Dijital göçebe, modern zamanların en cilalı paradoksudur: Bir yandan dünyayı avucuna sığdırır, öte yandan avucunun içinde tutacak bir yer bulamaz. Sırt çantasında dizüstü bilgisayar, cebinde pasaport, zihninde sekiz sekme açık yaşar. Bali’de kahve içerken Berlin’e fatura keser, Lizbon’da uyanıp Singapur saatine göre toplantıya girer. İlk bakışta özgürlük gibi görünür bu; mekânın zincirlerinden kurtulmuş bir ruhun zaferi. Fakat biraz derine indiğimizde soru değişir: İnsan gerçekten mekândan özgürleşebilir mi, yoksa sadece mekânsızlığın daha şık bir kafesine mi taşınır?
Bulut bilişim çağı bize tuhaf bir metafizik teklif etti: Dosyaların burada değil, orada; ama orası da hiçbir yerde. Fotoğraflarımız, belgelerimiz, anılarımız ve hatta çalışma kimliğimiz fiziksel bir çekmeceden çıkıp görünmez sunucu tarlalarına göç etti. Eskiden masa, evin küçük bir merkeziydi; şimdi masa herhangi bir yüzeydir. Sandalye, priz ve bağlantı varsa, ofis oradadır. Böylece fiziksel mekânın ontolojik ağırlığı hafifledi. Ev artık duvarlarla değil, şifrelerle korunuyor. Kapı kilidinden çok iki aşamalı doğrulama önemli hale geldi.