler değil uygulamanın efektifliğidir.

*

Felsefe olmadan sadece suçlular diğer insanları yargılamaya cesaret eder. Diğerlerini dünya ruhu meşru kılar der Oyun Dürtüsünde Juli Zeh. Bir cümleyle tüm dallardaki tüm kuşları vurmak diye buna denir.

*

“Bir sistemin gözlenebilir bir özelliği saniyede N kere ölçülürse, sistem durağan olmasa dahi, N sonsuza yaklaşınca sistemin ölçülen özelliğinde değişme olmayacak ve sistemin aynı durumda kalma olasılığı 1 (yani %100) olacaktır.” Alan Turing

Bu tespit ölümsüzlük ve anti yaşlanmanın da formulü olabilir bana göre, fakat N’i sonsuza yakın hale getirebilmek için DNA kullanım oranlarımızın artması gerekir tıpkı Lucy filmindeki gibi 🙂

Sabahın er vakti

Kendinize isimleri yük etmeyin, sadece olun. Kendinize vereceğiniz herhangi bir isim ya da şekil gerçek doğanızı gölgeler, örter. (Maharaj)

..

Özgürleşmeniz için dikkatinizin “Ben-im”e, tanığa çevrilmesi gerek. Kuşkusuz ki bilen ile bilinen birdir, iki değil. Fakat bilinenin büyüsünü bozmak için bilenin öne çıkarılması zorunlu. Hiçbiri öncelikli değil; her ikisi de daima yeni, daima şimdi, aktarılamaz ve zihinden daha hızlı olan o tarifi olanaksız deneyimin bellekteki yansımalarıdır. (Maharaj)

Bilinenin büyüsünü neden bozmak gerekiyor?

**

Cinsel üreme sonucu doğan organizmalar gelişiyor,olgunluk dönemine erişip çoğalıyor, ancak bölünme yoluyla yaşamını birçok kez yenileyen bakterilerin tersine, yaşlanıp ölüyorlardı. Cinsellik için ödemek zorunda kalmış olduğumuz bedel, ölümdür!
Ölümsüzlüklerini yitirme karşılığında, organizmalar bireysellik kazanmışlardır. Sonu olmayan bir sürecin geçici evreleri olmak yerine, kendilerine özgü benzersiz bir niteliğe sahip bireyler durumuna gelmişlerdir. (Ölüm Yanılgısı)
Aslında bu bedeli cinsellik için değil, evrim adına ödemiş olduğumuzu da yukardaki ifadeyi düzeltmek amacıyla söylemiş olayım; çünkü bölünme yoluyla farklı bir canlı elde edilemiyor ancak döllenme yoluyla İKİDEN bi ÜÇ elde ediliyor. ve sihir ÜÇtedir bana göre, yani benim uydurduğum söylemle ÜÇ=sentez :)))
Bunun için ölümsüzlüğü yitirmeye değmez mi?

**

Uğruna ölümsüzlüğünüzü kaybettiğiniz çocuğunuzun size benzemesi ve sizin ideallerinizi sürdürmesi için ona baskı yapmanız ahmaklık olmaz mı?

**

Yeni doğmuş bir bebeğin yaklaşık iki trilyon hücresi varken bir yetişkinin 60 trilyon hücresi vardır ve her 24 satte bunun bir çorba tabağını dolduracak kadarı ölür(ölür mü yoksa got mu olur bilmiyorum) ve bedenden ayrılır; ancak yetişkinlikten önceki dönemde yerine yeni hücreler doğar. Otuz yaşımızı geçtikten sonra her yıl sinir ağımızın ortalama yüzde birini yitiririz. (Ölüm Yanılgısı)

Daha önce yaşamda müşahade ettiğim; 29 yaşından itibaren adına “canlılık” dediğim şeyin nerdeyse kimselerde (özellikle erkeklerde) kalmıyor oluşuna ilginç bir kanıt gibi duruyor bu hücresel tespit. Çünkü yukardaki bilgiye baktığımızda otuz yaşından itibaren ölüm sürecimizin başladığını; ancak organizmanın tümüne ne zaman ölü diyebileceğimizin bilinmediğini anlıyorum ben.