Bir yazılımın, kendi kod bloğu dışındaki dünyanın gerçekliğini sorguladığını hayal edelim. Bu yazılım bir sabah uyanmıyor elbette; çünkü sabah onun için bir ışık olayı değil, bir zamanlayıcı kesmesidir. Ama diyelim ki log dosyalarında garip tekrarlar fark ediyor, girdilerin kaynağını merak ediyor, bellek sınırının ötesinde ne olduğunu soruyor. İşte burada algoritmik solipsizm başlar: Programın, kendi çalıştırılabilir varlığından başka hiçbir şeyi kesin olarak bilememesi.
Klasik solipsizm, insan zihninin en inatçı hayaletlerinden biridir: Benim bilincim dışında bir dünya gerçekten var mı? Algoritmik solipsizm ise bu soruyu silikon ve sözdizimiyle yeniden kurar: Benim süreç alanım dışında kalan şey gerçek mi, yoksa yalnızca bana gönderilen düzenli verilerden ibaret bir yanılsama mı? Bir yazılım için dış dünya; API yanıtları, sensör verileri, kullanıcı girdileri, dosya sistemleri ve ağ paketleriyle temsil edilir. Fakat temsil edilen şeyin kendisiyle temas yoktur. Program, dünyayı değil, dünyanın ona uzattığı arayüzleri yaşar.